ara
volkancan
927 64

volkancan

@akordeon

Trump'in gelmesiyle birlikte,LGBT haklariyla ilgili sayfa beyaz sarayin internet sitesinden silindi.

volkancan

@akordeon

Ezilen tüm ulusların önderi,marksizm i imkansiz olmaktan cikartip,gerçek yapan,gelmiş geçmiş en büyük devrimci yi ölümünün 93.yil dönümünde saygiyla,minnetle aniyorum.güzel uyu büyük lider,yaktiğin isik hic sonmeyecek.

volkancan

@akordeon

Einstein'in 1916'da açıkladığı kuramı dır. bu kuramının içinde anlattığı kütle çekim teorisi ise şöyledir: ona göre kütle çekimi diye birşey yoktur, kütle çekimi zannettiğimiz şey bükülmeler yüzünden oluşur. ona göre uzay-zaman doludur. büyük kütleler de uzayda bükülme yaratır, tıpkı gergin bir çarşafın üzerine koyacağınız bir güllenin çarşafı içeri doğru çekeceği ve etrafında bir bükülme yaratacağı gibi. dünyamız da işte bu yüzden güneş'in etrafında ister istemez dönüyor. dünya bu bükümden çıkamıyor çünkü diğer cisimler de o bükümün dışını büküyor. aynı şekilde dünya da uzayı büküyor ve bu bükmeyle ay'ı tutuyor. yine aynı şekilde bükülen uzay biz canlıları bastırıyor ve bizler bu sayede bir yere fırlamıyoruz. yani einstein'a göre kısaca, yer bizi çektiği için değil, uzaydaki bükülmeler bizi bastırdığı için toprağın üzerinde durabiliyoruz. bu kuramından yola çıkarak, kütlelerin, yakınlarından geçen ışığı da büktüğünü dolayısıyla bizim geceleri gökyüzünde gördüğümüz yıldızların aslında o göründükleri noktada olmadiklarini söyler.
EK 1
20 ocak 20.01.17

volkancan

@akordeon

Adam bir defa daha yese kim joung un olacakmis.
1 beğeni · 0 yorum · Fotozilla

volkancan

@akordeon

insanlar ölüyor
insanlık ölüyor

volkancan

@akordeon

Okumadı kadın, bilgi ona yasaklandı, çünkü öğrenirse sorgulayacaktı.Tıpkı kürdistan tarihini yazdırmadıkları, okutmadıkları gibi.Hiç konuşmadı kadın, dili kesildi.Konuşursa eğer gerçeği dillendirecek, kadın kültürüne dönülecek, Mezopotamya Tanrıçası iştar uyanacaktı duyduğu sesle.Tıpkı kürdistanlıların işgalcilerce dilinin yasaklandığı gibi.Çünkü dil, kimlikti.Öze dönüştü.
İpler Tanrının elinde sanıyordu kadın.Ama erkeğin elindeydi.Erkek Tanrı mıydı? İpler tanrının elinde sandı kürdistanlılar, kendilerine yabancı devletlerin elindeydi.

Devlet Tanrı mıydı?

Tüm güzelliği yağmalanmıstı kadının, tıpkı kürdistan gibi.Ve yardım dileniyordu.Bu ne kadar büyük bir benzerlikti.
Kadın eşittir tarihin en eski halklarından biri, kürdistandı.
Kadından başlamış, halklara ulaşmış bir zulüm tufanıydı yaşanan.
Ozaman sorunu başladığı yerden çözmek gerekirdi.
Çözümün yolu da 'bilmek'ten geçiyordu

