ara

Uçurtma Avcısı Konusu, Özeti ve Türleri

Uçurtma Avcısı, Afganistan’da yaşanan savaş ve göç üzerine kurgulanmıştır. Annesini kaybeden, babası tarafından hiçbir şekilde sevilmeyen Emir’in hikayesi anlatılmaktadır. Ayrıca çocukluk arkadaşı olan Hasan’a olan ihaneti peşini bırakmamaktadır.
Uçurtma Avcısı
Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur.

Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California'ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan'ın hatırasından kopamaz.

Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.

Uçurtma Avcısı'nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü...

KİTABIN İLK BÖLÜMÜNDEN:

BİR
Aralık 2001
Bugün neysem, on iki yaşındayken, 1975 kışının o karanlık, buz gibi gününde oldum. Tam anını çok iyi anımsıyorum; yıkık, toprak bir duvarın arkasına çömelmiş, donmuş, derenin yakınındaki dar, çıkmaz sokağa bakıyordum. Üzerinden çok uzun zaman geçti; ama geçmiş için söylenenler yanlış. Ben onun nasıl gömüleceğini öğrendim. Her ne kadar geçmiş pençeleriyle kendine bir çıkış yolu açmayı becerse de. Şimdi düşününce, o boş sokağa son yirmi altı yıldır bakmakta olduğumu fark ediyorum.

Geçen yaz, dostum Rahim Han beni Pakistan’dan aradı. Onu ziyarete gitmemi istiyordu. Kulağımda ahize, mutfakta dururken, karşı uçtakinin yalnızca Rahim Han olmadığını biliyordum. Kefareti ödenmemiş günahlarımla dolu geçmişimdi. Telefonu kapadıktan sonra. Golden Gate Park’ın kuzey ucundaki Spreckles Gölü’nün kıyısında yürüyüşe çıktım. Erken öğleden sonra güneşi, düzinelerce minyatür teknenin canlı, kıvrak bir esintinin itkisiyle gezindiği suda ışıldıyordu. Başımı kaldırıp bakınca gökyüzünde süzülen, uzun, mavi kuyruklu, bir çift kırmızı uçurtma gördüm. Parkın batı tarafındaki ağaçların epeyce yukarısında, yel değirmenlerinin üstünde salınıyorlardı, aşağıya, artık memleketim dediğim San Francisco kentine bakan bir çift göz gibi. Ve ansızın, Hasan kulağıma fısıldadı: Sentti ifin, bin tane olsa yakalarım. Hasan, tavşandudaklı Uçurtma Avcısı.

Bir söğüt ağacının yakınındaki tahta sıraya oturdum. Rahim Han’ın telefonu kapatmadan hemen önce, aklına son anda gelivermiş gibi söylediği şeyi düşündüm: Yeniden iyi biri olmak mümkün. Bir kez daha yukarıya, ikiz uçurtmalara baktım. Hasan’ı düşündüm. Baba’yi Ali’yi Kabil’i. Her şeyi değiştiren o 1975 kışına kadar olan yaşamımı. Her şeyi değiştiren ve beni bugün neysem o yapan kışı.

İKİ
Çocukken, Hasan’la birlikte babamın evindeki araba yolunun iki yanında sıralanan kavak ağaçlarına tırmanır, bir ayna parçasıyla komşu evlerin camlarına ışık tutar, komşuları kızdırırdık. Pantolonlarımızın ceplerini dut kurusu ve cevizle, doldurur, yüksek dallardan ikisine, ata biner gibi, karşılıklı yerleşir, çıplak ayaklarımızı aşağıya sarkardık. Dutları yerken aynayı elden ele geçirir, birbirimize ceviz fırlatır, kıkırdar, gülerdik. Hasan’ı o ağacın üzerinde hâlâ görebiliyorum; yaprakların arasından sızan güneş ışığı, meşeden oyulmuş bir Çin bebeği kadar toparlak, kusursuzcasına yuvarlak yüzüne vuruyor: düz, yayık burnu, bambu yapraklarını andıran kısık, hafif çekik, ışığa göre sarı, yeşil, hatta safire dönen gözleri. Biraz düşük, küçük kulakları, son anda eklenivermiş bir uzantıyı andıran sivri, sert çenesi gözümün önünde. Ve yanık dudağı; Çin bebeğini yapan ustanın elindeki keski kaymış ya da adam yoruluvermiş, dikkati dağılmış gibi, üstdudağın hemen soluna atılan o çentik.

