ara
kişibaşınadüşenmilligelir
3.094 202

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Uzuv
İğrenç parmaklarınızı gördüm. O pis parmaklarınızı gördüm.

Burun karıştırdınız, taharet aldınız, dötünüzü kaşıdınız, kulağınıza soktunuz, ayak parmaklarınızın arasını göbek deliğinizi temizlediniz. Sivilcelerinizi patlattınız irine iltihaba buladınız. Çapaklarınızı sildiniz o pis parmaklarınızla sonra gittiniz ananızın yaptığı pudingin dibini sıyırdınız, dişinize yapışan cipsi temizlediniz. Yalayıp yalayıp kah para saydınız kah kitap sahifelerini çevirdiniz. İnsanın en İğrenç uzvu olan o rezalet parmaklarınızı burada utanmadan ifşa ettiniz. Hepinizden iğreniyorum. Kendi parmaklarımdan ayrıca iğreniyorum. Bu yüzden senelerdir onları cezalandırmak adına yolarım. Dişimle kemiririm tırnaklarımla derisini soyarım. Bir defalığına çağrılara kulak vererek paylaşıyorum parmağımı sizlerle.
Bi daha olmasın.
@mauser @bku alın barnak.
28 beğeni · 10 yorum · Yapma Diyorum
B.K.Ü (@bku)
Peki @kisibasinadusenmilligelir kardeşim sana şunu sormak istiyorum. Burnunu hangi elin hangi parmağı ile karıştırıyorsun? - 10.02.17
Meursault Samsa (@meursaultsamsa)
Bu ne cesarettir yarabbi. Seni tanımak istiyorum, yiğidim. Beni mutlaka ara. - 10.02.17
Betül (@lotus)
Evet o parmaklar güzel kalemleri tutup yaratıcı yazılarda yazar, klavyenin tuşlarina dokunarak güzel kalp kirar mesela, sokak hayvanlarına yardımcı olur ya da okunacak güzel kitaplarin sayfalarini cevirir. (Sahi sen okunacak yazar listesi vercektin ne oldu :( ) - 10.02.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

The two towers
Galata gullesi denlü yoğun kulelerim var. Baktım herkeşler kule dikiyor ben neden yapmayayım dedim. Çünkü bu cemiyet içerisinde kule dikme hususunda konuşması gereken birisi varsa o da benim. Çocukluğumdan beridir muhtelif emtia ile kule dikerim. Okey taşı olsun madeni para olsun küp şeker olsun nerde görsem nerde bulsam dayanamam kule dikerim. Sonra da yıkarım. Bu benim hobim. Bana kule dikme mütehassısı diyebilirsiniz. En çok bana soracaksınız. En çok bana. Kafamı bozmayın çadır dikme akımı başlatırım. Çadırı diken sizi etiketler sonra insan içine çıkamazsınız. Adam olun adam.
Neyse gelelim trollüğümüze. çay markalarıyla iki kule diktim. Devamını trol arkadaşlarım getirecektir onlara itimadım tam.
@mauser
@superkimyonn
@mumdurdum
@bku
@nill (evet o da bir trol artık)
@mervedeyeter
@ahmetgokce
@tiffany

Dikin ulan
EK 1
@kgk
@celibon
@mtrv
Ayrıca @bs bir trolluk yapıp bizi şereflendirirse müteşekkir oluruz 02.02.17
EK 2
43 beğeni · 18 yorum · Kitap Kule
Nil (@nill)
Meydan okumanı gördüm Reyiz :) ve kabul ediyorum. bekle ve gör :)) - 02.02.17
Misafir
Davetini aldım biraderim şu an bir toplantı halindeyim biter bitmez icabet edeceğim ben gelene kadar temel atmak için hemen sekretere talimat veriyorum ki zaman kaybetmeyelim. Yaz kızım 200 torba çimento 20 kamyon çakıl.. - 02.02.17
Asım Mauser (@mauser)
çam denlü yoğun bir kule dikecem bekle - 02.02.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Kanepede amaçsız bir şekilde uzanmış tavana bakıyordum. Yeterince baktığıma kani olunca biraz da kitaplığa bakayım da değişiklik olsun dedim. Birbirinden nadide eserlerin arasında Nun Masalları diye bir kitap gözüme ilişti. Yazarı kimmiş diye merak ettim. Nazan Bekiroğlu imiş. Geçenlerde 1000kitap isimli sitede bu yazar hakkında yazdığım hakaretamiz sözler geldi aklıma. Amansızca tenkit etmiştim lakin bir kitabını da okumuş değildim. Birdenbire zihnime ilkokul sıralarından başlayıp lisans eğitimimi tamamlayana kadar geçen sürede muhtelif muallim ve muallimeler tarafından önyargı aleyhine atılan nutuklar hücum etti. Önyargılı bir insan olduğum için bir lahza nedamet getirdim ve nazan bekiroğlu na bir şans tanımaya karar verdim. Kitabı elime aldım ve objektif kimliğimle okumaya başladım. Türlü çin işkencelerinin karşısında tövbe edip biat edeceği bir işkenceye maruz kaldıktan sonra 10 sayfayı ancak tamamlayabildim. Bu 10 sayfada Nazan Bekiroğlu hanımın edebiyat anlayışını yeterince tahlil ettiğimi düşünüyorum. Netice itibari ile nesneleri ve duyguları sıfat tamlamaları ve belirtili isim tamlamaları vasıtası ile tasvir etmek, ayrıca tarihi değere haiz mefhumları sevgi, saygı, huzur gibi bir takım içi boşaltılmış hasletler ile harmanlamak suretiyle okuru menkıbeye boğmaktan başak bir edebi nitelik bulunmadığını tetkik ettim. Ne esaslı bir tefekkür görebildim ne de edebi bir haz alabildim. Binaenaleyh iki sonuca vardım:
1- Nazan Bekiroğlu kötü bir yazardır
2- Önyargı iyidir
17 beğeni · 8 yorum · Diyorum ki
haribu (@celibon)
Seni taşlayacaklar @kisibasinadusenmilligelir :) kaç bence ;) - 31.01.17
Betül (@lotus)
Peki sana göre hangi yazarlar iyi ? - 31.01.17
Özge (@ozge-selcuk)
Nazan Bekiroğlu'nu ben de okumadım henüz,o konuda bilemeyeceğim :) Ama vardığınız sonuçlardan 2.sinin doğru olma ihtimali yok, önyargılar pistir,kötüdür,uzak durulması gerekir :) - 31.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

