ara

รєรรเz ภ๏tคlคг

Derinlik...Zâhirin ötesi beni ilgilendiriyor. Anlamlar alemi. İncelik...Samimiyete ve masumiyete hayranım.
Sabrın Sonu / Öncesi-Sonrası
Hepimizin hayata karamsar baktığı bir penceremiz var evet... Hatta nefes almak bazen zül gelir insana ... Kıştan çıkan zerdali dalı gibiyiz her birimiz... Kuru, kahverengi bir dalın ucunda hayata tutunmaya çalışan...Hiç bir dert kalıcı değil yorgun bedenlerimizde... Umudunu yoluna ışık edenlerin, yükleri hafifler aslına bakarsanız... Ve herşeye, herkese inat gülümseyebilenlerin...
Umut nerede büyürse orada çiçek açar...







EK 1
15.06.17
51 beğeni · 25 yorum · Anın Fotosu ·
Nisf (@nisf)
'Bu da geçer Ya Hû!' demişler. 'Hayırlısı' na rakip :)
15.06.17 beğen 6 cevap
Feyzanur (@vareste)
Çok hoş duruyorlar, insanın güzel şeylerle uğraşması harika. Ellerin değmiş çiçeğe belli :)
15.06.17 beğen 4 cevap
kübra (@namtenahi)
@hercai ilk olarak çiçekler çok güzeller, maşallah diyeyeim de nazar değmesin. İkinci olarak sana bir şey danışmak isterim izninle :). Çiçek büyütmeye heves etmiştim o yüzden anneannemden bir çiçek almıştım. (Yaklaşık 1 ay önce) Ne oldu bilmiyorum ama bitki günden güne ölüyor gibi geliyor. Öldüğünden bile emin değilim o derece toy ve cahilim bu konuda. Ölmesini istemiyorum, yapabileceğim bir şeyler var mı?
15.06.17 beğen 4 cevap
Necip Fazıl Kısakürek ölüm yıldönümü - 25 Mayıs 1983
Necip Fazıl Kısakürek ölüm yıldönümü - 25 Mayıs 1983
''İnsan sevme hissini israf etmemeli. Kim ne kadar sevilmeye layıksa, onu o kadar sevmeli'' demiş Üstat.
Ve kendisi sevilmeye öyle layık biri ki, o denli çok seviyoruz.

Necip Fazıl Kısakürek'i kendi kitabına sığmayan bir insandır. Sığmadığı içindir ki, pek tabiî taşıyor; hudutları aşıyor ve tarifi imkânsız bir şahsiyet haline giriyor.
Benzersiz sanatına ve aziz hatırasına en derin saygılarımızı sunduğumuz Necip Fazıl Kısakürek hayatının en karmaşık, en çileli ilk otuz yılını sadece iki mısrayla açıklıyordu. Korkunç mazi, mükemmel bir istikbale bu iki mısracıkla evriliyordu.

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...”

Necip Fazıl 1940'lı yıllarda Abdülhakim Arvasi ile tanışıncaya kadar tam bir bohem hayatı yaşamış bir şair ve yazardı. Bu tanışıklığa kadar bu hayata uygun birçok şiir ve yazı yazmıştır. Fakat üstat, henüz otuzlu yaşlarındayken sözü edilen Allah dostuyla tanışmasından sonra hayatında yüzde yüz değişiklik olmuş, edebi çalışmaları dini/manevi bir atmosferin egemenliğine girmiştir. Ölünceye kadar da bu yoldan hiç sapmamıştır. Bu yola girdikten sonra çokbilmiş havalarında solcu bir yazar, bir gün Necip Fazıl'a, “Şimdi dindar geçiniyorsun ama ben senin dindarlıkla bağdaşmayan müstehcen şiirlerini, yazılarını da biliyorum” demiş.
Necip Fazıl, hiçbir öfke ve alınganlık göstermeden adama ağzının payını vermiş:
—Benim geçmişim bir çöplüktür, çöplükleri ise sadece köpekler karıştırır!
Büyük sanatkârların, büyük mütefekkirlerin, büyük dava adamlarının doğum tarihi olur ama ölüm tarihi olmaz... Büyük adamlar, bıraktıkları eserlerle, sevenlerinin, takipçilerinin gönüllerinde yaşarlar. Üstad Necip Fazıl da, işte o soydan büyük adamlardandır.

