ara
kişibaşınadüşenmilligelir
2.580 180

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Sosyalist Damar
Bugün haberlerde Begumhan Doğan Faralyalı isimli zatı röportaj verirken gördüm. Aydın Doğanın kızıymış.  Davos ekonomi zirvesinde bilmemne alaninda ilk bilmem kaç ceo arasına girmiş bu muhterem. Verdiği röportajda kullandığı cümleler o kadar klişe ve boştu ki  memleketimizin elit tabakasındaki kalite noksanligini iliklerime kadar hissettim. Neredeyse yıllardır hararetli bir savunucusu olduğum elitist nazariyeye ve bu minvalde zuhur eden meşrebime veda ediyordum. Aklima geçen gün okuduğum Wright Mills in İktidar Elitleri isimli kitabından bir bölüm geldi.

"Oturdukları evler, devam ettikleri dernek ve kulüpler başlıca ayrıcalıklı özellikleri teşkil eder. Keza, devam ettikleri kolejler ve yabancı okullar da milli özellikleri yansıtmaz. Sayfiye ve dinlenme yerleri aynıdır. Seçkin aileler arasında evlilik yaparlar. Böylece İktidar yapısı bu üst sınıfın eline geçer. Yönetimi elinde bulundururlar. Akrabalık ilişkileri güçlüdür. Birlikte yerler birlikte içerler, yönetimi aralarında paylaşırlar, sosyeteyi de ellerinde tutarlar. Ortak av partileri, tenis oyunları yanında çin lokantasında yer ve içerler. Kışı İsvicrede yazı Ispanyada geçirirler. Yat sefalari,  viski, şampanya astragan kürkleriyle bu yükselen sınıf kendi kendini yetiştirmiş kimseler olarak değil, düzene kendini uydurmuş, kendini düzene sunmuş kişilerdir."
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Gayri safi milli hasılanın çok büyük bir oranını yerken. Kendin değerlerini de tüketiyorsun yabancılığın sadece topluma değil kendine de oluyor. Tüketmek amaçsa üretim için gereken ekipmanlarda tüketiliyor hırslar uğruna. Sığ bir vurdumduymazlık içinde yaşanan gerçeklik işte. Başarının parasal karşılığı neyse veriyorsun da değişmiyor vardığın nokta. Liberal bir kapitalizm eni kökü. Yorum yapmadan duramadım efenim iyi geceler. - 18.01.17
Asım Mauser (@mauser)
schopenhauerin dedigine gore 3 tür aristokrasi varmış. 1. doğuştan ve rütbeden gelen 2. para 3. zihinsel. en yücesi de sonuncusuymuş. birincisi türkiyede yok edildi. ikincisi kahpelere bahşedildi. üçüncüsü ile de yerler süpürülüyor. o yüzden kardeş elitizmden vazgeçme asla." kusursuz olan elitler değildir elitizmdir" diye de bir islamcı savunmasi yapayım da gel sen girdiğin yoldan geri dön. - 18.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Bazı arkadaşlar başkanlık sistemi hakkinda ne dusundugumu sordu. Ayrıca üzülerek gordum ki sitede bu konu hakkında malumat sahibi kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu sebeple hem malumat sahibi olun diye hem de Sistem değişikliği geleceğimizi doğrudan etkileyecek bir husus olduğu için bir iki kelam da ben edeyim dedim. Evvela memleketimizde parlamenter sistem tam manası ile uygulanmıyor bunu bilmek lazım. Zira parlamenter sistem ilk ortaya çıkışından itibaren pratikte oluşan bazı aksaklıklar nedeni ile evrimleşmiş ve muhtelif türlere ayrılmış. Bunlar Westminster modeli, düalist sistem ve rasyonelleştirilmiş parlamenter sistem türleridir. Memleketimizde ise bunlardan rasyonelleştirilmiş parlamenter sistem modeli uygulanmaktadır. Bunun ne demek olduğunu anlamak için öncelikle kuvvetler ayrılığı prensibine değinmek gerek. Kuvvetler ayrılığı prensibini ilk ortaya atan şahıs Montesquieu dur. Buna göre devlet idaresinde üç farklı erk ya da kuvvet vardır. Bunlar yasama yürütme ve yargı kuvvetleridir. Montesquieu bu üç kuvvetin birbiri ile ayrı olması gerektiğini ve üç farklı kurum tarafından kullanılması gerektiğini ifade etmiş ve herhangi iki kuvvetin bir kişi ya da kurum elinde bulunduğu zaman bunun zararlı olacağını zira iki ya da üç kuvveti elinde bulunduran kurumun ya da kişinin aşırı derecede güçlenmesi sonucu problemli bir idari yapı oluşacağını söylemiştir. Bu yüzden sağlıklı ve demokratik bir idarenin tam ve kesin kuvvetler ayrılığı prensibi ile yürütülebileceğini iddia etmiştir. İşte bu başkanlık sistemi, parlamenter sistem, yari baskanlik,meclis hükümeti sistemi vs. hep bu erklerin dağılımı üzerine uygulanan modeller olarak karşımıza çıkmaktadır. Parlamenter sitemde bir adet meclis bulunmakta-yasama- ve bu meclisin içerisinden seçilmiş bir hükümet yürütme görevini ifa etmektedir. Ayrıca bir de yürütmenin başı konumunda cumhurbaşkanı bulunmaktadır. Parlamenter sitemde tam manası ile bir kuvvetler ayrılığından söz edemeyiz çünkü yürütme görevini ifa eden bakanlar kurulu meclisin içerisinden çıkar. Yani yürütmede görev alan bir bakan aynı zamanda yasama işleminde de görev alabilmektedir. Ayrıca cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve bakanlar kurulu tarafından çıkarılan kanun hükmünde kararnameler ile yasama yetkisi bir oranda yürütmeye devredilerek kuvvetler ayrılığı prensibi ihlal edilmektedir. Yürütmenin hızlıca karar alması geren bir hususta kendisine tanınan bu yetkiler rasyonelleştirilmiş parlamentarizmin temelini oluşturmaktadır.  Yani kâğıt üzerinde düzgün işleyen bir sistem olmasına rağmen iş pratiğe dökülünce parlamenter sistemde bazı eksiklikler oluşmaktadır ve kuvvetler ayrılığı prensibi ihlal edilmek sureti ile bunlar giderilmektedir. Ayrıca parlamenter sistemde yürütme erkini oluşturan hükümet güvenoyu neticesinde geldiği için ve güvenoyu aldığı zaman aynı zamanda yasa çıkaracak sayıya da ulaşmış olduğu için istediği yasayı parlamentodan geçirebilmektedir. Şu durumda güçlü bir siyasi parti tek başına iktidar olduğu zaman aynı zamanda yasama erki ve yürütme erkine de erişebilmektedir. Yasamada görev alan bir vekil partisinden bağımsız olarak oy kullanamamakta ve düşüncesini ifade edememektedir. Rasyonelleştirilmiş parlamenter sistemde neticede yasama ve yürütme erki tek elde toplanmaya meyyaldir. Ayrıca Anayasa mahkemesi ve yüksek yargı organlarının üyeleri de meclis ve cumhurbaşkanı tarafından seçildiği için bu erkin yargıya müdahalesi de söz konusu olmaktadır. Neticede rasyonelleştirilmiş parlamentarizm pratikte kuvvetler ayrılığını alenen ihlal etmektedir. Başkanlık sisteminde ise dünyada en uygun ve meşhur model Amerikan tipi sistemdir.  Amerikan tipi başkanlık sisteminde yasama senato tarafından yürütme başkan ve ekibi tarafından yargı ise bağımsız mahkemeler tarafından kullanılmaktadır ve bu kuvvetler birbirine asla müdahale edemez biçimde teşkilatlanmıştır. Bu tam kuvvetler ayrılığı durumunda yargı iki kuvveti de denetleme yetkisine sahiptir. Yasamanın yürütmeyi yürütmenin yasamayı denetleme yetkisi ise oldukça zor şekil şartlarına tabidir. Bu noktada başkanlık sistemine getirebileceğimiz tenkitlerden birisi yürütme gücünü elinde bulunduran başkanın otoriter bir temayül göstererek diktatörleşme tehlikesidir ve demokrasi kültürü yerleşmeyen memleketlerde bu eğilimlere rastlanmaktadır. Şu an için referandumda hayır oyu kullanacakların temel karşı çıkış noktası da burasıdır. Fakat iyi bir denetim sistemi oluşturulduğunda ve erklerin birbirlerine galebe çalması engellendiğinde bu önlenebilir bir tehlikedir. Sunu herkes bilir ki baskanlik sistemi sert kuvvetler ayriminin mevcut bulundugu yegane sistemdir.

