ara

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Thomas Hobbes (1588-1679), İngiltere'nin en büyük siyaset düşünürlerinden biridir. Daha az bilinen şeyse, ilk zindelik tutkunlarından biri olduğudur. Her sabah, nefes nefese kalmak için hızlı adımlarla tepeleri tırmanırdı. Dışarıdayken aklına iyi bir fikir gelirse diye sapında hokka olan özel bir baston yaptırmıştı. Bıyığı ve bir tutam sakalı olan bu uzun boylu, al yanaklı, neşeli adam hastalıklı bir çocukluk geçirmişti. Yetişkinliğinde ise oldukça sağlıklıydı ve ilerleyen yaşlarında bile tenis oynamayı bırakmadı. Bol bol balık yer, çok az şarap içer ve ciğerlerini çalıştırmak için —kapalı kapılar ardında ve işitme menzili dışında— şarkı söylerdi. Şüphesiz, diğer pek çok filozof gibi o da oldukça faal bir zihne sahipti. Sonuç olarak ortalama ömrün 35 yıl olduğu on yedinci yüzyılda, istisnai bir yaş olan 91 yaşına dek yaşadı.
EK 1
Güler yüzlü karakterine rağmen Hobbes da Machiavelli gibi insanın zayıf bir varlık olduğu görüşündeydi. Hepimizin, ölüm korkusu ve kişisel kazanç umuduyla hareket eden temelde bencil varlıklar olduğumuza inanırdı. Fark etsek de etmesek de hepimiz başkalarının üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışırız. Hobbes'un insanlığa dair bu tanımını kabul etmiyorsanız, neden evinizden ayrılırken kapınızı kilitliyorsunuz? Şüphesiz bunun sebebi, dışarıda sahip olduğunuz her şeyi memnuniyetle çalabilecek çok sayıda insanın olduğunu bilmenizdir. Ama yine de sadece bazı insanların bencil olduğunu öne sürebilirsiniz. Hobbes bu konuda size katılmaz. O özünde herkesin bencil olduğunu ve kanun kuralları ile ceza tehdidinin bizi kontrol altında tutan yegâne şey olduğunu düşünür. 04.02.17
EK 2
Sonuç olarak toplum çöker de kanunlar ya da kanunlara uyulmasını sağlayacak biri olmadan, Hobbes'un deyimiyle "doğa durumu"nda yaşamak zorunda kalırsanız, Hobbes sizin de herkes gibi gerektiğinde hırsızlık yapıp öldürebileceğinizi söyler. En azından, hayatta kalmayı istiyorsanız bunları yapmak zorunda kalırdınız. Kaynakların kıt olduğu bir dünyada hayatta kalmak için yiyecek ve su bulma mücadelesi veriyorsanız, diğer insanlar sizi öldürmeden önce onları öldürmek gerçekten de akıllıca olabilirdi. Hobbes'un unutulmaz tanımıyla toplumun dışındaki hayat, "yalnız, zavallı, kötü, zalim ve kısa" olacaktır. 04.02.17
EK 3
Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır. 04.02.17
9 beğeni · 3 yorum · Biliyor musun?