"Hayal kurmakla başım hiç hoş değildir. Gelecekten beklediği nelerse onları kafada keyfince şekillendirip sonra onlara uymayan durumlarla karşılaşınca hayalleri yıkılan kimselerden değilim. Güvendiğim dağlara kar falan yağmış değil. Derinden bir düşkırıklığı benimkisi. Geçen her gecenin leyle-i kadr, karşılaştığım her kişinin Hızır olmadığını anladığım zaman kırılıyorum. Böylece kırılan bir düş haline dönüştüğümü görüyorum. Evet, bizzat kendim bir düşkırıklığıyım, kırık bir rüyayım ben. Ve hepimiz öyleyiz."

Herkesin manzarası on numara bir bizimki boktan.
34 beğeni · 19 yorum · Fotozilla
Ebru G. (@ebru-g-)
Ben de hayal kurmaktan hoşlanmıyorum hiç hayalim de olmadı zira. -_- Bu da bizim manzara. Puanlayın bakalım on numara mı? - 29.01.17
Zeynep (@zeynep3)
Bu da benden gelsin - 29.01.17
Misafir
Cengiz Bektaş amcamiz var çok yaşasın. Tez muhabbeti nedeniyle kendisini yakindan tanima firsati bulmustum.  Karşıdaki o çirkin turuncu binayı gördüm de, derinden andim kendisini. Türk Evini anlatan güzel bir kitabı var zati muhteremin. Öyle bir tasarım yapilirmis ki, bir ev diğerinin güneşini bile kesmezmis. Fazladan bir çivi bile heba edilmezmis. Mahremiyet herseyden önemli tutulurmus. Şimdi bırak Mahremiyeti, duvarlar bile kağıttan ki, yan dairedeki sevişse senin senin sigara uzatasin geliyor. Hey gidi eskiler hey. Şimdi bir kez daha sövdüm mimar ve müteahhitlere. Mustehak mi bize dayatilan bu cirkinlikler ha? Belki de evet. Bilemedim bak şimdi.  Bu arada o yerdeki cips paketine ait bir parça mı? Öyle deme. Bak iyiymiş o. Sevgiler efenim - 29.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Sosyalist Damar
Bugün haberlerde Begumhan Doğan Faralyalı isimli zatı röportaj verirken gördüm. Aydın Doğanın kızıymış.  Davos ekonomi zirvesinde bilmemne alaninda ilk bilmem kaç ceo arasına girmiş bu muhterem. Verdiği röportajda kullandığı cümleler o kadar klişe ve boştu ki  memleketimizin elit tabakasındaki kalite noksanligini iliklerime kadar hissettim. Neredeyse yıllardır hararetli bir savunucusu olduğum elitist nazariyeye ve bu minvalde zuhur eden meşrebime veda ediyordum. Aklima geçen gün okuduğum Wright Mills in İktidar Elitleri isimli kitabından bir bölüm geldi.