“Ölecek miyim tam da söyleyecek çağımda
Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda”

“Ölüm ölene bayram bayrama sevinmek var
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var”



Sözümüzü Üstad’a rahmet dileyerek bitirelim.
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.
20 beğeni · 2 yorum · Anın Fotosu ·
''Kapı kapı, yolun son kapısı ölümse;
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse!
O demdeki,perdeler kalkar,perdeler iner,
Azraile hoşgeldin, diyebilmekte hüner...''
25.05.17 beğen 5 cevap
kübra (@namtenahi)
Şuraya da Necip Fazıl'dan bir şiir bırakayım: Kafesli evlerde ağlar çocuklar,
Odalarda akşam olurken henüz.
O zaman gözümün önünde parlar,
Buruşuk buruşuk, ağlayan bir yüz.Ne vakit karanlık kaplasa yeri,
Başlar çocukların büyük kederi;
Bakınır, korkuyla dolu gözleri:
Ya artık bir daha olmazsa gündüz? Gittikçe kesilir derken sedalar,
Gece; bir siyah el gözümü bağlar;
Duyarım, içime sığınmış, ağlar,
Bir ufacık çocuk, bir küçük öksüz...
25.05.17 beğen 4 cevap
Basit yaşama örnek
Basit yaşama örnek
''Basit yaşayacaksın basit
Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit,
Çay, Simit ve Peynirle.....​'' demiş, Nazım Hikmet.
Ben de basitliğe biraz domates ilave ederek katılıyorum
Günaydın o zaman :)



64 beğeni · 59 yorum · Anın Fotosu ·
CEVİZKABUĞU (@karacurin)
Afiyet olsun da simiti parçalara bölerek haksızlık etmişsiniz Sn.@hercai; :)
25.05.17 beğen 3 cevap
Feyzanur (@vareste)
Afiyet olsun menü harika ben De çok severim :)
25.05.17 beğen 5 cevap
virane (@kabaktadi)
Aynı basitlikten bekliyorum şuan yataktayım.
25.05.17 beğen 1 cevap
Mavi Türkü
Mavi Türkü
''Türkü'nün rengi olur mu hiç? Sese mânâlı, yanık duygular yüklenir, âhenk verilir, sonra gürül gürül akışı dinlenir. Bir garip dünyalıdır Dilâver Cebeci, tutar '' Mavi Türkü'' der, cismi olmayana renk verir''

Ve gönlü zengin insanlar vardır, ''Mavi Türkü'yü'' tutar da benimle tanıştırır.
Hediye ettiğin kitabı pek bi beğendim.Bu anı yaşamama vesile olduğun için teşekkürler @ruhadam
32 beğeni · 8 yorum · Anın Fotosu ·
kitap sazdan söz açmışken dinleyelim sazlı, sözlü bir parça o vakit : https://youtu.be/gJLpr6UaM-E
24.05.17 beğen 3 cevap
Gayb (@gayb)
Zarif adamdır @ruhadam. Sizin naif ruhunuza yaraşır bir hediye olmuş. Ve bu da benden olsun :) https://m.youtube.com/watch?v=Y-2sN-a6g3c
24.05.17 beğen 3 cevap
Söz uçar, kalbe saplanır!
Söz uçar, kalbe saplanır!
Hayatımızın her safhasında söz vardır. Bu söz ya dille söylenir ya da yazıyla dile getirilir. Sözün gücü tartışılmazdır.

Kutsal metinler de söz değil midir? İncil ”Ve ilk defa söz vardı.” diye başlar. Kur’an-ı Kerim baştan sona kelamdır. Kur’an, kıyamete kadar baki kalacağına göre, söz, sözünü kıyamet akşamına kadar söyleyecek demektir.

Mademki söz hayatımızı kuşatmıştır, sözün cibilliyetini iyi bilmemiz gerekmektedir.
Şöhret hırsıyla, nefsanî tutkularla söylenmiş sözler, acaba ruh acılarımıza ilaç olabilirler mi? Hayatı hareket ettirebilirler; ama ruhumuzu sükûna erdirebilirler mi? Mutluluk ümitlerimizi bedbahtlığa dönüştüren sözlerden, aslandan kaçar gibi kaçmamız gerekmez mi?