Şu anda tartıştığımız husus yürütme erkinin konumu olduğu için biraz da bundan bahsetmek lazım gelir. Başkanlık sisteminde yürütme erki pratik karar alabilmektedir ve gensoru meclis araştırması gibi denetim yollarından muaf olduğu için icraatlarını hızlı bir şekilde gerçekleştirebilmektedir. Bunun olumsuz sonucunu belirttik, peki olumlu sonuçları nelerdir? Yürütme organının icra kabiliyetini artırmak neye yarayacaktır? Bu konuya değinmeden önce Wallerstein in merkez ülke yarı çevre ülke ve çevre ülke mefhumundan bahsedeyim. Dünyada bilindiği üzere gelişmiş ülkeler bulunmaktadır. Bir de G20nin G8den ayrılan kısmı dediğimiz gelişmekte olan ülkeler ve bunların altında yer alan gelişmemiş ülkeler mevcuttur.
İstatistiki verilere bakıldığı zaman demokrasinin en yaygın olduğu ülkeler gelişmiş ülkelerdir. Bu ülkelerde insan hakları tam manası ile uygulanmakta basın özgürlüğü, kişi hak ve hürriyetleri vb. kavramlar ihlal edilmemektedir. Ülkelerin gelişmişlik düzeyi düştükçe bu kavramlar daha fazla ihlal edilmekte diktatörlük temayülüne daha fazla rastlanmaktadır. Örneğin İngiliz başbakanının bisikletle alışverişe gittiğini görürken Zimbabwe de elinde keleşle altın dişli bir diktatör görürüz. Ekonomik gelişmişliğin müreffeh bir yaşam ve insan hakları demokrasi gibi kavramların tesisinde önemli bir neden ve gösterge olduğunun farkında olan bütün ülkeler ekonomik terakkiye öncelik vermektedirler. Burada da en önemli veri ekonomik büyüme oranlarıdır. Dikkat ederseniz her sene G20 ülkelerinin ekonomik büyüme hızları açıklanır ve buna büyük önem atfedilir. Devletler bizim gibi kısa vadeli düşünmedikleri için ekonomik terakki öncelikli gündem maddesidir. Ekonomik kalkınma sağlandığı takdirde refaha erişilebilecegi düşüncesi mesnetsiz de sayılmaz. Yürütmenin güçlü ve bağımsız olması demek ekonomik kalkınmaya destek olacak ensturmanlarin kolay kullanımı demektir. Ayrıca başkanlık sisteminde hızlı karar alma mekanizmasının yani sıra istikrar sağlayıcı önlemlern de bulunması bir başka cazip kılıcı etkendir. Şöyle ki parlamenter sistemdeki gibi yasama organının yürütme organını fesih yetkisi bulunmaması yürütme organına rahat hareket kabiliyeti kazandırmaktadır.  Devamini keyfim yetince ek olarak yazarim...
EK 1
Başkanlık sisteminin bir başka avantajı yürütmenin başının doğrudan halk tarafından seçilmesidir. Parlamenter sistemde bir meclis seçilir ve bu meclis kendi arasından yürütme organını seçer. Demokrasi açısından bakıldığında başkanlık sistemi bu yönüyle daha demokratik bulunmaktadır. Sonuç olarak gelişmiş ülkelerin ekserisinin parlamenter sistemi kullandığını( Japonya, Almanya, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, Norveç, İtalya vs.) Gelişmekte olan ülkelerin ekserisinin yarı başkanlık ve başkanlık sistemini kullandığını görüyoruz.(Arjantin,Brezilya,İran,Meksika, Güney Kore,İran,Mısır, Tayvan vs.)
Şimdi başkanlık ve parlamenter sistemin avantajlarından ve dezavantajlarından maddeler halinde bahsedelim.
1-Başkanlık Sisteminin Avantajları
a- İstikrarlı yönetim
b- Güçlü yönetim
c- Halkın Yönetime daha fazla katılım sağlaması-Yarı Doğrudan Demokrasi
2- Başkanlık Sisteminin Dezavantajları
a- Yasama Denetimi Eksikliği
b- Esnek olmayan idare yapısı
c- Otoriter yönetim riski
3-Parlamenter Sisteminin Avantajları
a- Kutuplaşma yoktur
b- Güçlü Denetim mekanizması
c- Esnek yapı-yönetim tıkanıklığı yoktur
4-Parlamenter Sistemin Dezavantajları
a- İstikrarsız yönetim
b- Güçsüz Hükümet
c- Temsili Demokrasi
Gelelim bizim önümüze referandumda gelecek anayasa değişikliğine. Acaba oylayacağımız değişiklikler tam olarak başkanlık sistemini yansıtıyor mu? Ne gibi riskleri var? Ne gibi avantajları var? Bunlara da madde madde değinerek ne ifade ettiğini objektif biçimde anlamaya çalışalım. İşte o değişiklikler:
Madde 1: Anayasa'nın "Yargı yetkisi" başlığında değişikliğe gidilecek.Buna göre, yargı yetkisinin, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağına dair hüküm, "Bağımsız ve tarafsız" mahkemelerce kullanılacağı şeklinde değişecek. : Olumlu izaha gerek yok. Başkanlık sistemi için gereksiz.
Madde 2: milletvekili sayısının 550'den 600'e çıkarılmasını öngörüyor. : Olumlu ve olumsuz. Olumlu çünkü temsil kabiliyeti artıyor. Olumsuz çünkü ekstra maddi külfet getiriyor. Başkanlık sistemi için gereksiz.
Madde 3: Bu madde milletvekili seçilme yaşını 25'ten 18'e indiriyor. Olumsuz. Pratikte karşılığı yok. Propaganda amacı ile yapıldığı çok açık. Başkanlık sistemi için gereksiz.
Madde 4: TBMM seçimleri 4 yılda değil, 5 yılda bir yapılacak. Olumlu. Yasama ve Yürütme erklerinin görev süreleri birbirine eşit olmalı. Kuvvetler ayrılığına uygun. Başkanlık sistemi için gerekli.
Madde 6:”Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek” ibaresi çıkarılıyor. Olumlu. Kuvvetler ayrılığı için zorunlu bir değişiklik. Başkanlık sistemi için gerekli.
Madde 7: Cumhurbaşkanı seçim yöntemi. Olumlu. Nispeten demokratik. Başkanlık sistemi için gerekli.
Madde 8: Cumhurbaşkanı yetkilerini düzenliyor. Olumsuz. Tüm yürütme yetkisini Cumhurbaşkanına veriyor. Otoriter eğilime yol açar. Başkanlık sistemi için gerekli.
Madde 9: Cumhurbaşkanının yargılanması. Olumlu. Yargılama için gereken çoğunluğu düşürüyor. Başkanlık sistemi için gereksiz.
Madde 10: Cumhurbaşkanı yardımcılığı müessesesini tesis ediyor. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve vekalet durumlarını yargılanma şartlarını belirliyor. Olumlu. Kuvvetler ayrılığını pekiştirici. Başkanlık sistemi için gerekli.
Madde 11: Seçimlerin yenilenmesi. Olumsuz. Cumhurbaşkanına meclisi fesih yetkisi veriyor. Başkanlık için gerekli?
Madde 12: Olağanüstü hal ilanı. Olumsuz. Otoriter eğilime yol açabilir. Başkanlık için gerekli.
Madde 13: Askeri mahkemelerin kaldırılması. Olumlu. Modern hukuk sistemine uygun yargı yapısı getirir. Başkanlık sitemi için gereksiz.
Madde 14: Yargı üyelerinin seçilmesi. Olumsuz. Kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı. Başkanlık sistemine aykırı ve sistem için gereksiz.
Madde 15: Bütçe ve kesin hesap yetkilerinin Cumhurbaşkanına verilmesi. Olumlu. Yetki sahibine sorumluluğu da veriyor. Başkanlık için gerekli.
Madde 16: Çok teferruatlı ama mecburi bir değişiklik gibi gözüküyor. Tam incelemedim.
Madde 17: yargı ile alakalı. Olumsuz.
Madde 18:Partili cumhurbaşkanı. Olumsuz. Nepotizme zemin sağlar ve tarafsızlığa zarar verir. Başkanlık için gerekli.
Devamını keyfim yetince yazarım…. 18.01.17
23 beğeni · 26 yorum · Diyorum ki
SPİNOZA (@karacurin)
Sn.Milligelir;emeginize sağlık baya emek ve zaman harcadınız , şahsım olarakta pekte istifade ettim. Paylaşımın başında ufakta olsa bir serzenişte bulundunuz vede haklısınız "başkanlık sistemi hakkinda ne dusundugumu sordu. Ayrıca üzülerek gordum ki sitede bu konu hakkında malumat sahibi kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor" İmdi şöyle izah edeyim sitede genel olarak Başkanlık sistemi değilde bunu 15 sene iktidar olan bir partinin oluşturup-oluşturmaması yani hergün servise binen biri iş-ev arasında rahat gidip gelmesine bakar arabaya değil : yani şoföre bakar burda servise binen kişinin motorun içten yanması pistonu itmesi vs vs değil fakat farını, camını ve sileceklerini az-çok bilir ve bildiği kadarda en doğal olarak konuşur. - 18.01.17
[silindi]
Hakan (@hakani)
