ara

Yrd.Doç.CEVİZKABUĞU

Bu dünyanın benim için ne olduğunu biliyor musunuz ? onu size kendi aynamda göstereyim mi? bu dünya başlangıcı ve sonu olmayan içten bir canavardır gücün sabit; demirden bir büyüklüğüdür , o ki ne daha büyük ne de daha küçük olur kendini tüketmez sadece Değişir bütün olarak değişmeyen bir bütünlük arz eder ve bizler de kıvranıp dururuz. Frıedrıch Nıetzche
İlgi(sel)
"Santayana yaratılış ve soyu bakımından Protestanlığı benimsememektedir. Ortaçağın güzel efsânelerini bıraktılar diye Protestanlara kızmaktadır, özellikle de Heine gibi kendinin de “şiirin en güzel çiçeği” diye gördüğü Meryem Ana’yı ihmal etmelerine dayanamıyor. Bir nüktecinin dediği gibi, ‘Santayana’nın inancına göre Tanrı yok, ama Meryem Tanrı’nın anasıdır.’ Odasını Meryem ve azizlerin resimleriyle süslemişti. Katolikliğin güzelliğini başka her türlü inanca tercih etmektedir, sanatı sanayie tercih etmesinin nedeniyle bunun nedeni birdir."
0 beğeni · 0 yorum
Erkeklere(has)😁
Erkeklere(has)😁
"Bu, ister istemez belirsiz bir tanımdır. Çünkü, zaman ve mekâna göre, özel uyma gerekliliği, dolayısıyle de iyi fikrinin içindeki özel şey alabildiğine değişir. Bazı davranış biçimlerinin iyi diye damgalandığı doğrudur. Bunlar en tam hayata, en geniş çapta uygulandığı biçimde iyidirler. Bu damgayı vuran, zevk duygusudur. Bu zevk, doğal seçim tarafından koruyucu ve pahalıya mâl olan eylemlere bağlıdır. Çağdaş hayatın karmaşıklığı ayrıcaları çoğaltmıştır. Ama normal olarak zevk, biyolojik bakımdan yararlı, acı ise biyolojik bakımdan tehlikeli eylemleri belirtir. Yine de bu ilkenin geniş sınırları içinde, iyi’nin en çeşitli ve görünürdeki en çatışan kavramlarını buluyoruz. Batı dünyasında; herhangi başka bir yerde ahlâksız sayılmayacak, hiçbir ahlâk ilkesi yoktur. Yalnızca çokkarılılık değil, aynı zamanda intihar, yurttaş öldürme, hattâ ana baba öldürme bile, bazı uluslarda ahlâkça onaylanmaktadır.

Fiji başkanlarının karıları öldükten sonra boğularak ölmeyi kutsal bir ödev gibi görmektedirler. Williams’ın kurtardığı kadın “geçe kaçtı, yüzerek ırmağın karşı kıyısına geçti, kendi halkı karşısına çıkarak, kurban törenine devam edilmesini, bir anlık zayıflığın onu bir ara bu işten alıkoyduğunu belirtti.” Kurtarıcısına küfreden, o gün bugün de ona nefretini yağdırdığı başka bir kadından söz ederken Wilkes. Livingstone, Zambesi kıyılarında yaşayan Mokolololu kadınların, İngiltere’de erkeklerin yalnızca bir karısı olduğunu duyunca şaşıp kaldıklarından söz eder. Onlarca tek karısı olmak, “edepli bir iş değilmiş.” Reade’e göre de, Ekvator Afrikasında “Bir erkek evlenir de, onun bir kadına daha bakabileceğine, karısının aklı keserse, ille de bir kadın daha alsın diye tutturur, kocası başka karı almazsa, ona “cimri” der"
Will Durant .Felsefe Öyküleri
9 beğeni · 5 yorum
Semih Oktay (@semih-oktay)
Öz çekim mi yaptın Sayın @karacurin Doçenti?
16 sa beğen 3 cevap
WeCouldBeTheSame (@wecouldbethesame)
Ya ne kadar ponçiksin 😂😂😂😂
16 sa beğen 1 cevap
Zihin(sel)
Zihin(sel)
"İlk gözümüze çarpan şey, psiko Genetik açıklama yolları aramak, düşüncenin insanı şaşkına çeviren karmaşıklıklarını, yalın sinirsel işlemlere indirmek, en sonunda da maddenin hareketine varmak sözkonusudur. Bu çabanın işe yaramadığı doğrudur. Ancak, bu teşebbüste başarı kazanan var mıdır? Spencer, bilinci geliştiren süreçlerin üstündeki örtüyü kaldırmak için, muhteşem bir programla işe başlıyor. Sonunda bilinci geliştirmek amacıyla, onu her yerde gerçek diye kabul etmek zorunda kalıyor. Yıldızlar yığınından zihne kadar, sürekli bir evrim olduğu fikrinde direnmektedir. Sonunda da maddenin ancak zihin aracılığıyle bilindiğini itiraf etmektedir. Bu ciltlerdeki en ilginç paragraflar, içinde belki de maddeci felsefenin bırakıldığı paragraflardır:

Molekülün salınımı, bilinçte bir sinir şoku ile yan yana görülebilir mi? Ne yaparsak yapalım, onları birbirlerine benzetmeyiz. Bir duygu biriminin, bir hareket birimiyle ortak hiçbir yanı olmadığı, ikisini yan yana getirdiğimizde daha açıkça ortaya çıkıyor. Bilincin bu biçimde dolaysız olarak verdiği karar da, analitik bakımdan doğrulanabilir… Çünkü salınım hâlindeki bir molekül kavramı, birçok duygu birimlerinden meydana gelmiştir (Yani, madde üstündeki bilgimiz, zihin birimlerinden –duyular, anılar ve fikirlerden- meydana gelmiştir.) “Zihin olgularını zihinsel olgulara çevirmekle, fiziksel olguları zihinsel olgulara çevirmek arasında seçim yapmak zorunda kalsak, ikinci şık birincisinden daha kabul edilebilir görünmektedir.”

