ara
Halil korkut
2.905 357

Halil korkut

@blackgarden

Bir kadının sadece pantolon giymesi onu cinsi (erkek) kendisininkine denk düşmeyen bir travesti yapar, XIX. yüzyılda kabul edilmesi mümkün olmayan bir yozlaşmadır bu. Bazı toplumlarda sözgelimi Eskimolarda cins cinsiyetten ayrı olabilir. Fransa'ya daha yakın olan kuzey Arnavutluk'ta yüzyıllardan beri özel bir durum dikkat çeker, bazı kadınların erkekler gibi giyinmeleri ve erkek rolleri oynamalarına izin verilmiştir. Erkek çocuğun bulunmadığı bir evde bir kız bakire kalacağına dair yemin ederek ailesinin yanında kalabilir ve böylelikle mirastan yararlanabilir. Evlenmek istemeyenlerin izleyebilecekleri bir yoldur bu; saçlarını keserler, pantolon giyerler, silah taşırlar ve büyük bir özveriyle cinsel yaşamdan tümüyle vazgeçerler. Böylece evlerin erkekleri olurlar, erkek toplumsallığını paylaşırlar ve hatta bazı yerel meclislere katılabilirler. Bu olanak kadını mirastan bütünüyle mahrum eden bu babaerkil toplumda çok güçlü olan erkek egemenliğinden bir kaçış biçimi olabilir. Uzun süre izole bir durumda yaşayan bu toplumda son yeminli bakireler saygıyla anılmaktadırlar artık; bir Arnavut genç kadını şöyle diyor: ”özverilerinin" bir anlamı yok, çünkü erkeklerle kadınlar hemen hemen eşitler bugün ve erkeksiz bir ev kınanmıyor artık.
3 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

Ve bu iki adam konuşuyordu. Deli filan değildiler, yalnızca yaşlıydılar. Yedikleri çerçöp yüzünden bağırsakları iğrenç kokular salan bu iki adam, kanlı bir devrimden söz ediyordu. Anarşistlerin, fanatiklerin, delilerinkine benziyordu konuşmaları. Kim kınayabilir, kim sorumlu tutabilirdi onları? Oysa ben üç öğün yemek yemiştim o gün; istersem yan gelip yatabileceğim bir yatağım vardı; oraya uzanır, şeylerin başkalaşımı, gelişimi ve evrimi konusunda, toplumsal felsefem konusunda, kafa patlatabilirdim; uzun sözün kısası, ya onlarla birlikte böyle abuk subuk laflar edecek ya da çenemi tutacaktım. Zavallı budalalar! Bilmiyorlardı ki devrimleri yaratanlar onların hamurundan değildir. Ve onlar kısa bir süre sonra cızlamı çekip toprak olduklarında, Poplar Düşkünler Yurdu'na gitmek üzere Mile End Road boyunca yürüyen ve balgamlı, sümüklü kaldırımlardaki süprüntüleri gövdeye indiren başka zavallılar da kanlı devrimlerden dem vuracaklardı.
6 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

Sümük, tükürük ve balgamla kaplı yıvış yıvış kaldırımdan portakal ve elma kabukları, üzüm salkımları topluyor ve bunları yiyorlardı. içindeki taneyi yemek için yeşil erik çekirdeklerini dişleri arasında kırıyorlardı. Bezelye tanesi büyüklüğünde ekmek kırıntıları, pislikten kapkara kesilmiş elma koçanları topluyorlardı, öyle ki, bunlara elma koçanı demeye bin tanık isterdi; her iki adam da bunları atıyordu ağızlarına ve sonra çiğniyor, yutuyorlardı; ve bu olay, Tanrının 1902 yılının 20 Ağustos tarihinde, saat akşam altı ile yedi arasında, dünyanın en büyük, en varlıklı ve en güçlü imparatorluğunun yüreğinde oluyordu.
6 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

