ara

Eda Şeker

"A.Elbereth Gilthoniel Silivren penna míríel..." Orta Dünya'nın bağrından kopmuş bir Elf; Ateşin iradesiyle kaynayan kanlı bir Senju

Eda Şeker

@eda-seker195

Alizée - La Isla Bonita
11 beğeni · 1 yorum · Müzik Kutusu ·
Semih Oktay (@semih-oktay)
Billur gibi ses!
16 sa beğen 1 cevap

Eda Şeker

@eda-seker195

Rolling Stones - I Can't Get No Satisfaction
8 beğeni · 0 yorum · Müzik Kutusu ·

Eda Şeker

@eda-seker195

Lost Frequencies & Netsky - Here With You
10 beğeni · 0 yorum · Müzik Kutusu ·

Eda Şeker

@eda-seker195

Tracy Chapman - Give Me One Reason
10 beğeni · 1 yorum · Müzik Kutusu ·
Beyhude (@mamafih)
Uzun zamandır dinlememiştim Tracy Chapman'nı güzel..
29.07.17 beğen 1 cevap

Eda Şeker

@eda-seker195

#hapisteücretsizpedhaktır
21 beğeni · 41 yorum · Biliyor musun? ·
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Eskiden ped mi varmış
26.07.17 beğen 6 cevap
E.A. (@ea)
Sanki hapiste olmayanlara Kızılay dağıtıyo..
26.07.17 beğen 3 cevap
Hüseyin Kiyat (@huseyinkiyat)
Ben cezaevinde çalişiyorum tabi rabbim kimseleri oralara düşürmesin .. ama emin olun ki devletimiz tüm ihtiyaçlarını fazlası ile karşiliyor Türkiye'de bir mahkumun devlete aylık 2 milyar masrafı var .. ama böyle şeyleri düşünmeniz çok çok iyi Rabbim razı olsun
26.07.17 beğen 2 cevap

Eda Şeker

@eda-seker195

Takagi & Ketra -L'esertico del selfie ft. Lorenzo Fragalo,Arisa
12 beğeni · 0 yorum · Müzik Kutusu ·