Düşünülmeden, aklın ve gönlün süzgecinden geçirilmeden söylenen sözler, gönül evlerini yıkıyorsa, enkaz altında mutlu olma şansımız ne kadardır?


Kılıç yarasından daha derin olan sözün yarasını, yine bir söz tedavi eder. Yılanı deliğinden çıkaran da odur, insanı mezara koyanda o.

”Seni seviyorum!”” sözünden daha tesirli bir silah henüz icat edilmemiştir.

Hz. Peygamber’in, vahiy geldiği zaman sarardığını, terlediğini; bindiği devenin sözün ağırlığından çöktüğünü biliyoruz.

İnsanları heyecanlandırmak adına sözün namusuna halel getirmek, saçma sapan itiraflarda bulunmak, onu yapanı rahatlatabilir, ama toplumsal dokuyu bozabilir. İçinde şehvet parlayan, edep dışı sözler, itiraflar şöhreti köpürtebilir; ne var ki bu köpükte önce sözün sahibi boğulur. Kıyıya vuran cesetleri görebiliyoruz.

“İtiraf” dedim de roman aklıma geldi. Roman, Batı’nın gayrı meşru çocuğudur; çünkü roman, bir itiraflar seremonisidir. Bu itirafın kökeni hıristiyanlığa dayanır. Günahkâr kul, günahlarından arınmak için, kilisede papaza günahlarını itiraf eder. İlk romanları papazların yazması tesadüf değildir; çünkü ellerinde hayli zengin ve ilginç malzeme vardır.

Hayatın sırrını ifşa eden sözlere insanın nefsanî tarafı düşkündür. Şeytan, gizliliği ifşa edendir. Batı’daki ilk romanın adının Mefisto (şeytan) olması boşuna değildir. Bu nedenle roman her çağın gözdesi olmuştur ve bu gidişle de olmaya devam edecektir. TV dizilerine de bu gözle bakmak gerektir.

Bizim kültürümüze gelince; bizde özel hayat sırdır, kimsenin onu bilmesi istenmez. Bu nedenle itiraflar meşheri (çarşısı) olan roman değil de, bizde sır yumağı olan şiir gelişmiştir.

Şiir, deşifre olmamış sözdür. Şiir gerdek gecesine benzer, roman düğüne. Gerdek gecesi mahremdir, düğün eğlenceli ve meydanda olandır. Herkes gördüğüne, duyduğuna koşar; çünkü insan genellikle somutun peşinden koşandır. Roman, duyuların, şiir ise, duyguların çocuğudur. Beynimizin yüzde doksanının duygular tarafından yönetildiğini unutmamak gerekir.

Kötü karakterli, şöhret düşkünü insanlar çoğu zaman seçkin melekelerden mahrumdur. Mahrum oldukları güzel duyguların öcünü sosyal düzenden almaktan çekinmezler. Diriltici değil, bozguncudurlar. Bu bozgunculuğun adına devrim diyerek, kendilerini bulunmaz Hint kumaşı zannederler. Oysa sözü güzel söyleyen şöyle demiştir:
“Evrim günlük sularla/ Devrim irinle kanla/ Bizse dirilişi gözlüyoruz/ Bengisu bengisu kayna ve çağla.”

Güzel söz, insanların takdirini celbeder (beğenisini kazanır). İnsanların takdirini elde edebilenlere güvenmek lazımdır. Takdir görememek eksikliğin neticesidir. Takdir görmemiş insanların sözleri, atom bombasından daha tehlikelidir.

Kararsız insanda derin hayranlık söz konusu değildir. Kararsızlık, sözünü söyleyememe korkusunun sonucudur.

Güzel sözlerin, kalpleri evirip çeviren sözlerin egemen olmadığı yerlerde barbarların silahları konuşur. Barbarlara karşı, yine barbarları çıkarıp galip gelen bir anlayışın kime, ne faydası vardır? Batı’da türeyip gelen ”izm”leri bu anlayışla okuduğumuz zaman, kötü sözün atomdan daha tehlikeli olduğunu anlayabiliyoruz.