Yine de, bir zihin evrimi vardır elbette. Tepki biçimlerinin yalından birleşik ve karmaşığa, refleksten tropizme ve içgüdüye, hâfıza ve muhayyile yoluyla zihin ve akla doğru bir gelişimi vardır. Bu 1400 sayfalık fizyolojik ve psikolojik incelemeyi, sağ salim okuyup bitiren kimsenin üzerine, zihnin ve hayatın sürekliliği konusunda alabildiğine güçlü bir duygu çökecektir. Ağır tempoda oynatılan bir sinema filmi görür gibi, sinirlerin biçimlenmesini, adaptiv refleksin ve içgüdülerin gelişimini ve çatışan dürtüler sonucu çıkan bilincin meydana gelmesini görmekteyiz. “Akılda farklı aşamalar olmadığı gibi, gerçekte birbiriyle ilişkisi olmayan melekelerden de meydana gelmiş değildir. En yüksek belirtileri, yalın ögelerden derece derece ilerleyen bir karmaşıklığın sonucudur.” İçgüdü ile akıl arasında bağ yoktur. Her biri iç ilişkilerin dış ilişkilere ayarlanmasıdır. Tek fark, içgüdünün karşılık verdiği ilişkiler oldukça, bir örnek ve yalın olduğu sürece, derece farkıdır. Oysa, aklın verdiği karşılıklar epeyce yeni ve karmaşıktır. Akla dayanan bir eylem, bir durumun meydana getirdiği başka içgüdüsel karşılıklarla olan mücadelede, sağ kalmış olan içgüdüsel bir cevaptır. “Düşünceyle bir şeyi tartma” rakip dürtülerin biribirlerini kırıp öldürdüğü bir mücadeledir. Aslında, akıl ve içgüdü, zihin ve hayat birdir."
4 beğeni · 0 yorum
Kadına Bakış
Kadına Bakış
"Kadınlara gösterilen bu saygının nedeni, Hıristiyanlıkla Alman duygululuğudur; bunun da nedeni, duyguyu, içgüdüyü ve istemi, aklın üstünde tutan romantik harekettir. Asyalılar daha akıllı, kadınların aşağı olduğunu açıktan açığa kabul etmektedirler. “Yasalar kadınlara erkeklerle eşit haklar tanıdığından, onlara aynı zamanda erkek akılları da vermeleri gerekir.” Asya, evlilik kuruluşlarında, bizimkilerinden daha ince bir namusluluk gösteriyor; çokkarılılığın normal ve yasaya uygun bir töre olduğunu kabul ediyor, bizlere aynı şeyi yapıyorsak da “gerçek tekkarılılık var mıdır ki?” sözünün ardına saklanıyoruz. Üstelik kadınlara mülkiyet hakkı vermek kadar büyük saçmalık olabilir mi! “Bütün kadınlar, birkaçı dışta kalmak üzere, savrukluğa eğilimlidirler.” Çünkü şimdiyi yaşarlar yalnızca, tek Açıkhava sporları da çarşıda alışveriş yapmaktır. “Kadınlar, para kazanmanın erkeğin işi, harcamanınsa kendi işleri olduğunu düşünürler,” işbölümü kavramları böyledir. “Bu bakımdan, bence kadınlara, kendi işlerini yönetmelerine izin verilmemeli, ister babası, ister kocası, ister oğlu, ister devlet olsun, bir erkek nezareti altında bulundurulmalıdırlar. Tıpkı Hindistan’da olduğu gibi, kendileri elde etmedikleri herhangi bir malın tasarrufunda bulunmaları için, hiçbir zaman tam yetki verilmemelidir. Fransız Devrimi’yle en son noktasını bulan, hükümetin genel bozukluğunun nedeni, XIII. Louis’in kadınlarının lüksü ve savrukluğuydu.