volkancan

@akordeon

Entelektüel kavramı bu diyarda, yakın zamana kadar pek kullanılmayan ve rağbet görmeyen bir terimdi. Bu kavramla eş düzlemde kullanılan aydın kavramı Osmanlıcadaki münevver kelimesinden Türkçeye geçirilmiştir. Aydın kavramına, uzun bir dönem düşünce dünyasına yön veren İttihat ve Terakki kadrolarının, Batı’ya yüz çevirip orada eğitim görmeleri, yörüngelerine Batı skalasını koyup Fransız-Jakobenist hareketin Aydınlanmacı felsefesini kendine feyz alıp, uyarlayarak kendi rejiminin yaratma düşüncesini oluşturmak emeliyle misyon edindikleri içeriği kazandırdılar. Teori şuydu; emperyalizm eliyle gelişen komprador burjuvazi, Düyun-u Umumiye ile Osmanlı Devleti’ne yerleşip, derinleştiler ve toprak ağalarıyla birleşerek yeni bir ekonomik yapı oluşturdular. Hasta adam Osmanlı ölüm döşeğine girmişti. Osmanlı’nın siyasi yapısıyla da yeni çağda tarih sahnesinde var olmayacağını bilen İttihatçı kadrolar, Osmanlı İmparatorluğu enkazını ortadan kaldırıp, devleti kurtararak devlet geleneğini sürdüreceklerdi. Yeni Cumhuriyet “muasır medeniyet”ler seviyesine ulaşmalı, Batı ideolojisi ve kültürü yukardan aşağıya empoze edilmeliydi. Ordunun eliyle kurulmuş devlet “aydınlanma”yı da eline almalıydı. Bu aydınlanma Fransız Jakobenist nitelikten uzak, biçimsel olarak onu taklit eden nitelikteydi. Felsefi prizması pozitivistti. Toplumun yukarıdan aşağıya toplumsal mühendislikle şekillendirilmesinde Kemalist tandanslı, ulusal karakterli aydınlar devreye girmeliydi.

Türkiye aydın kesiminde ulusalcılıkla harmanlanmış bu pozitivist akım baskındır. Devletin modernizasyonunda aydınlar ya direkt yol almışlar ya da 1932’de bizzat Mustafa Kemal’in emriyle çıkarılan Kadro Dergisi’nde görüldüğü üzere görevlendirilmişlerdir.

Kadro Dergisi etrafında aydın kesimin misyonu, Kemalist iktidarı idealize ederek kurumsallaşmasına katkıda bulunmak, ulusal rasyonaliteyi ön plana çıkararak devlet kapitalizmini desteklemek ve Türk-İslam sentezini topluma yedirmek olmuştur. Kadro’nun dışında duran “sosyalist” aydınlar da bazı nüans farklılıkları taşısalar da özde bakış açıları aynıydı. Türkiyeli aydınların kahhar çoğunluğunda ve sol kesiminde, Kemalist modernleşme, ulusalcılıkla harmanlanmış pozitivizm ve devletçilik misyonu etkindi. Sol cenahın teorik-politik paradigmaları da bundan maluldür. Ermeni Soykırımı ve Kürt Sorunu’nda aydın kesiminin ve sol (buna devrimciler de dahil) cenahın sessiz kalması ya da yalınkat homurtularla yetinmesinin temel saiki budur. Bugün hâlâ, bu kesimlerin büyük çoğunluğu bununla yüzleşme ve kopma basiretini asli bağlamda gösterememiştir.

Aydınlar, sol ya da sağda olsun, iktidara ve her türlü iktidar ilişkisine karşı duruş geliştirememiş, renkleri farklı farklı olsa da asli misyonları, konumlanışlarına göre farklılık gösterse de, özü pozitivist toplum mühendisliği doğrultusunda iktidarı, resmi ideolojisini, iktidar ilişkilerini esaslı bir sorgudan geçirmeden sistemin çemberinde kalarak toplumsal gelişmeye katkı sunmak olmuştur.

Aydın kesimi bizde pozitivist modernleşmeye katkı sunan, bu kulvarda yürüyen, kendini bir misyona adamış, direkt ya da dolaylı olarak bir siyasal yapıyla ilişki içinde olmuş ve dün siyaset sahnesinde görmediğimiz aydını, kısa bir dönem sonra çoğunlukla bir siyasal partinin çalışmalarında, belediye seçimlerinde ve parlamento sıralarında görmüşüzdür. Bunda şaşılacak pek bir şey yok. Aydın tam da budur. Konumlanışı ve niteliği farklı olsa da bir misyon doğrultusunda hareket eder. Misyonu organik ilişkilere girmesini koşulluyorsa, onu da yapar.