Bazen, o ağaçların tepesinde Hasana sapanıyla komşunun tek gözlü Alman kurduna ceviz fırlatmaya razı ederdim. Hasan bunu yapmak istemezdi, ama ben istersem,gerfcktcn istersem beni kırmazdı. Hasan benîm hiçbir isteğimi geri çevirmezdi. Sapan kullanmada üstüne yoktu. Hasan’ın babası Ali bizi bu durumda yakalayınca kızardı onun kadar tatlı, iyi huylu biri ne kadar kızabilirse, elbette. Parmağını sallar, İnin çabuk, derdi. Aynayı elimizden alıp annesinin bir sözünü yinelerdi: Şeytan namaz kılan Müslümanlara ayna tutar, akıllarını çelmeye çalışırmış. Oğlunu sertçe süzerek, eklerdi: “Bunu yaparken de gülermiş.”

Hasan ayaklarına bakar, “Evet, Baba,” diye mırıldanırdı. Ama beni asla ele vermezdi. Ayna fikrinin de, aynı komşunun köpeğine ceviz atmak gibi, benden çıktığım asla söylemedi.

Kavaklar çift kanatlı, üzeri dövme demirden motiflerle bezeli bahçe kapısına ulasan, kırmızı tuğla döşeli araba yolunun iki yanına sıralanmıştı. Kapı, babamın arazisine açılıyordu. Evimiz tuğla yolun sol tarafındaydı; araba yolu evin arkasındaki bahçede son buluyordu.

Herkes, Baba’nın yaptırdığı evin. Vezir Ekber Han bölgesindeki en güzel ev olduğunu söylerdi; burası, Kabil’in kuzeyinde yer alan, yeni ve zengin bir mahalleydi. Kimilerine göreyse Kabil’in en güzel eviydi. İki yanı gül ağaçlarıyla kaplı geniş bir çimenlik, mermer zeminli, geniş pencereli, büyük binaya uzanıyordu. Baha’nın İsfahan’da eliyle seçtiği geometrik desenli, mozaik fayanslar dört banyonun zeminini kaplıyordu. Kalküta’dan getirdiği, yaldız işlemeli halılar duvarları süslüyor, tonozlu tavandan kristal bir avize sarkıyordu.

Üst katta benim yatak odanı, Baha’nın yatak odası ve “sigara odası” diye bilinen, her zaman tütün ve tarçın kokan çalışma odası vardı. Babamla arkadaşları, Ali’nin sunduğu akşam yemeğinin ardından bu odaya çekilir, siyah, deri koltuklara yayılırlardı. Pipolarını doldurur (Baba buna “pipoyu beslemek” derdi), en sevdikleri konulardan söz ederlerdi: siyaset, iş, futbol Bazen Baha’ya yanlarında oturup oturamayacagımı sorardım, ama o kapının eşiğine dikilir, “Hadi ama,” derdi. “Bu, yetişkinlerin zamanı. Neden gidip kitap filan okumuyorsun?” Sonra, kapıyı kapatırdı; ben orada öylece kalır, neden bütün zamanını hep yetişkinlere ayırdığını merak ederdim. Eşiğe oturur, dizlerimi göğsüme çekerdim. Orada bir, bazen iki saat oturur, içeriden gelen kahkahaları, gevezelikleri dinlerdim.

Aşağıdaki oturma odasında, içinde özel olarak yaptırılmış dolaplar bulunan, genişçe bir girinti vardı. Kavisli duvara çerçeveli aile resimleri asılıydı: Büyük babamla Kral Nadir Şah’ın 1931′de, Şah’ın suikastından iki yıl önce çekilmiş, eski, damarlı bir fotoğraf; ölü bir geyiğin başında duruyorlar, ayaklarında dizlerine kadar gelen çizmeler, omuzlarında av tüfekleri. Annemle babamın düğün fotoğrafı da vardı; babam siyah takım elbisesiyle göz alıcı, annem gelinlikli, gülümseyen, genç bir prenses. Sonra, babamla en iyi dostu ve iş ortağı Rahim Han’ı, evimizin önünde dururken gösteren, bir başka fotoğraf; ikisi de çok ciddi ben henüz bir bebeğim, Baba beni kucağına almış; yüzü yorgun, asık. Kollarındayım, ama parmaklarımı Rahim Han’ın serçeparmağına dolamışını.