Eda Şeker

@eda-seker195

Yanan Teker
Bu öykü çok uzun zaman öncesinde geçiyor. Bizler, hatta babalarımız bile doğmadan önce. Uzun zaman önceydi. Belki... belki dört asır evvel. Hayır, ondan daha fazla. Muhtemelen bin yıl evvel. Ama belki de o kadar eski değildir.
Devir kötüydü. İnsanlar aç ve perişandılar. Kıtlıklar ve salgın hastalıklar yaşanıyordu. Bu devirde bir sürü savaş ve başka kötü şeyler de vardı, çünkü öyle şeyleri durduracak hiç kimse bulunmuyordu.
Fakat o devirdeki en kötü şey etrafta iblislerin olmasıydı. Bunlardan bazıları atları sakatlayan ve sütleri bozan küçük, can sıkıcı yaratıklardı. Lakin çok daha kötüleri de mevcuttu.
İnsanların vücutlarına girip onları hasta eden ya da delirten iblisler vardı, ama en kötüsü onlar değildi. İnsanları yakalayıp canlı canlı yiyen iblisler vardı, ama en kötüsü onlar değildi. Bazı iblisler insanların derilerini çalıp onları kıyafet gibi giyerdi, ama en kötüsü onlar bile değildi.
Diğerlerinden daha beter bir iblis vardı. Encanis, yutan karanlık. Nereye giderse gitsin gölgeler yüzünü saklardı ve onu sokan akrepler dokundukları kötülükten ölürdü.
Dünyayı yaratan ve herkesin efendisi olan Tehlu insanları izlerdi. İblislerin bizimle eğlendiklerini, bizi öldürüp cesetlerimizi yediklerini görüyordu. Kurtardıkları yok değildi, ama bunlar sadece birkaç kişiydi. Zira Tehlu adildir ve sadece hak edenlere yardım elini uzatır. O devirdeyse bırak başkalarına, kendine bile faydası dokunan çok az insan yaşardı.
İşte bu yüzden Tehlu mutsuzdu. Dünyayı insanların huzur içinde yaşayabilecekleri güzel bir yer olarak yaratmıştı. Ama kilisesi yozlaşmıştı. Fakirlerden çalıyor, Tehlu’dan gelen yasalara göre davranmıyordu...
Hayır, durun. Henüz ortada kilise de yoktu, rahipler de. Sadece erkekler ve kadınlar vardı. Bunlardan bazıları Tehlu’yu bilirdi, hepsi o. Ama bunlar bile kötü kalpliydiler. Bu yüzden Lord Tehlu’dan yardım isteseler bile Tehlu buna yanaşmazdı.
Tehlu yıllarca izleyip bekledikten sonra, hem kalbi hem de ruhu temiz bir kadın gördü. Adı Perial’dı. Annesi onu yetiştirirken kızına Tehlu’yu öğretmişti ve yoksul Perial kısıtlı imkânları elverdiğince Tehlu’ya tapardı. Kendi hayatı zorluklarla dolu olsa bile Perial sadece başkaları için dua eder, kendisi için hiç etmezdi.
Tehlu onu uzun yıllar izledi. Hayatının zor geçtiğini, gerek iblislerin gerekse de kötü adamların elinde talihsizliklere ve eziyetlere maruz kaldığını gördü. Yine de Perial asla Tehlu’nun adını anarak küfretmez, duadan vazgeçmez, başkalarına saygıda ve iyilikte kusur etmezdi.
Bu yüzden Tehlu bir gece onun rüyasına girdi. Tamamıyla ateşten veya güneş ışığından oluşmuş gibi bir görünümle Perial’ın önüne çıktı. Tüm ihtişamıyla onun karşısına dikildi ve ona kim olduğunu bilip bilmediğini sordu.
“Biliyorum tabii,” dedi Perial. Konuşurken çok sakindi, çünkü sadece tuhaf bir rüya gördüğünü sanıyordu. “Sen Lord Tehlu’sun.”
Tehlu kafa salladı ve Perial’a niye geldiğini bilip bilmediğini sordu.
“Komşum Deborah’a yardıma mı geldin?” dedi Perial, çünkü akşam yatmadan önce onun için dua etmişti. “Kocası Losel’in yüreğine dokunacak ve onu daha iyi biri mi yapacaksın? Losel ona gerektiği gibi davranmıyor. Bir erkek bir kadına asla el sürmemeli, tabii dokunuşu sevgisinden geliyorsa o başka.”
Tehlu onun komşularını tanıyordu. Kötü şeyler yapmış kötü kalpli insanlar olduklarını biliyordu. Zaten kasabada Perial’dan başka herkes kötü kalpliydi. Hatta dünyadaki herkes. Tehlu da ona aynen bunları söyledi.
“Deborah bana çok iyi davrandı,” dedi Perial. “Ayrıca Losel’i sevmesem de komşularımdan biri.”
Tehlu ona Deborah’nın pek çok erkekle düşüp kalktığını ve Losel’in haftanın her günü, hatta Matem’de bile kafayı çektiğini söyledi. Hayır,durun; daha Matem falan yoktu. Yine de Losel epey içerdi. Bazen de öylesine öfkelenirdi ki karısı ayakta duramayacak, hatta ses bile çıkaramayacak hale gelene dek onu döverdi.