Kadınlarla alışverişimiz ne kadar az olursa, o kadar iyidir. Kadınlar “gerekli kötü” bile değildir; hayat onlarsız daha güvenli ve rahat olur. Erkekler kadınların güzelliğindeki tuzağı gördüler mi, üretimin saçma güldürüsü sona erdi demektir. Aklın gelişmesi, üretim istemini zayıflatır ve engeller, böylece soyu kurutmayı başarır. Tedirgin istemin çılgınca trajedisinin daha güzel bir sonu olamazdı; yenilge ve ölüm üstüne kapanan perde, neden yeni bir hayata, yeni bir mücadeleye, yeni bir yenilgeye bir defa daha açılsın? Bu kuru gürültü, insanı sadece acıklı bir sona götürecek olan bu sonsuz acı, daha ne kadar bizi aldatacak? İstemin karşısına çıkıp ne zaman meydan okuyacağız, ona hayatın sevimliliğinin bir yalan olduğunu ve en büyük nimetin ölüm olduğunu ne zaman söyleyeceğiz?..."
10 beğeni · 6 yorum
Hayata Gülümse (@hayatagulumse998)
Şimdi söyleyin :) :) :)
18.05.18 beğen cevap
POST_MORTEM (@post-mortem)
Ahanda Schopenhauer :D
18.05.18 beğen 5 cevap
Zehra güneş (@borderline)
Biliyordum biliyordum ben kadın degilim:)
18.05.18 beğen 1 cevap
Kadın(sı) Haller😁
Kadın(sı) Haller😁
"İstemin son ve tam fethi, hayat kaynağını, yani üretim istemini engellemek olacaktır elbette. “Üretme dürtüsünün tatmini, hayata karşı iştahın en güçlü doğrulaması olduğundan, bütünüyle ve kökünden mahkûm edilebilir.” Suçları neydi ki bu çocukların – doğdular?

“Hayatın dağdağasına şöyle bir bakacak olursak, görürüz ki, herkes yoksulluk ve sefâlet içinde, sonsuz ihtiyaçlarını tatmin ve sayısız dertlerinden kurtulmak için var güçleriyle çalışmakta; üstelik, bu işkence hayatını kısacık bir süre sürdürmekten başka hiçbir şey umut etmeye cesâret edememektedir. Bununla birlikte, arada, bu kargaşalığın ortasında, birbirine özlemle bakan iki sevgilinin bakışmasını görüyoruz; ama neden bu kadar gizli, korkak ve ürkek bakışıyorlar? Çünkü bu sevgililer, çabucak sona erecek bir şeyi, bu sıkıcı işi sürdüren hâindirler; üretim sürecindeki utancın esas nedeni budur.”

Burada suçlu olan kadındır; çünkü bilgi istemsizliğe ulaştı mı, kadının düşüncesiz güzellikleri erkeği üretime çekmektedir. Gençlik, bu güzelliklerin ne kadar kısa ömürlü olduğunun farkında değildir; aklı başına geldiğindeyse vakit çok geç olmaktadır.

“Doğa, genç kızlarda, sahne dilinde çarpıcı etki denen şeyi gözetmişe benziyor; birkaç yıl süreyle onları güzelliğe boğuyor, ilerdeki yılların bedeli olarak, onlara çekicilik vermekten çekinmiyor; bu yıllar içinde erkeğin aklını çeliyorlar, erkek de ömür boyunca onların bakımını üstüne alıyor. Erkeğe, akıl hâkim olacak olsaydı, bu davranışlarını haklı çıkaracak bir neden bulunamazdı… Doğa, başka yerde olduğu gibi, burada da her zamanki iktisadî davranışıyla hareket ediyor: Nasıl ki dişi karınca, dölleşmeden sonra, artık gereksiz, hattâ yavru yapma işi için tehlikeli olan, kanatlarını kaybederse; kadın da bir iki çocuk doğurduktan sonra, genellikle güzelliğini yitirir; her hâlde aynı nedenden olacak bu.”

Genç kızlar düşünmelidirler ki “kendilerine bugün aşk şiirleri, övgüler yazdıran nesne, on sekiz yıl önce doğmuş olsaydı, yüzüne bile bakmazlardı onun.” Üstelik erkekler, beden bakımından kadınlardan daha güzeldir.

“Şu bücür, dar omuzlu, koca kalçalı kısa bacaklı soya, ‘Cinsi Latif’ adını taktıran, erkeğin kafasını bulandıran şey, cinsel dürtüden başka şey değildir; çünkü cinsiyetin bütün güzelliği bu dürtüyle ilgilidir. Kadınlara güzel deneceğine, estetik olmayan cins demek, daha yerinde olurdu. Kadınların ne müziğe, ne şiire, ne güzel sanatlara karşı gerçek ve hakikî bir duyarlılıkları yoktur. Herhangi bir şeye karşı bütünüyle tarafsız bir ilgi duyamazlar… Bütün kadınlar arasında, en üstün zihinleri olanlar bile, güzel sanatlar alanında, gerçekten değeri olan orijinal tek bir eser verememişler, ya da herhangi bir alanda dünyaya sürekli değeri katkısı bulunan bir eser oluşturamamışlardır."
12 beğeni · 19 yorum
Eseflal (@eseflal)
Bu alıntı nereden @karacurin abi 🤔
18.05.18 beğen 2 cevap
MettÇk (@mettck)
Feministler gelmeden yerimi alayım. Gerçi nispeten uzun bir yazıyı okuyabilecek feminist, sitede var mı bilmiyorum. :D Yüzde yüz katılmamakla birlikte yüzde 80 katılıyorum.
18.05.18 beğen 1 cevap
WeCouldBeTheSame (@wecouldbethesame)
Bak böyle bir paylaşımı sen yaptığın için ciddi bir şekilde değil bol kahkahalar eşliğinde okudum 😉
18.05.18 beğen 3 cevap
Masonik(sel)
Masonik(sel)
G Mail neyi temsil ediyor

Niçin Uygulamaya Sokuldu? GMail GMale.Hergün birilerine mail gönderiyoruz, iş hayatı, ev hayatı, günlük faaliyetlerimiz ve sosyal paylaşımlarımızda olsun mutlaka haberleşmede mail gönderme çok etkili ve kullandığımız bir yöntem olarak karşımıza çıkmakta.