Bu kavisli duvar, oturma odasını yemek salonuna bağlardı; salonun ortasındaki maun masa, otuz konuğu rahatça ağırlayabilecek genişlikteydi masraflı, gösterişli partilere düşkün olan babam sayesinde, neredeyse her hafta ağırlardı da. Yemek salonunun öteki ucunda kışın sürekli yanan, yüksek, mermer bir şömine vardı.

Geniş, sürgülü bir kapı bir dönümlük arka bahçe ye ve dizi dizi kiraz ağaçlarına bakan, yarım daire biçimindeki terasa açılıyordu. Baba ve Ali doğudaki duvarın dibinde küçük bir sebze bahçesi yetiştirmişti: domatesler, nane, yeşil biber ve bir türlü ürün vermeyen mısırlar. Hasan’la ikimiz oraya “Hasta Mısır Duvarı” derdik.

Bahçenin güney ucunda, bir yenidünya ağacının gölgesinde hizmetkârların evi vardı; Hasan’ın babası Alî’yle birlikte yaşadığı küçük, mütevazı, toprak kulübe.

Hasan işte orada, o küçük müştemilatta 1964 yılında doğmuş; beni doğururken can veren annemin ölümünden tam bir yıl sonra.

O evde yaşadığım on sekiz yıl boyunca, Hasan’la Ali’nin kulübesine yalnızca üçbeş kez girdim. Güneş tepelerin ardına çekilip biz de nihayet oyun oynamaya son verince, Hasan’la yollarımız ayrılırdı. Ben gülİcrin arasından geçip Baha’nın malikânesine yollanırdım. Hasan da doğduğu ve bütün yaşamını geçirdiği, döküntü kulübeye.

Temiz, eşyasız, bir çift gazyağı lambasıyla aydınlatılan, loş bir yer olduğunu anımsıyorum. Odanın iki karşı köşesine iki döşek konmuş, aralarına da yıpranmış, saçakları erimiş bir Herati kilimi atılmıştı; bir köşede de, Hasan’nın resim yaptığı tahta masayla üç ayaklı bir tabure dururdu. Duvarlar, üzerine boncuklarla Allahu ekber yazısı işlenmiş olan, tek bir örtünün dışında çıplaktı. Baba örtüyü Meşat’a yaptığı yolculukların birinden, Ali’ye armağan getirmişti.

İşte Sanaubar, Hasan’ı 19,64′te, soğuk bir kış günü bu küçük kulübede doğurmuştu. Ben annemi doğum sırasındaki aşın kanama yüzünden kaybetmişim. Hasan da annesini bir haftalıkken kaybetmiş. Çoğu Afgan’ın ölümden de beter dediği bir alınyazısı yüzünden: Kadın, gezgin bir şarkıcı ve dansçı kumpanyasıyla kaçmış.

Hasan annesinden hiç söz etmezdi; böyle biri hiç var olmamıştı sanki. Onu rüyasında görüp görmediğini merak ederdim; nasıl bir kadın olduğunu, şu an nerede bulunduğunu. Hasan da onu merak ediyor muydu? Özlüyor muydu benim hiç tanımadığım annemi özlediğim gibi? Bir gün evden çıkmış, yeni başlayan İran filmini görmek için Zainab Sineması’na doğru yürüyorduk; İstiklal Ortaokulu’nun yakınındaki askeri kışladan geçen kestirmeye saptık Baba o yolu kullanmamızı yasaklamıştı, ama o sırada Rahim Han’la birlikte Pakistan’daydı. Kışlayı çeviren çitin...

Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgali ile birlikte bir çok dram yaşanmıştır ve tarihte bunu dramı en mükemmel anlatan kitap Uçurtma Avcısı’dır. Olaylara iki çocuğun gözünden mükemmel bir dram ile bakan kitabın yazarı Khaled Hosseini (Halit Hüseyni) en ünlü Afgan yazarlardan biri haline gelmiştir.

Emir ve Hasan birlikte büyüyen çok iyi arkadaş olan iki süt kardeştir. Emir’in babası bölgede nüfuzlu ve yardımsever biri olarak tanınır. Hasan’ın babası ise Emir’in babasının hizmetlisidir. Herşey mükemmel giderken Emir ve Hasan başlarını belaya sokarlar ve Hasan Emir’i kurtarmak için kendini öne atar. Emir ona destek olmak yerine oradan kaçar ve Hasan’ı kaderi ile başbaşa bırakır. Hasan hayatı boyunca unutamayacağı bir şiddete maruz kalır ve Emir bunu sadece uzaktan izlemekle yetinir.

