ara
Halil korkut
2.480 314

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Bilinçdışı arzuları ve hatıraları olanlar, sadece nevrozlu ve histerik hastalar değildir. Freud'a göre onlar hepimizde vardır. Bu, toplumsal yaşamın nasıl mümkün olduğunu gösterir. Gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kendimizden saklarız. Bu düşüncelerden bazıları şiddet içerir, pek çoğu ise cinsel içeriklidir. Açığa çıkarılamayacak kadar tehlikelidirler. Zihin onları bastırır, bilinçdışının derinliklerinde tutar. Bunların çoğu, biz henüz küçük bir çocukken şekillenir. Bir çocuğun hayatındaki ilk olaylar yetişkinlikte yeniden ortaya çıkabilir. Örneğin Freud, erkeklerin hepsinin, babalarını öldürmek ve anneleriyle birlikte olmak gibi bilinçdışı bir isteğe sahip olduğuna inanıyordu. Bu, adını Yunan mitolojisinde kehaneti gerçekleştirerek babasını öldüren ve annesiyle evlenen (iki durumda da böyle yaptığının farkında değildir) Oedipus'tan alan Oedipus kompleksidir. Erken döneme ait bu utandırıcı arzu, bazı insanların hayatını onlar farkına bile varmadan şekillendirir. Zihindeki bir şey, bu karanlık düşünceleri tanımlanabilir bir biçimde yüzeye çıkmadan durdurur. Ancak bu ve diğer bilinçdışı arzuların bilinçli hale gelmesini engelleyen bu mekanizma, tamamen başarılı olmaz. Düşünceler kılık değiştirerek kaçmayı başarır. Örneğin rüyalarda ortaya çıkarlar.
EK 1
Freud için rüyalar, "bilinçdışına giden kral yolu"dur. Saklı düşünceleri ortaya çıkarmanın en iyi yollarından biridir. Rüyalarda gördüğümüz ve deneyimlediğimiz şeyler, göründükleri gibi değildir. Rüyaların görünürde olup biten bir açık içeriği vardır. Oysa rüyanın gerçek anlamı saklı içeriğinde yatar. Psikanalistlerin anlamaya çalıştığı şey budur. Rüyalarda karşılaştığımız şeyler sembollerdir. Bilinçdışı zihinlerimizde gizlenen arzularımıza karşılık gelirler. Örneğin içinde yılan ya da şemsiye ya da kılıç geçen bir rüya, genellikle gizli bir cinsel rüyadır. Yılan, şemsiye ve kılıç, klasik "Freudcu semboller"dir —penisi temsil ederler. Benzer bir şekilde, rüyadaki para kesesi ya da mağara vajinayı temsil eder. Bu fikri hayret verici ve saçma buluyorsanız, Freud muhtemelen, zihninizin sizi bu tür cinsellikle ilgili düşüncelerin farkına varmaktan koruduğunu söylerdi. 16.01.17
EK 2
Bilinçdışındaki arzulara dair işaretleri görmenin bir başka yolu da dil sürçmeleridir. "Freud sürçmesi" diye adlandırılan bu dil sürçmeleri, sahip olduğumuzun farkında olmadığımız arzuları açığa vururlar. Televizyondaki pek çok haber spikeri, bir adı ya da ifadeyi dile getirirken takılmış, kazara müstehcen konuşmuştur. Bir Freudcu, bunun bir tesadüf olamayacak kadar sık meydana geldiğini söylerdi. 16.01.17
EK 3
Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır. 16.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Kariyerine nörolog olarak başlamış bir psikiyatr olan Freud, Avusturya'nın hâlâ Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun bir parçası olduğu dönemde Viyana'da yaşadı. Orta sınıfa mensup Yahudi bir babanın oğlu olan Freud, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında bu kozmopolit şehirde, iyi eğitimli ve köklü ailelerden gelen çok sayıda genç adamdan biriydi. Gelgelelim, birkaç genç hastayla yürüttüğü çalışmalar dikkatini gittikçe ruhun bazı bölümlerine doğru çekti. Bu bölümlerin, hastaların davranışlarını yönettiğine ve farkında olmadıkları mekanizmalar yoluyla hastalardaki problemleri yarattığına inanıyordu. Histeri ve diğer nevroz çeşitleri onu cezbediyordu. Çoğunluğu kadın olan bu histeri hastaları sıklıkla uykularında yürüyor, halüsinasyonlar görüyor ve hatta felç geçiriyorlardı. Ne var ki tüm bunlara neyin sebep olduğu bilinmiyordu. Doktorlar, bu belirtileri ortaya çıkaran fiziksel bir neden bulamamıştı. Freud, hastaların kendi problemlerine dair anlattıklarını ve kişisel hikâyelerindeki bilgileri dikkatle inceleyerek, bu insanların problemlerinin gerçek kaynağının bir çeşit rahatsızlık verici hatıra ya da arzu olduğu sonucuna vardı. Bu anı ya da arzu bilinçdışıydı ve hastalar ona sahip olduklarından habersizdi.


Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır.
EK 1
Freud, hastalarını kanepeye yatırır ve akıllarına ne gelirse söyletirdi. Bu, düşüncelerinin açığa çıkmasını tetiklediği için hastaların kendilerini sıklıkla çok daha iyi hissetmelerine yol açardı. Düşüncelerin akmasına izin veren bu "serbest çağrışım," önceden bilinçdışı olanı bilinçli hale getirerek şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Freud hastalarından rüyalarını anlatmalarını da isterdi. Bir şekilde bu "konuşma tedavisi," hastaların sorunlu düşüncelerinin kilidini açıp bazı belirtilerin ortadan kalkmasını sağlıyordu. Sanki konuşma eylemi, yüzleşmek istemedikleri düşüncelerin neden olduğu baskıyı rahatlatıyordu. Bu, psikanalizin doğuşuydu. 16.01.17
16 beğeni · 2 yorum · Biliyor musun?
Özge (@ozge-selcuk)
Freud'un en ünlü vakası Anna O.'dur. Konuşma tedavisini Anna O.'nun tedavisinde uygulamış ve bu tedavi için "baca temizliği" ismini kullanmışlardır. Birkaç bilgi de ben eklemek istedim :) - 16.01.17
Halil korkut (@blackgarden)
Sağolun. Ann O.'nun ilk psikanaliz hastası olduğu ve psikanalizden iyileşen ilk hasta olduğu kabul edilir fakat sonraları tam olarak iyileşmedigi de konuşulur. - 16.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Orhan Veli Kanık
inatla_hayat (@doktorno)
Mukemmel anlatim - 15.01.17
Ahmet Sağlam (@ahmet-saglam)
Akla kötülük düşürüyor - 15.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Orhan Veli Kanık

Halil korkut

@blackgarden

Orhan Veli Kanık

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Hiç kimse bir şey bilemez, hatta bu bile kesin değildir. Doğru olduğuna inandığınız şeylere güvenemezsiniz çünkü yanılıyor olabilirsiniz. Her şey sorgulanabilir, her şeyden şüphe edilebilir. Bu nedenle yapabileceğiniz en iyi şey, açık fikirli olmayı sürdürmektir. Kendinizi bir düşünceye adarsanız, hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu, eski Yunan ve daha sonra Roma'da birkaç yüzyıl popüler olan bir felsefi akım olan Şüpheciliğin ana öğretisiydi. Platon ve Aristoteles'ten farklı olarak, en aşırı şüpheciler herhangi bir konuda belli bir düşünceyi savunmaktan kaçındılar. Antik Yunanistan'da yaşamış Pyrrhon (M.Ö. 365-270), tüm zamanların en ünlü ve belki de en uç şüphecisidir. Hayatı da oldukça gariptir.






Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır.
EK 1
Birçok şey bildiğinizi düşünebilirsiniz. Örneğin şu anda bu kitabı okuduğunuzu biliyorsunuz. Ama şüpheciler bunu sorgularlar. Şu anda gerçekten de elinizdeki kitabı okuduğunuza ve yalnızca okuduğunuzu hayal etmediğinize neden inandığınızı düşünün. Bundan gerçekten emin olabilir misiniz? Okuyor gibi görünüyorsunuz —size öyle görünür. Ama belki de halüsinasyon ya da rüya görüyorsunuz (Bu, René Descartes'ın 1800 yıl sonra geliştireceği bir düşüncedir, bkz. 11. Bölüm). Sokrates'in, tek bildiğinin, hiçbir şey bilmediği olduğunda ısrar etmesi de şüpheci bir bakış açısıydı. Pyrrhon bunu çok daha da ileriye taşıdı; belki de biraz fazla ileriye. 14.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Aristoteles'in üzerinde durduğu sorulardan biri de "Nasıl yaşamalıyız"dı. Bu soruyu ondan önce Sokrates ve Platon da sormuştu. Aslında buna cevap verme ihtiyacı, insanları en başta felsefeye yönelten nedenlerden biridir. Aristoteles'in de kendine özgü bir cevabı vardı. En yalın haliyle de şuydu: Mutluluğu arayın.




Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır
EK 1
Peki, bu "mutluluk arayışı" ne anlama gelir? Günümüzde mutluluğu arayın dediğinizde çoğu kişi eğlenebilmenin bir yolunu düşünür. Belki de sizin için mutluluk, egzotik tatillere çıkmak, müzik festivallerine ya da partilere gitmek ya da arkadaşlarınızla zaman geçirmektir. Sevdiğiniz kitapla bir yere kıvrılmak ya da bir sanat galerisini gezmek anlamına da gelebilir. Aristoteles'e göre tüm bunlar iyi bir yaşamın parçası olabilirdi ama yaşamanın en iyi yolunun dışarıya çıkmak ve haz aramak olduğuna kesinlikle inanmıyordu. Aristoteles'e göre bu tek başına iyi bir yaşam olmazdı. Aristoteles'in kullandığı Yunanca sözcük ("you-die-moania" diye telaffuz edilen, fakat anlamı zıt olan) eudaimonia idi. Sözcük bazen "mutluluk"tan ziyade "serpilme" ya da "başarı" olarak da çevrilir. Eudaimonia mango aromalı dondurma yediğinizde ya da tuttuğunuz takım maçı kazandığında tadacağınız hoş hislerden daha fazlasıdır. Gelip geçici mutluluk anları ya da kendinizi nasıl hissettiğinizle ilgili değildir. Bundan daha nesneldir. Günümüzde mutluluk dediğimizde aklımıza kendimizi nasıl hissettiğimizden başka bir şey gelmediği için onu kavramak epey güçtür. 14.01.17
EK 2
Bir çiçek düşünün. Onu sular, yeterince ışık almasını sağlarsanız, yavaş yavaş büyüyen bir filizin çiçek açmasını sağlayabilirsiniz. Ama onu ihmal eder, karanlıkta bırakır, böceklerin yapraklarını kemirmesine izin verirseniz ölür ya da en iyi ihtimalle çirkin bir ota dönüşür. İnsanlar da çiçekler gibi gelişirler, ancak çiçeklerden farklı olarak kendi seçimlerini kendileri yaparlar: Ne yapacağımıza ve olacağımıza kendimiz karar veririz. 14.01.17
EK 3
Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır. 14.01.17
lavina (@lavina)
Ek2 iyims :) - 14.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
"Bir bulutla kış olmaz, bir çiçekle yaz gelmez." Kulağa William Shakespeare ya da başka bir ünlü şaire ait olabilecekmiş gibi gelen bu söz aslında Aristoteles'in, oğlu Nikhomakhos'a adadığı Nikhomakhos'a Etik adlı kitabından alınmıştır. Aristoteles bu sözle şunu kastediyordu: Nasıl açan bir tek çiçek ya da yaşanan bir tek sıcak gün yazın geldiğini kanıtlayamazsa, size haz veren birkaç anın ardından da hakiki mutluluğu bulduğunuzu söyleyemezsiniz. Ona göre hakiki mutluluk kısa süreli bir haz değildir. Şaşırtıcı bir şekilde, çocukların mutlu olamayacağını düşünür. Bu kulağa saçma gelir. Eğer çocuklar da mutlu olamazsa, kim mutlu olabilir? Buradan hareketle onun mutluluk anlayışının bizim mutluluk anlayışımızdan ne kadar farklı olduğunu anlıyoruz. Çocuklar yaşamlarına daha yeni başlamışlardır ve bu yüzden herhangi anlamda eksiksiz bir yaşama sahip değillerdir. Aristoteles hakiki mutluluğun daha uzun bir yaşam gerektirdiğini öne sürer.
EK 1
Aristoteles, Platon'un, Platon da Sokrates'in öğrencisiydi. Dolayısıyla bu büyük düşünürler bir zincirin halkalarını oluşturur: Sokrates-Platon-Aristoteles. Zaten hep böyle değil midir? Dâhiler genellikle yoktan var olmazlar. Çoğunun onlara ilham veren bir hocası olmuştur ancak bu üç düşünürün düşünceleri birbirinden çok farklıydı. Öğrendiklerini papağan gibi yinelememişlerdi. Her birinin özgün bir yaklaşımı vardı. Basitçe ifade edersek, Sokrates iyi bir konuşmacı, Platon başarılı bir yazar, Aristoteles ise her şeyle ilgilenen biriydi. Sokrates ve Platon gördüğümüz dünyayı, yalnızca soyut felsefi düşünceyle ulaşılabilecek olan hakiki gerçekliğin soluk bir yansıması olarak düşünüyordu; Aristoteles ise tam aksine, çevresindeki her şeyin ayrıntısıyla büyülenmişti. 13.01.17
EK 2
Ne yazık ki, Aristoteles'in günümüze kalan neredeyse tüm eserleri ders notları şeklindedir. Yine de onun düşüncesinin bu kayıtları, çoğunlukla kuru bir üslup taşımalarına rağmen Batı felsefesi üzerinde olağanüstü bir etki bıraktı. Aristoteles yalnızca bir filozof değildi, aynı zamanda zooloji, astronomi, tarih, politika ve dramayla da ilgilenmişti. 13.01.17
EK 3
Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır. 13.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Dostoyevski