"Oturdukları evler, devam ettikleri dernek ve kulüpler başlıca ayrıcalıklı özellikleri teşkil eder. Keza, devam ettikleri kolejler ve yabancı okullar da milli özellikleri yansıtmaz. Sayfiye ve dinlenme yerleri aynıdır. Seçkin aileler arasında evlilik yaparlar. Böylece İktidar yapısı bu üst sınıfın eline geçer. Yönetimi elinde bulundururlar. Akrabalık ilişkileri güçlüdür. Birlikte yerler birlikte içerler, yönetimi aralarında paylaşırlar, sosyeteyi de ellerinde tutarlar. Ortak av partileri, tenis oyunları yanında çin lokantasında yer ve içerler. Kışı İsvicrede yazı Ispanyada geçirirler. Yat sefalari,  viski, şampanya astragan kürkleriyle bu yükselen sınıf kendi kendini yetiştirmiş kimseler olarak değil, düzene kendini uydurmuş, kendini düzene sunmuş kişilerdir."
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Gayri safi milli hasılanın çok büyük bir oranını yerken. Kendin değerlerini de tüketiyorsun yabancılığın sadece topluma değil kendine de oluyor. Tüketmek amaçsa üretim için gereken ekipmanlarda tüketiliyor hırslar uğruna. Sığ bir vurdumduymazlık içinde yaşanan gerçeklik işte. Başarının parasal karşılığı neyse veriyorsun da değişmiyor vardığın nokta. Liberal bir kapitalizm eni kökü. Yorum yapmadan duramadım efenim iyi geceler. - 18.01.17
Asım Mauser (@mauser)
schopenhauerin dedigine gore 3 tür aristokrasi varmış. 1. doğuştan ve rütbeden gelen 2. para 3. zihinsel. en yücesi de sonuncusuymuş. birincisi türkiyede yok edildi. ikincisi kahpelere bahşedildi. üçüncüsü ile de yerler süpürülüyor. o yüzden kardeş elitizmden vazgeçme asla." kusursuz olan elitler değildir elitizmdir" diye de bir islamcı savunmasi yapayım da gel sen girdiğin yoldan geri dön. - 18.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Petrarca’nın Karanlık Çağ diye tanımladığı Romanın yıkılışından Şarlman’ın Papa tarafından İmparator olarak ilan edilmesine kadar olan dönemde kıta avrupasındaki yegane güç kiliseydi. Vandalların, Vizigotların, Saksonların ve Germenlerin sonu gelmeyen yağma ve talan hareketlerinin kaotik bir ortama yol açması neticesinde asgari bir nizam tesis edebilmiş kilisenin muktedir olması kaçınılmaz oldu. Barbarların istilası diye tasvir edilen bu dönemin ilk evresine bilhassa Cermenlerde Aryanizm etkisi had safhada. Hatta barbar kavimlerin birçoğunun karanlık çağda Ortodoks Hıristiyanlığa mugayir olan aryanist nazariye ile Hıristiyan olmuş fakat daha sonra Katolik olarak Vatikan’ın etkisinde asırlar boyu idare edilmişler. 4. Asırda yaşayan Aziz Arius isanın tanrının oğlu olmadığını iddia etmiş lakin İznik konsilinde ciddi tartışmalara konu olduktan sonra teslis inancını reddetmesi sebebi ile kabul görmemiş daha sonra da unutulup gitmiş. Arius un düşünceleri Ortodoks ve Katolik nazariyeye göre daha ılımlı ve kendi içerisinde mantıki düzlemde bir sistematiği mevcut.Avrupanın karanlık çağında Katolik kilisenin baskıcı tavrı Umberto Eco nun da dediği gibi beşeriyetin düşünce refleksini paramparça etmiş. Barbarların Katolikleşmesi neticesinde görülmemiş gerilemeye bu dönemde rastlanmış. Skolastik-Katolik düşüncenin barbarları tesiri altına alması kentleşme süreci boyunca etkisini devam ettirmesi görülmemiş geriliğe neden olmuş. 15. Asırda aryanist düşünceyi ilk benimseyenlerden Cermenlerin arasından Martin Lutherin çıkması da bence kaderin bir cilvesi olmuş. Protestanlığın yayılması neticesinde tezahür eden maddeyi idrak çabası avrupayı rönesansa, bilahare aydınlanma çağına götürmüş. Greko Romen kültüre duyulan özlem ve bunu tahlil gayreti Avrupa medeniyetinin terakkisine zemin hazırlamış. Helenizm, eski yunan döneminin ve temel Roma eserlerinin tercümeleri matbaa vasıtası ile yayılmış ve dinamik bir münevver zümre zuhur etmiş. Aynı dönemde İslam ise en verimli dönemini yaşamış. Lakin bir medeniyetin terakkisi ile diğerinin düşüşü çoğu zaman denk geliyor. Şimdi sorum şu acaba İslam da hâlihazırda karanlık çağını mı yaşamakta? Eğer böyle ise İslam medeniyetinin zirve yaptığı 10. ve 12. Yüzyılları arasındaki dünya algısı ve düşünce yapısını mı tahlil edip terakkimize temel dayanak olarak almalıyız? Yoksa daha sonra zuhur eden sufilik ve kadercilik zihniyetini temel şiarı olarak kabul eden tasavvuf inancında ısrar mı etmeliyiz?
17 beğeni · 3 yorum · Arena'ya Sor
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Bir yerde bir paylaşımda harita görmüştüm. Bu bahsi geçen konu üzerine. İslam coğrafyasının yükselişte olduğu o dönem de ki pek çok bilim bunun altını çiziyorum bilim adamı çıkarmıştır o topraklar, dinle uğraşın daha az olduğunu gösteriyordu. İnsanlar dini çıkarımları ispatlamak uğruna bilim yapıyorlardı. Ama bilmek araştırmak üzerine kurulu bir anlayış vardı. İnanmak ve kabul etmek değil. İlim insanın yitiği idi o zamanlar. Bir harf öğretene de köle olunuyordu. Aristoteles önce Arapça ve Farsça ya çevrildi. Velhasılı naçizane görüşüm. İlim ilim bilmektir. Ve fakat bu nice okumaktır diye sorgulayabileceğimiz kimse kalmamıştır. Saygılar. - 14.01.17
Asım Mauser (@mauser)
Diyalektik kavramının farklı şekillerde ele alındığı bir gerçek. Biz doğrudan çatışma olarak ele almayalım. Tıpkı Marks'ın ele aldığı gibi alalım. O çatışmanın sonucu sentezin ortaya çıkacağı ortamı belli zincirlere bağlamıştır. Zincir halkalarından birinin kopuk olması elbette bahsettiği çatışmanın doğmasını engelleyecektir. Neticede ortaya çıkan kaostan ya da sakat bir çocuktan başkası olmayacaktır. Şöyle izah edeyim. İlkel toplum-feodal toplum- libaral toplum- kapitalist toplum ve sosyalizm. İşte bu evreler birer birer ilerledikçe çatışma artacak ve en sonunda bu çatışmanın çözümü olarak sosyalizm gelecektir. Bu zincir halkalarından herhangi birinin atlanması demek hüsrann demektir. Neticede sovyetler birliği bunun en güzel örneği. Din hususunda da benzer bir diyalektik düşünce kurma taraftarıyım. Evvela insanlar tabiatı teoloji ile açıklamaya gayret ediyorlardı. Yağmurun, güneşin bilimum doğa olaylarını bir tanrıyla açıklıyorlardı. Sonra tek tanrıcılık ve metafizik dönem geldi. Sonra aklın üstün kılındığı protestanlık çağı. Tabi ki bu dönemde yaşanan haçlı seferleri, veba salgını gibi tanrının ölümüne işaret eden olayların etkisi de protestanlığın yaygınlaşmasında etkendir. Uğruna savaştıkları tanrının insanları kırıma uğratması katolik kiliseyi yalancı çıkarmış, insan tanrıdan medet ummanın boş olduğu inancına ulaşmıştır. Bu çağ marksın liberal kapitalist toplum zincirine denk gelen çağdır. Şimdi bizim islam da ne oldu ona bakalım. İslam bahsini ettiğin altın çağında Tanrıyı metafizik yöntemlerle açıklamaya çalışan düşünürlere sahipti. Yani muhammedin tek tanrıcı dini bir üst halkaya erişmek üzereydi. Peki burada ne oldu da bu süreç durdu. Piyasaya Gazali isimli gerici din bilgini çıktı. Bu adam bilimum felsefeye ve fillozoflara düşmandı. Onların tanrıyı metafizik yöntemlerle açıklama çabasını kıyasıya eleştirdi. Ona göre islam hakkında tefekkür etmek yanlıştı. Kabaca inanmak gerekirdi. Böylece islam medeniyeti yükselmekte olduğu zincir halkasından, ilk doğduğu çağdaki halkaya doğru bir geri dönüş yaşadı. Bugün ondan da öteye gidemediği bir gerçek. Bilimsel gelişmeler karşısında kafası karışan müslümanlar tamamen bir kaos yaşıyor . Gelgelelim gazalinin ve eşariliğin yobaz baskısı bu büyük düşünürlerin avrupaya kaçmasına neden olmuştur. İbni rüşt, ibni bacce... Russel rüşt için diyor ki: “İbni Rüşd, İslam felsefesinden çok Hıristiyan felsefesi için önemlidir.O, İslam felsefesi için ölü bir sondu, Hıristiyan felsefesi içinse bir başlangıç olmuştur” Yani demem o ki İslam karşısına çıkan bu terakki fırsatını gazali yüzünden geri tepmiş bir daha da ilerleyememiştir. Bu bağlamda ben felsefenin ve filozofun din için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve islamın tam manası yaşayamadığı bir tarihsel süreç olduğu kanısındayım. Bu tarihsel süreç akılcılık değil sufilik dönemidir. Şu anda şiddetle ve etkin bir şekilde İslam bu çağı yaşamalı, sonrasında akılcılık yoluna ilerlemelidir. Bakınız Platon vasıtası ile düşüncelerini öğrendiğimiz Sokrates neye işaret etmiş: insanın hayatı dünyanın hayatından daha önemlidir. asıl bilgi dünyayı değil insanı bilmektir. Yani temelde ahlak önemlidir. Bilim insanın daha ahlaklı olması için kullanılan bir araç olmalıdır. Sokrates'in bu görüşüne iştirak etmekle birlikte bunun islamdaki sufilik, tasavvuf ve islam felsefesi ile mümkün olabileceği kanısındayım. İlk başta ahlaklı insan yaratmak hedeflenmelidir. Selefi islamın kökünü kazıyacak olan da budur. İnsan önce tanrıyı izah etmeye gayret etmeli bunun mümkün olmadığını anlayınca da bilim ve akılın üstün kılındığı protestanlığa benzer bir aşamaya geçmelidir. En sonunda da tabi ki neyden bahsettiğimi tahmin edebiliyorsunuzdur. Bu zincir halkalarından biri eksik oldu mu kafası karışık toplumun bir kaosa sürüklenmesi kaçınılmazdır. Neticede bugün vaziyet söylediklerime işaret ediyor. - 14.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