Milli Gelir peki bizim başkanlık değişikliğinde kuvvetler ayrılığı var mı? Ya da olacak mı? Cumhurbaşkanı HSK Başkanını atayacak, meclisi feshedebilecek. Yani yasamanın yürütmeyi feshetmesi sorun oluyor da yürütmenin yasamayı feshetmesi neden sorun olmasın? Buna da değin. - 18.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Petrarca’nın Karanlık Çağ diye tanımladığı Romanın yıkılışından Şarlman’ın Papa tarafından İmparator olarak ilan edilmesine kadar olan dönemde kıta avrupasındaki yegane güç kiliseydi. Vandalların, Vizigotların, Saksonların ve Germenlerin sonu gelmeyen yağma ve talan hareketlerinin kaotik bir ortama yol açması neticesinde asgari bir nizam tesis edebilmiş kilisenin muktedir olması kaçınılmaz oldu. Barbarların istilası diye tasvir edilen bu dönemin ilk evresine bilhassa Cermenlerde Aryanizm etkisi had safhada. Hatta barbar kavimlerin birçoğunun karanlık çağda Ortodoks Hıristiyanlığa mugayir olan aryanist nazariye ile Hıristiyan olmuş fakat daha sonra Katolik olarak Vatikan’ın etkisinde asırlar boyu idare edilmişler. 4. Asırda yaşayan Aziz Arius isanın tanrının oğlu olmadığını iddia etmiş lakin İznik konsilinde ciddi tartışmalara konu olduktan sonra teslis inancını reddetmesi sebebi ile kabul görmemiş daha sonra da unutulup gitmiş. Arius un düşünceleri Ortodoks ve Katolik nazariyeye göre daha ılımlı ve kendi içerisinde mantıki düzlemde bir sistematiği mevcut.Avrupanın karanlık çağında Katolik kilisenin baskıcı tavrı Umberto Eco nun da dediği gibi beşeriyetin düşünce refleksini paramparça etmiş. Barbarların Katolikleşmesi neticesinde görülmemiş gerilemeye bu dönemde rastlanmış. Skolastik-Katolik düşüncenin barbarları tesiri altına alması kentleşme süreci boyunca etkisini devam ettirmesi görülmemiş geriliğe neden olmuş. 15. Asırda aryanist düşünceyi ilk benimseyenlerden Cermenlerin arasından Martin Lutherin çıkması da bence kaderin bir cilvesi olmuş. Protestanlığın yayılması neticesinde tezahür eden maddeyi idrak çabası avrupayı rönesansa, bilahare aydınlanma çağına götürmüş. Greko Romen kültüre duyulan özlem ve bunu tahlil gayreti Avrupa medeniyetinin terakkisine zemin hazırlamış. Helenizm, eski yunan döneminin ve temel Roma eserlerinin tercümeleri matbaa vasıtası ile yayılmış ve dinamik bir münevver zümre zuhur etmiş. Aynı dönemde İslam ise en verimli dönemini yaşamış. Lakin bir medeniyetin terakkisi ile diğerinin düşüşü çoğu zaman denk geliyor. Şimdi sorum şu acaba İslam da hâlihazırda karanlık çağını mı yaşamakta? Eğer böyle ise İslam medeniyetinin zirve yaptığı 10. ve 12. Yüzyılları arasındaki dünya algısı ve düşünce yapısını mı tahlil edip terakkimize temel dayanak olarak almalıyız? Yoksa daha sonra zuhur eden sufilik ve kadercilik zihniyetini temel şiarı olarak kabul eden tasavvuf inancında ısrar mı etmeliyiz?
17 beğeni · 3 yorum · Arena'ya Sor
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Bir yerde bir paylaşımda harita görmüştüm. Bu bahsi geçen konu üzerine. İslam coğrafyasının yükselişte olduğu o dönem de ki pek çok bilim bunun altını çiziyorum bilim adamı çıkarmıştır o topraklar, dinle uğraşın daha az olduğunu gösteriyordu. İnsanlar dini çıkarımları ispatlamak uğruna bilim yapıyorlardı. Ama bilmek araştırmak üzerine kurulu bir anlayış vardı. İnanmak ve kabul etmek değil. İlim insanın yitiği idi o zamanlar. Bir harf öğretene de köle olunuyordu. Aristoteles önce Arapça ve Farsça ya çevrildi. Velhasılı naçizane görüşüm. İlim ilim bilmektir. Ve fakat bu nice okumaktır diye sorgulayabileceğimiz kimse kalmamıştır. Saygılar. - 14.01.17
Asım Mauser (@mauser)
Diyalektik kavramının farklı şekillerde ele alındığı bir gerçek. Biz doğrudan çatışma olarak ele almayalım. Tıpkı Marks'ın ele aldığı gibi alalım. O çatışmanın sonucu sentezin ortaya çıkacağı ortamı belli zincirlere bağlamıştır. Zincir halkalarından birinin kopuk olması elbette bahsettiği çatışmanın doğmasını engelleyecektir. Neticede ortaya çıkan kaostan ya da sakat bir çocuktan başkası olmayacaktır. Şöyle izah edeyim. İlkel toplum-feodal toplum- libaral toplum- kapitalist toplum ve sosyalizm. İşte bu evreler birer birer ilerledikçe çatışma artacak ve en sonunda bu çatışmanın çözümü olarak sosyalizm gelecektir. Bu zincir halkalarından herhangi birinin atlanması demek hüsrann demektir. Neticede sovyetler birliği bunun en güzel örneği. Din hususunda da benzer bir diyalektik düşünce kurma taraftarıyım. Evvela insanlar tabiatı teoloji ile açıklamaya gayret ediyorlardı. Yağmurun, güneşin bilimum doğa olaylarını bir tanrıyla açıklıyorlardı. Sonra tek tanrıcılık ve metafizik dönem geldi. Sonra aklın üstün kılındığı protestanlık çağı. Tabi ki bu dönemde yaşanan haçlı seferleri, veba salgını gibi tanrının ölümüne işaret eden olayların etkisi de protestanlığın yaygınlaşmasında etkendir. Uğruna savaştıkları tanrının insanları kırıma uğratması katolik kiliseyi yalancı çıkarmış, insan tanrıdan medet ummanın boş olduğu inancına ulaşmıştır. Bu çağ marksın liberal kapitalist toplum zincirine denk gelen çağdır. Şimdi bizim islam da ne oldu ona bakalım. İslam bahsini ettiğin altın çağında Tanrıyı metafizik yöntemlerle açıklamaya çalışan düşünürlere sahipti. Yani muhammedin tek tanrıcı dini bir üst halkaya erişmek üzereydi. Peki burada ne oldu da bu süreç durdu. Piyasaya Gazali isimli gerici din bilgini çıktı. Bu adam bilimum felsefeye ve fillozoflara düşmandı. Onların tanrıyı metafizik yöntemlerle açıklama çabasını kıyasıya eleştirdi. Ona göre islam hakkında tefekkür etmek yanlıştı. Kabaca inanmak gerekirdi. Böylece islam medeniyeti yükselmekte olduğu zincir halkasından, ilk doğduğu çağdaki halkaya doğru bir geri dönüş yaşadı. Bugün ondan da öteye gidemediği bir gerçek. Bilimsel gelişmeler karşısında kafası karışan müslümanlar tamamen bir kaos yaşıyor . Gelgelelim gazalinin ve eşariliğin yobaz baskısı bu büyük düşünürlerin avrupaya kaçmasına neden olmuştur. İbni rüşt, ibni bacce... Russel rüşt için diyor ki: “İbni Rüşd, İslam felsefesinden çok Hıristiyan felsefesi için önemlidir.O, İslam felsefesi için ölü bir sondu, Hıristiyan felsefesi içinse bir başlangıç olmuştur” Yani demem o ki İslam karşısına çıkan bu terakki fırsatını gazali yüzünden geri tepmiş bir daha da ilerleyememiştir. Bu bağlamda ben felsefenin ve filozofun din için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve islamın tam manası yaşayamadığı bir tarihsel süreç olduğu kanısındayım. Bu tarihsel süreç akılcılık değil sufilik dönemidir. Şu anda şiddetle ve etkin bir şekilde İslam bu çağı yaşamalı, sonrasında akılcılık yoluna ilerlemelidir. Bakınız Platon vasıtası ile düşüncelerini öğrendiğimiz Sokrates neye işaret etmiş: insanın hayatı dünyanın hayatından daha önemlidir. asıl bilgi dünyayı değil insanı bilmektir. Yani temelde ahlak önemlidir. Bilim insanın daha ahlaklı olması için kullanılan bir araç olmalıdır. Sokrates'in bu görüşüne iştirak etmekle birlikte bunun islamdaki sufilik, tasavvuf ve islam felsefesi ile mümkün olabileceği kanısındayım. İlk başta ahlaklı insan yaratmak hedeflenmelidir. Selefi islamın kökünü kazıyacak olan da budur. İnsan önce tanrıyı izah etmeye gayret etmeli bunun mümkün olmadığını anlayınca da bilim ve akılın üstün kılındığı protestanlığa benzer bir aşamaya geçmelidir. En sonunda da tabi ki neyden bahsettiğimi tahmin edebiliyorsunuzdur. Bu zincir halkalarından biri eksik oldu mu kafası karışık toplumun bir kaosa sürüklenmesi kaçınılmazdır. Neticede bugün vaziyet söylediklerime işaret ediyor. - 14.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