Perial rüyasında bir süre sessiz kaldı. Tehlu’nun doğruyu söylediğini biliyordu; Perial iyi kalpli olmasına rağmen budala değildi. Komşularının öyle şeyler yaptıklarından zaten şüpheleniyordu. Artık bundan kesinlikle emin olsa da komşularına hâlâ değer veriyordu. “Ona yardım etmeyecek misin?”
Tehlu karı kocanın birbirlerine uygun birer ceza olduklarını söyledi. Onlar kötü kalpliydiler ve kötü kalpli insanların cezalandırılmaları gerekirdi.
Bunun üzerine Perial içinden geçenleri açıkça dile getirdi. Belki de böyle davranmasının sebebi hâlâ rüya gördüğünü sanmasıydı, ama açıksözlü biri olduğu için belki uyanık bile olsa aynı şeyleri tekrarlardı. “Dünyanın zor kararlarla, açlıkla ve yalnızlıkla dolu olması onların kabahati değil,” dedi. “İblislerle komşuluk eden insanlardan başka nasıl davranmalarını bekleyebilirsin ki?
Tehlu onun bu bilge sözlerini kulaklarını dört açarak dinlese de, ona insanların kötü kalpli olduklarını ve kötü kalplilerin cezalandırılmaları gerektiğini söyledi.
“Bana kalırsa sen insan olmayı anlamıyorsun,” dedi Perial. “Ve dediklerine rağmen elimden gelse komşularıma seve seve yardım ederdim,” dedi hiç tereddüt etmeden Tanrı’ya.
ÖYLE OLSUN, dedi Tehlu ona ve elini uzatıp Perial’ın kalbinin üstüne koydu. Perial kendisine dokunulduğunda kocaman altın bir çanın ilk notasını çaldığı gibi bir hisse kapıldı. Gözlerini açtığında gördüğünün sıradan bir rüya olmadığını biliyordu.
İşte bu yüzden hamile kaldığını öğrenmek onu şaşırtmadı. Üç ay sonra kara gözlü, kusursuz bir erkek bebek dünyaya getirdi. Ona Menda adını verdi. Menda doğduğunun ertesi günü emekledi. İki gün sonra yürüyebiliyordu. Perial buna şaşırdıysa da endişelenmedi, zira çocuğun Tanrı’nın bir lütfü olduğunun farkındaydı.
Perial akıllıydı. İnsanların olup bitenleri anlamayabileceklerini biliyordu. Bu yüzden Menda’yı hep yanında tuttu ve arkadaşlarıyla komşuları ziyarete geldiklerinde onu sakladı.
Fakat bu ancak kısa bir süre böyle devam edebildi, zira küçük kasabalarda sır diye bir şey yoktur. Kasaba sakinleri Perial’ın evli olmadığının bilincindeydiler. O devirde evlilik dışı çocuk doğurmak yaygın olsa da çocukların iki aydan kısa sürede büyüyüvermeleri öyle değildi. Perial’ın bir iblisle yattığını, doğurduğu çocuğun da o iblisten olduğunu sandılar. Böyle şeyler o devirde duyulmamış değildi. İnsanlar korkuyorlardı.
O yüzden herkes yedinci dönünün ilk gününde toplandı ve hep beraber Perial’ın oğluyla yalnız yaşadığı küçük eve gittiler. Kasabanın Rengen adlı demircisi başı çekiyordu. “Oğlanı bize göster,” diye dışarıdan bağırdı adam. Lakin evden karşılık gelmedi. “Oğlanı dışarı çıkar ve insan olduğunu göster.”
Ev sessiz kaldı. Kalabalığın içinde pek çok erkek bulunmasına karşın hiç kimse içinde bir iblis yavrusunun bulunabileceği bir eve girmek istemiyordu. O yüzden demirci tekrar bağırdı. “Perial, genç Menda’yı dışarı çıkar, yoksa evini yakacağız.”
Kapı açıldı ve bir adam dışarı adım attı. Hiç kimse onu tanımadı, çünkü ana rahminden çıkalı henüz yedi dönü olmasına rağmen, Menda on yedi yaşındaki bir delikanlıya benziyordu. Genç adam kömür karası saçları ve gözleriyle dimdik, gururla durdu. “Ben Menda sandığınız kişiyim,” dedi sert ve gür bir sesle. “Benden ne istiyorsunuz?”
Ağzından çıkan ses, kulübenin içindeki Perial’ı hayrete düşürdü. Menda sadece ilk defa konuşmakla kalmıyordu, aynı zamanda sesi aylar önce Perial’ın rüyasındakiyle tıpatıp aynıydı.
“Seni Menda sanmamız da ne demek oluyor?” diye sordu demirci, çekicini sımsıkı tutarak. İnsana benzeyen, hatta insanların derisini yüzüp koyun postuna bürünür gibi onlara bürünen iblisler olduğunu biliyordu ne de olsa.
Çocuk olmayan çocuk yine konuştu. “Ben Perial’ın oğluyum, ama Menda adını taşımıyorum. Ve iblis değilim.”