"Behçet Bey, yirmi sene karısı Atiye Hanım'ı sevmiş ve kıskanmıştı. İlk önce Atiye'yi kendisinden, sonra İttihat ve Terakki'nin ilk azalarından Doktor Refik'ten kıskanmış, bu kıskançlık yüzünden Doktor Refik'i saraya jurnal etmiş, fakat onun ölümünden sonra da kıskançlıktan kurtulamamıştı. İhsan'ın kendisine söylediğine göre, genç kadının ölüm döşeğinde Mahur Beste'yi mırıldandığını duyunca ağzına eliyle birkaç defa vurmuştu, belki de böylece bu ölüme sebep olmuştu. Mahur Beste, Nuran'ın dedesi Talat Bey'in eseriydi. Bu ve buna benzer birkaç hadise onu birkaç koldan evlenme ile çok genişleyen bu eski Tanzimat ailesi arasında uğursuz tanıtmıştı. Buna rağmen bu garip eser hafızalarda yerleşmişti. Çünkü Mahur Beste küçük ve kısa şeklinde insanın tenine yapışan o acı çığlıklardan biriydi. Eserin kendi macerası da garipti. Talat Bey'in karısı Nurhayat Hanım Mısırlı bir binbaşı ile sevişerek kaçınca Mevlevi muhibbi olan Talat Bey bu eseri yazmıştı. Hakikatta tam bir fasıl yapmak istiyordu. Fakat tam o esnada Mısır'dan gelen bir dostu Nurhayat Hanım'ın ölümünü haber vermişti. Daha sonra ise bu ölümün eserin bittiği geceye tesadüf ettiğini öğrenmişti. Mümtaz'a göre Mahur Beste Dede'nin bazı beste ve semaileri gibi, Tab'i Efendi'nin bayati yürük semaisi gibi hususi yürüyüşü olan, insanı büyük manasında kaderle karşılaştıran bir parçaydı. Onu Nuran'dan, büyükannesinin hikayesi ile beraber dinlediği zamanı çok iyi hatırlıyordu. Çengelköyü'nün tepesinde, Rasathane'den biraz ilerideydiler. Gökte büyük bulutlar vardı ve akşam ta uzakta, şehrin üstünde bir altın bataklığı gibi çukurlaşıyordu. Mümtaz uzun zaman etrafa çöken hüznün, o hatıra renkli ışığın bu akşamdan mı, yoksa besteden mi geldiğini anlıyamamıştı."
Huzur~aht

