ara
Mehtap Ç.
4.837 1461

Mehtap Ç.

@fulya68

Okur Günlükleri: Felsefenin Tesellisi
Şu anda Boethius'un Felsefenin Tesellisi kitabını okuyorum. İlgimi fazlasıyla çekti. Neden?

Boethius İS 480-524 yılları arasında yaşamış bir filozoftur. Babasını küçük yaşta kaybettikten sonra bir devlet adamı ve aile dostları olan Quintus Aurelius Memmius Symmachus tarafından evlat edinilerek çok iyi bir eğitim alır. Dönemin imparatoru Theodoricus kendisini vatan hainliği ile suçlayınca 523 yılında tutuklanıp Ticinum'a (günümüzde İtalya'daki Pavia kenti) gönderilip hapsedilir. Burada gerçekleşecek idamını bekler.Büyük işkenceler çekerek acılar içinde ölür; alnına geçirilen bir sicimle gözleri yuvalarından gözleri yuvalarından fırlayana kadar gerilmiş ve o haldeyken kalın bir sopayla ölünceye kadar dövülmüştür.

Bu kitabı benim için ilginç kılan, Boethius'un bu eserinin sürgün olarak nitelediği hapis günlerinde kaleme aldığı 5 kitaptan oluşuyor olmasıdır. Kitaplar, düşünürün ölümünden önce, yaşamıyla ilgili iç hesaplaşmasıdır. Düşünür, kendi onuruna, ahlak anlayışına ve adalete olan tutkusuna yakıştıramadığı vatan hainliği suçlaması karşısında en çaresiz anlarını yaşarken teselliyi Felsefede bulur ve Felsefeyi birdenbire yanında beliren güzel bir kadın olarak tasvir eder:

Boethius: İşte böyle sessiz sessiz düşünüp dururken ve bu hüzünlü yakınmalarımı kaleme almaya karar vermişken, muhteşem görünümlü bir kadın başımda dikiliverdi. Zarif bir işçilikle dokunmuş incecik ipliklerle dikilmişti elbisesi, kumaşı hiç bozulmayacak derecede kaliteliydi. Alt kenarına Yunanca π (Pi) ve yakasına da θ (Theta) işlenmişti. (π (Pi) harfi pratik felsefeye ve θ (Theta) harfi ise kuramsal felsefeye işaret eder. )

http://www.resimag.com/d1440fab.jpeg


Felsefe göre, Boethius başına gelenlere tarafsız bir şekilde yaklaşmalıdır. Bu aşamada yanıt bekleyen sorular önemlidir:
1. Dünya şans eseri mi, yoksa akla göre mi yönetilir?
2. Yaşamda olup biten şeylerin amacı nedir?
3. İnsan nedir?

http://www.resimag.com/114f7000.jpeg


Felsefe her insanın istediği gerçek mutluluğun mutlak anlamda bir mutluluk olduğunu ve bu üstün mutluluğun zenginlik, yüksek mevki, yetke, şan şöhret ve zevk gibi sahte iyiliklerden uzak olan bir anlayış gerektirdiğini belirtir.
Felsefeye göre dünyevi iyiliklerin bir değeri yoktur ve doğa insanları gerçek iyiye yönelttiği halde, kader onları gelip geçici iyilerle aldatır. Tıpkı bu tür iyilikler içerisinde görülen servetin insan zihni için kaygı üretip de ölümlü olan insanın servetinin de ölümüyle birlikte yok olup gitmesi gibi.

Şu an 78. sayfadayım, kitap devam ediyor büyük bir keyifle...Herkese iyi okumalar..Kitap hakkında sorularınız varsa cevaplamaktan mutluluk duyarım.
11 beğeni · 2 yorum · Diyorum ki
SPİNOZA (@karacurin)
Paylaşımınız oldukça bilgilendirici ve faydalı lakin sicimli ölüm hadisesi baya ürkütücü (işkence ile öldü) dense daha iyi olur ! İnanın çok etkilendim.. - 11.07.16
Mehtap Ç. (@fulya68)
Merhaba Ceviz Kabuğu, paylaşımı beğenmenize çok sevindim. Oradaki ifade dediğiniz gibi de olabilirdi evet, öncelikle ilgi çekici ve akılda kalıcı olsun diye öyle yazdım, ikinci olarak da kitapta da durum aynen yukarıda yazdığım gibi ifade edilmişti, sansür uygulamak istemedim. Okudukça yazmaya devam edeceğim, size de tavsiye ederim mutlaka, keyifli okumalar ve güzel günler.. - 11.07.16

Mehtap Ç.

@fulya68

İş...öğrencilerim...
Yeni bir gün ve yine yeni yeniden öğrencilerim..Ders öncesi hazırlık.
8 beğeni · 0 yorum · Anın Fotosu

Mehtap Ç.