Dünya nüfusunun üçte biri internet üzerinden film izliyor, müzik dinliyor arkadaşlarıyla konuşuyor, kendini büyük kitlelere ifade ediyor, gülüyor, eğleniyor. Haberleşiyor, mailler atıyor, iş takibi yapıyor ve özel konuları görüşüyor.

Milyarlık bir bütçeye sahip Google’nin kullanıcılara sunduğu hizmet olan Gmail günlük yaşantımızda mail gönderimi olarakda en çok kullandığımız hesaplardan bir tanesi. 33. derece Mason temsili olan şeklin görüntüsü..

Gmail Kime hizmet ediyor? Gmail’i biraz derinlemesine araştırdığımızda ilginç bulgulara rastlıyoruz. İnsanları burada bile nasıl yönlendirdiklerini ve neye hizmet ettirdiklerini..



Mason torbası şifresi bulunan “Gmail” logosu Masonların tören de üzerine taktıkları torba. Zarf şeklinde..Yani zarf şeklinde ne sakınca var diyorsanız Açıklayayım;

Biraz daha derinlemesine gideyim. Gmail logosu masonik bir sembol. Çünkü Masonların kullandığı Masonik önlük bu önlük, Masonların ROYAL ARCH, YEDİNCİ DERECE Mason törenlerinde çırak, kalfalık ve usta mason törenlerinin devamında ritüel ve simge olarak kullanılmakta.

Ritüel ve masonik törende kullanılıyor. Aynı zamanda her şeyi gören göz Horus’un gözüzünü de temsil ediyor. Masonlar ROYAL ARCH, YEDİNCİ DERECE törenlerinde üzerlerine taktıkları sembolik simgeler Gmail ile aynı şekil ve yapıda.. Peki Gmail’in M’si Neyi Temsil ediyor

G Mail’de M piramitleri temsil ediyor. Bununla ilgili bir olasılık düşünelim o halde düşünsenize Biz internet üzerinden tüm bilgi gönderiyoruz ve sayısını bile bilmediğimiz mailler atıyoruz. Şöyle bir sayısını düşünün. E-posta,gönderirken sayıların sembolik bir ritüel rakamı varsa bu da Horus olarak ona yani Horusa gitmez mi

Bu nedenle, e-posta gönderirken G Mail sembolik itibariyle Horus çağırmaktır. Ne dersiniz Google kimin silahı Sizce kimi Vuruyor
19 beğeni · 15 yorum
E.A. (@ea)
Kimi vuruyor bilmem ama farklı cihazlardan oturum açarken hesabınız ele geçirilmiş olabilir diyip habire kendini kitleyip şifre mifre sorunca beni vurmuş kadar oluyor.
18.05.18 beğen 6 cevap
Abdullah Eryılmaz (@abdullaheryilmaz)
Torbacının numarasını göndersene 😂
18.05.18 beğen 10 cevap
Alyoşa (@alyosafiyodorovic)
Canıtın yavaşca o klavyeyi yerine bırak 🙄
18.05.18 beğen 4 cevap
Schopenhauer(sel)
Schopenhauer(sel)
"Schopenhauer, 22 şubat 1788’de Dantzig’de doğdu. Babası, yetenekli, öfkeli, bağımsız huylu, özgürlük tutkunu bir tüccardı. Dantzig, 1753’de Polonya’ya katılarak bağımsızlığını yitirdiğinden, Arthur, beş yaşındayken Hamburg’a taşındı. Böylece Schopenhauer, küçüklüğünde, ticaret ve mâliye ile ilgili işler arasında büyüdü; babasının girmesini istediği ticaret hayatını çok geçmeden bıraktıysa da, bu onda bir çeşit duygusuzluk, gerçekçi bir zihniyet yarattı, dünya ve insanlar hakkında bilgi edinmesini sağladı. Nefret ettiği şu salon filozoflarının, ya da akademik tipteki filozofların tam tersini yaptı. Babası, söylendiğine göre intihar sonucu, 1805’te öldü. Babasının annesi de akıl hastası olarak ölmüştü.