"Yazımda ileri sürdüklerim sizin söylediğiniz gibi değildi", dedi. "Yine de itiraf ederim ki, düşüncelerimi doğru, hatta tümüyle doğru bir biçimde özetlediniz. Aramızdaki biricik fark, benim, sizin söylediğiniz gibi, olağanüstü insanların her zaman, her türlü rezilliği ille de yapabileceklerini, yapmak zorunda olduklarını söylememiş olmamdır. Sanırım, öylesi bir yazının yayımlanmasına zaten izin vermezlerdi. Ben yalnızca "olağanüstü" insanın ülkülerinin gerçekleşmesi için gerekiyorsa (yalnızca bu koşulla: ülkülerinin gerçekleşmesi için gerekiyorsa... Kaldı ki, bunlar tüm insanlık için de kurtarıcı birtakım ülküler olabilirler) bazı engelleri aşmaya kendinde bir hak bulabileceğini (resmi olmayan bir haktır bu) ima etmiştim. Demin yazımın pek açık olmadığını buyurdunuz! Elimden geldiğince onu size açmaya hazırım. Sizin istediğinizin de bu olduğunu söylersem, sanırım yanılmış olmam. Buyurun öyleyse. Kepler ya da Newton'un buluşlarını, çeşitli kombinezonlar yüzünden bu buluşların açığa çıkmasına engel olan, bunların yolunu tıkayan bir, on, yüz ya da daha çok kişinin hayatları feda edilmeden insanlık öğrenemeyecekti diyelim. Bu durumda bence, Newton'un buluşunu tüm insanlığa iletebilmek için bu on ya da yüz kişiyi ortadan kaldırmaya hakkı vardı, hatta bu onun için bir zorunluluktu. Bundan hiçbir zaman Newton'un önüne geleni asıp kesmeye, ya da hergün çarşı pazarda hırsızlık etmeye hakkı olduğu sonucu çıkmaz. Daha sonra, hatırımda yanlış kalmadıysa, bu görüşümü şöyle geliştiriyordum: En eskilerden başlayıp, Likürg, Solon, Muhammed, Napolyon ve sonrakilerle sürüp giden insanlığın tüm kurucularının, yasa koyucularının, başka hiçbir nedenle değilse bile, yalnızca yeni yasalar koydukları, böylece de, toplumun kutsal saydığı, babadan kalma eski yasaları çiğnedikleri için, ayrıcasız hepsi birer suçluydular. Doğaldır ki bunların hepsi amaçlarına yardımı olacağına inandıkları anda kan dökmede (hatta bazen eski yasalara bağlılık duymaktan başka hiçbir suçu olmayan, tümüyle suçsuz insanların kanını dökmede) duraksamamışlardır. Hatta çok ilginçtir: bu iyiliksever, bu kurucu, yasa koyucu
insanların çoğu büyük birer kandökücüdür. Kısacası berı buradan şu sonuca varıyorum: büyükler bir yana, toplum içinde birazcık sivrilen, yani topluma söyleyecek birazcık yeni bir şeyleri bulunanlar, doğaları gereği, tabii kimi az, kimi çok birer suçlu olmak zorundadırlar. Tersi durumda zaten sivrilmelerine olanak yoktur; öte yandan sürünün içinde kalmayı da yine doğaları gereği kabul edemezler, ki bence de kabul etmemek zorundadırlar. Kısacası, gördüğünüz gibi, buraya kadar söylediklerimde yeni hiçbir şey yok. Binlerce kez tekrarlanmış, yazılıp söylenmiş şeyler bunlar. Benim insanları olağanüstüler ve sıradan olanlar diye bölümlememe gelince, bunun biraz keyfi bir bölümleme olduğunu itiraf ederim; çünkü ben zaten kesin sayılar üzerinde durmuyorum.
Ben öne sürdüğüm ana düşünceme inanıyorum. Bu ana düşüncenin özü şudur: insanlar doğa yasaları gereğince, genellikle iki bölüme ayrılırlar: aşağılar (sıradanlar), ki bunların biricik görevleri, kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamak, bu işin aracı olmaktır; ve kendi çevrelerine yeni bir söz söylemek yetenek ve dehasında olanlar. Doğaldır ki, bu arada sınırsız sayıda alt bölümleme yapılabilir. Ama bu iki ana bölümün ayırdedici çizgileri oldukça keskindir. Birinciler, yani kendileri gibi olanların çoğalmasına araç olanlar, doğaları gereği tutucudurlar, uysaldırlar, boyun eğerek yaşarlar ve boyun eğmeyi severler. Bence de bunlar uysal ve boyun eğici olmak zorundadırlar, çünkü bu onların görevleridir ve burada onlar için aşağılatıcı bir durum sözkonusu değildir. İkinci bölümdekilerse, sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar, ya da yeteneklerine bağlı olarak, yıkıcılığa yatkındırlar. Bunların işledikleri suçlar, doğaldır ki, son derece çeşitli ve görelidir; ama büyük çoğunluğu, birbirinden apayrı nedenler ileri sürerek, daha iyi şeyler adına şimdinin yıkılmasını isterler. Bunların ülkülerini gerçekleştirmeleri için, cesetlerin, karı göllerinin üzerinden atlamaları gerekse, bence, kendilerine bu izni, vicdan rahatlığıyla verebilirler; tabi bu söz konusu ülkünün ne olduğuna, boyutlarının ne olduğuna bağlı olan bir şeydir, bu noktaya dikkatinizi çekerim. Yazımdaki suç işleme
hakkını ben bu bağlamda ele aldım.











Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza
Red Red (@khaos)
"Suç ve Ceza" denilince aklımda yıllar geçmesine karşın en çok yer edinmiş, en can alıcı kısmıdır. Raskolnikov un karakterini anlamaya yönelik sözler en çok burada gizli olmalı belki de... - 13.01.17
Halil korkut (@blackgarden)
Haklısınız @khaos yıllarca tartışılan, eleştirilen kısmı da bu bölümdeki diyaloglar... - 13.01.17

Halil korkut

@blackgarden

Nigel Warburton
Marx, kendini işçilerle özdeşleştiriyordu. Toplumun tüm yapıları onları eziyordu. Tam olarak insanca yaşayamıyorlardı. Kısa bir süre sonra fabrika sahipleri, üretim sürecini küçük birimlere ayırmaları halinde daha fazla ürün elde edebileceklerinin farkına vardılar. Böylece her işçi, üretim hattındaki belirli bir işte uzmanlaşabilirdi. Fakat bu, işçilerin hayatını, onları sıkıcı ve sürekli tekrarlayan eylemlerde bulunmaya zorlayarak daha da tatsız hale getirdi. Bütün üretim sürecini görmüyor ve ancak karınlarını doyuracak kadar kazanıyorlardı. Yaratıcı olmak yerine yıpranıyorlar, fabrika sahiplerinin zenginleşmesinden başka bir amacı olmayan dev bir makinenin dişlilerine dönüşüyorlardı. Sanki gerçekte insan değillerdi, sadece üretim hattının devam etmesi ve kapitalistlerin daha fazla kâr —işçilerin emeğiyle yaratılan, Marx'in "artı değer" dediği şey— koparmalarını sağlamak için doyurulması gereken karınlar olarak görülüyorlardı: Tüm bunların işçiler üzerindeki etkisi, Marx'ın yabancılaşma dediği şeydi. Bu sözcükle birkaç şey demek istiyordu. İşçiler yabancılaşmışlardı ya da gerçekte insan olarak oldukları şeyden uzaklaşmışlardı. Yaptıkları şeyler de onları yabancılaştırmıştı. Ne kadar çok çalışırlarsa, o kadar fazla üretirlerdi ve kapitalistler için daha fazla kâr sağlarlardı. Nesnelerin kendisi bile işçilerden intikam alır gibiydi.







Görsel ve paragraflar Nigel Warburton'un Felsefenin Kısa Tarihi isimli kitabından alıntıdır.
EK 1
Gelgelelim, hayatları sefil ve tamamen ekonomik koşullarla belirlenmiş olsa da bu insanlar için hâlâ biraz umut vardı. Marx, kapitalizmin sonunda kendi kendini ortadan kaldıracağına inanıyordu. Proletarya, eninde sonunda şiddetli bir devrimle yönetimi devralacaktı. Er ya da geç, dökülen tüm bu kandan, insanların artık sömürülmediği, yaratıcı ve işbirliği içinde olabildikleri daha iyi bir dünya doğacaktı. Herkes topluma bir şekilde katkıda bulunacak ve toplum da bunun karşılığını verecekti: Marx'ın görüşü, "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre"ydi. İşçiler fabrikaların kontrolünü ellerine alarak, herkesin ihtiyaç duyduğunu almaya yetecek kadar şeye sahip olduğundan emin olacaklardı. Kimsenin aç kalmasına ya da uygun giyecek veya barınağı olmadan yaşamasına gerek olmayacaktı. Bu gelecek, komünizm, işbirliğinin yararlarının paylaşılmasına dayanan bir dünyaydı. 12.01.17
/ 15