“Öyleyse çekicimin demirine dokun,” dedi Rengen, çünkü tüm iblislerin iki şeyden korktuklarının farkındaydı: saf demirden ve harlı ateşten. Ağır mı ağır demirci çekicini ileri doğru uzattı. Çekiç elinde titrese de kimse onu bu yüzden küçük görmedi.
Adı Menda olmayan öne çıktı ve iki eliyle birden çekicin demir başını tuttu. Hiçbir şey olmadı. Perial evinin kapı eşiğinde gözyaşlarına boğuldu, zira Tehlu’ya güvense de içinde bir annenin oğluna yönelik endişesini taşıyordu.
“Annem öyle dese bile adım Menda değil. Ben her şeyin efendisi Tehlu’yum. Sizi iblislerden ve kalplerinizdeki kötülükten kurtarmaya geldim. Ben Tehlu’yum, kendi kendimin oğluyum. Kötüler sesimi duyup tir tir titresinler."
Titrediler de. Ama bazıları inanmayı reddetti. Ona iblis diyerek onu tehdit ettiler. Sert, ürkütücü sözler sarf ettiler. Birkaçı ona taş atıp küfretti, ondan ve annesinden tarafa tükürdü.
Tehlu öfkeye kapıldı. İçinden hepsini oracıkta haklamak geldi, ama Perial kendini onun önüne atıp oğlunu omzundan tutarak yatıştırdı. “Başka ne bekliyordun ki?” diye usulca sordu ona. “İblislerle komşuluk eden insanlardan? En uslu köpek bile yeteri kadar tekmelenirse kendisine uzanan eli ısırır.”
Tehlu bu sözler üzerinde düşündü ve Perial’ın bilge olduğunu bir kez daha anladı. O yüzden gözlerini Rengen’e çevirip yüreğinin içine baktı. “Engen’in oğlu Rengen, senin birlikte olmak için para ödediğin bir metresin var. Sana iş için gelen bazı kimseleri kandırıyor veya onlardan çalıyorsun. Dışından dua etmene rağmen benim, Tehlu’nun, dünyayı yarattığına ve üzerinde yaşayanları izlediğine inanmıyorsun.”
Rengen bunları duyunca bembeyaz kesildi ve çekicini yere düşürdü. Tehlu’nun ağzından çıkanlar doğruydu. Tehlu oradaki her adama ve kadına baktı. Kalplerinin içini gördü ve gördüklerini dile getirdi. Hepsi de kötü kalpliydi; hatta öyle ki Rengen içlerinde en iyi kalpli olandı.
Tehlu toprağa, kendisiyle orada bulunanların arasına bir çizgi çekti. “Bu yol hayatın dolambaçlı gidişatına benzer. Üzerinde yürüyebileceğiniz iki taraf yan yana durur. Şu an her biriniz o taraftasınız. Bir seçim yapmanız gerekiyor. Ya kendi tarafınızda kalacak ya da benimkine geçeceksiniz.”
“Ama yol aynı yol, öyle değil mi? Yolun her iki tarafı da aynı yere çıkıyor,” dedi oradakilerden biri.
“Evet.”
“Peki yol nereye varıyor?”
“Ölüme. Biri hariç tüm yaşamlar ölümle son bulur. Bu dünyanın düzeni böyledir.”
“Öyleyse hangi tarafta durduğumuz ne fark eder?” Soruyu soran Rengen’di. İri yarı bir adam olup orada bulunanlar arasında kara gözlü Tehlu’dan daha uzun boylu bir iki kişiden biriydi. Ama son birkaç saat içinde gördükleri ve duydukları onu derinden sarsmıştı. “Yolun bizim durduğumuz tarafında ne var?”
“Acı,” dedi Tehlu, taş kadar sert ve soğuk bir sesle. “Ceza.”
“Peki ya senin tarafında?”
“Yine acı,” dedi Tehlu aynı sesle. “Şimdilik acı var, tüm yaptıklarınız için. Bundan kaçamazsınız. Ama bu benim patikam ve ben de buradayım.”
“Karşıya nasıl geçebilirim?”
“Pişman ol, tövbe et ve yanıma gel.” Rengen çizgiyi aşıp Tanrısının yanında durdu. Tehlu ise eğilip demircinin yere düşürdüğü çekici aldı. Fakat çekici geri vereceği yerde onu kamçı gibi kullanarak Rengen’e vurdu. Bir kez. İki kez. Üç kez. Üçüncü darbeyle dizleri üstüne düşen Rengen acı içinde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ama üçüncü darbenin ardından Tehlu çekici bir kenara bıraktı ve yere diz çöküp Rengen’in yüzüne baktı. “İlk geçen sen oldun,” dedi sadece demircinin duyabileceği kadar alçak bir sesle.
“Yaptığın cesurca bir şeydi. Zor bir şeydi. Seninle gurur duyuyorum. Sen artık Rengen değil, yol bulan Wereth’sin.” Sonra Tehlu ona iki koluyla birden sarıldı ve dokunuşu artık Wereth olan Rengen’in acısının büyük bölümünü aldı. Ama tamamını değil, zira Tehlu cezadan kaçılamaz derken doğruyu söylemişti.