"Behçet Bey, yirmi sene karısı Atiye Hanım'ı sevmiş ve kıskanmıştı. İlk önce Atiye'yi kendisinden, sonra İttihat ve Terakki'nin ilk azalarından Doktor Refik'ten kıskanmış, bu kıskançlık yüzünden Doktor Refik'i saraya jurnal etmiş, fakat onun ölümünden sonra da kıskançlıktan kurtulamamıştı. İhsan'ın kendisine söylediğine göre, genç kadının ölüm döşeğinde Mahur Beste'yi mırıldandığını duyunca ağzına eliyle birkaç defa vurmuştu, belki de böylece bu ölüme sebep olmuştu. Mahur Beste, Nuran'ın dedesi Talat Bey'in eseriydi. Bu ve buna benzer birkaç hadise onu birkaç koldan evlenme ile çok genişleyen bu eski Tanzimat ailesi arasında uğursuz tanıtmıştı. Buna rağmen bu garip eser hafızalarda yerleşmişti. Çünkü Mahur Beste küçük ve kısa şeklinde insanın tenine yapışan o acı çığlıklardan biriydi. Eserin kendi macerası da garipti. Talat Bey'in karısı Nurhayat Hanım Mısırlı bir binbaşı ile sevişerek kaçınca Mevlevi muhibbi olan Talat Bey bu eseri yazmıştı. Hakikatta tam bir fasıl yapmak istiyordu. Fakat tam o esnada Mısır'dan gelen bir dostu Nurhayat Hanım'ın ölümünü haber vermişti. Daha sonra ise bu ölümün eserin bittiği geceye tesadüf ettiğini öğrenmişti. Mümtaz'a göre Mahur Beste Dede'nin bazı beste ve semaileri gibi, Tab'i Efendi'nin bayati yürük semaisi gibi hususi yürüyüşü olan, insanı büyük manasında kaderle karşılaştıran bir parçaydı. Onu Nuran'dan, büyükannesinin hikayesi ile beraber dinlediği zamanı çok iyi hatırlıyordu. Çengelköyü'nün tepesinde, Rasathane'den biraz ilerideydiler. Gökte büyük bulutlar vardı ve akşam ta uzakta, şehrin üstünde bir altın bataklığı gibi çukurlaşıyordu. Mümtaz uzun zaman etrafa çöken hüznün, o hatıra renkli ışığın bu akşamdan mı, yoksa besteden mi geldiğini anlıyamamıştı."
Huzur~aht