fisun (@fisun)
Jose Saramago nun Körlük kitabi tam da bu konuyu dogrular nitelikte. Bilmiyorum okudunuz mu ? @blackgarden - 04.02.17
Halil korkut (@blackgarden)
Hayır okumadım, bir dönem okumayı düşünmüştüm fakat satışta yoktu fakat tekrar bir bakayım o zaman, sağolun @fisun :) - 04.02.17
fisun (@fisun)
Yine satısta yok:) Ben sahaftan bulup okudum ;) - 04.02.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Bilinçdışı arzuları ve hatıraları olanlar, sadece nevrozlu ve histerik hastalar değildir. Freud'a göre onlar hepimizde vardır. Bu, toplumsal yaşamın nasıl mümkün olduğunu gösterir. Gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kendimizden saklarız. Bu düşüncelerden bazıları şiddet içerir, pek çoğu ise cinsel içeriklidir. Açığa çıkarılamayacak kadar tehlikelidirler. Zihin onları bastırır, bilinçdışının derinliklerinde tutar. Bunların çoğu, biz henüz küçük bir çocukken şekillenir. Bir çocuğun hayatındaki ilk olaylar yetişkinlikte yeniden ortaya çıkabilir. Örneğin Freud, erkeklerin hepsinin, babalarını öldürmek ve anneleriyle birlikte olmak gibi bilinçdışı bir isteğe sahip olduğuna inanıyordu. Bu, adını Yunan mitolojisinde kehaneti gerçekleştirerek babasını öldüren ve annesiyle evlenen (iki durumda da böyle yaptığının farkında değildir) Oedipus'tan alan Oedipus kompleksidir. Erken döneme ait bu utandırıcı arzu, bazı insanların hayatını onlar farkına bile varmadan şekillendirir. Zihindeki bir şey, bu karanlık düşünceleri tanımlanabilir bir biçimde yüzeye çıkmadan durdurur. Ancak bu ve diğer bilinçdışı arzuların bilinçli hale gelmesini engelleyen bu mekanizma, tamamen başarılı olmaz. Düşünceler kılık değiştirerek kaçmayı başarır. Örneğin rüyalarda ortaya çıkarlar.
EK 1
Freud için rüyalar, "bilinçdışına giden kral yolu"dur. Saklı düşünceleri ortaya çıkarmanın en iyi yollarından biridir. Rüyalarda gördüğümüz ve deneyimlediğimiz şeyler, göründükleri gibi değildir. Rüyaların görünürde olup biten bir açık içeriği vardır. Oysa rüyanın gerçek anlamı saklı içeriğinde yatar. Psikanalistlerin anlamaya çalıştığı şey budur. Rüyalarda karşılaştığımız şeyler sembollerdir. Bilinçdışı zihinlerimizde gizlenen arzularımıza karşılık gelirler. Örneğin içinde yılan ya da şemsiye ya da kılıç geçen bir rüya, genellikle gizli bir cinsel rüyadır. Yılan, şemsiye ve kılıç, klasik "Freudcu semboller"dir —penisi temsil ederler. Benzer bir şekilde, rüyadaki para kesesi ya da mağara vajinayı temsil eder. Bu fikri hayret verici ve saçma buluyorsanız, Freud muhtemelen, zihninizin sizi bu tür cinsellikle ilgili düşüncelerin farkına varmaktan koruduğunu söylerdi. 16.01.17
EK 2
Bilinçdışındaki arzulara dair işaretleri görmenin bir başka yolu da dil sürçmeleridir. "Freud sürçmesi" diye adlandırılan bu dil sürçmeleri, sahip olduğumuzun farkında olmadığımız arzuları açığa vururlar. Televizyondaki pek çok haber spikeri, bir adı ya da ifadeyi dile getirirken takılmış, kazara müstehcen konuşmuştur. Bir Freudcu, bunun bir tesadüf olamayacak kadar sık meydana geldiğini söylerdi. 16.01.17
EK 3
Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır. 16.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Kariyerine nörolog olarak başlamış bir psikiyatr olan Freud, Avusturya'nın hâlâ Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun bir parçası olduğu dönemde Viyana'da yaşadı. Orta sınıfa mensup Yahudi bir babanın oğlu olan Freud, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında bu kozmopolit şehirde, iyi eğitimli ve köklü ailelerden gelen çok sayıda genç adamdan biriydi. Gelgelelim, birkaç genç hastayla yürüttüğü çalışmalar dikkatini gittikçe ruhun bazı bölümlerine doğru çekti. Bu bölümlerin, hastaların davranışlarını yönettiğine ve farkında olmadıkları mekanizmalar yoluyla hastalardaki problemleri yarattığına inanıyordu. Histeri ve diğer nevroz çeşitleri onu cezbediyordu. Çoğunluğu kadın olan bu histeri hastaları sıklıkla uykularında yürüyor, halüsinasyonlar görüyor ve hatta felç geçiriyorlardı. Ne var ki tüm bunlara neyin sebep olduğu bilinmiyordu. Doktorlar, bu belirtileri ortaya çıkaran fiziksel bir neden bulamamıştı. Freud, hastaların kendi problemlerine dair anlattıklarını ve kişisel hikâyelerindeki bilgileri dikkatle inceleyerek, bu insanların problemlerinin gerçek kaynağının bir çeşit rahatsızlık verici hatıra ya da arzu olduğu sonucuna vardı. Bu anı ya da arzu bilinçdışıydı ve hastalar ona sahip olduklarından habersizdi.


Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır.
EK 1
Freud, hastalarını kanepeye yatırır ve akıllarına ne gelirse söyletirdi. Bu, düşüncelerinin açığa çıkmasını tetiklediği için hastaların kendilerini sıklıkla çok daha iyi hissetmelerine yol açardı. Düşüncelerin akmasına izin veren bu "serbest çağrışım," önceden bilinçdışı olanı bilinçli hale getirerek şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Freud hastalarından rüyalarını anlatmalarını da isterdi. Bir şekilde bu "konuşma tedavisi," hastaların sorunlu düşüncelerinin kilidini açıp bazı belirtilerin ortadan kalkmasını sağlıyordu. Sanki konuşma eylemi, yüzleşmek istemedikleri düşüncelerin neden olduğu baskıyı rahatlatıyordu. Bu, psikanalizin doğuşuydu. 16.01.17
17 beğeni · 2 yorum · Biliyor musun?
Özge (@ozge-selcuk)
Freud'un en ünlü vakası Anna O.'dur. Konuşma tedavisini Anna O.'nun tedavisinde uygulamış ve bu tedavi için "baca temizliği" ismini kullanmışlardır. Birkaç bilgi de ben eklemek istedim :) - 16.01.17
Halil korkut (@blackgarden)
Sağolun. Ann O.'nun ilk psikanaliz hastası olduğu ve psikanalizden iyileşen ilk hasta olduğu kabul edilir fakat sonraları tam olarak iyileşmedigi de konuşulur. - 16.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Hiç kimse bir şey bilemez, hatta bu bile kesin değildir. Doğru olduğuna inandığınız şeylere güvenemezsiniz çünkü yanılıyor olabilirsiniz. Her şey sorgulanabilir, her şeyden şüphe edilebilir. Bu nedenle yapabileceğiniz en iyi şey, açık fikirli olmayı sürdürmektir. Kendinizi bir düşünceye adarsanız, hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu, eski Yunan ve daha sonra Roma'da birkaç yüzyıl popüler olan bir felsefi akım olan Şüpheciliğin ana öğretisiydi. Platon ve Aristoteles'ten farklı olarak, en aşırı şüpheciler herhangi bir konuda belli bir düşünceyi savunmaktan kaçındılar. Antik Yunanistan'da yaşamış Pyrrhon (M.Ö. 365-270), tüm zamanların en ünlü ve belki de en uç şüphecisidir. Hayatı da oldukça gariptir.






Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır.