Evet, barbarların sözü silahtır. Tenlerin kana bulandığı yerde ruh yetim kalır. Uzun zamandır insanlığın yetimliğini bu bağlamda okumak gerekir.

Roman, tenler arası savaşın kanlı macerası; şiir, yetim kalan ruhun inleyen sesidir.

Her silah, söze sıkılan kurşundur. Hayata silahlar hâkimse söz orada, mahpushane damlarındadır ve sesi acı çıkmaktadır.

Barbarların konuştuğu yerlerde asaletli insanlara susmak düşer; çünkü sözü ayağa düşürmek kadar namussuzca, alçakça bir davranış yoktur.

Susmak, barbarlardan intikam almaktır. Barbarları ancak suskunlar korkutur.

Barbarlar itaati emretmeyi severler. Oysa onlara karşı suskunluk, toplumda derin bir isteği yaratır. Bu istek, zamanla asaletli söz ve davranışa bürünür ve barbarlık imparatorluğu yıkılır.
Sözü olmayanın baskıcı (barbar) olması, kendisine itaat olunmasına düşkün olmasındandır. İnsan kendisine itaat edilmesini beklediği zamanlarda tanrılaşır ve barbarlaşır.
Oysa Kutsal Söz ona “kul ol!” der.

Kul olmak, Sözün Sahibi’ne yar olmak demektir. Kul olmak, sözünü bilmek demektir. Sözünü bilmek, kendini bilmek demektir. Kendini bilmek, O’nu bilmek demektir.
O’nu bilmeyenlerin sözü nemize gerek?
D. Ali TAŞÇI
Günün tebessümü- Hediye Ceylanlar
Günün tebessümü- Hediye Ceylanlar
Ordu'ya bir duruşma için giden patronum eli boş gelmemiş ve camdan ceylanlar getirmiş bana hediye olarak.
Masama da pek yakıştı :)

Maddenin her hali içinde zarafetle dans eden cam, onun sihrini çözmeye muktedir olmuş ehil ellerde sanat eserine dönüşüyor. İşlendiğinde o denli sert ve kırılgan bir malzeme halini alan cam, ateşin karşısında ona tümüyle teslim olmuş, itaatkâr bir âşık edasıyla her şekli alabiliyor.
Zahmetli olduğu kadar keyifli de olduğunu düşündüğüm bu sanat nasıl ortaya çıkıyormuş bakalım :

''Cam sanatında üfleme tekniğinin kullanıldığı durumlarda fırından alınan ve “fıska” diye tabir edilen sıcak cam, hafifçe nefes verip üflendikten sonra soğumaya başlıyor. İşte bu noktada tekrar erimiş cama batırılarak daha büyük bir forma sokulabiliyor cam. Ve sıra geliyor cama form kazandırmaya. Burada kepçeleme yöntemi devreye giriyor. Her defasında yeniden ısıtılan cam, kepçede küre haline getirilirken soğutuluyor ve pipo denilen ortası boş bir metal üfleme çubuğu ile sürekli olarak döndürülerek cama kepçe içinde istenilen form veriliyor. Uygun sıcaklığa ulaşıldığında ise üfleme işlemi gerçekleştiriliyor. Cama istenilen şekil verilirken, tercihe bağlı olarak kristal haldeki özel cam boyaları kullanılarak renklendirme işlemi yapılabiliyor. Camın sıcakken şekil verilebilme özelliği, bu sanatla uğraşan ustalara maharetlerini sergileme imkânı da veriyor. Sanatçı böylece, bir virtüöz gibi camı dilediği veya kendisinden istenen şekle çevirebiliyor''