 
19 beğeni · 0 yorum · Müzik Kutusu

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

LEBLEBİ
Beyazı var tuzlusu var kavrulmusu var dışı kaplamalisi var.var oglu var.envai çeşidi var
Türk milletinin milli içeceği ayransa milli kuruyemisi de leblebidir. Leblebi bizim gariban yanımızın alamet-i farikasıdır. Fakir mahallelerdeki mahalle maçlarından sonra akşam yemeğine daha çok varken açlığı bastırma fonksiyonu, biranın yanında en ucuz meze olması, toz haline getirilip şekerle karıştırılıp poşete dolduruldugunda en ucuzundan ve de kallavi bir abur cubur formuna kavuşması,her türk evladının zihnine bir mih gibi kazınmasını saglamistir leblebinin.  
Tüm bunlara rağmen asırlardır leblebiye mecbur olan bu millet bir tepki olarak onu kuruyemiş tabaklarının öksüz çocuğu haline getirmiştir. Sanki babasinin evinde görmüş gibi kajuyu antep fıstığını seçip seçip leblebiyi fıstık kabuklarının arasında adeta bir copmuscesine bırakmistir. Tamam ben de sevmem leblebiyi tercihlerim arasında son sıradadır. Düğünlerde dağıtılan naylon poşetlerdeki kuruyemisin %70 ini oluşturmasına ben de ayar olurum. Ama sadece devlet dairesinde canım sıkılınca hesap makinesinde adını yazıp kendime küçük çapta heyecan yaratma şansı verdiği için bile leblebiye saygı duyarim.

Bunu da internette buldum müthiş bir şiir

ÇORUMUN MEŞUUR LEBLEBİSİ

Herzaman sıkça yenilen
Tabağa konulup verilen
Türkiyede çokça sevilen

NEDİR...TABİKİİ....
LEBLEBİ LEBLEBİ..

Tarlada yetiş tirilen
Yagla tuzla yenilen
kavrulun ca çok sevilen

NEDİR...TABİKİ...
LEBLEBİ.. LEBLEBİ

Sinamada tiyatroda
çoluk çocukta sevilen
çorumdan gönderilen

NEDİR..TABİKİ..
LEBLEBİ...LEBLEBİ

Dosttan hediye gelen
Herkes taraftan sevilen
Ünlü olmuş bilinen

NEDİR..TABİKİ..
LEBLEBİ...LEBLEBİ

Akşam cının tabağında
çorumlunun ocağında
çok meşurdur oralarda

NEDİR..TABİKİ..
LEBLEBİ...LEBLEBİ

Sevdirdi o kendini
çorumlunun ismini
Tarih etti kendini

O GÜZEL MEŞ URLEBLEBİİİ
28 beğeni · 25 yorum · Anın Fotosu
Tokmakan (@tokmakan)
Sarısı bozaya çok yakışır :) - 05.01.17
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Ver adresi kardeşim hepsi feda olsun sana envayi çeşit göndereceğim rakı yanına meze olsun - 05.01.17
Nil (@nill)
işte bunlar hep işsizlik :D - 05.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Pablo Neruda 69 yasinda bir...
Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Pablo Neruda

Kapitalizmin altın çağı "modern insan" kavramını ortaya çıkardı ve buna bağlı olarak bütün edebiyat ve felsefe camiası bu bahsi ana teması haline getirdi. Modern insanın kıytırık bunalımları ile mütemadi olarak karşı karşıya geliyoruz. Gayriciddi bir takım mesele tekmil sanat eserine sirayet etmiş durumda. 2. Cihan harbinden sonra tesis edilen nizamda zuhur eden tüketim odaklı ve yalnız insan modeli aynı zamanda sanatın arzını ve talebini oluşturan kitle olduğundan sanat üretimi de bu cihette devam ediyor. Bu noktada iktisattaki her arz kendi talebini oluşturur yasası gereği acaba bir kültürel bir manipülasyona mi maruz kalıyoruz sorusu akla geliyor. Mesela dünya üzerinde afaki boyutlarda Kafka Sartre ve Camus tüketimi mevcut. Bizim memlekette de bunlar oldukça yaygın. Huzur,  tutunamayanlar , kurk mantolu madonna basite indirgemek gerekirse  hep ruhi buhranları konu edinmiş romanlar. Geçenlerde bir araştırma okudum 1950 lerde psikolojik rahatsızlık olarak kabul edilen kaygı düzeyi su an lise talebelerinde bulunuyormuş. Kaygı düzeyinin bu denli yüksek olması beni kaygılandırıyor ama sanat adına. Ben bir müsteriyim ve serbest piyasa ekonomisinde benim tercih hakkım olmalı. lakin yok.