EK 1
Birçok şey bildiğinizi düşünebilirsiniz. Örneğin şu anda bu kitabı okuduğunuzu biliyorsunuz. Ama şüpheciler bunu sorgularlar. Şu anda gerçekten de elinizdeki kitabı okuduğunuza ve yalnızca okuduğunuzu hayal etmediğinize neden inandığınızı düşünün. Bundan gerçekten emin olabilir misiniz? Okuyor gibi görünüyorsunuz —size öyle görünür. Ama belki de halüsinasyon ya da rüya görüyorsunuz (Bu, René Descartes'ın 1800 yıl sonra geliştireceği bir düşüncedir, bkz. 11. Bölüm). Sokrates'in, tek bildiğinin, hiçbir şey bilmediği olduğunda ısrar etmesi de şüpheci bir bakış açısıydı. Pyrrhon bunu çok daha da ileriye taşıdı; belki de biraz fazla ileriye. 14.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Aristoteles'in üzerinde durduğu sorulardan biri de "Nasıl yaşamalıyız"dı. Bu soruyu ondan önce Sokrates ve Platon da sormuştu. Aslında buna cevap verme ihtiyacı, insanları en başta felsefeye yönelten nedenlerden biridir. Aristoteles'in de kendine özgü bir cevabı vardı. En yalın haliyle de şuydu: Mutluluğu arayın.




Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır
EK 1
Peki, bu "mutluluk arayışı" ne anlama gelir? Günümüzde mutluluğu arayın dediğinizde çoğu kişi eğlenebilmenin bir yolunu düşünür. Belki de sizin için mutluluk, egzotik tatillere çıkmak, müzik festivallerine ya da partilere gitmek ya da arkadaşlarınızla zaman geçirmektir. Sevdiğiniz kitapla bir yere kıvrılmak ya da bir sanat galerisini gezmek anlamına da gelebilir. Aristoteles'e göre tüm bunlar iyi bir yaşamın parçası olabilirdi ama yaşamanın en iyi yolunun dışarıya çıkmak ve haz aramak olduğuna kesinlikle inanmıyordu. Aristoteles'e göre bu tek başına iyi bir yaşam olmazdı. Aristoteles'in kullandığı Yunanca sözcük ("you-die-moania" diye telaffuz edilen, fakat anlamı zıt olan) eudaimonia idi. Sözcük bazen "mutluluk"tan ziyade "serpilme" ya da "başarı" olarak da çevrilir. Eudaimonia mango aromalı dondurma yediğinizde ya da tuttuğunuz takım maçı kazandığında tadacağınız hoş hislerden daha fazlasıdır. Gelip geçici mutluluk anları ya da kendinizi nasıl hissettiğinizle ilgili değildir. Bundan daha nesneldir. Günümüzde mutluluk dediğimizde aklımıza kendimizi nasıl hissettiğimizden başka bir şey gelmediği için onu kavramak epey güçtür. 14.01.17
EK 2
Bir çiçek düşünün. Onu sular, yeterince ışık almasını sağlarsanız, yavaş yavaş büyüyen bir filizin çiçek açmasını sağlayabilirsiniz. Ama onu ihmal eder, karanlıkta bırakır, böceklerin yapraklarını kemirmesine izin verirseniz ölür ya da en iyi ihtimalle çirkin bir ota dönüşür. İnsanlar da çiçekler gibi gelişirler, ancak çiçeklerden farklı olarak kendi seçimlerini kendileri yaparlar: Ne yapacağımıza ve olacağımıza kendimiz karar veririz. 14.01.17
EK 3
Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır. 14.01.17
lavina (@lavina)
Ek2 iyims :) - 14.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
"Bir bulutla kış olmaz, bir çiçekle yaz gelmez." Kulağa William Shakespeare ya da başka bir ünlü şaire ait olabilecekmiş gibi gelen bu söz aslında Aristoteles'in, oğlu Nikhomakhos'a adadığı Nikhomakhos'a Etik adlı kitabından alınmıştır. Aristoteles bu sözle şunu kastediyordu: Nasıl açan bir tek çiçek ya da yaşanan bir tek sıcak gün yazın geldiğini kanıtlayamazsa, size haz veren birkaç anın ardından da hakiki mutluluğu bulduğunuzu söyleyemezsiniz. Ona göre hakiki mutluluk kısa süreli bir haz değildir. Şaşırtıcı bir şekilde, çocukların mutlu olamayacağını düşünür. Bu kulağa saçma gelir. Eğer çocuklar da mutlu olamazsa, kim mutlu olabilir? Buradan hareketle onun mutluluk anlayışının bizim mutluluk anlayışımızdan ne kadar farklı olduğunu anlıyoruz. Çocuklar yaşamlarına daha yeni başlamışlardır ve bu yüzden herhangi anlamda eksiksiz bir yaşama sahip değillerdir. Aristoteles hakiki mutluluğun daha uzun bir yaşam gerektirdiğini öne sürer.