Üstelik bu gece. kadınlı erkekli otuz beş bin evsiz barksız insan var Londra kentinde. Ama lütfen, sakın ha yatağa girdiğiniz zaman aklınıza getirmeyin bunu; eğer olmak zorunda olduğunuz kadar yufka yürekli bir kimseyseniz, rahat yatağınızda her zamanki gibi mışıl mışıl uyuyamayabilirsiniz. Altmışlık, yetmişlik, seksenlik insanlar vardır, yaşlı başlı insanlar; kötü beslenmişlerdir, bir deri bir kemiktirler; onlar günün doğuşunu dinlenmiş ve capcanlı olarak selamlayamazlar; gece, tüm acımasızlığıyla üzerlerine yeniden çökünceye dek, ekmek kabukları ardında gün boyunca çılgınca koşacaklardır ve beş gün beş gece sürecektir bu çile... Ah. sevgili, yufka yürekli, etli-kanlı insanlar. bilmem ki nasıl anlatsam bunu sizlere?
6 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

Ama ah havadar bir odada. her gece kar gibi çarşaflar serili bir yatağın sizleri beklediği sevgili, çıtkırıldım, etli kanlı insanlar... başınızdan geçmemişse, Londra sokaklarında sabahlamanın ne çileli bir şey olduğunu nasıl anlatabilirim sizlere? İnanın bana, başınızı sokacak bir yer bulamadan. o sokaklarda bir kez olsun sürtmek zorunda kalsanız, doğu yönünde tan yerinin ağardığını belirten o solgun ışığı görünceye dek binlerce yüzyılın geçtiğini sanır, soğuktan tir tir titreyip hıçkıra hıçkıra ağlarken vücudunuzda her bir kasın sızım sızım sızladığını duyar, böyle olup da hâlâ yaşayabildiğinize siz kendiniz bile şaşarsınız. Bir sıranın üstüne oturup da şöyle bir soluk alayım deseniz ve yorgunluktan kan çanağına dönmüş gözleriniz farkında “olmaksızın kapanıverse, o anda yanınızda bitiveren bir polis memuru sizi dürterek uyaracak ve dediğim dedik bir sesle “haydi yaylan bakalım' diye kestirip atacaktır. Dinlenmesine dinlenebilirsiniz bir sıraya oturup, parmakla sayılacak kadar azdır bu sıralar, birbirlerine de epeyce uzaktır; ama eğer dinlenmek, uyumak anlamına geliyorsa, işte o zaman kalkmalı ve yorgunluktan iler tutar yanı kalmamış vücudunuzu bitmek tükenmek bilmeyen sokak aralarında sürüklemelisiniz. Her nasılsa gözden kaçmış bir kuytu köşe ya da karanlık bir kapı ağzı bulup da umutsuz bir uyanıklıkla uzanacak olsanız...
5 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

Ertesi gün gardiyanla konuştum. Bir avukat tutmak, istedim. Gardiyan güldü bana. Öbür gardiyanlar da güldüler. Dış dünyadan koparılmıştım, hiç kimseyle görüştürülemezdim. Dışarı mektup yazacak oldum, ama tüm mektupların okunduğunu, hapishane yetkililerince makastan geçirilip el konulduğunu, üstelik de cezası kısa olanların mektup yazmalarına n’olursa olsun izin verilmediğini öğrendim. Kısa bir süre geçince, günü dolup salıverilenlerle dışarı gizlice mektup çıkartayım dedim, ama öğrendim ki onlar da arama-taramadan geçiriliyor ve bulunan mektuplar yok ediliyordu. Ama olsun varsın. Bütün bünlar çıktığım zaman açacağım davada benim ekmeğime yağ sürecek noktalardı.
7 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

Saat on ikide yemek verildi. Kafesimizin kapısı dibinde kümes deliğine benzeyen küçük bir delik bulunuyordu. Bu delikten iki bayat ekmek topağıyla iki tas çorba uzatıldı, bir içimlik çorba üstünde tek başına yüzen bir yağ damlacığı bulunan yaklaşık bir litrelik sıcak sudan oluşuyordu. Ayrıca azıcık da tuz vardı bu sade suya tiridin içinde.
6 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