@fulya68

Kitaplar..
Oğluşuma yeni bir kitap ve yeni bir masal gerek!!
8 beğeni · 4 yorum · Anın Fotosu
Gülcan (@gulcan32)
Fulya abla =) biraz önceki isim karmaşasını geçersek yorum da yanlış oldu da :) neyse istersen kitap önerebilirim =) - 03.05.16
Mehtap Ç. (@fulya68)
Vallahi süper olur Gülcan, ismi düzelteceğim :)) - 04.05.16
Gülcan (@gulcan32)
Şimdi fulya abla çocuk edebiyatının kaliteli yazarlarından biri cahit uçuk asıl adı cahide uçok ama mahlasıyla tanındığı için cahit uçuk kitapları kaliteli iyi kitaplardır çocuk edebiyatı açısından ama okul öncesi dönem çocuğu için kitabı var mı bilemiyorum. İlkokul çocukları için var neyse eric carle nin aç tırtıl ve minik tohum kitabı çocuklar tarafından çok sevilmiş kaliteli çocuklara uygun kitaptır. Bunun dışında ayla çınaroğlunun küçük mor balık kitabı tülin kozikoğlunun bilmiş fare, sabırsız sinek vs isimlerde ki çocuk kitapları serisi...no willems var ödüllü yazar çocuk edebiyatında bi çok ödülü var. Güvercin geç yatmasın diye kitabı var. David mckee nin klasik olmuş eseri elmer süper fil var elmer seri şeklinde gerçi..Türk yazarlardan behiç ak ın eserleri ve sevim ak ın eserleri gerçekten kaliteli güzel eserlerdir. Okul öncesi dönem çocuğu için sayfa sayısı 20- 35 sayfa arasında yazı puntosu 24,22,20 punto olanlardan ve kitaptaki yazı resim ilişkisi sayfanın 4 te 3 resim olacak şeklinde olanlardan seçersen en uygun kitapları seçmiş olursun kanımca =)) - 04.05.16

Mehtap Ç.

@fulya68

Farklı bir iş tecrübesi
Aslında çalışma hayatına çok erken başladım diyebilirim, üniversite yıllarım hem çalışarak hem de okuyarak geçti. Ta o yıllardan iş hayatının insan eksenli çıkmazlarını ve çeşitli tuzaklarını öğrenmeye başladım. Ancak, sizlerle mezuniyet sonrasındaki iş hayatımın ortalarından, keyifli geçen bir bölümü paylaşmak istiyorum.
Mezun olduktan sonra önümde vermem gereken bir iki karar vardı. İlki, nerede yaşamak istediğimle ilgiliydi ve bu soru aslında biraz da mali konularla alakalıydı. Malum, mezun olur olmaz sizin temel ihtiyaçlarınızı asgari ya da orta düzeyde karşılayabileceğiniz bir gelir hemen elde etmeniz bu ülke koşullarında her zaman mümkün olamayabiliyor. Bu sebepten, risk almamak adına İstanbul'dan ayrılmaya karar verdim, ancak bir müddet sonra tekrar geri dönebilmek için de fazla uzaklaşmak istemedim ve Bursa'ya taşındım..

Fabrika günlerim başlıyor

Girdiğim ilk birkaç iş mezun olduğum alan ile ilgiliydi, Bursa hayatımdan ve girdiğim işlerden çok memnun olmasam da keyifli geçiyordu günler. O yıllarda, 2004-2005 yılları arasında, yurtdışına çıkmayı çok istiyor, kendimce bir yandan bunun nasıl mümkün olabileceğine dair hesaplar da yapıyordum. Sonra, bir gün, bir fabrikadan iş teklifi aldım. Tamamen yabancısı olduğum tekstil sektöründe perde üretimi yapıp yurtdışına ihraç eden bu firmanın ihracat sorumlusu olarak çalışmamı istediler ve kabul ettiğim takdirde de ilk iş seyahatim tam bir hafta sonrasında olacaktı. Şaşırdım, heyecanlandım, korktum, başarıp başaramayacağımı düşündüm, dostlarıma ve sevdiklerime danıştım ve en nihayetinde işi kabul ettim tabi ve bir müddettir süren yurtdışı hayallerim de gerçek oluyordu.
Fabrikada çalışmaya başladığımda en çok etkilendiğim, muazzam makine gürültüsü içerisinde sabahtan akşama geçen çalışma hayatıydı. Ben zamanımın çoğunu daha sessiz bir ofiste geçiriyordum ama orada bu rutinde hayatını sürdüren elli civarında çalışan vardı. İşe başladıktan bir hafta sonraki ilk seyahat Kuveyt'e olacaktı. Ne bir işletme eğitimi almıştım, ne de daha önce bir fabrika ortamında bulunmuştum. Tekstil adına hiçbir şey bilmiyordum ve keza ihracat işi de bana çok uzak bir konuydu. Yurtdışında, bambaşka kültürden müşterilerle, doğru düzgün bilgi sahibi olmadığım tekstil hakkında konuşacak ve satış yapmaya çalışacaktım. Üstelik ilk seyahat ve toplantım da bir hafta sonra olacaktı.
Bir yandan birlikte çalıştığım kişileri tanımaya çalışıyordum, bir yandan benden beklenen görevlerin tanımlarını ve içeriklerini kavramaya çalışıyordum -hoş bana öyle benden beklenen işleri anlatan, eğitim veren kimseler olmadı, kendi kendime bulmak zorunda kaldım çoğu şeyi. Bu hem büyük bir zorluktu, hem motivasyon hem de ciddi bir iş deneyimi. Önümde bir hafta sürem vardı ve ben içinde bulunduğum ortama uyum sağlamak adına çalışan makinelerin işleyişi üzere kitaplar okumaya başladım, bu makinelerin dokuduğu perdelerin yapısını anlamak adına yüzlerce iplik ezberledim. Bir gün iplik mahzenine inip bütün gün sık kullanılan bütün ipliklerden numuneler toplayıp, her birinin rengini ve özelliğini not alıp günlerce bu notlara çalıştığımı hatırlıyorum. İhracatın işleyişi üzerine birçok şey okumak durumunda kaldım ve bir yandan da internet üzerinden müşteri avına giriştim, şanslıydım da. Bu sürecin detayları, zahmetleri, ilişki ağındaki tuzakları çoktu ama dediğim gibi öğretici de oldu.