EK 1
Aristoteles, Platon'un, Platon da Sokrates'in öğrencisiydi. Dolayısıyla bu büyük düşünürler bir zincirin halkalarını oluşturur: Sokrates-Platon-Aristoteles. Zaten hep böyle değil midir? Dâhiler genellikle yoktan var olmazlar. Çoğunun onlara ilham veren bir hocası olmuştur ancak bu üç düşünürün düşünceleri birbirinden çok farklıydı. Öğrendiklerini papağan gibi yinelememişlerdi. Her birinin özgün bir yaklaşımı vardı. Basitçe ifade edersek, Sokrates iyi bir konuşmacı, Platon başarılı bir yazar, Aristoteles ise her şeyle ilgilenen biriydi. Sokrates ve Platon gördüğümüz dünyayı, yalnızca soyut felsefi düşünceyle ulaşılabilecek olan hakiki gerçekliğin soluk bir yansıması olarak düşünüyordu; Aristoteles ise tam aksine, çevresindeki her şeyin ayrıntısıyla büyülenmişti. 13.01.17
EK 2
Ne yazık ki, Aristoteles'in günümüze kalan neredeyse tüm eserleri ders notları şeklindedir. Yine de onun düşüncesinin bu kayıtları, çoğunlukla kuru bir üslup taşımalarına rağmen Batı felsefesi üzerinde olağanüstü bir etki bıraktı. Aristoteles yalnızca bir filozof değildi, aynı zamanda zooloji, astronomi, tarih, politika ve dramayla da ilgilenmişti. 13.01.17
EK 3
Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır. 13.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Marx, kendini işçilerle özdeşleştiriyordu. Toplumun tüm yapıları onları eziyordu. Tam olarak insanca yaşayamıyorlardı. Kısa bir süre sonra fabrika sahipleri, üretim sürecini küçük birimlere ayırmaları halinde daha fazla ürün elde edebileceklerinin farkına vardılar. Böylece her işçi, üretim hattındaki belirli bir işte uzmanlaşabilirdi. Fakat bu, işçilerin hayatını, onları sıkıcı ve sürekli tekrarlayan eylemlerde bulunmaya zorlayarak daha da tatsız hale getirdi. Bütün üretim sürecini görmüyor ve ancak karınlarını doyuracak kadar kazanıyorlardı. Yaratıcı olmak yerine yıpranıyorlar, fabrika sahiplerinin zenginleşmesinden başka bir amacı olmayan dev bir makinenin dişlilerine dönüşüyorlardı. Sanki gerçekte insan değillerdi, sadece üretim hattının devam etmesi ve kapitalistlerin daha fazla kâr —işçilerin emeğiyle yaratılan, Marx'in "artı değer" dediği şey— koparmalarını sağlamak için doyurulması gereken karınlar olarak görülüyorlardı: Tüm bunların işçiler üzerindeki etkisi, Marx'ın yabancılaşma dediği şeydi. Bu sözcükle birkaç şey demek istiyordu. İşçiler yabancılaşmışlardı ya da gerçekte insan olarak oldukları şeyden uzaklaşmışlardı. Yaptıkları şeyler de onları yabancılaştırmıştı. Ne kadar çok çalışırlarsa, o kadar fazla üretirlerdi ve kapitalistler için daha fazla kâr sağlarlardı. Nesnelerin kendisi bile işçilerden intikam alır gibiydi.