Hepimize böyle ikişer kelepçe vurdular. Bu iş tamamlanınca, nikel kaplamalı pırıl pırıl bir çelik zincir getirdiler, kelepçelerin halkaları arasından geçirip çifterli sıranın önünde ve arkasında kilitlediler. Prangalı mahkumlar takımıydık artık. Yürü buyruğu verildi, iki muhafızın gözetiminde sokağa çıktık. Yürüyüş kolunun onur yeri uzun boylu zenciyle bana verilmişti. Başı biz çekiyorduk çünkü. Hapishanenin mezara benzeyen o kasvetli havasından sonra dışardaki güneş gözlerimizi kamaştırdı. Şakırdayan prangalar içinde artık bir tutuklu olan ben, güneşi hiç böylesine tatlı bulmamıştım daha önce; biliyordum: ta ki otuz gün sonrasına dek güneşi son görüşümdü bu.
7 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

”Pantolon" sözcüğünün tarihi çok eski değildir. İlk anlamı bugün neredeyse unutulmuştur. Kökeni Venediklilerin Aziz Pantaleone'ye duydukları sevgi ve saygının bir ifadesi olarak giydikleri dar ve uzun külotlara pantoloni adını vermelerine dayanır. Fransa krallığında pantolon XVI. yüzyılda bir commedia dell ’arte tipi aracılığıyla tanınmıştır. Pantolon uzun don giyen, çok özel kıyafetli zengin ve cimri bir ihtiyar rolünü oynar. Mecazi anlamda Pantolon "amacına ulaşmak için birçok kılığa giren ve her rolü oynayan birine denir." İtalyan komedisinin bu tipi ”pantalonnade” (soytaralık, güldürü) denen dans figürleriyle tanınır. çeşitli soytarılıklara, maskaralıklara, şakalara ”pantalonnade" denir. Pantalonnade'm alanı genişler ve "sahte neşe, acı, iyi yüreklilik, sıkıntıdan kurtulmak için gülünç kurnazlık" gibi anlamlar kazanır. Pantolon tiyatro bağlamı dışında kıyafet balolarını süsleyen bir eşyadır.
5 beğen · 0 yorum · alıntı

Halil korkut

@blackgarden

“Babamın öfkeye eğilimi olması, özellikle de -anlaşılmıyor ya da bozulmuş- kendi sinirinden ve evde şiddet göstermeye olan eğiliminden korkarak defalarca acile gitmesi, belli bir zaman içinde bir birikime yol açtı ve sonunda, bir süre sonra ve başarısız terapi süreçleri ardından bizimle birlikteyken ne zaman kendini kaybedecek olsa bileklerini arkadan kelepçelemeye başladı. Evin içinde. Aile arasında. İnsanın sinirini zorlayan o küçük aile içi hadiselerde, falan. Bu kendi kendini dizginleme zaman içinde öyle bir hale geldi ki içimizden birine ne kadar öfkelense, o kadar zorla dizginlemeye başladı kendini. Genellikle günün sonunda zavallı adam salonun ortasında eli kolu bağlı halde debeleniyör, o lanet olası taşak kılıklı tıkacı ağzına tıkmamız için öfkeyle bağırıyor olurdu. Orada olma ayrıcalığını tatmamış biri için bu geçmiş bitmiş hadise nasıl bir önem arz ederse artık. Isırılmadan ağzına tıkacı sokmaya çabalamak. Ama elbette, bu sayede benim eğilimlerimi açıklayıp kökenlerine kadar uzanabilir ve her şeyin sizin için güzelce, sağlam ve sevimli bir şekilde derlenip toparlanmasını sağlarız, değil mi.”
4 beğen · 0 yorum · alıntı
/ 194