İlk iş gezim: Kuveyt

Çalıştığım kurumun önceden bağlantıya geçmiş olduğu müşteri Kuveyt'ten aradı ve bizi en yakın zamanda oraya beklediğini söyledi ve ben de konuyu firma sahibine ilettim ve cevap olarak da Kuveyt'teki müşterinin en az iki hafta bizim pasaport ve vize süreçlerini beklemesi gerektiğini aldım ve durumu müşterimize aktardım. Müşteri çok heyecanlıydı, bir an önce bizleri ve ona getireceğimiz numuneleri görmek istiyordu ve bana Kuveyt'te, hava alanında vize alabilme imkanımız olduğunu söyledi. Ben de durumu patrona aktardım tabi ve hemen ertesi güne Ürdün aktarmalı uçak biletlerimiz alındı. Gerçekten hem heyecanlı hem de stresliydim, bu yolculukta başımıza geleceklerden de bihaber.
Öğleden sonra iki saatlik uçak yolculuğunun ardından 18:00 civarlarında Ürdün'deydik. Birkaç saat bekledikten sonra Kuveyt'e yolculuğumuz başladı ve saat 23:30 civarında Kuveyt'te uçaktan inmiş, ellerimizde pasaportlarımız, müşterimizin taahhüt ettiği gibi kapıda vizemizi almak üzere sırada bekliyorduk. Ben, üretim müdürü hanımefendi ve firma sahibimiz. Çok yorgunduk. Sıra bize geldiğinde 3 pasaportu da görevliye uzattım ve durumu aktardım. Bir anda bir hareketlilik oldu, polisler ve kim olduğunu anlamadığım başka resmi görevli kimseler geldi ve telaşlı ve sinirli bir yüz ifadesiyle Arapça olarak bize bağırmaya başladılar. Arapça anlamadığımızı ve İngilizce konuşmalarını istedim. Bizi sıradan çıkarıp başka bir tarafa yönlendirdiler ve her birimizi ayrı bir odaya alıp sorular sormaya başladılar. Öncelikle, bizimle ayrı odalarda konuşmalarının anlamsız olduğunu, diğer arkadaşlarımın tercümanlığını da benim yapmam gerektiğini söyleyince sonunda bizi aynı odaya aldılar. Bu süre zarfında sorunun ne olduğunu gerçekten anlayamadım. Defalarca söylememe rağmen benimle Arapça konuşmaya devam ettiler ve benim anladığım kelimeler sadece; yani, vallahi, inşallah falan oldu.
Hepimiz bir araya gelince İngilizce olarak makul bazı sorular duyabildik. Kuveyt'te ne yapıyorsunuz? Neden vizeniz yok? Kimsiniz? falan gibi sorular soruldu. Biz de iş için orada bulunduğumuzu, müşterimizin beyanı üzerine kapıda vize alabileceğimiz söylendiği için vizemiz olmadığını söyledik. Şaka gibi, içlerinden birisi bize kapıda vize alabilecek ülkelerin listesini getirdi, 20 civarında ülke vardı listede, Japonya da dahil ama Türkiye yoktu. Pek sevgili müşterimiz de hava alanına geldi ve polislerle görüştü. Ne yazık ki bize vize vermediler ve ertesi gün ilk uçakla ülkemize dönmek zorunda olduğumuzu da sırıtarak bize söylediler. Çok sinirlendik ama çare yoktu, uçağımız sabah erken saatteydi ve geceyi hava alanında geçirmek zorundaydık.

Ebru Gündeş ve Menajeri Ben

Sabaha saatler vardı, geçen birkaç saat zarfında yaşadığım stres de çok fazlaydı ve bir yandan da kendimi yeterince araştırma yapmadığım ve bu durumlara düştüğümüz için suçlu hissediyordum. Biraz rahatlamak için etrafı kolaçan edip yiyecek-içecek bir şeyler bulduk. İhtiyaç hasıl olunca sevgili üretim müdürü hanımefendi ile lavabonun yolunu tuttuk, tam o anda arkamızdan birilerinin "Ebru! Ebru!" diye bağırdığını duydum. Anlayamadım önce, karşımda sırıtan üç resmi kıyafetli kişi vardı. Ne Ebru'su dedim içimden. Sonra bu arkadaşlara dönüp: "Ebru Gündeş???" diye sordum. Aldığım cevap "Ayva!" oldu. Ardından yanımdaki arkadaşın Ebru Gündeş, benim de onun menajeri olduğunu söyledim ve bizlerle türlü şirinlikler halinde bir sürü resim çektirdiler. Bu da bizim soğuk olmayan intikamımız oldu bir nevi.
Bundan sonrası için plan aslında Türkiye'ye dönmekti yine Ürdün aktarmalı olarak. Başarısız Kuveyt seyahatinden sonra, Ürdün'de bir iki gün kalıp kalamayacağımızı sordum. Hiçbir iş/müşteri bağlantımız olmadığından bunun pek anlamı olmadığını söyledi patron. Ben de belki oradaki firmalara çat kapı giderek bağlantı kurabileceğimizi söyledim, büyük bir riskti bu aslında ama denemek istiyordum. En azından bir gün kalmaya karar verdik.