“Huy ya da istem babadan, akılsa anadan gelir çocuğa,” diyordu Schopenhauer. Annesi akıllıydı; gününün en gözde romancılarından biri olmuştu. Gerektiği zaman alımlı, gerektiği zaman hışımlı oluyordu. Yavan kocası, onu mutlu edememişti; kocası öldüğünde, serbest aşk hayatı yaşamaya başladı ve bu çeşit hayat için en uygun ortam diye Weimar’a taşındı. Arthur Schopenhauer, Hamlet’in annesinin yeniden evlenmesine karşı geldiği gibi, tepki gösterdi; annesiyle olan kavgaları, kadın hakkındaki felsefesini meydana getirecek olan bazı yan gerçeklerin çoğunu ona öğretmişti. Anasının ona yazdığı mektuplardan biri, bu durumu açıkça anlatır: “Tahammül edilir şey değilsin, başına belâ oluyorsun insanın, seninle birlikte yaşamak güç; ukalâlığın bütün iyi taraflarını gölgede bırakıyor, başkalarında kusur bulmadan edemediğin için, o iyi yönlerinin dünyaya hiçbir faydası yok.” Ayrı yaşamaya karar vermişlerdi; annesini, ancak konuk ağırlama günlerinde ziyaret edecekti, o da konuklardan biri olacaktı; o zaman, akraba diye birbirlerinden nefret edeceklerine, yabancılar gibi nazik davranırlardı. Christiane’ı yanında getirmesine izin verdiği için, Mme Schopenhauer’i seven Goethe’nin, ona oğlunun pek ünlü biri olacağını söylemesi, durumu daha beter etti. Anne, bir ailede iki dâhi çıktığını hiç duymamıştı. Sonunda kızışan kavgaların birinde, anne oğlunu ve rakibini merdivenlerden aşağı itti. Bunun üzerine Schopenhauer ona, acı acı, geleceğin onu ancak kendi sâyesinde tanıyacağını söyledi. Schopenhauer, çok geçmeden Weimar’dan ayrıldı; annesi 24 yıl daha yaşadıysa da, yüzünü bir daha görmedi. Schopenhauer ile aynı tarihte doğan Byron’un da, annesiyle arasında aynı macera geçmiştir. Bu adamlar, hemen hemen sırf aynı nedenlerden ötürü, karamsarlığa mahkûm olmuşlardı. Ana sevgisi bilmeyen, üstelik nefretini gören bir adamın, dünyaya karşı sevgi duymaması kolay anlaşılabilir."
14 beğeni · 13 yorum
Semih Oktay (@semih-oktay)
Okudum.
17.05.18 beğen 3 cevap
grimalkin stone (@grimalkin)
Şu (sal) (sel) leriniz beni bir gün öldürecek vallahi :)
17.05.18 beğen 1 cevap
Voltaire(sel)
Voltaire(sel)
"1715’te, yirmi bir yaşının gururu içinde, Paris’e gitti. Oraya vardığı gün XIV. Louis hayata gözlerini yummuştu. Ondan sonra gelen Louis, daha çocuk yaşta olduğundan, iktidar, bir naibin eline geçti. Bu dönemde dünyanın başkentinde herkes, bu arada Voltaire de tabiî çığırından çıktı. Çok geçmeden zekî ve korkusuz bir genç olarak ün saldı. Naip, iktisadî kaygılarla, krallık ahırlarındaki atların yarısını sattığında, François Arouet, krallık sarayını dolduran ‘eşeklerin’ yarısını kovmanın çok daha akıllıca bir davranış olacağını belirtti. Sonunda Paris hakkında söylediği bütün parlak ve iğneleyici sözler, hep ona yüklenmeye başladı. Naib’in tahtı ele geçirmek istediğini öne süren iki şiire, Arouet’in sözleri de eklenmişti. Bunun üzerine Naib küplere binmiş; bir gün parkta delikanlıyla karşılaşınca ona: “Arouet Bey,” dedi, “şimdiye kadar görmediğiniz bir yeri size göstereceğime bahse girerim.” Arouet: “Orası da neresiymiş?” diye sorunca aldığı karşılık, “Bastille’in içi” oldu. Arouet ertesi gün, 16 Nisan 1717’de Bastille Hapishânesi’ne atıldı.

Bastille’deyken, bilinmeyen bir nedenle “Voltaire” takma adını aldı ve ciddî bir şair oldu. Hapiste on bir ayı dolmadan, Henri de Navarre’ın hikâyesini anlatan uzun ve oldukça değerli destanı “Henriade”ı yazdı. Derken Naip, suçsuz birini hapsettiğini düşünmüş olmalı ki, onu serbest bırakarak bir de maaş bağladı. Voltaire Naib’e mektup yazarak, yiyeceğini içeceğini düşündüğü için teşekkür etti; yalnız bundan sonra oturacağı yeri de kendisi seçmesi için ricâda bulundu.

Voltaire hapisten balıklama sahneye atlamış gibiydi. “Oedipe” adlı trajedisi 1718’de sahneye konduğunda, arka arkaya kırk beş gece oynayarak Paris’te rekor kırdı. Yaşlı babası paylamak için gelip oturduğu locada, sevincini örtmek için ikide bir “Serseri! Serseri!” deyip duruyordu. Oyununda şu korkusuz sözleri,

“Rahipleriniz basit halkın sandığı gibi değil;

onların bilgileri bizim bönlüğümüz sadece.”

Şu çağ açan, meydan okuyucu sözleri söylemekten hiç çekinmemişti:

“Kendimize güvenelim kendi gözlerimizle

görelim ne varsa,

Kehânetlerimiz onlar olsun, sacayaklarımız,

tanrılarımız.”

Oyun Voltaire’e 4.000 frank net para getirdi. Voltaire bu parayı, edebiyatçılar arasında görülmemiş bir davranışla işe yatırdı. Uğradığı bütün belâlara rağmen, sadece büyük bir gelir sağlamakla kalmadı, bu geliri arttıracak işlere de girişti. İnsanın felsefe yapmadan önce yazması gerekir diyen klâsik atasözüne saygı gösteriyordu. 1729’da Hükümet tarafından kötü plânlanmış bir piyangoda bütün biletleri almış, büyük bir servet kazanmıştı. Hükümetse buna oldukça içerlemişti. Ama zenginleştikçe, Voltaire’in eli açıklığı da artıyordu; hayatının son baharında, çevresini bir sürü insan almış, onun parasıyle geçiniyordu.