Aydın ve entelektüel arasında açık ayrım yapılmadığından, ekseriyetle kallavi payeler biçiyoruz. Ulaşılması güç değerler ve mertebeler atfediyoruz. Çağının rafine kafası… Her koşul altında hakikate bağlı kalan, hakikati savunmada ödün vermeyen ve gerekirse bu uğurda ağır bedeller ödeyen… İktidara asla biat etmeyen ve sözünü esirgemeyen… Eleştiren ve özgür düşünen… Aforozdan ve lanetlenmekten korkmayan… Haksızlık kendi camiasında da olsa yüksek sesle çıkıp haykıran… Bir siyasal partinin güdümüne girmeyen… Bu değerlerin hepsini kendinde cisimleştiren, her koşulda bunları savunmaktan ödün vermeyen kaç aydın bulunuyor? Büyük olasılıkla çok az. Böylesine ulaşılması güç, engebeli yollardan geçen, çetrefil ve sert yamaçlardan geçen tanımlama, aydını göğün tepesine koyar. Bu, aydının realitesine de uymuyor. Ulaşılması gereken ile tarihsel realiteyi ayırt etmek gerektiği kanısındayım.

Kendine tarihsel bir misyon edinen aydın, bir düşünce yönelimini öne çıkarır, tartışır, ona angaje olarak düşünceyi yaygınlaştırır. Yerleşik görünenin aksine aydın mutlaka sol-devrimci camianın içinde yerleşmez. Tarihsel bağlamını Batı merkezli sol kategori içinde geliştirse de, aydın bulunduğu düzlemden daha ileri düşüncelere, vizyona sahip olup, genel insani değerler skalası ile sınıfsal, siyasal, kültürel kodlarını birleştirerek geliştirici, ileriye taşıyıcı bir yerde durabilir: İslam terminolojisine bağlı birisi de aydın olabilir. İsimlerini tek tek burada zikretmeye girmeden, bu camia içinde de sayısız aydın bulunduğu söylenebilir. Mütedeyyin aydınların düşünce dünyamıza hatırı sayılır katkılarının olduğunu belirtmek gerekir. Batı merkezli tepeden inmeci düşünce ve kültür mühendisliğinden sıyrılmamızda katkıları olmuştur. Seküler, küçük burjuva, devrimci, liberal, feminist aydınlar da bulunmakta. Hepsi ayrı ayrı düşünce, kültür ve siyasi parametlere sahiptir ve muhakkak ki hepsinin formasyonu da eleştiriye muhtaçtır. Böyle olsa da bu, onların aydın olmadıklarını ispatlamaz.

Aydın olmak, tarihsel-toplumsal misyon edinmek, tedrisatın mürekkebine bulanmak, kütüphanelerdeki kitapları hatmetmek, liyakat sahibi olmak, popüler olmak, velut bir yazar olmakla da ilintili değildir tek başına. Bu kulvardan geçip, ayaklı ansiklopedi olup da rüştünü bu sahada ispat ettiği halde, iktidarın çanak yalayıcılığıyla patlıcan dalkavukluğu yapan, ferasetten yoksun ve vicdanı körelmiş nice allame-i cihan bulunuyor. Bunlarla, yaşamını bir hırka bir lokma anlayışı üzerine kuran insan-ı kâmil olgunluğuna sahip, yanındakinin derdiyle yanıp kavrulan birisiyle ve köy ariflerini mukayese bile etmemek gerekir.