 
19 beğeni · 0 yorum · Müzik Kutusu

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

LEBLEBİ
Beyazı var tuzlusu var kavrulmusu var dışı kaplamalisi var.var oglu var.envai çeşidi var
Türk milletinin milli içeceği ayransa milli kuruyemisi de leblebidir. Leblebi bizim gariban yanımızın alamet-i farikasıdır. Fakir mahallelerdeki mahalle maçlarından sonra akşam yemeğine daha çok varken açlığı bastırma fonksiyonu, biranın yanında en ucuz meze olması, toz haline getirilip şekerle karıştırılıp poşete dolduruldugunda en ucuzundan ve de kallavi bir abur cubur formuna kavuşması,her türk evladının zihnine bir mih gibi kazınmasını saglamistir leblebinin.  
Tüm bunlara rağmen asırlardır leblebiye mecbur olan bu millet bir tepki olarak onu kuruyemiş tabaklarının öksüz çocuğu haline getirmiştir. Sanki babasinin evinde görmüş gibi kajuyu antep fıstığını seçip seçip leblebiyi fıstık kabuklarının arasında adeta bir copmuscesine bırakmistir. Tamam ben de sevmem leblebiyi tercihlerim arasında son sıradadır. Düğünlerde dağıtılan naylon poşetlerdeki kuruyemisin %70 ini oluşturmasına ben de ayar olurum. Ama sadece devlet dairesinde canım sıkılınca hesap makinesinde adını yazıp kendime küçük çapta heyecan yaratma şansı verdiği için bile leblebiye saygı duyarim.

Bunu da internette buldum müthiş bir şiir

ÇORUMUN MEŞUUR LEBLEBİSİ

Herzaman sıkça yenilen
Tabağa konulup verilen
Türkiyede çokça sevilen

NEDİR...TABİKİİ....
LEBLEBİ LEBLEBİ..

Tarlada yetiş tirilen
Yagla tuzla yenilen
kavrulun ca çok sevilen

NEDİR...TABİKİ...
LEBLEBİ.. LEBLEBİ

Sinamada tiyatroda
çoluk çocukta sevilen
çorumdan gönderilen

NEDİR..TABİKİ..
LEBLEBİ...LEBLEBİ

Dosttan hediye gelen
Herkes taraftan sevilen
Ünlü olmuş bilinen

NEDİR..TABİKİ..
LEBLEBİ...LEBLEBİ

Akşam cının tabağında
çorumlunun ocağında
çok meşurdur oralarda

NEDİR..TABİKİ..
LEBLEBİ...LEBLEBİ

Sevdirdi o kendini
çorumlunun ismini
Tarih etti kendini

O GÜZEL MEŞ URLEBLEBİİİ
28 beğeni · 25 yorum · Anın Fotosu
Tokmakan (@tokmakan)
Sarısı bozaya çok yakışır :) - 05.01.17
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Ver adresi kardeşim hepsi feda olsun sana envayi çeşit göndereceğim rakı yanına meze olsun - 05.01.17
Nil (@nill)
işte bunlar hep işsizlik :D - 05.01.17