Bu arada okuduğum kitabı da gördünüz sanırım . Sevgili @munzevi 'nin hediyesiydi. kulaklarını çınlatayım onun da :)
26 beğeni · 23 yorum · Anın Fotosu ·
erhan (@munzevi)
Ortam gayet renkli, keyifli okumalar olsun :)
17.05.17 beğen 3 cevap
@tabula-rasa Ordu'dan bahsetmişken şuraya bir de Ordu'nun dereleri parçasını bırakacaktım ki aklıma geldiniz nedense :)) neden acaba ! :)))
17.05.17 beğen 4 cevap
ahsen (@ahsen258)
süperrrrrrr
17.05.17 beğen 1 cevap
Benim Hâlâ Umudum Var
Benim Hâlâ Umudum Var
“Güzel günler bizi bekler” diyor Alanson umut kokulu şarkısında. Sıkışık duvarların arasında umuda kapı aralıyor. Ama kapıdan geçebilmek için önce anahtara sahip olmak gerek; karanlığın kör ettiği anda ışığı görebilecek gözlere, bazı kelimelerin gücüne tutunacak bir dimağa ve inanca sahip olmak gerek. Sahi, şarkıda da geçtiği gibi “eyvallah” sözcüğünü ne zamandan beri duymuyoruz, kullanmıyoruz? Ne kadar süredir yüzümüzü, içinde boğulduğumuz ânın dalgalarından kurtarıp ufka, güzel günleri getirecek olan şafağa çevirmiyoruz? Hatırlayamayacağımız kadar uzakta kalmışsa bu vakit, boğulmuşuz demek ki. Önümüz arkamız, sağımız solumuz kısıtlamalarla, içinden çıkılmaz gibi görünen sorun yumaklarıyla sobelenmiş. Çaresizliği nefes nefes içimize çekmişiz, onunla dolup yüreğimize ulaşan her yolu tıkamışız. Yüreğimiz de üzerine serpilecek suyun hasretiyle kavrulmuş, kuru çöl toprağı gibi çatlak çatlak serilmiş. Unutmuşuz; bakışlarımız güzeli görmeyi, kulaklarımız hoş seslerin ahengine uymayı, ellerimiz yumuşağı hissetmeyi unutmuş. Yarını beklemek ve düşlemek, aşinalığını yitirdiğimiz birer yabancı olmuş. Ve ne yazık ki “umut”, uzun süredir yüreğimize uğramayan bir hatıraya dönmüş.
17 beğeni · 8 yorum · Biliyor musun? ·
Siz yeter ki fidanlarınızı ekip bahçenizi sulayın. Zamanı geldiğinde çiçeklerinizin açmasını hiç kimse engelleyemez.
03.05.17 beğen 2 cevap
Gayb (@gayb)
Bu sa burada dursun o zaman 😊 https://m.youtube.com/watch?v=QCmFTr9N3q0
03.05.17 beğen 5 cevap
Şimdiki zamanın yabancısı
Şimdiki zamanın yabancısı