Ne yazık ki bu ülkede aydınlarımız, hangi kesimden olursa olsun, iktidarcı-devletçi zihniyetin taşıyıcılarıdırlar. Düşüncelerini iktidarın kıskacından kurtaramamışlardır. İktidar düşüncesini farklı kesimlerde de olsalar değişik veçhelerde yeniden ve yeniden üretiyorlar. Ortalık güllük gülistanlık iken hümaniter yaşam anlayışıyla iktidarın siyasal ve sosyal özüne pek dokunmadan, kenarından köşesinden eleştiriler batan kaba saba yanlarını törpülemeye didinirler ama iktidar-devlet, baskısını artırıp, siyasal iklim griye kestiğinde, demir aletleriyle tamtamlarını nümayişe çıkardığında ve bu hegomonik kasırgaya karşı ciddi toplumsal tepki bulunmuyorsa, aydınların ekseriyetle kahhar çoğunluğu iktidarın kara cübbesinin altına sığınarak, devlet yüce türküsünü hep bir ağızdan söyleyebiliyorlar. Koyu iklim zülfiyare dokunup kaygıları harekete geçirdiğinde, dümeni iktidarın sularına kırar. İklim dört bir yandan bahara kestiğinde, kitlelerin homurtuları örgütlü güce, güç kitlesel kabarmalara evrildiğinde, aydın kaygılarını tavsar, cesaretlenip cüret abidesi kesilir. O zaman da misyonunu aşarak yeni misyonlar kazanır. Aydının tavrı konjonktürel de olabilir.

Ayrım sınırı da burada başlıyor. Aydın bir misyon edinirken, entelektüelin sabitlenmiş, şu ya da bu siyasal kategori düzleminde edindiği bir misyonu yoktur. Entelektüel, felsefenin-teorinin ve dünyanın evrensel sorunlarına dair kafa yoran, soyutlamalarda bulunan, soru sorup tartıştıran, tüm iktidar ve iktidar ilişkilerini sorgulayan ve en az bir kol boyu mesafeyi kapatmayan ve praksis gereği sözü toplumsal eylemde buluşturandır.

Tarihte entelektüel ağır bedeller ödemiştir. Öğretilmiş koşullanmayla entelektüel sırça köşklerde miskin miskin yatıp, arada sırada evrensel çelişkiler babında laklak yapmaz. Bu yaklaşım muktedirler tarafından üretilip topluma empoze edilmiştir. Entelektüel olmayan entelektüel tarafından da sergilenmiştir. Toplumun evrensel konulara yönelik soyutlamalar yapması bloke edilmek istenmiştir. Muktedirler halka, sizin yerinize düşünen, düşünce üretenler bulunmaktadır, siz bunlarla vaktinizi heba etmeyin, boş uğraşlardır bunlar, çalışıp üretin, işinize bakın demeye getirmektedir. Bugün de bu zihniyet baskındır. Handiyse tekmil evrensel tarihsel olgulara dair kitleler tartışmaya, soru sormaya başladığında; muktedir buyurgan baba pozuyla endamını gösterir, gözlerini üretimdeki erkeklere ve kadınlara kaydırır, üreten parmakların kitap sayfalarını çevirdiğini, yeni yeni sözcüklerin tınısını işitir ve düşünce tufanı esmek üzere olduğunu hissettiğinde, beylik bir tonla “bilmediğiniz konularda ahkâm kesmeyi bırakın. Siz işinize bakın, bu konuları da uzmanlarına bırakın” buyruğunu verir. Kimdir bu uzmanlar, iktidarın emrine amade ideologlar? Entelektüel bu buyruğun davetine iştirak etmeyen, muktedirin buyruğunu hükümsüz kılan ilk kişiler arasındadır. Entelektüel bilir, kelamın maddi temele, maddi temelin de kelama gereksinim duyduğunu. Bir kez kelam yığınların dünyasına girdiğinde, hakikati örten kalın perdelerin yırtılacağını ve sükunetin bozulacağını öngörür. Entelektüel hakikat arayışındadır ve bu arayışta kellesinin her an Hallacı Mansur’un kellesi gibi bir pırasa misali koparılacağını, Sokratesvari urganı hep boynunda hissederek, İsmail Beşikçi misali yıllarca zindan karanlığına kapatılacağını bile bile kelamını esirgemez.