Görsel ve paragraflar Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır.
EK 1
Gelgelelim, hayatları sefil ve tamamen ekonomik koşullarla belirlenmiş olsa da bu insanlar için hâlâ biraz umut vardı. Marx, kapitalizmin sonunda kendi kendini ortadan kaldıracağına inanıyordu. Proletarya, eninde sonunda şiddetli bir devrimle yönetimi devralacaktı. Er ya da geç, dökülen tüm bu kandan, insanların artık sömürülmediği, yaratıcı ve işbirliği içinde olabildikleri daha iyi bir dünya doğacaktı. Herkes topluma bir şekilde katkıda bulunacak ve toplum da bunun karşılığını verecekti: Marx'ın görüşü, "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre"ydi. İşçiler fabrikaların kontrolünü ellerine alarak, herkesin ihtiyaç duyduğunu almaya yetecek kadar şeye sahip olduğundan emin olacaklardı. Kimsenin aç kalmasına ya da uygun giyecek veya barınağı olmadan yaşamasına gerek olmayacaktı. Bu gelecek, komünizm, işbirliğinin yararlarının paylaşılmasına dayanan bir dünyaydı. 12.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
On dokuzuncu yüzyılda İngiltere'nin kuzeyinde binlerce pamuk atölyesi vardı. Uzun bacalarından çıkan koyu dumanlar sokakları kirletir ve her yeri is kaplardı. İçerideki erkek, kadın ve çocuklar, makinelerin dönmesini sürdürmek için çok uzun saatler —çoğunlukla günde 14 saat— çalışırdı. Köle sayılmazlardı, fakat maaşları çok düşük, koşullar zor ve çoğunlukla tehlikeliydi. Eğer dikkatlerini kaybederlerse makinelere yakalanabilir, uzuvlarını kaybedebilir, hatta ölebilirlerdi. Bu tür durumlarda uygulanan tıbbi yardım çok temeldi. Çok az seçenekleri vardı, çalışmazlarsa aç kalırlardı.
Ayrılırlarsa, başka bir iş bulamayabilirlerdi. Bu koşullar altında çalışan insanlar uzun yaşamazdı ve hayatlarında kendilerinin diyebilecekleri çok nadir anlar vardı.
Bu süreçte atölye sahipleri gitgide zenginleşti. Esas kaygıları kâr etmekti. Sermayeleri (daha fazla para kazanmak için kullanabilecekleri para), binaları ve makineleri, az çok kendi malları sayılacak işçileri vardı. İşçilerin ise hemen hemen hiçbir şeyi yoktu. Tüm yapabildikleri, çalışma kabiliyetlerini satmak ve atölye sahiplerinin zenginleşmesine yardım etmekti. Emekleriyle atölye sahiplerinin satın aldığı hammaddelere değer katıyorlardı. Pamuk fabrikaya girdiğinde, çıktığı halinden çok daha az değerdeydi. Fakat satıldıktan sonra pamuğa eklenen bu değerin çoğu, fabrika sahiplerine gidiyordu. İşçilere gelince, fabrika sahipleri onlara mümkün olan en düşük ücreti veriyor, genellikle sadece hayatta kalmalarına yetecek kadar ödeme yapıyordu. İşçilerin iş güvenliği yoktu. Eğer yaptıkları şeye olan talep düşerse, işten atılır ve başka iş bulamazlarsa ölüme terk edilirlerdi. Alman filozof Karl Marx (1818-83), 1830'larda yazmaya başladığında, Sanayi Devriminin yarattığı bu sert koşullar sadece İngiltere'de değil, tüm Avrupa'da etkisini göstermekteydi. Bu durum Marx'ı öfkelendiriyordu.







Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır
EK 1
Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu. Fakat kapitalist sistemde —çoğunlukla miras kalan bir servetten dolayı— parası olanlar, gitgide daha zenginleşiyordu. Bu sırada, emeklerini satmaktan başka yapacak bir şeyleri olmayan insanlar sefil hayatlar yaşıyor ve sömürülüyorlardı. Marx için tüm insanlık tarihi, bir sınıf mücadelesi olarak açıklanabilirdi: Zengin kapitalist sınıf (burjuvazi) ile çalışan sınıf ya da proletarya arasındaki mücadele. Burjuvazi ile proletarya arasındaki bu ilişki, insanoğlunun potansiyeline ulaşmasını engelliyor, çalışmayı tatmin edici bir etkinlik yerine acı dolu bir şeye çeviriyordu.... 11.01.17
Semih Oktay (@semih-oktay)
EK 2 Sanayi Devrimi nihayet müşteri bulamaz hâle geldi.Sanayiciler ücretleri o kadar kısmışlardı ki işçi sınıfından bir kişi bile üretilen ürünleri alamıyordu... - 11.01.17
Halil korkut (@blackgarden)
Marx'ın işçi sınıfının haklarını savunmasıyla fikirlerinin komünizme katkıları ve bunların ülkeler üzerindeki etkileri yüzeysel olarak anlatılıyor elimdeki bu Nigel Warburton'un kitabında @semih-oktay abi, sanayicilerin müşteri bulamama sorunun işçilere olan etkisinden ziyade yine sanayicilerin daha fazla üretim kaygılarının işçi üzerindeki etkileri belirtiliyor... Güzel paragraflar var kitabımda, tavsiye ederim... - 11.01.17
volkancan (@akordeon)
ek bilgi:semih dostum TROÇKİ'nineşitsizlik bileşini teorısı bahsettiğin konuya acıklık getırıyor. ayrıca Ken Loach EKMEK VE GÜLLER filminde net bır şekılde çelişkileri,işci sınıfının smürü halini cok net bır şekılde anlatıyor.kapitalist sistem varlığını hissettırmeye başladığından beri 4 buyuk krız geçirdi.ilk 3 krizın hepsınde bır çıkış noktası buldu.ve en sonunda 2009 krızınde neoliberalizim de çöktu(1974 de geçılmişti).dediğin gibi artık insanların alım gücü sıfırın altına düştü.bu krızden cıkmak için 16 trilyon dolar dunya piyasasına likide akışı sağlandı.kapitalist sistem bedava para dağıttı,iyileştırme sağlmak ıcın.eğer anımsarsan 2010'larda ülkemızde bankalara neredeyse verdiği parayı faizsiz gerı alacak en düşük oranlarda dağıtıyordu.bızım ulkemıze gelen para üretıme değil tuketıme yönelık harcandı.üretıme yönelik harcayan(ispanya_portekiz)ülkeler bunu atlatmaya başladılar.ama hala dunya genelınde sistem krızı devam edıyor.ve eğer dıkkat edersen artık kapıtalıst sıstem ne zaman cıkmaza gırse dunya genelınde ırkçı faliyetler hortlar.emek sermaye çelişkisi ulusalcılık ile üstü örtulerek ınsanları yarattığı savaşlarla üretımıne devam edıyor. - 11.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Muazzam bir enerjiye sahip ve sorun yaratmasıyla ünlü olan Marx, hayatının çoğunu fakirlik içinde geçirdi, zulümden kurtulmak için Almanya'dan Paris'e, sonra da Brüksel'e yerleşti. Nihayet Londra'yı mesken tutmuştur. Burada yedi çocuğu, eşi Jenny ve kendisinden gayrimeşru bir çocuk sahibi olduğu temizlikçisi Helene Demuth'la yaşadı. Dostu Friedrich Engels, gazetelerde yazabileceği işler bulması için ona yardım etti ve hatta Marx'ın gayrimeşru oğlunu, durumu örtbas etmek için evlat edindi. Bununla birlikte, Marx ailesinin nadiren yaşamını sürdürebilecek kadar parası oluyordu. Çoğu zaman hastaydılar, açtılar ve üşüyorlardı. Çocuklarından üçü trajik bir şekilde yetişkinlik çağına gelmeden öldü.







Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır.
EK 1
Hayatının sonraki yıllarında Marx, günlerinin çoğunu, çalışmak ve yazmak için Londra'daki British Museum'un okuma odasında geçirecek, diğer günlerde de Soho'daki kalabalık dairesinde kalıp, kendi el yazısı çok kötü olduğu, hatta bazen kendisi bile okuyamadığı için düşüncelerini eşine yazdıracaktı. Bu zor koşullarda muazzam sayıda, elliden fazla kalın cildi dolduracak kadar kitap ve makale üretti. Düşünceleri, kimileri için iyi, pek çok kişi için ise şüphesiz kötü yönde, milyonlarca insanın hayatını değiştirdi. Gerçi kendi zamanında eksantrik bir figür, belki de biraz çılgın biri gibi görünüyor olmalıydı. Ne kadar etkili olacağını az insan öngörebildi. 11.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
On altıncı yüzyıl İtalya'sında Floransa veya Napoli gibi bir şehir devletine hükmeden bir prens olduğunuzu hayal edin. Mutlak güce sahipsiniz. Bir emir verdiğinizde koşulsuz itaat ediliyor. Aleyhinizde konuştuğu veya sizi öldürme planları yaptığından şüphelendiğiniz için birini hapse atmak istiyorsanız, bunu yapabilirsiniz. Her söylediğinizi yerine getirecek askeri birliklere de sahipsiniz. Fakat etrafınız şehrinizi işgal etmek isteyen diğer şehir devletlerinin hırslı hükümdarlarıyla çevrili. Bu durumda nasıl davranmalısınız? Dürüst, verdiği sözleri yerine getiren, her daim şefkatle hareket eden, insanlar için hep en iyisini düşünen biri mi olmalısınız?




Görsel ve paragraflar, Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır.
EK 1
Niccolò Machiavelli (1469-1527) dürüst ve iyi görünmeyi isteyebilecek olmamıza rağmen, bunun pek de iyi bir fikir olmadığını düşünüyordu. Ona göre bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğiniz sözleri yerine getirmemek ve hatta düşmanlarınızı öldürmek daha iyidir. Bir prensin verdiği sözleri tutmak için endişelenmesine gerek yoktur. Ona göre, etkili bir prens "nasıl iyi olunmayacağını öğrenmeli"dir. En önemlisi iktidarda kalabilmektir ve bunu yapabilmek için hemen hemen her yol mubahtır. Machiavelli'nin tüm bunları anlattığı kitabı Prens'in, 1532 tarihinde basılmasından bu yana kötü bir şöhret edinmiş olması şaşırtıcı değildir. Bazı insanlar bu kitabı şeytani olarak niteledi ya da en iyi ihtimalle bir gangsterlik kılavuzu olarak gördü, kimileriyse siyasette gerçekten neler olup bittiği hakkında şimdiye kadar yazılmış en tutarlı açıklamalara sahip kitap olduğunu söyledi. Günümüz siyasetçilerinin çoğu Prens'i okumuştur, ama kitabın ilkelerini pratikte uyguladıklarını açık etmemek için pek azı bunu itiraf eder. 07.01.17
12 beğeni · 42 yorum · Edebiyat Köşesi
Mehmet (@anarsik-ruh)
Da Vinci'yi transfer ederdim bütün sorunlarım çözülürdü :) - 07.01.17
Halil korkut (@blackgarden)
Denemekte yarar var - 07.01.17
SPİNOZA (@karacurin)
Spinoza olmasa şimdiye insanlık birbirini helak ederdi ki Allahtan Spinoza denen bir düşünür geldi.Nur içinde yatsın Amen.. - 07.01.17
/ 2