Oradakiler teker teker çizginin karşısına geçtiler ve Tehlu her birine çekiçle vurdu. Fakat her adam ve kadın yere düştükten sonra Tehlu yanlarına diz çöküp onlarla konuştu ve onlara yeni adlar verip acılarını azalttı.
Erkek ve kadınların çoğunun içinde iblisler saklanıyordu. Çekiç değdiği anda bu iblisler çığlık çığlığa kaçıştılar. Tehlu bu kimselerle daha uzun konuşmasına rağmen sonunda onlara da sarıldı ve herkes ona minnettar kaldı. Bazıları içlerinde yaşayan o korkunç şeylerden kurtuldukları için neşeyle dans bile ettiler.
Nihayetinde çizginin karşı tarafında sadece yedi kişi kaldı. Tehlu onlara yanına gelip gelmeyeceklerini üç kez sordu ve onlar da üç kez reddettiler. Tehlu üçüncü sorunun ardından çizgiyi bir çırpıda aşıp her birine müthiş bir darbe indirdi ve onları yere serdi.
Ama onların hepsi insan değildi. Tehlu dördüncüsüne vurduğu zaman suya batırılmış sıcak demirin sesi duyuldu ve havaya yanık deri kokusu yükseldi. Zira dördüncü adam insan değil, insan derisi giyen bir iblisti. Bu anlaşılınca Tehlu iblisi tutup elleri arasında ezdi ve adını lanetleyip onu türüne ev sahipliği yapan harici karanlığa geri gönderdi.
Geriye kalan üçü darbelerden hiç sakınmadı. Hiçbiri iblis değilse de düşenlerden bazılarının içinden iblisler çıkıp kaçtılar. İşi bitince Tehlu çizgiyi aşmayan altı kişiyle ne konuştu, ne de onlara sarılıp acılarını hafifletti.
Tehlu başladığı işi bitirmek için ertesi gün yola çıktı. Kasabadan kasabaya giderek herkese aynı seçenekleri sundu. Sonuç hep aynıydı: Bazıları çizgiyi aşıyor, bazılarıysa aşmıyordu. Bazılarıysa insan değil iblisti ve Tehlu bunları yok etti.
Fakat Tehlu’yu atlatan bir iblis vardı. Yüzü gölgelere saklı Encanis. Sesi insanların zihnine bıçak gibi saplanan Encanis.
Tehlu insanlara seçme şansı tanımak için nerede dursa, Encanis kısa süre önce oradan geçmiş oluyor, ekinleri öldürüp kuyulardaki suyu zehirliyordu. İnsanlara birbirlerini katlettiriyor ve geceleri çocukları yataklarından çalıyordu.
Yedinci yılın sonunda Tehlu’nun dünyada ayak basmadığı yer kalmadı. Başımıza bela olan iblislerin tamamını kaçırttı. Ama biri hariç. Encanis başıboş dolanarak bin iblisin işini yapıyor, gittiği her yeri batırıp yok ediyordu.
İşte böyle Tehlu kovaladıkça Encanis kaçtı. Lakin bir zaman geldi ki Tehlu’yla iblisin arasında bir dönülük mesafe kaldı, sonra iki günlük, sonra da yarım günlük. Nihayet Tehlu iblise o kadar yaklaştı ki Encanis’in geçtiği yollardaki soğuğu hisseder, ellerinin ve ayaklarının dokunduğu yerleri görür oldu. Çünkü Encanis’in değdiği her şey simsiyah bir buzla kaplıydı.
Takip edildiğini bilen Encanis büyük bir şehre geldi. İblislerin Efendisi güçlerini kullanarak şehri harabeye çevirdi. Bunu Tehlu’yu oyalamak ve böylece ondan kaçabilmek için yapmıştı, ama Yürüyen Tanrı sadece harap olmuş kentin halkıyla ilgilenecek rahipler görevlendirmek için duraksadı.
Encanis altı gün boyunca kaçtı ve altı büyük şehri daha yok etti. Ama yedinci gün güçlerini kullanmasına fırsat kalmadan Tehlu ona yetişti ve böylece yedinci şehir kurtuldu. İşte yedi sayısını şanslı kabul etmemizin ve haftanın yedinci günü Chaen’i kutlamamızın sebebi budur.
Başı sıkışan Encanis tüm çabalarını kaçmak üzerine yoğunlaştırdı. Fakat sekizinci gün Tehlu uyumak ya da karnını doyurmak için hiç durmadı. Ve böylece Mahv’ın sonunda Tehlu nihayet Encanis’e yetişti. İblisin üstüne atlayıp ona demirci çekiciyle vurdu. Encanis yere yığıldı, lakin Tehlu’nun çekici de paramparça olup etrafa saçıldı.
Tehlu iblisin kıpırtısız vücudunu gece boyunca taşıdı ve dokuzuncu günün sabahında Atur şehrine vardı. Halk onu baygın durumdaki iblisi taşırken görünce Encanis’in öldüğünü sandı. Fakat Tehlu böyle bir şeyin kolay olmadığının bilincindeydi. Sıradan bir silah ya da darbe Encanis’i öldüremezdi. Hiçbir hücre onu parmaklıklar ardında tutamazdı.