Su durumda  iki şekilde ayakta duruyor sanat daha doğrusu edebiyat dünyası. Birincisi modern insanın buhranlarını anlatan kasvetli metinler~ Kafka, sartre, camus, oğuz atay, zweig, tanpınar, beckett, hesse, palahniuk, gide,kundera, sadik hidayet ilah...~ ikincisi bu buhranlardan nasıl çıkılır sorusuna cevap arayan iyimser ve kendini bul metinleri~ coelho, ende, brown, bach, moyes, vasconcelos ilah...~

Ciddi meselelerin hepsi bitti koca bir dünya ergen pskolojisi uzerine tahliller yapıyor. Bir hülya içerisinde yaşayan bunalımlı güruh farklı olduğu iddiasında ve bunda israrci. Kimse sıradan olduğunu kabul etmiyor. Tarihin en boktan dönemine denk geldik. Herkes her şeyden anlıyor, ulvi mesâil ayak takımının eline düşmüş ve dahi tekeline geçmiş. Neruda büyük şair ve buyuk bir halk ozanı. Şiiri ilk okumada iyi gözüküyor ama bu nazariye ile bakinca varoluşçu muhayyilenin tesirinden kurtulmak adına yazılmış bir manifestodan ibaret. Tek derdi mutlu olmak olan aşağılık varlıkların basit-teknik olarak değil muhteviyat olarak~ edebiyatı da bu işte.
15 beğeni · 0 yorum · Diyorum ki

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Iyi bir müzik dinleyicisi sayılmam. Ilk gençlik yıllarımdan itibaren muhtelif müzik türleri dinledim adapte olmaya, haz duymaya çalıştım. Müzik secimi yaparken  genellikle arkadaşlardan tavsiye aldım.@mauser iyi bir musikişinastir,bu konuda ondan bir hayli istifade ettiğimi inkar edemem. Lakin hayatımın hiç bir döneminde popüler müzikten zevk almadım bilakis nefret ettim. Popüler müzikten nefret etmenin esbab-ı mucibesi bir takım bölük pörçük iddialar olduğu kadar içgüdüsel ve protest haleti ruhiyeye sahip olma durumudur da bilmeyen için. Bilmeyen için dedim çünkü bugün biraz göz atma fırsatı bulduğum Adornonun  Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi kitabından sonra içgüdüsel olarak karşı olduğum popüler müziğe muhalif olma adına bir takım müşahhas mesnet edindim. Popüler müziğe olan nefretim pekişti ve klasik türk müziğine bir kez daha meftun oldum.

Adorno sanat tarihinin-bilhassa muzik- en büyük eleştirmeni sayılıyor. Frankfurt okulu diye tabir edilen ekolün de kurucusu. Yaptığı tenkitler son derece sağlam bir zemine oturuyor ve olabildiğince matematiksel diyebilirim.

Adorno kültür endüstrisini de endüstiriyel devrimin neticesinde oluşan bir alt kol olarak tanımlamış. Popüler müziğin de kültür endüstrisinin bir paracasi olduğunu söylemiş. Bu noktada en önemli tenkidi popüler müziğin standartlaştırılmış olması. Gerçekten de dinlediğim onlarca Serdar ortaç şarkısının ne birbirinden ne de milyonlarca muadilinden bir farkı yok. Kapitalist zihin müziği de günlük tüketilmesi gereken bir ürün olarak gördüğü için düşük kalite~ seri üretim denklemini burada da devreye sokmus.

Yine Adornonun bir diğer iddiası bu ürünlerin parçalarının birbirleri ile değiştirilmesi halinde herhangi bariz bir fark oluşmayacağı yönünde ki bu da benim yıllardır bengü yalın demet hande gibi soytarıların şarkılarını birbirine karıştırmami açıklıyor. Sanki milyonlarca aynı şarkı seri üretim yapan bir fabrikanın tezgahından çıkmış çeşitlendirilmiş mamuller gibi. Adorno popüler müziğin parçalar halinde dinlenebilecegini ve insanların haz duyduğu noktaların bu parçalarda olacağını söylüyor halbuki ciddi müzik bir bütün olarak dinlenmelidir diyor. Ayrıca popüler müzikten alınan hazzın yapay ve sahte olacağını ifade ederek popüler müzik dinleyicisinin ritmik olarak itaatkar olduğunu beyan ediyor.
Bu yüzden popüler müzik dinleyicisi yozlaşmaya açık ve kapitalist sistemin etki alanında olan kişilerdir diye ekliyor.

Gerçekten de bu dinleyici kitlesi farkında olamasa da mevcut kapitalist düzen içerisinde robotlasmis biçimde yaşayıp gitmekte. Bunun kötü olmadığını iddia edebiliriz lakin zihniyet olarak noksan bir durumda oldukları aşikardır.

Kültür endüstrisi tarafından manipülasyona maruz kalan mezkur kitle sahte mutluluk içerisinde yaşayarak yönetilmesi kolay bireyler haline geliyorlar. Etraftaki en mutlu ve enerjik insanların serdar ortaç dinleyen kitle olması başka türlü açıklanamazdi zaten.

Hulasa popüler müzikte önemli olan tarz ve ritimdir. Paracalar halinde etki etmeye çabalar ve düşünmeyi gereksiz hale getirir. Devamlılık duygusunu güçlendirir uyutucu bir takım ezgilerden oluşur. Sizi bir çerçeveye sokar ve belli başlı duyguları yaşatmak gayesindedir. Takip etmek için dikkatli olmanıza gerek yoktur. Pekala araç kullanırken ya da kitap okurken dinleyebilirsiniz. Bu da uzun vadede sizi özensiz ve itaatkar bir vaziyete sokacaktır.

Gelelim klasik türk müziği bahsine. Önce sanat musikisi dinlemeye başladım ve bu belli bir süre sonra @mauser in de teşviki ve telkini ile Klasik Türk müziğine evrildi. Bethooven Mozart chopin dinleme çabalarım sonuç vermedi. Bunun sebebinin de kültür uyuşmazlığı ve medeniyet farklılığı olduğu kanaatindeyim. Klasik Türk müziğine hayran olmamak elde değil. her şeyden önce beslendiği kaynak divan edebiyatı umumiyetle ve sözlerindeki mana gayet tatmin edici. Adorno ciddi müzik diye tabir ettiği müziği bütün olarak deneyimlenmesi gereken dinlemek için hafızayı zorlamak zorunda kalınan ve mutat hayatın sürekliliğini bolen müzik olarak tanımlıyor. Bence klasik türk müziği bütün bunları karşılıyor. 

Kalsik türk musikisi iptidai hazlara hitap etmiyor. Dinlemek için aynı zamanda edebiyat ve tarihe de vakıf olmak iktiza ediyor. Bundan evvel klasik turk müziğinde uyulması gereken kaideler olması muhtelif makamlar -270 adet-vasıtası ile icra edilmesi ve neredeyse butun bestekarlarınin ve icracilarinin fevkalade bir eğitimden geçmiş olması ona belli bir kıymet kazandırıyor.

Dünyanın en iyi müziği klasik turk müziğidir demiyorum. Ama bizim memlekette Adornonun ciddi müzik diye tanımladığı türe uyan yegane müziğin bu olduğunu söylüyorum. Ben terennumunden meftun oluyorum size de tavsiye ederim. Bu konuda sizinle beraber bilhassa @mauser in görüşlerini almayı da isterim.


Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı, Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden... Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta, Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık, Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Ykb

 
19 beğeni · 17 yorum · Diyorum ki
AFD (@afd)
Müsade varsa ben bir şeyler yazayım. - 24.12.16
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Est afd kardeş dinliyoruz - 24.12.16
AFD (@afd)
Pop müzik dinleyebilen insanları ben zaten hiçbir zaman anlayamadım. Ancak onlara bu müzik türünün ne kadar basit, kolpa bir tür olduğunu anlatmayı da bir türlü beceremedim. Bu açıdan bahsettiğin kitapta yazarın pop müzik hakkında teorik çıkarımlar yaptığını belirttiğin için ilgimi çekti.