Kaleminin Galyalı ustalığına, Yahûdilerin mâliyecilik inceliğini katması iyi oldu; çünkü sonraki oyunu “Artemire” başarısızlıkla sonuçlandı. Voltaire’e çok dokundu bu yenilgi. Çünkü her başarı sonraki yenilgilerin iğnesini biler. Kamuoyuna karşı aşırı derecede duyarlıydı; haklarında söylenen şeyleri anlamadıkları için, hayvanlara gıpta ediyordu. Sahne oyunundaki yenilgesine bir de çiçek hastalığı eklendi. Voltaire’in iki yüz kırk bardak limonata içerek kendi kendini iyileştirdiği söylenir. Ölümün gölgesinden çıktığında, “Henriade”ın ona ün sağlamış olduğunu gördü; haklı olarak, şiiri moda hâline getirmekle övünüyordu. Her yerde iyi karşılanıyor, kutlanıyordu. Sonunda aristokrasi onu eline geçirerek kibar bir sosyete adamı yaptı. Konuşma sanatında eşsizdi ve Avrupa’nın en güzel kültürel geleneğinin mirasına konmuştu.

Sekiz yıl süreyle salonların baş tâcı oldu. Derken, talihi tersine döndü. Bazı asilzâdeler, bu gencin dehâsından başka hiçbir soyluluk unvanı olmadığını ileri sürerek, onu hor görmeye başladılar. Duc de Sully’nin şatosundaki bir akşam yemeğinde Voltaire, eşsiz güzel sözlerle ve nükteyle bir süre konuştuktan sonra, Chevalier de Rolan sesini kısmadan, “Kim bu yüksek perdeden konuşan delikanlı?” diye sorması üzerine, Voltaire hemen “Efendimiz,” diye cevap vermişti “unvanı olmayan, ama adı için saygı gösteren biri.” Şövalyeye cevap vermek küstahlıktı; cevap verilmemesi gereken biçimde cevap vermekse vatana ihânetti. Lord hazretleri geceleyin Voltaire’e saldırsınlar diye birtakım kabadayıları peyledi, ama yine de, “Kafasına vurmayın, henüz iyi şeyler çıkabilir o kafadan,” demeyi unutmadı. Ertesi gün tiyatroda orası burası sarılı, topallayan Voltaire, Rohan’ın locasına giderek, onu düelloya çağırdı. Sonra da eve dönüp bütün gün eskrim çalıştı. Ama durup dururken, asil şövalyenin bir dâhi tarafından vakitsiz cenneti ya da başka bir yeri boylamaya hiç niyeti yoktu; emniyet müdürü olan yeğenine kendini koruması için baş vurdu. Voltaire tutuklandı, bir de baktı, yine eski yeri Bastille’de, yine dünyayı içeriden görme ayrıcalığını elde etmişti. İngiltere’ye sürgün gitmesi şartıyle hemen hemen aynı gün serbest bırakıldı. İngiltere’ye gitmesine gitti ama Dover’e polis eşliğinde varınca öç almak hırsıyle, kılık değiştirip Fransa’ya geri döndü. Bunun farkına varıldığını ve üçüncü kez tutuklanmak üzere olduğunu anlayınca, yeniden gemiye binip, üç yıl kalmak üzere İngiltere’ye doğru yola çıktı (1726,1729).

II. Londra: “İngilizler Üstüne Mektuplar”

Yeni dili iyice öğrenmek için kollarını sıvayan Voltaire çok geçmeden İngilizceyi söktü, bir yıl içinde de çağının kalburüstü edebiyatını okudu.

Voltaire’i şaşırtan o dönemin ünlü İngiliz yazarları, Bolingbroke’un Pope’un, Addison’un ve Swift’in, dilediklerini yazabilmeleriydi. Kendine özgü düşünceleri olan bir toplumdu bu İngilizler. Kendi dînini yeniden kurmuş, kralını asmış, yenisini ithal etmiş ve Avrupa’daki herhangi bir hükümdârdan daha güçlü bir parlamento kurmuştu. Bastille diye bir şey yoktu burada. Mühürsüz mektuplarla, unvansız düşmanlarını durup dururken, yargılamadan hapse gönderen, unvanlı emekliler ya da krallığın serserileri yoktu. Burada otuz dîn vardı, bir tek papaz yoktu.

Güçlü, zihinsel bir faâliyetle kaynaşan bir İngiltere’ydi bu. Bacon’ın adı hâlâ duyuluyor, tümevarım yöntemi her alanda başarı kazanıyordu. Hobbes (1588-1679) Rönesans’ın şüpheci zihniyetini ve öğretmeninin pratik zekâsını öyle tam ve açık maddeciliğe dönüştürmüştü ki, bu, Fransa’da safsata yüzünden şehitlik şerefini sağlayabilirdi ona. Locke (1632-1704) herhangi doğaüstü bir varsayıma baş vurmadan bir psikolojik analiz şâheseri yazmıştı (Essay on the Human Understanding = İnsanların Anlayışı Üstüne Deneme, 1698). Collins, Tyndal ve daha başka tanrıcılar (deistler), kurulu kilisenin bütün öğretilerini şüphe konusu yaparken Tanrı’ya olan inançlarını yeniden belirtiyorlardı. Newton yeni ölmüştü. Voltaire sabırla Newton’un eserlerini baştan sona kadar inceledi, sonra da Fransa’da Newton’un görüşlerinin baş savunucusu oldu.