Ürdün'de müşteri avı

Ertesi gün sabah saat 06:00 uçağıyla Ürdün'e hareket ettik ve 08:30'da Ürdün'deydik. Bir önceki akşam yaşadığımız travmatik havaalanı karşılamasından sonra Ürdün'deki ortam çok hoştu. Havaalanına en yakın otele yerleştik ve biraz dinlendik. Onca yorgunluk ve gerilimden sonra, yabancı bir ülkede de olsa, biraz yalnız kalmak ve dinlenmek iyi gelecekti. Otel odamın, dışarıdaki gün ışığını bir gram bile içeri geçirmeyen koyu renkli kalın perdeleri kapalıydı. Gidip perdeyi aralayıp manzaraya bakmak istedim, gözümün önünde alabildiğince uzanan manzara nefis çöl manzarasıydı. Birden arkamda bir ayak sesi duydum ve irkildim. Biraz ötemde vücudunda beyazlar sarılı bir Arap kardeşim duruyordu bana gülümseyerek. Çok sinirlendim, odamda ne aradığını ve dışarı çıkmasını söyledim. Bana verdiği cevaba gülsem mi ağlasam mı bilemedim. "Kapı açıktı ben de bir bakayım dedim" dedi. Arkadaşı dışarı çıkardıktan sonra kapıyı defalarca kilitledim tabi.
Öğle yemeği saatinde otelin restoranında buluştuk, doğrusu meyve hariç hiçbir şey yiyemedim. Öğleden sonra Amman'ın merkezine gittik ve şehirdeki perde dükkanlarını gezmeye başladık. Aylardan Temmuz'du ve hava deli sıcaktı, yürüdüğümüz cadde çok kirliydi ve hiç alışık olmadığım bir koku vardı. Etraftaki insanlar, bizim ülkemizde hani küçük bir kasabaya bir yabancı geldiğinde nasıl sorgulayan bakışlarla süzerse yabancı, bize öyle yabancı gözlerle bakıyorlardı. Toplamda 5 dükkan ile görüştük ve onlara İstanbul'dan geldiğimizi ve yanımızda perde numunelerimiz olduğunu söyledik. Görüştüğümüz firmalardan 3'ünün sahibi aynı kişiymiş, perdeleri çok beğendiler, biraz konuştuktan sonra bizi yemeğe götürdüler, bu iyiye işaretti. Biz de Ürdün seyahatimizi bir gün daha uzattık ve ertesi gün de yeni müşterilerimizin firmasında bir toplantı gerçekleştirdik ve ciddi miktarda siparişler aldık. Kuveyt'teki verimsiz durumu Ürdün'de olumluya çevirmiştik, mutluydum ve ileriye yönelik olarak motive de olmuştum. Türkiye'ye döndüğümde gözlerim dolu dolu olmuştu.

Sonuç

Bu sektördeki maceram yaklaşık bir buçuk yıl sürdü, arzuladığım gibi birçok ülkeye gittim, bir sürü satış gerçekleştirdim. Eğlendim, öğrendim, hoş anılarım ve zorlu günlerim oldu. Sonunda istifa edip kendi mesleğime döndüm. Bu sektör çok verimliydi ama bazı açılardan hayatına doğrudan etki eden zorunlulukları da. Yine bir karar vermek gerekiyordu ve ben de kendi mesleğime döndüm.
İlerideki yazılarımda tekrar fabrika günlerimden anılarımı paylaşabilirim..
Herkese keyifli okumalar ve güzel günler dilerim...
Asya (@writingtoreachyou)
Bu meslek benim mesleğim. Çalıştığınız bölüm de benim çalışmak istediğim bölüm. Mezuniyeti yaklaşan ve umutsuz bir Türkiye genci olarak içim umutla doldu yazınızı okurken. :) - 14.02.16
Mehtap Ç. (@fulya68)
Size umut verdiyse bu yazı ne mutlu bana. İş hayatı gerçekten sürprizlerle dolu, bazen etkilere tepki veren oluyoruz bazen de sahneyi kuran. Denemekte problem yok, karşımıza güzel şeyler çıkarsa kazanım oluyor, olumsuzluklar da deneyim, ortalarda bir yerlerde keyif almayı bilmek önemli olan..Sevgiler.. - 14.02.16

Mehtap Ç.