Diğer konu hakkında konuşmak gerekirse, sen klasik Türk müziği tarafından daha doğrusu kendi sevdiğin tür açısından konuya değinmişsin ben daha çok batı müziği ile büyüdüğüm için ben de kendi açımdan anlatacağım. Önce ben de müziksel gelişim hikayemden biraz bahsedeyim.

Ailem ve dedelerim hepsi Bursanın Uludağ etklerinde bulunan aynı yörük köyünden geliyorlar. O taraflarda saz çok meşhurdur, babam yöresel türkü sevdalısıdır ve saz çalar. Kendimi ilk bildiğim zamanlarda sazla ve babamla tanıştım(!). Saz beni küçük yaşlarda ister istemez çekti ve onunla ilgilenmeye başladım. Ancak 90'lı yıllar çocuğu olduğum için televizyonda gördüğüm gitarlı klipler bana hem görsel hem de müziksel açıdan her zaman daha karizmatik ve cezbedici geliyordu. Buraları fazla uzatmaycağım sonra orgtur, gitardır ilerki yıllarda istediğim enstrumanlarla haşır neşir olabildim tabii babamla hep zıttık bu konularda, beni hep batı müziğinden uzaklaştırmaya kendisi gibi türkülerle ilgilendirmeye çalışıyordu. Bu yüzden bahsettiğim enstrumanları tabiri caizse bazen babamı derslerimle ikna ederek bazense tırnaklarımla kazıyarak kendi imkanlarımla elde ettim.

Orta okula kadar rock müzik nedir, pop müzik nedir anca idrak edebildim ve nihayet ilk kendi seçimimle, bilerek ve isteyerek dinlediğim sanatçılar oldu. Bu sanatçılar Kıraç, Murat Kekilli ve Haluk Levent'ti. O elektro gitar tınıları bana hiç yaşamadığım anlar yaşatıyordu. Sihirli bir dünyayı keşfetmiş gibiydim - hala da öyle. Liseye geldiğimde bir arkadaşımın etkisiyle rap müzik dinledim ve kendi aramızda ve bir kaç kez sahnede olmak üzere benim org ile bir şeyler söylemiştik. Rap müzik maceram saman alevi gibiydi, bir sene içinde dinledim ve yetti. Lisede ise yabancı rock müzik dinlemeye başladım. Ve kendime bir akustik gitar alabilmiştim. O günden sonra herşey değişmeye başladı. Üniversteye geldiğimde bazı kalıpları aşmıştım ve elektro gitar sahibi olmamla birlikte Metallica, Guns n Roses, AC/DC, Led Zeppelin gibi metal müzik gruplarının şarkılarını adeta hatmetmiştim. Bu gruplar 80'lerin gruplarıydı ve farkettiğim bir şey de şuydu ki "ne varsa eskilerde var". Sonrasında 60'lı yıllardan bugüne kadar ne varsa dinlemeyi, daha doğrusu müzikleri keşfetmeyi kendime bir düstur edindim. Yaşımın ilerlemesiyle birlikte Pink Floyd, Bob Dylan, Neil Young, Cat Stevens,Beatles gibi daha akustik müzikler yapan efsaneleri dinlemeye başladım. Son 5 yıldır ukulele ile uğraşmaya başlamamla birlikte Hawaii ve Afrika müziğine dokundum ya da o bana dokundu diyelim. Bu süreçte Hint müziği ve Doğu müziği ve nihayet Türk müziğine sıra getirebildim.

Hiçbir zaman için ne tam batılı ne tam doğulu olamadığımız bu coğrafyada insan eğer iyi bir müzik dinleyicisi ise ya senin gibi en iyisi özümüzde olandır deyip Türk müziğidir diyor ya da benim gibi dünyada müzik adına kayda değer ne varsa önemli olan kaliteli müziktir diyor.

Kısaca ben ilk başından beri müzik tavsiyesi çok nadir alırım. Bu zamana kadar hep kendim keşfederek dinledim müzikleri. Ve keşfettiğm bir şarkıyı günlerce dinleyip cırkını çıkarmadan bırakmıyorum. Bu yüzden de haftada 2-3 şarkı keşfedebiliyorum. Her noktasını yaşamam gerekiyor.

Doğu müziği ve Batı müziği arasında gelişimsel farklılığa bakacak olursak doğu insanı göçebe yaşamı benimsediğinden notalarla işi olmamış ve dolayısıyla tek sesli müzik türü oluşmuş, şarkılar hayatın gerçekeri üzerine ağıt, yakarış, düğün tarzı oluşumlardan beslenmiş. Batı tarafında ise yerleşik hayatla beraber, klise müziği ve bizdeki Osmanlı zamanındaki gibi dini yayma amacıyla müziği verilen önem notaların bulunması - bir ilahinin baş harfleridir (do,re,mi,fa..) - ve matematiksel müzik teorisi gelişimiyle ortaya inanılmaz akıl oyunlarını içinde barındıran klasik müziği ve onun günümüzdeki izleri olan tüm batı müziğini ortaya çıkartmış. Bu yüzden doğu müziği daha çok yaşanmışlık olmadan anlaşılamayan, hayatın sillesini, acısını, tatlısını yaşamış insanlara hitap ediyor ve bende olduğu gibi belli bir yaştan sonra idrak etmeye başlıyorsunuz. Batı müziği ise tıpkı bir bilim gibi insanın üzerinde çok teknolojik bir savaş makinesinin bıraktığı hayranlığı bırakıyor ve bunun için yaşın, kültürün bir önemi olmuyor. Yeter ki müziğin içindeki o akıl oyunlarını algılayabilecek kadar bir kapasite bulunsun. - 24.12.16

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Uzun sayılabilecek bir müddet şiirden aldığım haz muayyen bir seviyeyi geçmedi. Fakat bugün anlıyorum ki esasında ben doğru şiirleri okumamışım ya da okuduğum şiirler ruhuma hitap eden şiirler değilmiş. Aslında mütemadiyen karşılaştığım şiirler belirli bir dünya görüşünü bana dikte etme saiki ile yazılmış metinlerden başka bir şey değilmiş. Şiirin iyi ya da kötü olmasını vardığı yargıların doğru ya da yanlış olmasına endekslemek maatteessuf zihnimde bir kaide olarak yer etmiş.

Bir süre sonra doğru şiirleri okuma alışkanlığı edinince tegannisinden meftun olduğum şiir sayısı giderek arttı ve idrak ettim ki bir ideolojiyi ve yahut bir dunya görüşünü hiç bir şiir bir nesir kadar doğru ve eksiksiz ifade edemiyor. Binaenaleyh şiirin sadece ruhun sözcük vasıtası ile bir aksı olması gerektiğine kani oldum bir ideoloji ya da siyasi nazariyenin değil.