Emir bu olanlardan dolayı büyük utanç duyar ve bir daha Hasan’ın yüzüne bakamaz. Fakat birlikte yaşadıkları için duyduğu utanç ile hergün yüzleşmek zor gelir ve Hasan’a bir tuzak kurarak onu hırsız gibi gösterir ve böylece babasının işten atılmasına sebep olur. Her ne kadar Emir’in babası bu olayı görmezden gelip Hasan’ı affetsede Hasan’ın babası bu utanca dayanamaz ve oğlunu alıp bölgeyi terk eder.

Bu sırada Sovyet işgali başlar ve Emir ile babası herşeyleri kaybederler. Bunun üzerine ellerinde kalanlar ile birlikte Amerika’nın yolunu tutmak zorunda kalırlar. Fakat yeni hayatta Emir’in içinde bulunduğu duruma değiştirmek ve geçmişinden gelen pişmanlık ve utanç ile yaşamak zorunda kalır.

Aradan yıllar geçer ve büyümüş olan Emir Afganistan’dan bir telefon alır. Arayan kişi Hasan’ın başının tehlikede olduğunu ve yardıma ihtiyacını olduğunu belirtir. Bunun üzerine vicdanını rahatlatma fırsatı bulan Emir Amerika’daki hayatını bırakıp Afganistan’a geri döner. Döndüğünde ise herşeyin daha kötüye gittiğini görür. Dahası Hasan ölmüştür fakat onun da bir oğlu vardır. Oğlunu kurtarmak için ise yıllar önce kaçmayı tercih ettiği gibi bir olay ile karşılaşır. Ya tekrar kaçıp ikinci kez vicdanı ile başbaşa kalacaktır yada bu kez karşı koyup Hasan’ın oğlunu kurtarıp ona olan borcunu ödeyecektir.
Uçurtma Avcısı kitabı Tüm zamanların en çok satan kitapları listesinde yer almaktadır.

Uçurtma Avcısı - s41

"Bir daha bize yemeğe geldiğinde Davut Han'a ne diyeceğim, biliyor musun?" dedi Assef. "Onunla erkek erkeğe konuşacağım; iki mert gibi. Anneme söylediğimi ona da söyleyeceğim. Hitler hakkında. İşte, o gerçek bir liderdi. Büyük bir lider. Vizyonu olan bir adamdı. Davut Han'a, Hitler'in başladığı işi bitirmesine izin verselerdi, dünya şimdi çok daha güzel bir yer olurdu, diyeceğim." (Nakun)

Gül Ayan

@gul-ayan

523 9.2
Puan: 8
Uçurtma Avcısı'nı okurken, roman yazmanın, olağanüstü güzel bir şey olabileceğini bir daha düşündüm. Daha önce de benzer düşünceler geçiyordu aklımdan; yazar bir nevi tanrı oluyor, romanının tanrısı, kahramanlarını yaratıyor, onların kaderlerini tayin ediyor, ve olaylar onun istediği gibi gelişiyor. Sadece insanlara özgü olan, yazma sanatının gücünü kullanarak, yazarın emrinde, küçük bir dünya yaratılıyor. Bir de bu dünyaya, yazar, okurları dahil edebiliyorsa, onların beğenisini kazanabiliyorsa, müthiş keyifli bir duygu olmalı.

Uçurtma Avcısı'nı tatilde büyük oğlumun okuması için almıştım. Ben okumamıştım, fakat kitabın tanıtım yazısından anlayabildiğim kadarıyla sevebileceğini hissetmiştim. Yanılmadım. İki günde devretti romanı. Sonra ben okumaya başladım, Palamutbükü sahilinde. Ben de çok çabuk okudum, bir film izlermişim gibi...

Biraz masal, biraz gerçek bir hikâye...

"Hüzünlü öykülerden iyi kitaplar çıkıyor" diyor Khaled Hosseini. Galiba haklı.