İngiltere’nin öğretebileceği her şeyi, edebiyatını, bilimini ve felsefesini öğrenebilmesindeki çabukluk şaşılacak bir şeydi. Bütün bu çeşitli unsurları aldı, Fransız kültürünün, rûhunun ateşinden geçirerek, Galya mizahıyle de en güzel ifâdesini buldurdu. İzlenimlerini “İngilizler Üstüne Mektuplar” adlı eserinde yazdı ve el yazmasını dostları arasında gezdirdi. Eserini bastırmayı göze alamıyordu, çünkü bu, krallık sansürcüsünün hoşuna gitmeyecek derecede, “Alçak İngiliz”i övüyordu. Bu mektuplar, İngiliz siyasal özgürlüğünü ve zihin bağımsızlığını, Fransız zorbalığı ve tutsaklığıyla karşılaştırıyor; Fransa’nın tembel aristokrasisini ve aşar vergisi alan kilise adamlarını, her türlü soruya ve şüpheye karşı her defasında Bastille’in yolunu göstermelerinden ötürü kınıyor; İngiltere’de olduğu gibi, orta sınıfların devlette lâyık olduğu yere yükselmelerini ileri sürüyordu. Voltaire bu mektupların Fransız Devrimi’nin ilk sesi olduğunu bilmiyordu, zaten böyle bir niyeti de yoktu.

III. Cirey: Aşk Hikâyeleri

Naip, Voltaire’in yapacağı işleri kestiremediğinden, 1729’da Fransa’ya dönmesine izin verdi. Beş yıl süreyle, Voltaire yeniden Paris hayatına döndü; şarabı damarlarında akıyor, rûhu kaleminden dökülüyordu. Derken, açıkgöz yayınevlerinden biri, “İngilizler Üstüne Mektuplar”ı eline geçirip yazarın iznini almadan bastı. Kitap öyle çok sattı ki, bütün iyi Fransızlar, hattâ Voltaire bile korktu. Paris Parlamentosu “dîne, ahlâka ve yetkiye karşı geliyor” diye kitabın hemen yakılmasını buyurdu. Voltaire yine Bastille’in yolunu tutacağını anlayınca, tam bir filozof gibi tabanları yağladı. Ancak, bu fırsattan yararlanarak başka birinin karısını da kaçırdı.

Marquise de Chatelet yirmi sekiz yaşında, ilginç bir kadındı; matematik okumuştu, Newton’un “Principia” adlı eserinin bir çevrisini yapmış, ateşin fiziği üstüne yazılacak bir deneme yarışmasında da, Voltaire’den daha büyük ödül almıştı. Kısacası, bir erkekle kaçacak cinsten kadın değildi. Ama kocası Marki pek tatsız, Voltaire ise pek ilginçti. “Her bakımdan sevebileceğiniz bir yaratık” diyordu onun için. “Fransa’nın en güzel süsü” diye anılan Voltaire, büyük hayranlıkla aşkını karşıladı; onun için “tek kusuru kadın olması olan büyük insan” diyordu. Cinsiyetlerin doğuştan olan zihinsel eşitliği kanısını bu kadından ve Fransa’daki o çağın sayısız hünerli kadınlarından edinmişti. Cirey şatosunu, Paris’in kötü havasından kaçıp sığınılacak hârika bir yer olarak görüyordu."

(Voltaire’i olmak için Voltaire gibi yaşamak gerekir ki Voltaire olsun. -Not-Paylaşımı yapan)
14 beğeni · 10 yorum
Desert Rain (@kartanesi)
Paylaşım da ilk dikatimi çeken kedinin rahatlı ve selam veriyor galiba.
16.05.18 beğen 2 cevap
grimalkin stone (@grimalkin)
Daha önce sizi hiç görmedim ama nedensizce kedinin yüzü bana sizi anımsattı :)
16.05.18 beğen 1 cevap
Selin Beste (@secc)
Minderi çok rahat gözüküyor :)
16.05.18 beğen 1 cevap
Kişilik(sel)
Kişilik(sel)
"Öte yandan Spinoza’ya hayran kişiler de vardı. Bunlar arasında en önemlisi de, yeni kurulmuş bulunan Royal Society Cemiyetinin kâtibi Henry Oldenburg idi. Sonra sırasıyle şunlar geliyordu: Genç bir Alman bilgini ve soylu kişisi Von Tschirnhaus, Hollandalı bilim adamı Huygens, 1676’da Spinoza’yı ziyarete gelen Filozof Leibnitz, La Hayeli fizikçi Louis Meyer; Amsterdamlı zengin bir tüccar olan Simon De Vries… Bu tüccar Spinoza’ya öyle hayran kalmıştı ki, armağan olarak bin dolar kabul etmesini ricâ etmişti. Spinoza kabul etmedi. Daha sonraları De Vries, vasiyetnâmesini yazarken, bütün servetini ona bırakmayı teklif ettiyse de, Spinoza servetini kendi kardeşine bırakması için, onu kandırmıştı. Tüccar öldüğü zaman vasiyetnâmesinde, bıraktığı mülkün gelirinden Spinoza’ya yılda iki yüz elli dolar ödenmesini yazmıştı. Spinoza bunu da geri çevirmek istedi. “Doğa azla yetinir, o yetindiğine göre, benim de yetinmem gerek,” demişti. Ama sonunda, yılda yüz elli dolar kabul etmeye yanaştı. Başka bir dostu, Hollanda Cumhuriyeti’nin Başyargıcı Jan De Witt, devlet bütçesinden yılda elli dolar maaş bağladı. En sonunda, Büyük Kral Louis XIV., Spinoza’nın bundan sonra yayımlayacağı kitabını kendisine adamasını kapalı bir biçimde anlatarak, büyük bir maaş ödemeyi teklif ettiyse de, Spinoza bu isteği kibarca geri çevirdi.