Bir papatyanin büyümesi,  bir çocuğun anne demesi, bir serçenin ikindi yağmurları ile ıslanması...bir ihtiyarın kurşuni bulutlarla gençliğini aynilestirmesi... Bir kadının üzgün bir vaziyette bir vitrinin önünde durması... Bütün bunlar şiirdir ve sadece bunlar olmalıdır şiir.Şiir ferdi hayatımızın teferruatlarina sinmis duygulardan ibarettir. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Hegel "şiir ruhun soze dönüşerek nesnellesmesidir" demiş. Monnerot da " şiir ihtiyacı her insanda ham bir biçimde mevcuttur" demiş. Elbette her insan halet-i ruhiyesinin bir nesnede ya da bir sözcükte naksetmesinden haz duyacaktır. Resim heykel ya da sinema her ne kadar bu durumu ifade edebilse de doğada var olan bir nesne ya da görüntüyü kendisine hammadde olarak alır fakat şiirin hammaddesi bizzat insan ruhudur. Vasıtası ise bittabi sözcükler.

Soz de duygu da insanın hammaddesidir. Ister kutsal bir kitap ister eski bir metin olarak kabul edin incil "başlangıçta sözcük vardı" diye başlıyor ve bir ehemmiyet atfediyor sözcüğe. Goethe ise bunu tartışarak sözcüğün anlam diye çevirilmesi  gerektiğini ifade etmiş. Elbette kelamın maksadının mana olduğunu idrak ediyorum ve mana bana kalırsa yaşamamızın ve arayisimizin nihai noktası.
Mana bir ideolojiden ve herhangi bir partizanliktan daha yüksek bir mefhum olduğuna göre neticede manaya varabilmek adına elimizdeki yegane vasıta sözcük olarak tezahür ediyor.

Lakin sözün güzeli ya da çirkini de vardır. Okuduğum bunca şiirin bana estetik bir haz vermemesin nedeni  bir kavramı dikte etme gayesinde olması kadar acemice yazılmış karalamalar olmasıdır da aynı zamanda. Lisan yetersiz kullanılınca mananın ifadesi de kifayetsiz kalıyor çoğu zaman. Söz gelimi cemal süreya, turgut uyar, edip cansever, necip fazıl, nazım hikmet ilah.. hep bu sebeple isinamadigim şairler arasında. Ya siyasi bir kaygı guduyorlar ya da lisanı kifayetsiz kullanıyorlar. Mutlaka karmaşık ve ağdalı bir lisan kullanımından bahsetmiyorum. Örneğin yunus emre yalin bir lisanla azami bir mana yakalamış ve yüzyıllar sonra bile okuyoruz.

Doğru okumalar ile hayatın her ugraginda her anında aslında şiirin yer aldığını görmek mümkün oluyor. Bilhassa rafine beğeniler sürekli eleştirilen o toplumdan kopukluk sayesinde gelişiyor. Fevkalade eserler fevkalade zevklerden çıkıyor fevkalade zevkler ise alalade insanlarda mevcut bulunmuyor. Bu sebeple aristokrat sınıfa mensup şairlerin  yazdığı şiirler doğal olarak daha kaliteli oluyor. Bizde bunun örneği ise divan edebiyatıdır.

Su an vardigim noktada yillar evel okuduğum fakat burun kivirdigim Poetika eserinin kıymetini daha iyi anlıyorum. Aslında bütün esaslı meseleler binlerce yıl önce o yüce şahsiyetler tarafından tartışılmış ve mühürlenip rafa kaldırılmış. Huzurlarınızda aristoteles ten af diliyorum. Evet şiir en üstün sanatmış.
24 beğeni · 6 yorum · Diyorum ki
Asım Mauser (@mauser)
Çamlıca Gazeli

Biz şi'ri böyle söyledik ağyâr söylesün
Hem dost söylesün bunu hem yâr söylesün

Renk aldı özge âteşimizden şerâb ü gül
Peymâne söylesün bunu gülzâr söylesün

Mızrab-ı tab'ımız sözü kalbetti besteye
Hem beste söylesün bunu hem kâr söylesün

Esrâr-ı nazmı şerhedemez akl-ı dünyevî
Eflâke perr ü bâl açan efkâr söylesün

Bîgâneler bu sâhada mâzûrdur Kemâl
Erbâb-ı zevk şi'rimi her bâr söylesün

Yahya Kemal Beyatlı - 24.12.16
Asım Mauser (@mauser)
ellerine sağlik değerli kardeşim. hakikatli bir yazı olmuş. maalesef ben de hakiki şiirin farkına çok geç vardım . sebebini ise eğitim kalitesizliğine bağlıyorum. hatırlarsan edebi metinler dersimize müşerref hoca girmişti ve beni edebiyattan soğuttu. ayrıca ders kitaplarında şairlerin oldukça kötü şiirleri vardı. bir de edebiyat musiki zevki kişide zamanla oluşuyor onu farkettim. lisede hiç unutmam ahmet haşimin merdiven şiirini okumuştum ve aklımda kalmiştı. fakat hiçbir duygu da uyandirmamisti. çünkü gençtim , umutlarım vardı. fakat tesadüfen geçenlerde yine okudum ve pek etkiledi. yazını okuyunca aklıma çamlıca gazeli geldi. şiir hakikaten büyük bir sanat ve bu gazel de hakiki bir örnek. senin nesirle anlattığını mısra-ı bercestesinde buluveriyorsun.Mızrab-ı tab'ımız sözü kalbetti besteye/Hem beste söylesün bunu hem kâr söylesün . ahenk , mana, musiki vs. bir arada olunca işte bu siir oluyor. lakin öteki örneklere şiir demek mümkün değil. çünkü bütün bunları bir araya getirmek bir kabiliyet gerektiriyor. sanat kabiliyet işidir. - 24.12.16
SPİNOZA (@karacurin)
Yorumunuz oldukça dokunaklı müsadenizle bu şiir konusunda ya~da eskiye atfen hiciv sanatına yabancı biri olarak sormak istediğim bir husus var -Tarihçi mehrum Halil İnalcık hocanın 'Şair ve Patron' adlı eserinde Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik bir İncelemesini nasıl değerlendirmemiz gerekir ? Eserde bahsi geçen İn'am defterinde alınan bagış ,idane; Bayramlık vs vs gibi.. - 24.12.16

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Lokum da yavruymuş
Çok az kişinin yediğini görüyorum LOKUMU...
Neokur afyon sefiri sayın Merve de yeter kardeşim lokumun kralını göndermiş.
Üye dediğin böyle olur azıcık ibret alın.
EK 1
Ulen fotoğrafı çekip paylaşım yapıncaya kadar aç memur sürüsü lokumu boğmuş. 14.12.16
42 beğeni · 14 yorum · Anın Fotosu
Merve (@mervedeyeter)
Afiyet olsun, kişibaşınadüşenmilligelir yoldaş :D - 14.12.16
Eduşka (@edaa)
Kaymaklı lokummu o :) - 14.12.16
Ahmet Gökce (@ahmetgokce)
Üstad afiyet olsun - 14.12.16

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

17 beğeni · 1 yorum · Müzik Kutusu
Misafir
bu da ispanyol kibariye. :
- 23.11.16
/ 2