On iki yaşındaki Emir, babasının beğenisini kazanabilmek ve onun sevgisine layık olabilmek için uçurtma yarışını kazanmayı hedefliyor. Babasına ispat etmek istiyor ki; gelecekte, onun gibi gerçek bir adam olabilir. Yarışın tam olarak kazanmış olması için, son uçurtma da yakalanması gerekir. Hasan ise hizmetçinin oğlu ve Emir'in en yakın arkadaşı çok iyi bir uçurtma avcısıdır. Turnuva gününde, Hasan, Emir'e yardım ediyor ve büyük zafer kazanılıyor.Hiç kimse bu galibiyetin çok ağır bedeli olduğunu tahmin bile edemiyor. Çocuklardan birisi ağır tacize maruz kalıyor, diğeri ise tacizin sessiz şahidi.Suçluluk duygusu ve vicdan azabıyla kendini affedemeyen Emir...

"Belki haksızlık ama, ama bazen birkaç günde, hatta tek bir günde olanlar bütün bir ömrün akışını değiştirebiliyor." Evet, ne yazık ki bu bir gerçek.

Sovyetler işgali sırasında , Emir ve babası Afganistan'ı terk edip, zorlu bir yolculuk sonrasında Amerika'ya göç ediyorlar. Emir, ülkesini değiştirse de kendinden ve hatıralarından kaçamaz. " Yeniden iyi birisi olmak mümkün " sözleri üzerine, yıllar sonra doğduğu ülkeye, Afganistan'a dönüyor . Amerika'nın ona veremediğini geri alabilmek için; kendisiyle hesaplaşmak ve belki intikamını almak.

"Kendimi, kendi ülkemde bir turist gibi hissediyordum" satırlarını okuduğumda, içimde sönük bir acı hissettim.Gözlerimi kitaptan ayırdım ve karşımda uçsuz bucaksız Ege denizi'ni gördüm, âşık olduğum deniz.İnsanın ülkesi neresi? sordum kendime ;Doğduğu yer mi ? Yaşadığı yer mi? On beş yıl aradan sonra, doğduğum ülkeye ( Bulgaristan'a) gittiğimde ben de kendimi, orada, turist gibi hissetmiştim...Garip bir duygu bu, yaşamayan bilemez. İnsanın ülkesi galiba sevdiği yer oluyor. Ben yaşadığım yeri seviyorum ve ülkem Türkiye olduğunu söylüyorum, kendimi burada hiç yabancı hissetmedim.

Kitabın son sayfasını kapattıktan sonra, hafızamda en belirgin paragraflardan biri şu oldu: "Hırsızlık bağışlanmayacak tek suç, bütün günahların anası. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşam çalarsın. Yalan söylediğin zaman , bir insanın gerçeğe ulaşma hakkını çalmış olursun. Aldattığın zaman, bir insanın doğruluk, adalet hakkını elinden alırsın. Çalmaktan daha büyük kötülük yoktur"

Romandan etkilendim. Afganistan ve Taliban gerçeği...Aile, arkadaşlık, sadakat, ihanet ve kurtuluşu anlatan özel ve samimi bir hikâye. Khaled Hosseini, bugun de acılara maruz kalan bir ülke fonunda, insanın iç dünyasını, duygularını ve kendisiyle hesaplaşmasını ustaca anlatabilmiş.

***
Netten Yazar hakkında yaptığım araştırmalara göre 04 Mart 1965 yılında Kabil Afganistan'da doğmuş. 1970 yılında ailesi önce Fransa'ya sonra 1980 yılında Amerika'ya göç etmiş. Halit Hüseyni (Khaled Hosseini) tıp doktoru ve iki kitabını yayımladığı dönemlerde cerrah olarak çalışıyormuş. Uçurtma Avcısı, önce kısa hikâye olarak yazılmış. Yazarın karısı olan Roya ( İran asıllı bir Amerikalı ) hikayeyi okumuş ve çok etkilenmiş, kocasını yazmak için teşvik etmiş. Khaled Hosseini bu hikayeyi, ana tema olarak kullanmış ve ilk romanı olan Uçurtma Avcısı'nı yazmış. Şu anda, Yazar, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu'nda UNHCR iyi niyet elçisi olarak mültecilere yardım etmektedir. Hosseini, Kuzey Kaliforniya'da karısı ve iki çocuğuyla hayata devam etmektedir.
***

Yazarın kısa biyografik bilgilerle, bitirmek gelmedi içimden o yüzden kitaptan bir cümleyle noktalıyorum yazımı;
"Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiği renklerle boyayamazsın"
4899 karakter
10 beğen · 0 yorum · kitap inceleme