Tehlu gece boyunca çalıştı. Onuncu sabahın ışıkları ona dokunduğu sırada Tehlu son bir çabayla tekeri tamamladı. Tamamıyla siyah demirden yapılmış teker, bir insanın boyundan daha yüksekti. Her biri bir çekicin sapından daha kalın altı tane göbek çubuğuna sahipti ve kenarı bir karış geliyordu. Kırk adam kadar ağırdı ve buz gibi soğuktu. Adı o kadar korkunçtu ki hiç kimse onu söyleyemiyordu.
Tehlu kendisini seyredenleri toplayıp içlerinden bir rahip seçti. Sonra onlara şehrin ortasında beş metre boyunda ve on metre derinliğinde kocaman bir çukur kazdırdı.
Güneşin doğuşuyla birlikte Tehlu iblisin bedenini tekerin üstüne bıraktı. Encanis demire değer değmez uykusunda kıpırdanmaya başladı. Ama Tehlu onu tekere sıkıca zincirledi ve zincirin halkalarını bir çekiçle ezerek kilitten sağlam kıldı.
Tehlu geri çekildi ve Encanis kâbus görürcesine tekrar kıpırdandı. Sonra sarsılarak bütünüyle kendine geldi. Vücudunu yay gibi gererek zincirlerine asıldı. Demirin tenine dokunduğu yerlere bıçaklar, iğneler ve çiviler saplanır gibiydi; kış soğuğunun o yakıcı ısırığını ve yüz böceğin sokmasını aynı anda hissediyordu adeta. Demir onu yakarken, ısırırken, dondururken Encanis tekerin üstünde debelenerek ulumaya başladı.
Çıkardığı ses Tehlu’nun kulaklarına müzik gibi geldi. Tehlu tekerin yanına yatıp derin bir uykuya daldı, zira çok yorgundu.
Uyandığında vakit onuncu günün akşamıydı. Encanis halen tekere bağlı olsa da artık uluyup kapana kısılmış bir hayvan gibi çırpınmıyordu. Tehlu eğildi ve büyük bir çabayla tekerin bir tarafını kaldırıp yakında yetişen bir ağaca dayadı. Tehlu iblise yaklaşır yaklaşmaz Encanis ona hiç kimsenin anlamadığı dillerde sövüp saydı, onu tırmalayıp ısırdı.
“Bu belayı başına kendin açtın,” dedi Tehlu.
O gece bir kutlama düzenlendi. Tehlu bir düzine çam ağacı kesilmesi için adam yolladı ve evvelden kazılmış çukurun dibinde o ağaçlarla muazzam bir ateş yaktırdı.
Şehir halkı gece boyunca ateşin etrafında dans etti, şarkılar söyledi. Dünyadaki iblislerin sonuncusunun ve en tehlikelisinin nihayet yakalandığını biliyorlardı.
Encanis gece boyunca tekere bağlı bir halde onları sessiz sedasız seyretti.
On birinci günün sabahında Tehlu üçüncü ve son kez Encanis’in yanına gitti. İblis bitkin ve vahşi görünüyordu. Beti benzi atmış, derisi adeta kemiklerine yapışmıştı. Fakat gücü hâlâ kapkara bir kabuk gibi etrafını sarıyor, yüzünü gölgelere gizliyordu.
“Encanis” dedi Tehlu, “bu son şansın. Konuş artık, çünkü bunun gücün dahilinde olduğunu biliyorum.”
“Lord Tehlu, ben Encanis değilim.” İblisin sesi yürek parçalayıcıydı ve onu duyan herkesin içini bir keder kapladı. Ama sonra sıcak demirin tıslaması gibi bir ses yükseldi ve teker koca bir çan gibi çınladı. Bu ses karşısında Encanis’in vücudu ıstırap içinde gerildi ve çınlama geçerken hareketsiz kaldı.
“Numara yapmayı bırak, karanlık olan. Yalan söylemekten vazgeç,” dedi Tehlu sert bir sesle. Gözleri tekerin demiri kadar sert ve siyahtı.
“Öyleyse ne yapayım?” diye tısladı Encanis, taşın taşa sürtünmesi gibi bir sesle. “Ne? Benden ne istiyorsun, seni canı çıkasıca?”
"Yolun çok kısa, Encanis. Ama hangi tarafında gideceğini hâlâ seçebilirsin.”
Encanis bir kahkaha attı. “Bana sığırlara verdiğin seçme şansını mı veriyorsun? Peki öyleyse, senin durduğun tarafa geçiyorum. Pişman ve...”
Teker gene dev bir çan gibi uzun uzun çınladı. Encanis tekrar zincirlerinin arasında debelendi. Çığlığı dünyayı sarsıp yarım kilometreye kadar her yöndeki kayaları çatlattı.
Tekerin çınlaması ve çığlıklar dindiğinde, Encanis zincirlerinin içinde soluk soluğa titriyordu. “Yalan söyleme dedim, Encanis,” dedi Tehlu acımasızca.