@fulya68

Klasik müzik dinlemeye nasıl başladım?
Uzunca bir zamandır klasik müzik dinliyorum, sabah saatlerinde açıyorum ve neredeyse ofiste işim bitene kadar gündelik bütün işlerimde arkada bana keyifli bir fon sağlıyor. Klasik müziğin bana sağladığı en önemli katkı, her hangi bir şeye odaklanmam gerektiğinde ciddi bir konsantrasyon gücü ve zihnimde hoş bir bütünlük.
Geçenlerde birisi "İlk ne zaman klasik müzik dinlemeye başladığımı" sordu. Ben de hemen anlatmaya başladım. Bir yandan anlatırken bir yandan da aslında bu soruyu kendime hiç sormuş olmayıp da nasıl hemencecik yanıtını verebildiğime şaşarak. Demek ki bazen bilinçli olarak belirli bir eylemi neden yaptığımızı bilmiyor gibi görünsek de içimizde bir yerlerde sağlam bir gerekçemiz ya da motivasyonumuz var. Benim hikayem şöyle:
Sene 2002. Üniversite 3. sınıf öğrencisiyim ve mevsimlerden bahar, Mart ya da Nisan ayı olmalı. Havanın soğuk olmasına rağmen bir yandan da açık, bulutsuz ve masmavi bir gökyüzü hatırlıyorum. Okulumuzda Ankara Oda Tiyatrosu'ndan gelmiş bir grup var. Yanlış hatırlamıyorsam, bu tiyatro grubu, sahnede en uzun süre performans gösteren bir grup olarak Guinness Dünya Rekorlarına girme hedefinde ve ortalama 72 saat kadar sahnede kalmaları gerekiyor. Ben de akşam üzeri oyunun oynandığı salona gittim. Bu arada, hedeflenen zaman boyunca sürekli aynı oyunun sahnelenmekte olduğunu da eklemeliyim. Salona gittim ve oyunu birkaç perde izledim. Salonda benim dışımda bir iki kişi daha var ve en ön sırada da noter bey oyunu izlemekte. Saat 22:00 civarlarında, kaldığım yurda dönmem gerektiğinden, oyun ara verdiğinde ayaklandım. Sahnedeki oyunculardan birisi "Ne olur salonda birkaç kişi kalsın mümkünse, bizim için boş salona oynamak çok zor dedi." Ben de onların bu zor hedeflerine ve makul isteklerine küçük de olsa katkı sağlayabilmek adına kalmaya karar verdim ve sabah 07:00'ye kadar aynı oyunu defalarca seyrettim. Oyunun konusu klasik müzik eserlerinin o zamanlar popüler olan Nokia cep telefonlarına melodi olması, okul zili olarak çalmasıydı. Esasında eleştirilen konu bu kıymetli eserlere hak ettiği değerin verilmemesiydi. Bu vesileyle oyun içerisinde çok bilindik bazı eserleri kısa süreli dinleme fırsatı da bulduk. Yine bu oyun sayesinde birkaç kişiden haberdar oldum, aslında aşina olduğum ancak hakkında hiçbir şey bilmediğim ve merak ederek araştırmadığım müzisyenlerdi bunlar: Beethoven, Mozart, Carl Orff...O günden itibaren hayatıma girdiler ve halen de benimle birlikteler.
Sonrasında bu sanatçıların ve daha birçoklarının cdlerini edindim, dinledim, dinledim..Yaklaşık olarak on yıldır dinlemekteyim, son 3 yıldır da düzenli olarak. Artık zevklerim de oluşmaya başladı, ruh halime ve yaptığım işe göre seçimlerim de var. Şimdilerde işin tarihsel arka planı ve kişilerin dönemleri ve hayatları hakkında daha fazlasına öğrenmeye de hazırım..
"Müziksiz bir hayat hata olurdu" demiş Alman filozof Friedrich Nietzsche.Kesinlikle katılıyorum, müzik bizlere öyle bir tarafsızlık sağlıyor ki yargılarla dolu yanımızla gerçek biz arasındaki mesafe bir anda azalıyor ya da sıfıra iniyor. İşte o anda sadeleşiveriyoruz, belki kalkanlarımızı indiriyoruz ve daha çok anlamak ve hissetmek istiyoruz. Bu aslında bir o kadar da öznel ve bireysel bir deneyim..
Ben klasik müziğin, bana göre basit olmayan ve akıcı ve sürekli doğasının, beynimizde, zihnimizde belirli bölgelere, noktalara dokunarak ve etki ederek bizim kendimizi iyi hissetmemizi sağladığını düşünüyorum. Şimdilik bu konuda yazabileceklerim benim kendi duygu ve düşüncelerimden daha fazlası değil. Konu hakkında biraz daha bilgi edindikten sonra herkesin işine yarayabilecek ve ilgisini çekebilecek bilgiler verebilirim umarım.
Aşağıda sizlerle sıkça dinlediğim üç parçanın linkini paylaşıyorum. Karar veremediğim için üçünü de paylaşmak istedim çünkü üçü de birbirinden çok farklı. Keyifli okumalar ve dinlemeler..
Chopin:

Pachelbel:

Bach:
Mehtap Ç. (@fulya68)
Paylaşımızın için çok teşekkürler. Evet, Vivaldi de harika, dediğiniz gibi o ani çıkışlar ve de inişler gerçekten çok etkileyici.Dört mevsim de müzikle ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. - 08.02.16
SPİNOZA (@karacurin)
Çöpün-i çok beğendim dinlerken 3 sayfa okudum :) - 08.02.16
tabula rasa (@tabula-rasa)
şunu da denemelisiniz. ölüm dansı. - 08.02.16

Mehtap Ç.

@fulya68

Herkesin kafası biraz karışık..
Çok nadiren de olsa karşıma enteresan insanlar çıkar, onların öykülerinin kısa süre de olsa bir parçası olurum. Geçtiğimiz günlerde, hafta sonuna çok az kala, yoğun sayılabilecek bir günde bir gün öncesinde ayarladığımız saatte geldi ve karşımdaki sandalyeye oturdu. Çocuğu hakkında konuşacaktık. Çocuğunun yaşadığı duygu durum bozukluğu hastalığından kısaca bahsetti. Bunun sebebinin hem genetik olabileceğinden hem de geçmiş yıllarım birinde ona koyulan yanlış kanser teşhisi üzerine oluşan ölüm anksiyetesinin sonucu tetiklenen bir sorun da olabileceğini söyledi.
Konuşulan konuştuktan ve verilecek yanıtlar verildikten sonra kısacık bir sessizlik oldu. Sonrasında olması gereken görüşmeyi nazikçe sonlandırmaktı ama öyle olmadı. Karşımdaki kişi biraz daha konuşmak istiyordu..Birden kendisinin de biraz "freak" (kaçık) olduğunu söyledi dudağının kenarında bir gülümsemeyle ve esprili bir eda içerisinde. Sonrasında aramızda geçen, büyük oranda monolog, sicim teorisinden, Osmanlı'nın temellendiği Platon felsefesi, kısmen yüksek matematik ve diller arasında gidip geldi. Karşımdakinin zihninin bu denli hızlı akışı ve çok farklı konular arasındaki geçişleri ilgimi çekmişti.
Konuşma boyunca çoğunlukla onaylayan bir tepki içerisinde oldum, konuşmanın kısa sürede bitmesini beklediğimden sanırım. Bir ara konuşmaya "ama ..." diye başlayan cümlelerle eşlik ettiğimde karşımdakinin tüm enerjisiyle savunmaya geçip daha da açıklayıcı olmaya çalıştığını gördüm..Aslında sadece biraz konuşmak ve onaylanmak istiyordu hepimizin her zamanki beklentisi, isteği gibi.
Bu, çok geniş bir yelpaze üzerinde süren konuşmanın neticesinde, eylemin öznesi olan kişinin gerçekten o kadar konu üzerinde kafa yorup yormadığı ya da gerçekten bir dahi mi yoksa kendisinin dediği gibi bir "freak" olup olmadığını asla bilemeyeceğim ama bildiğim tek şey bugün birçoğumuzda ol(a)mayan bir şey vardı konuşmasında ve bakışlarında, kendisiyle samimiyet..