Mustafa Kerem

@mustafa-kerem

523 9.2
Puan: 10
Dostluk, Arkadaşlık, Sadakat ve İhanetinin iç içe geçtiği bir eser...
Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) kitabı Khaled Hosseini (Halit Hüseyni) 'nin okuduğum ilk kitabıydı. Roman Tacik asıllı Afgan Yazar Khaled Hosseini tarafından İngilizce olarak yazılmış ve Amerika'da 2003 yılında en çok satanlar (Best Sellers) listesinde uzun bir süre zirvedeki yerini korumuştur.
Yazar Khaled Hosseini 1965 Kabil doğumlu (Annesi Tacik Asıllı) olmasına rağmen babasının Dış İşleri Bakanlığındaki görevlerinden dolayı farklı ülkelerde özellikle de İran'da yaşamış ve sonunda Amerika'ya yerleşmiştir.
Khaled Hosseini'nin asıl mesleği doktorluktur fakat tüm dünyada ünlü Afgan yazar olarak tanınmıştır.
Afganistan'da bulunduğu dönemde Afganistan'daki monarşinin kralı Zahir Şah tahttan indirilmiştir. Afganistan'da monarşinin darbe ile sona erdirilmesi ve yeni yönetim biçimi olan Cumhuriyet Rejimine geçiş sürecinde Afgan halkının yaşamış olduğu toplumsal kırılmalardan fazlası ile etkilenen yazar bunu kitaplarına dramatik bir şekilde yansıtmıştır.
Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) yazarın ilk romanı olmasına rağmen gerek roman tekniği açısından, gerek karakterlerin psikolojik tasvirleri açısından kusursuz denecek kalitede bir eser ortaya koymuştur.
Kitabın içeriğini ve olay örgüsünü incelemeye aktarıp hala okumamış arkadaşların heyecanını kaçırmadan kitabın içinde işlenen duygusal ve toplumsal temalara kısaca değinmek niyetindeyim.
Romanda Arkadaşlık, Dostluk, Sevgi, Kardeşlik, Baba-Oğul, Zengin-Fakir ve Asil-Soysuz ilişkileri üzerinde duygusal bir perspektiften çarpıcı bir hikaye kaleme alınmış. Emir ve Hasan adındaki iki çocuğun Afganistan'daki çocukluk yıllarının anlatılması ile başlayan hikaye hayatın getirdiği sürprizler ve ihanetler ile devam ederken, darbe ile değişen yönetim sonrası toplum tabakalarındaki toplumsal kırılmalar ve katliamlardan etkilenen Hazaraların hikayesi esere gerçeğe yakın bir şekilde yansıtılmış. Romanda bazı noktalarda Allah inancı bile sorgulanıyor. Etnik ayrımın insanlığın en alçak suçu olduğu romanın olay örgüsünde ve anlatımında belirgin bir şekilde işlenmiş.
(*Kısa bir bilgi; yazar Khaled Hosseini Afgan asıllı bir Alevi'dir.)
İnsanın geçmişindeki hatalarının zamanla dayanılmaz pişmanlıklara dönüşmesi ve bu pişmanlıkları telafi etmek için ödemek zorunda kaldığı bedelleri anlatan eserde karakterlerin psikolojik değişimleri başarılı bir şekilde yansıtılmış.
Romanın sürükleyiciliği konusunda fazla söze gerek yok daha 40. sayfadan sonra okuyucuyu dört bir yandan kuşatan hikayeden dolayı bir sonraki bölümde ne olacak sorusunu bir türlü bastıramıyorsunuz.
Çok yönlü psikolojik yanı ağır basan bu kitabı hala okumadıysanız, bir an önce kitabı kütüphanenize dahil edip sakin bir kafa ile okumanızı tavsiye ederim. Okurken Afgan halkından kesitler gözünüzün önünde canlanırken olayın bir köşesinde kendi hayat hikayenize ait ayak izlerini de fazlası ile bulacağınız içi dolu muhteşem bu kitap galiba 5 yıldızı fazlası ile hak ediyor.
Saygılarımla, Mustafa KEREM.
3209 karakter
4 beğen · 0 yorum · kitap inceleme

