ara

Cehennem

Inferno

Cehennem Konusu ve Özeti

Cehennem
Dante'nin Cehennem kitabından etkilenerek yazılmış gerlim polisiye romanda tarih, bilim ve edebiyat ince detaylarıyla tasvir ediliyor. İstanbul'un da önemli yer tuttuğu macera dolu, bırakmadan okumak isteyeceğiniz bir roman.
Yazar:
Yayınevi: Altın Kitaplar
ISBN: 9789752116849
Sayfa: 576 sayfa
Basım Tarihi: 2013
OKUR ÖDÜLLERİ 2013 POLİSİYE/GERİLİM KATEGORİSİ BİRİNCİSİ

Dan Brown'ın sır gibi gizlenen kitabı 12 ülke ile aynı anda Türkiye'de de piyasaya çıktı. Hatta saat farkını göz önüne alırsak kitap dünyada ilk olarak Türkiye kitapçılarının raflarında yer aldı.

Dan Brown bu kitabı yazarken Dante'nin Cehennem'inden esinlendiğini söylemişti. Kitabı okurken de bu etkiyi görebiliyorsunuz; Dante'nin cehennemi sizi içine çekiyor!

Bugün Dünya Sağlık Örgütü'nün de açıkladığı üzere dünya nüfusu büyük bir hızla artmakta. Kitapta da bu nüfus artışının yaşantımızı nasıl olumsuz etkileyeceği anlatılıyor ve bu sorun bir cehennem olarak karşımıza çıkıyor. Peki, bu cehennemden nasıl kaçılır, bu sorunun cevabını arıyoruz bu kitapta.

Bu arayışta da Brown Dante'nin Cehennem'indeki iç içe geçmiş ve gittikçe daralan dokuz sarmal daireye ve orada acı çeken insanlara atıfta bulunuyor.Alışıldık Dan Brown kitapları gibi bu kitapta da yine sırlar, gizem, şifreler ve tabii sanat tarihi var. Ama Türkiye'deki okuyucular için bu sefer büyük bir fark mevcut. Çünkü cehennemin kapıları aslında İstanbul'a açılıyor! Hikâye Floransa'da başlasa da merkezde İstanbul var! Ve İstanbul'da da öne çıkarılan yerler Yerebatan Sarayı ile Ayasofya!

Kahramanımız ise yine Robert Langdon. Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon başından vurulmuş bir halde evinden binlerce kilometre uzakta, Floransa'da bir hastane odasında gözlerini açtığında ne buraya nasıl geldiğini ne de nasıl vurulduğunu hatırlamaktadır. Yaşadığı korkunç baş ağrısına eşlik eden tek şey; sürekli kâbuslarında gördüğü kan kırmızısı bir nehrin karşı kıyısından kendisine "Ara, bulacaksın!" diye seslenen gümüş saçlı güzel bir kadın ve onu çevreleyen, toprağa baş aşağı gömülü can çekişen bedenlerdir.Langdon gördüğü kâbusları anlamlandırmaya çalışırken kadın bir suikastçı tarafından takip edildiğini, kendisine tedavi uygulayan doktorlardan biri gözlerinin önünde vurulunca anlar. Hastanede görevli diğer doktorlardan biri olan Sienna Brooks'un o ölüm kalım anında yardım etmesiyle hayatta kalır ve neler olduğunu ilk olarak onun ağzından duyma fırsatına kavuşur.Sienna'nın evinde kendine bir yol çizmeye ve olan biteni anlamaya çalışırken, genç doktorun, üzerinden çıktığını söylediği bir projektör, Langdon'ın çözmesi gereken sırlar ve şifreler dünyasının kapısını aralar. Projektörden duvara yansıyan, Botticelli'nin ünlü La Mappa del'Inferno adlı eserinin bir görüntüsüdür; ama bir fark vardır. Buradaki cehennem tasvirinde bir mesaj gizlidir.Langdon bir yandan mesajı çözmek, bir yandan da müşterilerinin amaçlarına ulaşabilmeleri için varlıkları, personeli, tecrübesi ve yaratıcılığı her zaman sınırsız bir hizmet sunan gizemli örgüt Konsorsiyum'um peşine taktığı suikastçılardan kurtulmak zorundadır. Bu örgüt ister borsayı yükseltmek, ister bir savaşı meşrulaştırmak, ister bir seçimi kazanmak veya bir teröriste tuzak kurmak olsun, dünyanın siyasal güçleri için sahte bilgi komploları düzenleyen, akla hayale gelmedik senaryolarla kurulu dünya düzenini korumaya çalışan gizemli bir örgüttür ve şimdi de Langdon'ın peşindedir. Simgebilim profesörü hem Konsorsiyum'la baş etmeye hem de şifreleri adım adım çözdükçe Floransa sokaklarında farklı pek çok mekâna giderek ipuçlarını puzzle'ın parçaları gibi yerli yerine koymaya çalışır. Sonunda Langdon Floransa'nın en eşsiz şaheserlerinden biri olan Vecchio Sarayı'nda muhafaza edilen bir ortaçağ veba maskesine, Dante'ye ait olan ölüm maskesine ulaşır ama ne yazık ki maske çalınmıştır ve çalanların bunu hangi amaca hizmet ederek yaptıklarını anlamak için Profesör Langdon bu aşamayı çözmek zorundadır. Fakat Langdon eldeki çok az ipucundan hareketle mantıklı bir sonuca ulaşamasa da eğer maskeyi ele geçirebilirlerse sırrı da çözebileceklerine inanmaktadır. Ve bundan sonra da amansız bir kovalamaca başlar. Artık, ipuçları Dante'nin Cehennem'inin içinde saklı olan bir bilmecenin etrafında şekillenen korkunç bir senaryonun içindedir ve hem peşindekilerden kurtulmak hem de kendisine umut bağlayan bilim dünyasının ümitlerini boşa çıkarmamak zorundadır.Ve Floransa'nın tarih kokan dar sokaklarından Venedik'in muazzam bazilikalarına uzanan bu semboller zinciri Langdon'ı tarihi sonsuza dek değiştirebilecek olan bir mekâna sürükler. Burası üç imparatorluğun merkezi olmuş, insanlık tarihi kadar eski, dünyanın incisi İstanbul'dur. Ve bu şehirde ya tarih baştan sona yeniden yazılacak ya da bunu yazacak hiç kimse kalmayacaktır...24 saat içinde geçen Robert Langdon'ın bu soluksuz macerası bu sefer Dan Brown okuyucularını daha bir saracağa ve nefessiz bırakacağa benziyor!