“Öyleyse kendi tarafımı seçiyorum!” diye uludu Encanis. “Pişman değilim! Elime fırsat geçse tek değiştireceğim şey, kendi yolumda ne kadar hızlı koştuğum olurdu. Senin şu insanların, türümün gözünde, besleneceğimiz birer sığır gibidirler! Bana yarım saat versen öyle şeyler yaparım ki şu ağzı açık bakan sefiller korkudan akıllarını kaçırırlar. Çocuklarının kanını içer, kadınlarının gözyaşlarında yıkanırım.” Dahasını da söyleyecekti, fakat nefesi yetmedi ve kendisini tutan zincirlere bir kez daha asıldı.
“Peki” diyen Tehlu tekere yanaştı. Bir an için Encanis’e sarılacakmış gibi gözüktü, fakat aslında tekerin demir çubuklarına uzanıyordu. Sonra Tehlu yüklendiği gibi tekeri başının üstüne kaldırdı. Kolları yukarı doğru dimdik uzanmış bir halde tekeri çukura kadar götürdü ve Encanis’ı ateşe attı.
Ateş gece boyunca yarım düzine çam ağacıyla beslenmişti. Alevler sabahın erken saatlerinde sönerek geride rüzgâr estikçe parlayan kalın bir kor yatağı bırakmıştı.
Teker, Encanis üste gelecek biçimde çukura düştü. Dibe çarpınca kıvılcımlar patladı ve teker biraz küllere battı. Encanis’i yakan ve ısıran demir, onu sıcak korların üzerinde tuttu.
Encanis ateşe doğrudan temas etmese bile çukur o kadar sıcaktı ki giysileri kapkara oldu ve alev almaksızın dağılmaya başladı. İblis zincirlerine asıldıkça teker korlara daha da çok battı. Encanis çığlık attı, çünkü iblislerin bile ateşten ve demirden ölebileceklerini biliyordu. Ve bütün güçlerine rağmen kendini yanmaktan alıkoyamıyordu. Altındaki tekerin giderek ısındığını, kollarını ve bacaklarını dağladığını hissediyordu. Çığlık çığlığa bağıran Encanis’in derisinden artık dumanlar tütüyor, etleri yavaş yavaş kömürleşiyordu; yine de yüzü hâlâ kapkara bir alev gibi etrafını saran gölgede gizliydi.
Sonra Encanis’ten ses seda çıkmaz oldu. Kulağa sadece iblisin uzuvlarından damlayan ter ve kanın tıslaması geliyordu. Bir süreliğine her şey kıpırtısızdı. Ardından Encanis kendisini tekere bağlayan zincirlere öyle bir yüklendi ki kasları kemiklerinden ayrılacakmış gibi oldu.
Yine bir çanın çınlamasını andıran gür bir ses duyuldu ve iblisin bir kolu tekerden kurtuldu. Ateşin sıcağından artık kıpkırmızı parlayan zincirler yukarı fırlayıp çukurun başında duranların hemen önüne düştü. Artık sadece Encanis’in kırılan cam şangırtılarını andıran delice kahkahaları işitiliyordu.
Hemen sonra iblis diğer kolunu da kurtardı, fakat başka bir şey yapamadan önce Tehlu kendini çukura attı. Tekerin üstüne öyle bir kuvvetle düştü ki demir çan gibi çınladı. Tehlu iblisin ellerini tutup tekere bastırdı.
Encanis hiddet ve hayretle haykırdı, zira yanan tekerden kurtulamamasına ve Tehlu’nun zincirlerden daha güçlü olduğunu anlamasına rağmen Tehlu da alevler içinde kalmıştı.
“Budala!” diye uludu. “Sen de benimle beraber öleceksin. Git kendini kurtar. Beni bırakırsan bir daha başına bela olmam.” Teker yine çınlamasa bile Encanis sahiden de korkmuştu.
“Hayır,” dedi Tehlu. “Cezan ölümdür ve onu çekeceksin.”
“Budala! Kaçık!” Encanis boş yere debelendi. “Sen de benim gibi alevlere boğuldun. Sen de benim gibi can vereceksin!”
“Her şeyin sonu küldür ve bu vücut da önünde sonunda yanacak. Ama ben Tehlu’yum. Kendi kendimin oğluyum. Kendi kendimin babasıyım. Daha önce de öyleydim, bundan sonra da öyle olacağım. Kurban oluyorsam bil ki kendime oluyorum. Ve bana ihtiyaç duyulursa, münasip biçimde de çağrılırsam, hüküm ve ceza vermek için geri geleceğim.”
Tehlu onu yanan tekere bastırdı. İblisin tehditlerinden ve yakarışlarından hiçbiri Tanrı’yı yerinden bir santim bile oynatmadı. Encanis dünyadan işte böyle defoldu ve eskiden Menda olan Tehlu da onunla beraber göçüp gitti. İkisi de Atur’daki çukurda kül oldu. Tehlin rahipleri bu yüzden kül grisi cüppeler giyerler. Ve Tehlu’nun bizimle ilgilendiğini, bizi izlediğini ve bizi kolladığını böyle...