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Pablo Neruda 69 yasinda bir...
Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Pablo Neruda

Kapitalizmin altın çağı "modern insan" kavramını ortaya çıkardı ve buna bağlı olarak bütün edebiyat ve felsefe camiası bu bahsi ana teması haline getirdi. Modern insanın kıytırık bunalımları ile mütemadi olarak karşı karşıya geliyoruz. Gayriciddi bir takım mesele tekmil sanat eserine sirayet etmiş durumda. 2. Cihan harbinden sonra tesis edilen nizamda zuhur eden tüketim odaklı ve yalnız insan modeli aynı zamanda sanatın arzını ve talebini oluşturan kitle olduğundan sanat üretimi de bu cihette devam ediyor. Bu noktada iktisattaki her arz kendi talebini oluşturur yasası gereği acaba bir kültürel bir manipülasyona mi maruz kalıyoruz sorusu akla geliyor. Mesela dünya üzerinde afaki boyutlarda Kafka Sartre ve Camus tüketimi mevcut. Bizim memlekette de bunlar oldukça yaygın. Huzur,  tutunamayanlar , kurk mantolu madonna basite indirgemek gerekirse  hep ruhi buhranları konu edinmiş romanlar. Geçenlerde bir araştırma okudum 1950 lerde psikolojik rahatsızlık olarak kabul edilen kaygı düzeyi su an lise talebelerinde bulunuyormuş. Kaygı düzeyinin bu denli yüksek olması beni kaygılandırıyor ama sanat adına. Ben bir müsteriyim ve serbest piyasa ekonomisinde benim tercih hakkım olmalı. lakin yok.

Su durumda  iki şekilde ayakta duruyor sanat daha doğrusu edebiyat dünyası. Birincisi modern insanın buhranlarını anlatan kasvetli metinler~ Kafka, sartre, camus, oğuz atay, zweig, tanpınar, beckett, hesse, palahniuk, gide,kundera, sadik hidayet ilah...~ ikincisi bu buhranlardan nasıl çıkılır sorusuna cevap arayan iyimser ve kendini bul metinleri~ coelho, ende, brown, bach, moyes, vasconcelos ilah...~

Ciddi meselelerin hepsi bitti koca bir dünya ergen pskolojisi uzerine tahliller yapıyor. Bir hülya içerisinde yaşayan bunalımlı güruh farklı olduğu iddiasında ve bunda israrci. Kimse sıradan olduğunu kabul etmiyor. Tarihin en boktan dönemine denk geldik. Herkes her şeyden anlıyor, ulvi mesâil ayak takımının eline düşmüş ve dahi tekeline geçmiş. Neruda büyük şair ve buyuk bir halk ozanı. Şiiri ilk okumada iyi gözüküyor ama bu nazariye ile bakinca varoluşçu muhayyilenin tesirinden kurtulmak adına yazılmış bir manifestodan ibaret. Tek derdi mutlu olmak olan aşağılık varlıkların basit-teknik olarak değil muhteviyat olarak~ edebiyatı da bu işte.
15 beğeni · 0 yorum · Diyorum ki

kişibaşınadüşen.

@kisibasinadusenmilligelir

Iyi bir müzik dinleyicisi sayılmam. Ilk gençlik yıllarımdan itibaren muhtelif müzik türleri dinledim adapte olmaya, haz duymaya çalıştım. Müzik secimi yaparken  genellikle arkadaşlardan tavsiye aldım.@mauser iyi bir musikişinastir,bu konuda ondan bir hayli istifade ettiğimi inkar edemem. Lakin hayatımın hiç bir döneminde popüler müzikten zevk almadım bilakis nefret ettim. Popüler müzikten nefret etmenin esbab-ı mucibesi bir takım bölük pörçük iddialar olduğu kadar içgüdüsel ve protest haleti ruhiyeye sahip olma durumudur da bilmeyen için. Bilmeyen için dedim çünkü bugün biraz göz atma fırsatı bulduğum Adornonun  Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi kitabından sonra içgüdüsel olarak karşı olduğum popüler müziğe muhalif olma adına bir takım müşahhas mesnet edindim. Popüler müziğe olan nefretim pekişti ve klasik türk müziğine bir kez daha meftun oldum.

Adorno sanat tarihinin-bilhassa muzik- en büyük eleştirmeni sayılıyor. Frankfurt okulu diye tabir edilen ekolün de kurucusu. Yaptığı tenkitler son derece sağlam bir zemine oturuyor ve olabildiğince matematiksel diyebilirim.

Adorno kültür endüstrisini de endüstiriyel devrimin neticesinde oluşan bir alt kol olarak tanımlamış. Popüler müziğin de kültür endüstrisinin bir paracasi olduğunu söylemiş. Bu noktada en önemli tenkidi popüler müziğin standartlaştırılmış olması. Gerçekten de dinlediğim onlarca Serdar ortaç şarkısının ne birbirinden ne de milyonlarca muadilinden bir farkı yok. Kapitalist zihin müziği de günlük tüketilmesi gereken bir ürün olarak gördüğü için düşük kalite~ seri üretim denklemini burada da devreye sokmus.