Erkan ÇAKIR

@erkancakir

523 9.2
Puan: 8
Tek bir cümle ile kitabı anlatsaydım kesinlikle akıcı, sürükleyici ve heyecan verici derdim. Zaten Khaled Hosseini’nin (Halid Hüseyni) kitapları dünyada 38 milyondan, Türkiye’de ise 1 milyondan fazla satmasının sırrı da budur. Kitabı okumaya başladığımda kesinlikle aklıma gelen ilk düşünce, “bir kitabın filmi çekilecekse bu kitaba çekilmelidir” oldu. Nitekim kitabın birde filmi var. Kitabı okuduktan sonra filmini de izledim ve filmi de çok güzeldi. Ancak kitabı okumadan filmini izlemeye kalkarsanız filmden hiçbir şey anlayamazsınız. Film kitabı okuyan insanların karakterleri daha iyi canlandırabilmeleri için çekilmiş diyebilirim. Filmde ise özellikle Asef ile Emir’in karşı karşıya geldiği sahnede, kitabın temel kurgusu olan Emir’in dayak yedikçe gülmesi ve rahatlaması kurgusuna filmde yer vermemesi beni şaşırttı. Filmi izleyecekseniz tavsiyem kesinlikle orijinal, (Türkçe alt yazılı) izlemenizdir.

Kitap Everest yayınlarından çıkmıştır ve 378 sayfadır. Basım yılı 2003’tür ve çevirisini Püren Özgören yapmıştır. Kitabı okumaya başladığınızda peşin hükümlerle Emir’den nefret edeceksiniz ki bende çok kızmıştım. Ancak kitabın sonunda şaşıracaksınız.

Kitap bir çocuğun gözünden anlatılmaktadır ve bu çocuk Emir’dir. Afganistan’da zengin babasıyla birlikte yaşayan Emir ve onların hizmetkârlarının oğlu Hasan arasındaki arkadaşlıktan bahsedilmektedir. Uçurtma Avcısı’nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsüdür. Emir biraz şımarık, biraz kıskanç, biraz da korkak ama bir yandan da vicdan sahibi bir çocuktur. Onun için babasının gözüne girmek her şeyden kıymetli ve önemlidir. Çünkü babasının kendisini sevmediğini ve hiçbir şeyi beceremediği için utandığını düşünmektedir. Kitabın ana düşüncesi de bu duyguda saklıdır. Hasan ise doğduğunda annesi tarafından terk edilmiş, temiz kalpli, iyi niyetli ve itaatkâr bir çocuktur. Kitap ismini Afganistan’da o zamanlar yaygın olan uçurtma savaşlarında uçurtmayı yakalayan kişilerden alıyor. Hasan’da o yörenin en iyi uçurtma avcısı. Geri kalan hikâyeyi de kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız.
Yazının devamı kendi sitemdedir.
2372 karakter
3 beğen · 0 yorum · kitap inceleme

Bedrozan

@bedrozan

523 9.2
Puan: 10
Bir kitabevinde çalışıyorum, her ne kadar bestseller’lara karşı büyük bir ön yargım olsa da ister istemez tüm kitapların içeriği hakkında az çok bilgi sahibiyim. Bu kitap da günümüzde çok satan kitaplardan olduğu için, içeriğini aynı şekilde az çok biliyordum. Ama okumayı hiç düşünmemiştim bu ön yargım hasebiyle.

3-4 gün önce dükkana kitap almak için 19-20 yaşlarında bir çift geldi.Bunlardan erkek olanı, ön bölümde bulunan “Uçurtma Avcısı”nı görür görmez eline aldı, kız arkadaşına bir anlattı, bir anlattı, sonra bana dönerek kitap hakkındaki görüşümü sordu.Ben de okumadığımı söyledim.Sonra başladı kitabı övmeye.İster istemez ilgimi çekti benim de söyledikleri. Onlar gittikten sonra elime aldım kitabı biraz inceledim,sonra giderek içine girmeye başladım. İşten eve giderken, evden işe giderken, yatarken… elimden düşüremedim.
Şöyle anlatayım bu kitabı okumayı tıpkı çekirdek çitlemeye benzettim. Okudukça bırakamadım, tıpkı çekirdek gibi, bitirmeden rahat edemedim yani. Çekirdeğin lezzeti nasıl insanın ağzında hoş bir tat bırakırken tuzu dudaklarını yakar, aynı öyle bir şey hissettim işte.

Malum dün cumartesi gecesi olduğu için biraz geç saate kadar da bırakamadım elimden. Okurken içim şişti, yediremiyorum da, ama kendimi koyversem oturup hüngür hüngür ağlayacağım gece gece.