Çok yürümüş, çok uzaklaşmış, başlangıçta hiç ummadığımız, hiç beklemediğimiz yerlere varmış, sürüklenmiş, savrulmuş olabiliriz ama unutmuş, unutabilmiş değiliz. Bizi ilk bulunduğumuz yere çağıran bir yorgunluk, bir sızı, hiçbir şeyle dindiremediğimiz bir hasret var içimizde. Hiçbir zaman tam olarak yerlisi olamadığımız, içimizin hiçbir zaman tam olarak ısınamadığı, alışamadığı yeni yerlerden bizi durmadan geri çağıran bir ilk yer, bir başlangıç noktası var. Daha ilk adımı atmakla gurbetine düştüğümüz bir öz vatanımız var. Bir şey var; zaman bizi hangi kılıklara sokmuş olursa olsun, bizi kendi halimizle gören, bilen ve sadece bize ait olan sırrı hiç ara vermeden kulağımıza fısıldayan bir şey var. Ve biliyoruz ki o şey, sonradan bulaştığımız, yaşadıkça içine karıştığımız ve sanki parçasıymış gibi göründüğümüz başka her şeyin yabancısı kılıyor bizi!
“Bazen hatıralar o kadar işgal ediyor ki kafamın içini” dedi beyaz saçlı adam gözlerini hiç açmadan, “sanki şimdiki zaman hiç yaşanmadan boşa gelip geçiyor!”
Geçmiş, artık hiç içinde olamadığımız ama hep içimizde olan şeylerin, her işittiğimizde canımızı yakan ortak adı...
“Sence insanlar bir gün zamanda yolculuk yapabilecekler mi?” diye sordu meraklı olan. “Şimdi ne yaptıklarını sanıyorsun!” dedi gülümseyerek meseleyi kendince çözmüş olan.
Noktası uyuyakalmış bir cümlenin virgülü lafı elbette uzatır, hayat böyle!
Jules Verne'nin 'Seksen Günde Devrialem'ini elinde evirip çevirip “Ne kadar uzun sürmüş!” diye mırıldandı biraz önce kitapçıdaki huysuz çocuk.
Sanki dünyaya solgun bir fotoğraf çerçevesinin içinden bakıyor ve eskimelerine izin vermemek için hayatının bütün renklerini iç ceplerinde saklıyordu.
Saatlerin tıkırtılarına sağırlaşmamıştık henüz; bir gün saatimizi kurmayı unutsak, sanki o gün, akreple yelkovanın mecalinin tükendiği anda hayat duruverecekmiş gibi geliyordu hepimize.
Hakikatten nasibi olmayan kişi beyhude tutuşan bir kibrit çöpü gibidir; kendi karanlığının içine bir tek kandil uyandırmadan öylece yanar geçer.
Hiçbir gökkuşağının bilmediği renkleri bilen, o renklerle nice gönül nakışları işleyen insanlar da var.
“Yandır beni yandır beni, aşk meyine kandır beni/ Sarhoş edip döndür beni, mestanın olayım senin./ Al bende benlik kalmasın, kimseler hâlim bilmesin/ Nâm ü nişânım kalmasın, pinhânın olayım senin./ Bu can kuşun sana uçur, aşk meyinden bana içir/ Bu tâc ü hırkadan geçir, üryânın olayım senin” buyuruyor Seyyid Nizam Hazretleri, rahmet olsun.
Yanıp kavrulduysan şu bitmeyen hasretten; şikayeti bırak, say geriye kesretten!
“Sanma ki pek çoksun” dedi meczup, “aslında hiç yoksun!”