Yine Adornonun bir diğer iddiası bu ürünlerin parçalarının birbirleri ile değiştirilmesi halinde herhangi bariz bir fark oluşmayacağı yönünde ki bu da benim yıllardır bengü yalın demet hande gibi soytarıların şarkılarını birbirine karıştırmami açıklıyor. Sanki milyonlarca aynı şarkı seri üretim yapan bir fabrikanın tezgahından çıkmış çeşitlendirilmiş mamuller gibi. Adorno popüler müziğin parçalar halinde dinlenebilecegini ve insanların haz duyduğu noktaların bu parçalarda olacağını söylüyor halbuki ciddi müzik bir bütün olarak dinlenmelidir diyor. Ayrıca popüler müzikten alınan hazzın yapay ve sahte olacağını ifade ederek popüler müzik dinleyicisinin ritmik olarak itaatkar olduğunu beyan ediyor.
Bu yüzden popüler müzik dinleyicisi yozlaşmaya açık ve kapitalist sistemin etki alanında olan kişilerdir diye ekliyor.

Gerçekten de bu dinleyici kitlesi farkında olamasa da mevcut kapitalist düzen içerisinde robotlasmis biçimde yaşayıp gitmekte. Bunun kötü olmadığını iddia edebiliriz lakin zihniyet olarak noksan bir durumda oldukları aşikardır.

Kültür endüstrisi tarafından manipülasyona maruz kalan mezkur kitle sahte mutluluk içerisinde yaşayarak yönetilmesi kolay bireyler haline geliyorlar. Etraftaki en mutlu ve enerjik insanların serdar ortaç dinleyen kitle olması başka türlü açıklanamazdi zaten.

Hulasa popüler müzikte önemli olan tarz ve ritimdir. Paracalar halinde etki etmeye çabalar ve düşünmeyi gereksiz hale getirir. Devamlılık duygusunu güçlendirir uyutucu bir takım ezgilerden oluşur. Sizi bir çerçeveye sokar ve belli başlı duyguları yaşatmak gayesindedir. Takip etmek için dikkatli olmanıza gerek yoktur. Pekala araç kullanırken ya da kitap okurken dinleyebilirsiniz. Bu da uzun vadede sizi özensiz ve itaatkar bir vaziyete sokacaktır.

Gelelim klasik türk müziği bahsine. Önce sanat musikisi dinlemeye başladım ve bu belli bir süre sonra @mauser in de teşviki ve telkini ile Klasik Türk müziğine evrildi. Bethooven Mozart chopin dinleme çabalarım sonuç vermedi. Bunun sebebinin de kültür uyuşmazlığı ve medeniyet farklılığı olduğu kanaatindeyim. Klasik Türk müziğine hayran olmamak elde değil. her şeyden önce beslendiği kaynak divan edebiyatı umumiyetle ve sözlerindeki mana gayet tatmin edici. Adorno ciddi müzik diye tabir ettiği müziği bütün olarak deneyimlenmesi gereken dinlemek için hafızayı zorlamak zorunda kalınan ve mutat hayatın sürekliliğini bolen müzik olarak tanımlıyor. Bence klasik türk müziği bütün bunları karşılıyor. 

Kalsik türk musikisi iptidai hazlara hitap etmiyor. Dinlemek için aynı zamanda edebiyat ve tarihe de vakıf olmak iktiza ediyor. Bundan evvel klasik turk müziğinde uyulması gereken kaideler olması muhtelif makamlar -270 adet-vasıtası ile icra edilmesi ve neredeyse butun bestekarlarınin ve icracilarinin fevkalade bir eğitimden geçmiş olması ona belli bir kıymet kazandırıyor.

Dünyanın en iyi müziği klasik turk müziğidir demiyorum. Ama bizim memlekette Adornonun ciddi müzik diye tanımladığı türe uyan yegane müziğin bu olduğunu söylüyorum. Ben terennumunden meftun oluyorum size de tavsiye ederim. Bu konuda sizinle beraber bilhassa @mauser in görüşlerini almayı da isterim.


Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı, Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden... Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta, Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık, Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Ykb

 
19 beğeni · 17 yorum · Diyorum ki
AFD (@afd)
Müsade varsa ben bir şeyler yazayım. - 24.12.16
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Est afd kardeş dinliyoruz - 24.12.16
AFD (@afd)
Pop müzik dinleyebilen insanları ben zaten hiçbir zaman anlayamadım. Ancak onlara bu müzik türünün ne kadar basit, kolpa bir tür olduğunu anlatmayı da bir türlü beceremedim. Bu açıdan bahsettiğin kitapta yazarın pop müzik hakkında teorik çıkarımlar yaptığını belirttiğin için ilgimi çekti.

Diğer konu hakkında konuşmak gerekirse, sen klasik Türk müziği tarafından daha doğrusu kendi sevdiğin tür açısından konuya değinmişsin ben daha çok batı müziği ile büyüdüğüm için ben de kendi açımdan anlatacağım. Önce ben de müziksel gelişim hikayemden biraz bahsedeyim.