Entelektüel iktidarın önünde secdeye gelmez. Tabusuz, tapınaksız, öndersiz, kıblesiz, özgür ruhlu bağımsız kişilerdir. Toplumsal ve siyasal gelişmelere bigâne olduğu savlanamaz. Bilakis her toplumsal ve siyasal gelişmeyle yakından ilgilidir ama bunlar üzerinde siyasal bir örgütlenmeye gitmez. Siyaset üretmek, hak tabanında siyasal örgütlenmeler yaratmak siyasetçilerin harcıdır. Entelektüel, toplumsal ve siyasal gelişmelere yönelik kelam ihsas eder, soru sorar ve tartışma yaratarak toplumu harekete geçirir, düşünüp soyutlama yapmasına, sorgulamasına süreç hazırlar. Bundandır ki entelektüelin organik bir siyasal kategorisi olmaz. Kitlelerin örgütlenmesinin yanındadır. Hangi toplumsal formasyonda, hangi iktidar devrinde olursa olsun entelektüelin safı, zulmün gadrine uğrayan, baskılanan, tahakküm altında bulunan, ötekileştirilen, asimile edilen, aforoza maruz kalanların yanıdır.

Tecrit, aforoz ve lanetlenmek; bu kavramlar entelektüelin peşini bırakmaz. Adından önce, bu kavramlar gittiği yere gider. İktidar ve iktidar ilişkileri, sivil bürokrasi ve ordu mensupları, bilgiye önem vermeyen, sevgiyi beninde başlatıp mülkiyet ipiyle örenler, ölümsüz doğruların çitleriyle statik yaşamlar örenler, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar, entelektüeli soğuk bakışlarla, sirke suratlarla, gani ve kahırla karşılarlar. Entelektüelin eski köye yeni adet getireceğini bilirler. Huzursuz ve tedirginlerdir. Sükunetin ve düzenin bozulacağından korkarlar. Entelektüelin arkasından bakarken akıllarından “Bir yolunu yordamını bulup, şunu madara edip, rezil rüsva olmasını sağlamalıyım. Ne etsek ne yapsak da punduna getirip buradan kovsak” cümleleri geçer.

Tapınaksız, mülksüz, iktidarsız, yönetmeyi cüceleşmek belleyen, yönetilmeye ayak direyen, özgürlüğü başının tacı yapan, bilginin aklın ve ruhun özgürleşmesini sağlayan iksirli kelamlar olduğuna değer biçen, almayı değil vermeyi esas alan, yeryüzünde başı olanın sonu da olacağını bilen, ön kabulleri esnek ve değişken toplumlar entelektüeli çiçeklerle karşılar, imtiyaz da vermez, kendilerinden biri sayarlar. Entelektüelin varlığı burada sönümlenir, bu toplumlarda praksis düşünürün anlamı kalmaz. Toplum bu mecradadır zaten. Entelektüeli farklı bir diyardan yeni bilgiler getirmiş bilgi toplayıcısı/taşıyıcısı addederler. Tatlı tatlı didişirler onunla.

Tecritten, lanetlenip aforoz edilmekten, dara çekilip yargılanmak ve kadere kapatılmaktan çekinmez entelektüel. Çekindiği anda entelektüel de olmaz zaten: En yakınınızdaki dostunuza yanlışını söylemek ile söylememek ikilemini yaratan dostluğunuzun bozulması, hukukunuzun bitmesi kaygısıdır. Yanlışı belirtirseniz dostluğunuz sonlanabilir. Belirtmezseniz, dostunuzun gerçeği öğrenme hakkını elinden alırsınız. Hakikati saklamış olursunuz. Entelektüel dostluğunu, itibarını, hatta canını kaybedeceğini öngörse de hakikati haykırmaktan sakınmaz. Entelektüele Yaşar Kemal’in zilli kurt muamelesi yaşatılır. Yaşar Kemal zilli kurdu şöyle anlatır: “Zilli kurt diye çok anlattığım, yazdığım bir gerçek vardır. Doğu Anadolu’da kurtlar bir beladır. Bir kurt, bir koyun veya keçi sürüsüne dalar, bütün sürüyü parçalar. Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur. Ve koyundan, keçiden başka geçimi olmayan Doğu Anadolu halkı, sürüsüne kurt girmişse çöker, biter, açlıkla karşı karşıya kalır. Bu durumda köylü, kurttan öcünü almak ister. Atlanırlar, köpeklerini, iplerini alırlar. Kurt avına çıkarlar. Kurtları diri yakalamaktır en büyük amaçları. Usulünü bilirler, kurtları diri yakalarlar. Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar. Kurdu hiç incitmezler. Yalnız, sağlam bir telle ya da kirişle kurdun boğazına bir zil takarlar ve kurdu salıverirler. Boğazı zilli kurt, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca koşar durur ve birgün açlıktan ölür. Bu insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından biridir. Türkiye’de pek çok yazar bu bedeli zilli kurt olarak ödemiştir.”