Sonra düşündüm, o kadar gerçek ki. Yani birileri gerçekten bunları yaşıyor bir yerlerde. Dünyanın en apolitik insanı olan ben, kendimi afgan halkının yerine falan koydum. Beni tanıyan biri bunları söylediğimi duysa deli gibi dalga geçer, yeridir.

Şunu da düşünmeden edemiyorum, dün geceden beri aklımda. Hasan, Emir can, baba, Sohrab. sonra Süreyya. Şimdi ne olmuşlardır diye düşünmeden edemiyorum. Hadi biz okuyup bitiriyoruz, rafa kaldırıyoruz da bunu yapan yazar, nasıl devam ediyor hayatına onca insanla? İyi şeyler yapan insanları görünce hep bunu düşünmüşümdür. Nasıl bir devam etmek hayata? Ben yazarı olsam hepsini özlerdim. Bu halde bile özledim.
Şu anda bile kitabı bitirmeme rağmen raftan sanki sesleniyor bana, Hasan'ın uçurtmayı yakalamak için koşuşunu canlandırıyorum gözümün önünde, binlerce kere..
2323 karakter
46 beğen · 9 yorum · kitap inceleme
OnurSakarya (@onursakara)
Kitabı çok büyük merakla okuduğunuza göre filmi de izlemenin zamanı geldi. Genelde kitabı okuyanlar filmi beğenmezler ama ben gayet güzel bulmuştum size de tavsiye ederim. 31.01.16
misafir
Bu inceleme ile bir kişinin daha okumasina vesile oldunuz. Teşekkür ederim tüm sorularıma cevap buldum neredeyse. 31.01.16
Rogojin (@rogojin)
Ben de seneler sonra ikna oldum, okuyacağım. 06.02.16
zeyrek (@zeyrek)
Ben de filmini seyrettiğim için kitabı okumamıştım ama şu incelemeyi okuyunca bile gözlerim doldu ben de okuma kararı verebilirim... 08.04.16
Gamze (@gamze-gmz)
aynı fikirdeyim ilerledikçe bırakılmıyor. Bir bölümünde Emir'in hayır hayır diye söylediği acı bir an da bende sesli olarak hayır demiştim hayır hayır... Güzel bir yorum olmuş.:) 13.08.16
Bedrozan (@bedrozan)
Güzel yorumlariniz için hepinize tesekkur ederim arkadaslar, elimden geldiğince yansıtmaya çalıştım iste :) 14.08.16
ParadoksAdam (@emre-demirci33)
Müthiş bir kitap tam bir şaheser kitap aklıma geldikce hüzünleniyorum böyle güzel bir kurgu yok 13.10.16
tuba23 (@tuba23794)
khaled hosseini nin bütün kitapla harika size BİN MUHTEŞEM GÜNEŞİ de şiddetle tavsiye ediyorum kitabı iki kez okudum ve üzerinden iki sene falan geçmesine rağmen bazn o kitapta olanları düşünüp ağlıyorum 15.10.16
ÖZLEM (@ozlem-maraba)
muhtesem otesi bir kitap, okudukca ağlayıp sanki olayın ıcındeymıssın gıbı yerımde duramadıgım kıtaplardan biri. Filmi ayrı bir duygu yogunlugu. Ben kıtabıda filmide begendim.. 09.11.16

Uçurtma Avcısı Kitabı Galerisi

Uçurtma Avcısı Uçurtma Avcısı Uçurtma Avcısı Uçurtma Avcısı Uçurtma Avcısı

Gülşah

@gulsahhht

...Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.
57 beğen · 0 yorum · alıntı

Rana Çoban

@rrranaa

"Şöyle dedi: 'Çok korkuyorum.' Neden , diye sordum. 'Öyle mutluyum ki,Doktor Resul.Böylesine büyük,müthiş bir mutluluk ,insanı korkutuyor.' Yine nedenini sordum,şöyle dedi: ' Senin bu kadar mutlu olmana,ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.'
28 beğen · 0 yorum · alıntı

Merve Kapu

@mervekapu

Afganistan'da çocuk çok ama çocukluk yok!
28 beğen · 0 yorum · alıntı

Hümeyra Rüveyde.

@humeyra-undar

Afganistan'da çocuk çok ama çocukluk yok.
24 beğen · 0 yorum · alıntı

Melda Doğan

@melda-dogan

Çocuklar boyama kitabı değildir.Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın...
22 beğen · 0 yorum · alıntı
0
Yeni kitabım Uçurtma Avcısı. Bakalım nasıl? @neokur