Ailem ve dedelerim hepsi Bursanın Uludağ etklerinde bulunan aynı yörük köyünden geliyorlar. O taraflarda saz çok meşhurdur, babam yöresel türkü sevdalısıdır ve saz çalar. Kendimi ilk bildiğim zamanlarda sazla ve babamla tanıştım(!). Saz beni küçük yaşlarda ister istemez çekti ve onunla ilgilenmeye başladım. Ancak 90'lı yıllar çocuğu olduğum için televizyonda gördüğüm gitarlı klipler bana hem görsel hem de müziksel açıdan her zaman daha karizmatik ve cezbedici geliyordu. Buraları fazla uzatmaycağım sonra orgtur, gitardır ilerki yıllarda istediğim enstrumanlarla haşır neşir olabildim tabii babamla hep zıttık bu konularda, beni hep batı müziğinden uzaklaştırmaya kendisi gibi türkülerle ilgilendirmeye çalışıyordu. Bu yüzden bahsettiğim enstrumanları tabiri caizse bazen babamı derslerimle ikna ederek bazense tırnaklarımla kazıyarak kendi imkanlarımla elde ettim.

Orta okula kadar rock müzik nedir, pop müzik nedir anca idrak edebildim ve nihayet ilk kendi seçimimle, bilerek ve isteyerek dinlediğim sanatçılar oldu. Bu sanatçılar Kıraç, Murat Kekilli ve Haluk Levent'ti. O elektro gitar tınıları bana hiç yaşamadığım anlar yaşatıyordu. Sihirli bir dünyayı keşfetmiş gibiydim - hala da öyle. Liseye geldiğimde bir arkadaşımın etkisiyle rap müzik dinledim ve kendi aramızda ve bir kaç kez sahnede olmak üzere benim org ile bir şeyler söylemiştik. Rap müzik maceram saman alevi gibiydi, bir sene içinde dinledim ve yetti. Lisede ise yabancı rock müzik dinlemeye başladım. Ve kendime bir akustik gitar alabilmiştim. O günden sonra herşey değişmeye başladı. Üniversteye geldiğimde bazı kalıpları aşmıştım ve elektro gitar sahibi olmamla birlikte Metallica, Guns n Roses, AC/DC, Led Zeppelin gibi metal müzik gruplarının şarkılarını adeta hatmetmiştim. Bu gruplar 80'lerin gruplarıydı ve farkettiğim bir şey de şuydu ki "ne varsa eskilerde var". Sonrasında 60'lı yıllardan bugüne kadar ne varsa dinlemeyi, daha doğrusu müzikleri keşfetmeyi kendime bir düstur edindim. Yaşımın ilerlemesiyle birlikte Pink Floyd, Bob Dylan, Neil Young, Cat Stevens,Beatles gibi daha akustik müzikler yapan efsaneleri dinlemeye başladım. Son 5 yıldır ukulele ile uğraşmaya başlamamla birlikte Hawaii ve Afrika müziğine dokundum ya da o bana dokundu diyelim. Bu süreçte Hint müziği ve Doğu müziği ve nihayet Türk müziğine sıra getirebildim.

Hiçbir zaman için ne tam batılı ne tam doğulu olamadığımız bu coğrafyada insan eğer iyi bir müzik dinleyicisi ise ya senin gibi en iyisi özümüzde olandır deyip Türk müziğidir diyor ya da benim gibi dünyada müzik adına kayda değer ne varsa önemli olan kaliteli müziktir diyor.

Kısaca ben ilk başından beri müzik tavsiyesi çok nadir alırım. Bu zamana kadar hep kendim keşfederek dinledim müzikleri. Ve keşfettiğm bir şarkıyı günlerce dinleyip cırkını çıkarmadan bırakmıyorum. Bu yüzden de haftada 2-3 şarkı keşfedebiliyorum. Her noktasını yaşamam gerekiyor.

Doğu müziği ve Batı müziği arasında gelişimsel farklılığa bakacak olursak doğu insanı göçebe yaşamı benimsediğinden notalarla işi olmamış ve dolayısıyla tek sesli müzik türü oluşmuş, şarkılar hayatın gerçekeri üzerine ağıt, yakarış, düğün tarzı oluşumlardan beslenmiş. Batı tarafında ise yerleşik hayatla beraber, klise müziği ve bizdeki Osmanlı zamanındaki gibi dini yayma amacıyla müziği verilen önem notaların bulunması - bir ilahinin baş harfleridir (do,re,mi,fa..) - ve matematiksel müzik teorisi gelişimiyle ortaya inanılmaz akıl oyunlarını içinde barındıran klasik müziği ve onun günümüzdeki izleri olan tüm batı müziğini ortaya çıkartmış. Bu yüzden doğu müziği daha çok yaşanmışlık olmadan anlaşılamayan, hayatın sillesini, acısını, tatlısını yaşamış insanlara hitap ediyor ve bende olduğu gibi belli bir yaştan sonra idrak etmeye başlıyorsunuz. Batı müziği ise tıpkı bir bilim gibi insanın üzerinde çok teknolojik bir savaş makinesinin bıraktığı hayranlığı bırakıyor ve bunun için yaşın, kültürün bir önemi olmuyor. Yeter ki müziğin içindeki o akıl oyunlarını algılayabilecek kadar bir kapasite bulunsun. - 24.12.16
/ 2