Mehtap Ç.

@fulya68

Eskilerde uyku düzeni...
Belki büyükbabanız sizin gibi uyudu, veya daha daha büyükbabanız da. Ama ya ondan öncesi…

1800’lü yıllara geri gitme şansınız olsa, insanların çok farklı bir uyku rutinine sahip olduklarını görecekseniz. Belki de bugün düşündüğümüzde bize çok garip gelecek bir alışkanlığa…

Virginia Tech Üniversitesinden tarihçi Roger Ekirch, yazdığı “At Day’s Close: Night in Times Past” (Gün Batarken: Geçmiş Zamanlarda Gece) adlı kitabında ilk olarak bahsetti bizlere “iki blok halinde uyku” kavramından.

Homeros’un Odysseia‘sından, Nijerya’daki modern kabileler üzerindeki antropolojik incelemelere kadar çok çeşitli edebî ve bilimsel eseri, günceleri, mahkeme tutanaklarını elden geçiren Ekirch, 500’ü aşkın yerde “bölünmüş uyku düzeni”nden söz edildiğini görmüştü.

Araştırmasına göre insanlar bir zamanlar şimdi olduğu gibi 8 saat uyumuyorlardı bunun yerine gün batımından hemen sonra 2-3 saatlik bir uykuya yatıyorlar, ardından 2-3 saat uyanık kalıyorlar sonrasında gene uykuya yatıp sabah kadar uyuyorlardı.

Sanılanın aksine bu uyku düzeni sadece bir kaç kişi tarafından değil tüm toplum tarafından normal kabul ediliyordu üstelik.

Bu iki uyku arasında yaşanan uyanıklık dönemi de aslında insanların en üretken oldukları dönem olarak belirtiliyor kitapta. Uyanıklık döneminde insanlar rutin hayatlarına devam ediyorlar, hatta bazen komşu ziyaretlerine bile gittikleri gözleniyor. Çoğu kimse ise yataklarında kalıyor, kitap okuyor, yazıyor ve sık sık da dua ediyor. 15. Yüzyıl sonlarından kalma pek çok dua kitabında uyku arası saatler için yazılmış özel dualar bulunuyor.

16. yüzyıldan kalma bir Fransız doktoruna ait rehber kitapta, çiftlere tavsiyelerde bulunulurken, hamile kalmak için en iyi saatin, uzun ve yorucu bir günün sonundaki zaman değil, “ilk uykudan sonraki” anlar olduğu, bu saatlerde çiftin cinsel ilişkiden daha fazla zevk alacağı ve “daha iyi sonuç elde edeceği” anlatılıyor.

Tarihçi Roger Ekirch, “birinci ve ikinci uyku”ya ilişkin göndermelerin 17. yüzyılın sonlarında kaybolmaya başladığını saptamış. Kuzey Avrupa’daki kentli sınıflarda gözlenen bu değişim, daha sonraki 200 yıl boyunca tüm Batı toplumlarına yayılmış. 1920’lerle birlikte tamamen insanın sosyal bilincinden çıkmış.

Ekirch, ilk değişimi sokak ışıklandırmasındaki gelişmelere, ev içinde aydınlatmanın başlamasına ve bazıları sabahlara kadar açık kalan kahvehanelerin yayılmasına bağlıyor. Geceler, meşru faaliyetlerde bulunulabilen bir zaman dilimine dönüştükçe ve gece faaliyetleri de arttıkça, insanların dinlenmeye ayırdıkları zaman azalıyor.

Tarihçi Craig Koslofsky, “Evening’s Empire” (Gecenin İmparatorluğu) adlı kitabında bunun nasıl olduğunu anlatıyor.

“17. yüzyıldan önce geceyle ilişkimiz iyi değildi. Geceler, adı kötüye çıkmış insanlar, suçlular, fahişeler ve ayyaşlarla dolu zamanlardı. Mum alacak parası olan zenginler bile, paralarını başka şeyler için harcamayı yeğlerdi. Gece boyunca ayakta kalmak saygın birşey değildi , toplum içinde değer görmezdi.

Bu, Reformasyon ve karşı-Reformasyon sırasında değişti. Protestanlar ve Katolikler zulme uğradıkları dönemlerde geceleri gizli ayinler düzenlemeye başladılar. Daha önceleri ‘ahlaksızlar’a ait olan gecelerde, artık ‘saygın insanlar’ da, karanlık saatleri kullanmaya alışıyordu.

Bu eğilim toplumsal ortama da yansıdı. Ama yalnızca mali durumları mum ışığında yaşamaya karşılayabilecek durumda olanlar için geçerliydi bu. Fakat sokak ışıklandırmasının gelişmesiyle, bütün sosyal sınıflar, geceden yararlanmaya başladı.”