3. Son Günleri ve Ölümü

Bilginin hayatı, yine de anlatıldığı kadar yoksulluk ve yalnızlık içinde geçmemiştir. Bir dereceye kadar ekonomik güveni vardı. Etkili, cana yakın dostları da yok değildi. Çağının siyasal olaylarıyle ilgileniyordu. Ölüm kalım meselesi olan serüvenleri de vardı. Yasağa ve aforoz edilmesine rağmen, 1673’te, Heidelberg Üniversitesi’nde kendisine felsefe kürsüsünün teklif edilmiş olması, çağdaşlarının saygısını kazanmış olduğunu gösterir. Bu teklif büyük iltifatlarla yapılmıştı ve büyük şeyler vaat ediyordu: “İstediğiniz gibi felsefe yapabilirsiniz, Kral hazretlerinin, devletin yerleşik dînini kuşku konusu yaparak, görevinizi kötüye kullanmayacağınıza güveni vardır.” Spinoza şu ilginç karşılığı vermişti:"


Bir Filozof'u Filozof yapan fikir ve düşüncelerin yanısıra eylemleri ve davranışlarıdır (Paylaşımı yapanın notudur)
13 beğeni · 8 yorum
Beyhude (@mamafih)
Burcu S. (@bs)
Psikolojik analize gerek yok. Mesele tamamen teknik. Yani kişiden bağımsız bir durum. Engelli üyelerin birbirlerine takip bildirimi gönderememesi gerekir. Bu hatayı düzeltmiştik ama unuttuğumuz bir yer varmış. Herhangi bir paylaşımı kimlerin beğendiğine mobilden bakarken dokunmatik ekranlar yüzünden yanlışlıkla takip butonuna tıklanabiliyor. Engelli kullanıcıların yanında o butonun görünmemesi ya da tıklanamaması, hatta belki de o kullanıcıların isimlerinin dahi orada gösterilmemesi gerekiyor. Bu konuyla ilgileneceğiz. ----Siz henüz @bayirgulu kullanıcısından özür dilemediniz mi? Peki bunca okuduğunuz nereye gidiyor? Nerede ETİK? Nerede AHLAK? Ahlak; kadının bacak arasında, Etik; fosseptik çukurunda. İyi okumalar dilerim.
15.05.18 beğen cevap
Enes (@cortazar)
Çok güzel bir paylaşım olmuş, Spinoza'yı bir kez daha hatırladım sayende @karacurin :) buraya Spinoza'nın en sevdiğim sözünü bırakayım : " Önemli olan yargılamak değil; anlamaktır. "
15.05.18 beğen 4 cevap
Nesin(sel)
“İnsanlar, ütopilere kulak vermeye hazırdır. Pek garip bir şekilde, herkesin arkadaş olabileceğine kanıverirler; en çok da, özel mülkiyetin elde bulundurulmasından doğduğunu söyleyerek şimdiki kötülükleri yeren birini işittiklerinde… Ne var ki, bu kötülükler bambaşka bir kaynaktan doğmaktadır. İnsan yaradılışındaki şeytansılıktan.” İnsanı geliştiren siyasal bilimler değildir. Siyasal bilimler insanı doğadan geldiği şekilde, olduğu gibi kabul etmek zorundadır.

İnsan yaradılışı, genellikle Tanrı’dan çok insana yakındır. İnsanların büyük çoğunluğu ahmak ve tembeldir. Sistem ne olursa olsun, bu adamlar batmaya mahkûmdurlar. Devlet ödenekleriyle onlara yardıma kalkışmak, “Delik bir kovayı suyla doldurmaya çalışmak,” demektir. Bu kimselerin siyâset alanında yönetilmesi, sanayideyse güdülmesi gerekir; buna râzı olurlarsa ne âlâ, olmazlarsa, gerektiğinde zor da kullanılabilir. “Kimi insan, doğduğu andan itibaren boyun eğmek, kimi de buyurmak için yaratılmıştır.” Çünkü ileriyi aklıyle görebilen kişi, doğa tarafından efendiliğe lâyık görülmüştür. Sadece bedeniyle çalışacak kişiyse, doğa tarafından köle olarak yaratılmıştır. “Akıl, beden için neyse, efendi için de köle odur. Bedenin nasıl akla boyun eğmesi gerekiyorsa” aşağı seviyedekilerin de, bir efendinin yönetimi altında olmaları iyidir. Katı yürekli filozofumuz, ‘Köle canlı bir âlettir, âlet cansız bir köledir,’ derken, Sanayi Devrimi’nin bize sağlamış olduğu imkânları sezer gibi, “Her âlet kendine düşen işi yapsa, başkalarının buyruğuna boyun eğip, isteklerini önceden görse… Mekik kendiliğinden dokusa ya da mızrap tele kendiliğinden dokunsa; ustabaşılarına yardımcılar, efendilere de köleler gerekmez.” diyor kaygılı bir umutla."

Will Durant. Felsefenin Öyküsü
Felsefenin Öyküsü
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
4 beğeni · 0 yorum
/ 288