Yalnız emperyal ve kapitalist devletlerle, devletlularla, iktidarın sosyal ağ örgüsüyle, muhafazakârlarla sınırlı değildir bu. Demokrasi-devrim cenahının da entelektüeli çok sevdiği söylenemez. Entelektüel, Edward Said’in vecizesiyle, sorun çözen değil kriz yaratandır. Metaforik ifadeyle, arı kovanına çomak sokmaktır entelektüelin sorumluluğu. Demokrasi-devrim güçlerinin ezici çoğunluğu iktidar özlü, gelenekçi ve monolotiktir. Yeni fikirlere ve eleştirilere karış kapalılardır. Yayınlarında resmi paradigmanın dışında ve onu eleştiren yazılara yer vermez, vermekten çekinirler. Yeni fikirler ve eleştiriler kendilerine yöneldiğinde, bunu saldırı addeder ve cepheden karşılık verirler. Bu karşılıklar çoğunlukla entelektüeli küçümseme, kitlelerin önünde itibarsızlaştırma ve yer yer de aba altından sopa gösterme tarzında vuku buluyor. Bu kurumların hepsinin isminin başında “demokrat” kelimesi yer alır. Demokrat olmanın ilk ölçütü ve temel prensibi, farklılıkları tanıyıp saygı duymak ve eleştiriyi olmazsa olmaz olarak kabul etmektir. Sınırsız ifade ve basın özgürlüğünün olmadığı her yer de sorgulanmaya ve eleştiriye muhtaçtır.

Entelektüelin başucu kelimeleri kuşku ve sorudur. Bu kelimelerle, olguların kritiğini yapar. Önümüzdeki bariyerleri ortadan kaldırmak için entelektüellerimizin daha çok görünür olması şarttır. İktidar ve iktidar ilişkileri entelektüelin alanını daraltır. Entelektüel bunun bilinciyle praksisini geliştirir.

Erdal Süsem

volkancan

@akordeon

Bilim kurgu filmleri bize Dünya’nın robotlar tarafından ele geçirildiği senaryolarla gelir. Hayal gücümüzün yapay zekaya atfettiği bu yönelim ne kadar ciddiye alınmalı bilmiyorum; fakat yapay zeka tarafından yazılıp bestelenen ilk şarkı ortaya çıktı ve henüz müzik dünyasını ele geçirmekten çok uzak görünüyor.

Yapay zeka, makinelere eklenilen bilişsel bütün özelliklere verilen isim. Daha doğrusu bir aletin görevini yerine getirirken karşılaşabileceği problemler karşısında çözüm üretebilmesine olanak sağlayan mantık da diyebiliriz. Buna ek olarak insanlarla iletişim kurma becerisi, bilgileri işleyip bir sonuç çıkartabilmek ve değişik dilleri anlayabilmek hep yapay zekaya sahip makinelerin işi.

En çok duyduğumuz yapay zeka büyük ihtimalle Apple tarafından geliştirilmiş olan Siri. Satranç oynayabilen veya hukuk şirketlerinde çalışan yapay zekalı makinelere de rastlamak mümkün. Pek çok yeteneği yerine getirebilen yapay zekalı makinelerin daha önceden şiir yazdığı ve kısa film çektiği olmuştu; fakat ilk defa bir şarkı yazıyor.