Toplumda değişen tutuma ilişkin güçlü ipuçlarından biri, 1829’dan kalma bir tıp dergisi. Dergide, anne babalara, çocuklarını “birinci ve ikinci uyku düzeni”nden çıkmaya zorlamaları tavsiye ediliyor; çocukların, bir hastalıkları yoksa, ilk uykularından sonra yeniden uykuya dalmalarına gerek olmadığı vurgulanıyor.

Günümüzde çoğu insan günde 8 saat uyumaya alışmış görünüyor. Ama Roger Ekirch, uykuyla bağlantılı pekçok sorunun, insan vücudunun doğal olarak bölümler halinde uyumayı tercih etmesinden ve her yerde suni ışık bulunmasından kaynaklandığını düşünüyor.

1990’ların başlarında Thomas Wehr adlı psikiyatr, bir ay boyunca her gün 14 saat süreyle karanlıkta tutulan bir grup insan üzerinde araştırma yürüttü. Amacı bu uyku rutininin tekrar oluşturulup oluşturulamayacağını gözlemlemekti.

Deneklerin uykularının düzene girmesi biraz zaman aldı ama dördüncü haftada tüm deneklerde belli bir uyku düzeni oluşmuştu. Önce dört saat uyuyorlar, sonra bir iki saatliğine uyanıyorlar, ardından ikinci kez dört saatlik uykularına dalıyorlardı. Üstelik arada uyanık oldukları kısmı tamamen stressten arınmış bir süreçti.

Uyku uzmanı bilim adamları bu çalışmayı etkileyici bulduysa da, genel olarak benimsenen “kesintisiz 8 saat uyumak şart” inancı pek değişmedi.

Oxford’da Nörobilim alanında, vücut saati konusunda uzman olan Prof. Russell Foster da benzer görüşte.

“Birçok insan gece uyanınca paniğe kapılıyor. Onlara, aslında bu yaşadıklarının, iki devreli uyku düzenine dönüş olduğunu söylüyorum.” diyor.

Uyku psikoloğu Gregg Jacobs ise “Günümüzde, böyle şeyler yapmaya daha az zaman ayırıyoruz. Modern yaşamda anksiyete, stres, depresyon, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı yaşadıklarını bildiren insan sayısının artması bir tesadüf değil.” diye görüşünü bildiriyor.

O halde bu gece, gecenin herhangi bir saatinde uyanıverirseniz, sanayi devriminden önceki insanları düşünün ve sakinleşin. Gece, uyumadan da olsa, bir yatakta sadece yatıyor olmak, size yarar sağlayabilir…

Gece uyanıp bir daha uykuya dalamayan insanların yaşadığı sorunun kökeninde de muhtemel bu yatmakta. Sonuçta iki bölüm halinde uyku genlerimize kodlanmış durumda.

Kaynak: http://slumberwise.com/

http://www.bbc.com/

http://www.dunyalilar.org
7 beğeni · 0 yorum · Biliyor musun?

Mehtap Ç.

@fulya68

Yürümek yaratıcılığı nasıl tetikliyor?
Neredeyse gezgin Yunan filozofların zamanından bu yana, başka birçok yazar yürümek, düşünmek ve yazmak arasında derin ve sezgiyle anlaşılabilen bir bağlantı keşfetti. Henry David Thoreau, günlüğüne “Yaşamak için ayağa kalkmadıysan, yazmak için oturmak ne kadar beyhude!” diye yazmıştı. “Bana öyle geliyor ki, ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlıyor.” Thomas DeQuincey, şiirleri dağların tepesinde, ormanlarda ve yollarda yürüyüşlerle dolu olan William Wordsworth’ün hayatı boyunca 180 bin mil yürüdüğünü hesaplamıştı, bu da beş yaşından itibaren günde ortalama altı buçuk mil yürüyüşe denk geliyordu.

Yürümeyi böyle önemli, bilhassa düşünmeye ve yazmaya bu kadar uyumlu yapan nedir? Cevap, kimyamızdaki değişikliklerle ortaya çıkıyor. Yürüyüşe çıktığımızda kalbimiz daha hızlı atıyor, sadece kaslara değil beyin de dahil olmak üzere tüm organlara kan ve oksijen ulaştırıyor. Sayısız deney, insanların egzersiz sırasındaki veya sonrasındaki hafıza ve dikkat testlerinde daha iyi sonuçlar aldığını gösterdi. Düzenli olarak yürümek beyin hücreleri arasında yeni bağlantılar geliştiriyor, yaşlanmayla gelen olağan beyin dokusu daralmasını geciktiriyor, hipokampüsün hacmini genişletiyor ve hem yeni nöronların gelişimini canlandıran hem de birbirleri arasındaki mesajları ileten moleküllerin düzeylerini yükseltiyor.

Bedenlerimizi ileriye doğru taşıma usulümüz düşüncelerimizin doğasını değiştirir, düşüncelerimizin doğası da usulümüzü. Egzersiz müziği konusunda uzman psikologlar birçoğumuzun malumunu sıraladı. Yüksek tempolu şarkılar dinlemek bizi daha hızlı koşmaya teşvik ediyor, sürat kazandıkça da daha hızlı müziği tercih ediyoruz. Aynı biçimde, sürücüler de yüksek sesli ve tempolu müziği duyduklarında, gaz pedalına farkında olmadan biraz daha yükleniyorlar. Kendi tempomuzda yürümek bedenlerimizin ritmiyle ruh halimiz arasında, spor salonunda koşarken, araba sürerken, bisiklet kullanırken veya başka bir yer değiştirme hareketi esnasında tecrübe edemeyeceğimiz kadar, katıksız bir geribildirim döngüsü oluşturuyor. Gezinirken, ayaklarımızın temposu ruh halimizin ve iç konuşmalarımızın ritmiyle kuşkusuz bozuluyor, aynı zamanda kasten hızlı veya yavaş yürüyerek düşüncelerimizin temposunu da etkin bir biçimde değiştirebiliyoruz.