Eda Şeker

@eda-seker195

İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif'in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Evlerinin önü çardak
Elif'in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye

Karac'oğlan eğmelerin
Gönül vermez değmelerin
İliklemiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye
33 beğeni · 42 yorum · Edebiyat Köşesi ·
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Bu şiir aslında Louis Alfoñso Gustavo Muñel Cañizaresin şiiri. Karacaoğlan çalmış lütfen daha dikkatli paylaşım yapalım
12.07.17 beğen 5 cevap

Eda Şeker

@eda-seker195

Yeni Türkü - Deliler
16 beğeni · 0 yorum · Müzik Kutusu ·

Eda Şeker

@eda-seker195

Mit(Butimar Kuşu)
İran mitolojisinde yer alan, denize (suya) âşık bir su kuşu. “Her gün gördüğüm bu uçsuz bucaksız deniz, bir gün kurursa, ben ne içerim?” diye düşünüp kenarından ayrılmadığı denizin tek damlasını dahi içmez; ta ki susuzluktan ölene dek. Susuzluktan kurumaya yüz tuttuğu anda bile, ihtiyacı olanın çok çok azını içip aza kanaat getirir, böylelikle çok olana da erişeceğini düşünür.
Her gün yakamozlarını dahi seyreylediği denizin adeta bekçiliğini yapar. Her daim dertlidir. “Ya biterse, ya kurursa” diye diye kendini yer bitirir. Bu hâliyle de “gam kuşu” olarak anılır. Sürekli dertlidir ve derdine çare bulamaz. Bu bağlamda, divan edebiyatında âşık-sevgili ikilisini betimlemede kullanılan önemli öğelerinden biri oluverir: âşığa yüz verip vermeme arasında gidip gelen bir sevgili ve sevgisine istediği karşılığı bulamayan, her daim dertli olan ve bundan pek de şikayetçi görünmeyen bir âşık; butimar.
16 beğeni · 2 yorum · Biliyor musun? ·
Efnan (@merdumgiriz)
Butimar:Sessizliğin Kanatları'nı tavsiye ederim :)
07.07.17 beğen 1 cevap
Semih Oktay (@semih-oktay)
Butimar hakkında okumak için : Hidâyet'in KÖR BAYKUŞ romanını tavsiye ediyorum.
07.07.17 beğen 4 cevap
/ 10