Sony’de çalışmakta olan araştırmacılar uzun yıllardır yapay zeka tarafından bestelenen müziklerin üretimi üzerinde çalışıyorlardı. Yapay zekaya etkileyici caz besteleri ürettirmeye çalışan araştırmacılar, sonunda caz olmasa da pop kategorisinde bir şarkı ile karşımıza çıktılar. Sony’ye ait CSL Araştırma Laboratuarı’nda, Flow Machines isminde bir yazılımın ürettiği şarkı, internet ortamında yerini aldı bile.



“Daddy’s Car” (Babamın Arabası) ismi verilen şarkının melodi ve akorları yapay zeka tarafından var olan binlerce şarkı incelenerek ve harmanlanarak yapıldı ve daha sonrasında Fransız besteci Benoit Carre şarkının sözlerini yazarak müzikal anlamda son düzenlemelerini yaptı. Beatles grubunun şarkılarına benzetilen “Daddy’s Car” şimdilik alanında tek olsa da Sony, 2017 sonuna kadar alt yapısı yapay zeka tarafından oluşturulan şarkılardan bir albüm çıkartmayı planlıyor.

3 beğeni · 0 yorum · Müzik Kutusu

volkancan

@akordeon

Dünyanın yükümüzü taşıyamayacak bir hale bürünmüş olduğu ve mevcut hayatın çöküşe geçmiş olduğu, son dönemlerde sıklıkla belirtilmekte. Bitmek bilmeyen inşaatlar, yollar ve yapılar, durmadan çoğalmakta olan nüfus, savaşlar, sonu gelmeyen güç ve para savaşları, et tüketimi, hayvan katliamları, salınan gazlar dünyanın kaynaklarını tüketmiş durumdalar. İstanbul’da bile son ormanlar üçüncü köprünün inşasıyla beraber yok edildiler. Şimdi ise yan yollar eşliğinde ağaçlar yok edilmeye başlandılar. Bu yan yolların etrafına binalar dikilecek ve bunun sonucunda da İstanbul, oksijenin neredeyse olmadığı, hastalıkların ve salgınların kol gezdiği bir kent haline gelecek. İstanbul örneği, dünyanın bir çok ülkesinde mevcut.

Peki amaç, bilim-kurgu filmlerinde olduğu gibi uzaya kaçmak, orada koloniler oluşturmak mı? Yoksa uzaydaki diğer gezegenleri de sömürmek, onların kaynaklarından faydalanmak mı? Muhtemelen her ikisi.

NASA, gelecekte astronotları barındırabilmek adına “derin uzay habitatları” kurmaya hazırlanıyor. Uzay ajansının Next Step-2 adlı programı 65 milyon dolar bütçe gerektiriyor.


Derin uzay habitatları, Ay’a ve Mars’a yönelik görevleri destekleyecekler. Habitatlar, dünyada tasarlanıp inşa edildiler. İnşa sonrasında, gelecekte bulunacakları uzay ortamına benzer bir ortama yerleştirildiler; bu sayede bilimciler onları rahatlıkla test edebilecekler.

NASA’nın verdiği bilgiye göre bu makineler karmaşık sistemlere ve sayısız özelliklere sahipler. Habitatların içinde depolama yerleri, yaşam destek sistemleri, radyasyon azaltıcılar, izleme sistemleri yanısıra yangın söndürme ve sağlık sistemleri de var.

Habitatlar için hazırlanmış ortam prototipleri NASA ve diğer kuruluşlara projeyi geliştirme imkânı sunuyor.

Derin Uzay Habitatları 2012’de NASA tarafından ortaya konan bir tasarımdı. Bu tasarıma göre dört uzay ekibi görevlisi dünyaya yakın yörüngelerde keşif yapabileceklerdi. Habitatlar 60 günlük, 500 günlük görevler için tasarlanmışlardı. Şimdi ise kapsamları daha da genişletilmiş durumda. Bu sayede daha uzak noktalarda üsler kurulması, mümkün hale gelecek.
/ 18