Gökhan Özcan
21 beğeni · 3 yorum · Biliyor musun? ·
William Faulkner, “Geçmiş asla sona ermez, hatta geçmez bile” diyor birkaç kelimenin omuzlarına yüklediği bir sarsıcılıkla. Faulkner haklı geçmiş geçmiyor, eğirilen yün gibi bir yumakta birikip duruyor. Peki geçen ne o halde? Gelecek! Durmadan ucundan kemirdiğimize göre, eksile eksile sürekli azaldığına göre, geçen sadece 'gelecek'!
03.05.17 beğen 3 cevap
CEVİZKABUĞU (@karacurin)
Sn.@sezgin-tasci; geldi aklıma 'Gökhan Özcan'ı görünce.:)
03.05.17 beğen 2 cevap
@karacurin neden ? O da mı severdi yazarı ? Bu arada Sezgin'i tanıdım saygı değer bir insandı kendisi.
03.05.17 beğen cevap
Bir de şunu düşünün!
Bir de şunu düşünün!
Gerçek zannederek çiçek resimleriyle kaplı bir bilboarda konan kelebek ne hisseder?
16 beğeni · 9 yorum · Anın Fotosu ·
Can (@canae)
Fotoğraf çok güzel.😊😊😊😊😊
27.04.17 beğen 2 cevap
Atakan Arslan (@atakan-arslan)
Sasirir sonra unutur
27.04.17 beğen 1 cevap
yusuf üvet (@yusuf-uvet)
büyük hayal kırıklığı yaşar.. Ama muhtemelen son hayal kırıklığı olur kelebeğin ömrü göz önüne alınırsa.. Peki bu kelebeğin şansı mı yoksa şansızlığı mı olur?
27.04.17 beğen 3 cevap
Kitaba takılıp düşmek
Kitaba takılıp düşmek
Hepimiz kitaplara pek çok şey borçluyuz, çünkü bizlere birçok şey kazandırmıştır kitaplar. Peki kaybettirdikleri? Zaman zaman bunun üstünde düşünmekte de fayda var. Bu meseleyi kendine dert edinen birçok insan da var zaten. Sağda solda 'kitabın zararları' başlıklı değerlendirmelere sizler de rastlamışsınızdır. Ancak yine de arkasına koca bir yayın endüstrisini almış kitap simsarlarının tek boyutlu algı oyunlarına karşı, hem 'insan'ı hem de 'kitap'ı savunma görevi üstlenen cesaretli satırlara yenilerinin eklenmesi lazım...
Kitap okumak insanı zenginleştiren, derinleştiren, zihin açıcı bir faaliyet olabildiği gibi, insanı sığlaştıran, ezbere bağlayan, zihni kilitleyen bir faaliyet de olabilir. “Okusun da ne okursa okusun” anlayışı yanlıştır ve zamanlar arasında bu yanlışın bu kadar aşikâr hale geldiği başka bir zaman da olmadı. Zaman ayırdığımız her şey gibi kitaplar da içerikleri bakımından sorgulanmaya fazlasıyla muhtaçtır. Kitap, pozitif çağrışımları baskın bir kelimedir, evet... Ancak adı kitap olan her şeyin insana yarayışlı olduğunu söylemek yine de büyük bir yanlıştır.
“Kitaplarda okuduklarıyla doldu imgelemi, sihirlerle, kavgalarla, savaşlarla, meydan okumalarla, yaralarla, inlemelerle, aşklarla, acılarla ve her çeşit olanaksız saçmalıklarla; okudukları zihnini öylesine hükmü altına aldı ki okuduğu bütün uydurmacalar ve hayaller gerçeğe dönüştü, öyle ki dünyadaki hiçbir tarihin bu kadar gerçek olmadığına inandı” diyor Cervantes, kitapların içinde aklını yitiren Don Kişot hakkında.
Kitaplar marifetiyle insan inşa edilerek ayağa kaldırılabilir ya da tamamen yıkıma uğratılabilir; bir kitabın kapağını açarken ayağımızın sağlam bir zeminde olması işte bu yüzden çok önemli!
Yanlış bir kitap, doğru kitapların önüne geçerek insana çok değerli vakitler kaybettirebilir. Yanlış bir kitaba karşı kendimizi savunma bilincine sahip değilsek, bu okumalar zihnimizi boş ve yanlış şeylerle doldurabilir; düşünme alışkanlıklarımızı, meselelere bakış açımızı, duygularımızı bize hiç fark ettirmeden değiştirebilir, bize hassasiyetlerimizi ve önceliklerimizi kaybettirebilir.
Yanlış kitap çoğu zaman kafa karıştıran kitap değildir; kafayı kendi çizgilerine göre ütüleyen, katılaştıran, gerçeğe ulaşmasını sağlayacak meraklarını törpüleyen, ayrıntıları birer kırışık gibi görerek dümdüz eden kitaptır. İnsanın tabiatındaki zenginlikleri ve kendine özgülüğünü alır, sinsice tekdüzeleştirerek birbirinin aynısı olan koca kalabalığa katar onu. Kitap tektipleşmenin çaresi olabileceği gibi, sebebi de olabilir.
Kitapları birer fetişe dönüştürmenin manası yok, asıl önemli olan idraktir. Kitaplar o idraki doğrularla beslediği oranda güzel, iyi ve lüzumludur. Yaşadığımız dünyada, insanlığın yaşadığı yaygın idrak boşalmasının önde gelen müsebbiplerinden biri de yazık ki gerçekle ve doğruyla bağını koruyamayan ve hatta özellikle korumayan kitaplardır.
Zulümlere, katliamlara, toplu cinayetlere, organize suçlara kanlı imzasını atan tarihi şahsiyetlerin neredeyse tamamının evlerinde koca koca kütüphaneleri vardı.
Gücün insanı tabiatındaki iyilik cevherinden tamamen kopartarak bir zulüm makinesine dönüştürebilmesi için, epeyce entelektüel bahaneye ihtiyacı vardır.

Gökhan Özcan
6 beğeni · 1 yorum · Biliyor musun? ·
Kimi kitaplar okumayanı eksik bırakır, kimi kitaplar okuyanı eksik bırakır.
Kutsal olanlar dışında her kitap eksiktir, hakikatle tamamlanmaya muhtaçtır vesselam!
25.04.17 beğen 2 cevap
/ 25