Yürüme eylemi için o kadar da bilinçli bir çaba harcamak zorunda olmadığımızdan, dikkatimiz gezinmeye, önümüzdeki dünyayı zihnin tiyatrosundan bir imgeler geçidiyle kaplamaya açık. Bu da tam olarak araştırmaların yenilikçi fikirler ve içgörü anlarıyla ilişkilendirdiği bir zihinsel durum. 2014’ün başlarında, Stanford Üniversitesi’nden Marily Oppezzo ve Daniel Schwartz, yürümenin yaratıcılığı etkileme biçimini doğrudan ölçümleyen muhtemelen ilk araştırmaları yayımladılar. Araştırma fikrini bir yürüyüş esnasında bulmuşlardı.

Dört deneylik bir seride, Oppezzo ve Schwartz 176 üniversite öğrencisinden birbirinden ayrı yaratıcı düşünce testlerini otururken, yürürken, koşu bandındayken ve Stanford kampüsünde dolanırken tamamlamalarını istediler. Örneğin, bir testte gönüllüler düğme veya araç lastiği gibi gündelik nesneler için alışılmadık kullanımlar önermek zorundaydı. Öğrenciler, yürüyen öğrenciler oturan öğrencilere kıyasla nesneler için ortalamada dört ila altıdan fazla farklı kullanımlar düşündü. Bir başka deney, gönüllülerin bir metafor düşünmelerini ve düşündüklerinin muadili bir metafor üretmelerini gerektiriyordu. Yürüyüşe çıkanların %95’i, hiç ayağa kalkmayanların ise %50’si testi geçebildi.

Nerede yürüdüğümüz de önemli. South Carolina Üniversitesi’nden Marc Berman’ın önderliğinde yürütülen bir çalışmada, botanik bahçesinde yürüyen öğrenciler hafıza testi performanslarını şehrin sokaklarında gezinen öğrencilere nazaran daha da yükselttiler. Sayıları giderek artan araştırmalar, yeşil alanlarda (bahçeler, parklar, ormanlar) vakit geçirmenin yapay ortamların tükettiği zihinsel becerileri canlandırabileceğini ileri sürüyor. Psikologlar, dikkatin gün boyunca sürekli olarak azalan sınırlı bir beceri olduğunu öğrendiler. Yayalar, arabalar ve reklam panolarıyla dolu kalabalık bir kavşak dikkatimizi etrafa yöneltir. Buna karşın bir parktaki göletin yanından yürümek de zihnimizin gelişigüzel biçimde bir duyusal tecrübeden diğerine sürüklenmesine olanak tanır, dalgalanan sudan hışırdayan sazlıklara.

Yine de doğa veya şehir yürüyüşleri zihin için benzersiz faydalar sağlamaya uygun. Şehirdeki bir yürüyüş, zihnin oynayabileceği daha geniş çeşitlilikte duygulanımlar, daha fazla anlık uyarımlar sunuyor. Ama hâlihazırda aşırı duygulanımın eşiğindeysek, şehir yerine doğaya dönebiliriz. Woolf, Londra sokaklarının yaratıcı enerjisinin tadını çıkardı, bunu da günlüğünde “en büyük dalganın en tepesinde olmak, şeylerin tam ortasında kulaç atmak” diye tanımladı.

Belki de yürümek, düşünmek ve yazmak arasındaki en esaslı bağlantı bir gezintinin sonunda, masanın başında kendini ele veriyor. Orada, yazmanın ve yürümenin had safhada benzer, eşit ölçüde fiziksel ve zihinsel beceriler içerdiği açığa çıkıyor. Kendimize şehirde veya ormanda bir patika seçtiğimizde, beynimiz bizi çevreleyen ortamı araştırıyor, dünyanın zihinsel bir haritasını oluşturuyor, ilerlenecek yolu belirliyor ve bunu bir dizi adımdan oluşan plana tercüme ediyoruz Aynı biçimde, yazmak da beyni kendi manzarasını değerlendirmeye, o zihinsel arazide bir rota oluşturmaya ve sonuçta oluşan düşüncelerin izlerini elleri yöneterek kaydetmeye zorluyor. Yürümek etrafımızdaki dünyayı düzenliyor, yazmak da düşüncelerimizi tanzim ediyor.

Kaynak:www.nbeyin.com.tr
10 beğeni · 2 yorum · Biliyor musun?
Eyyubi (@eyyubi)
Önce şınav sonra sınav. - 20.01.16
Mehtap Ç. (@fulya68)
Aynen öyle, çok doğru tespit.:) - 20.01.16

Mehtap Ç.

@fulya68

İnşaatların önünden geçerken elalem ne der kaygısıyla doya doya izleyemediğiniz kepçeler ayağınıza geldi. Boy boy, renk renk, çeşit çeşit kepçeleri 24 saat izleyebilmek artık mümkün. Ailecek izleyebileceğimiz ata sporumuzu halkımızla paylaşan girişimci arkadaşlara çok teşekkür ediyoruz.

www.kepceizle.com
9 beğeni · 3 yorum · Müzik Kutusu
Gülcan (@gulcan32)
Ooo ciddiler! altından şaka çıkacak diye 5 dakikadır bekliyorum. çıkmadı :/ - 06.01.16
B.K.Ü (@bku)
allah belamı versin Ahmet Aslan - Minnet Eylemem şarkısını yarıda kesip izledim on dakka - 07.01.16
/ 19