KİTABIN İLK BÖLÜMÜNDEN:
Teşekkür

Her zamanki gibi öncelikle, editörüm ve yakın arkadaşım Jason Kaufman’a, kendini işine adayışı ve yeteneği, ama en çok da güler yüzlü yaklaşımı için teşekkür ederim.Olağanüstü eşim Blythe’a, romanın yazım sürecinde göster­diği sevgi, sabır ve ayrıca ön editör olarak olağanüstü önsezileri ve samimiyeti için teşekkür ederim.
Yorulmak nedir bilmeyen ajanım ve güvenilir dostum Heide Lange’ye, birçok ülkede tahmin edemeyeceğim kadar çok konuda ustalıkla yürüttüğü görüşmeler için teşekkür ederim. Yeteneği ve enerjisi için sonsuza dek minnettarım.
Doubleday’deki tüm ekibe coşkuları, yaratıcılıkları ve tüm kitaplarım için gösterdikleri çabalar için teşekkür ederim. Suzanne Herz’e (bu kadar çok şapka giydiği ve onları böylesine iyi taşıdığı için), Bili Thomas’a, Michael Windsor,a/ Judy Jacoby’ye, Joe Gallagher’a, Bob Bloom’a, Nora Reichard’a, Beth Meistor’a, Maria Carella’ya ve sonsuz desteği için Sonny Mehta’ya, Tony Chirico’ya, Kathy Trager’a, Anne Messitte’ye ve Markus Dohle’ye teşekkür ederim. Ayrıca, Random House satış bölümündeki muhteşem insanlara teşekkür ederim.
Bilge danışmanım Michael Rudell’e küçük veya büyük her konudaki önsezileri ve dostluğu için teşekkür ederim.
Yeri doldurulamaz asistanım Susan Morehouse’a zarafeti ve enerjisi için teşekkür ederim. O olmasaydı her şey kaosa dönü­şürdü.
Transworld’deki tüm dostlarıma, özellikle de yaratıcılığı, desteği ve neşesi için Bili Scott-Kerr’e, liderliği için Gail Rebuck’a teşekkür ederim.
İtalyan yayıncım Mondadori’ye, özellikle Ricky Cavallero, Piera Cusani, Giovanni Dutto, Antonio Franchini ve Claudia Scheu’ya teşekkür ederim. Türk yayıncım Altın Kitaplar’a, özellikle Oya Alpar, Erden Heper ve Batu Bozkurt’a bu kitapta geçen yerlerle ilgili sağladıkları özel hizmetlerden ötürü teşekkür ederim.
Dünyanın dört bir tarafındaki yayıncılarıma tutkuları, yo­ğun çalışmaları ve bağlılıkları için teşekkür ederim.
Bizimle Floransa’da bu kadar çok zaman geçirdiği ve şeh­rin sanatına, mimarisine hayat getirdiği için Dr. Marta Alvarez Gonzâlez’e teşekkür ederim.
İtalya gezimizi zenginleştirmek adına tüm yaptıkları için eşsiz Maurizio Pimponi’ye teşekkür ederim.
Floransa ve Venedik’te bana zaman ayırarak uzmanlıklarını paylaşan tüm tarihçilere, rehberlere ve uzmanlara; Biblioteca Medicea Laurenziana’dan Giovanna Rao ve Eugenia Antonucci’ye, Palazzo Vecchio’dan Serana Pini ve personeline, Uffizi Gale- risi’nden Giovanna Giusti’ye, vaftizhane ve II Duomo’dan Barba­ra Fedeli’ye, San Marco Bazilikasından Ettore Vito ve Massimo Bisson’a, Dükalar Sarayı’ndan Giorgio Tagliaferro’ya, tüm Vene­dik için Isabella di Lenardo, Elizabeth Carroll Consavari ve Elena Svalduz’a, Biblioteca Nazionale Marciana’dan Annalisa Bruni ve personeline, ayrıca yukarıdaki listeye eklemeyi unuttuğum birçok kişiye en içten teşekkürlerimi sunarım.
Sanford J. Greenburger Associates’tan Rachael Dillon Fried ve Stephanie Delman’a burada ve yurtdışında yaptıkları her şey için teşekkür ederim.
İstisnai beyinler Dr. George Abraham, Dr. John Treanor ve Dr. Bob Helm’e bilimsel uzman görüşleri için teşekkür ederim.
Yazım sürecinde fikirlerini sunan ilk okuyucularım; Greg Brown, Dick ve Connie Brown/ Rebecca Kaufman, Jerry ve Olivia Kaufman ve John Chaffee’ye teşekkür ederim.
Web dâhisi Alex Cannon’a, Sanborn Media Factory’deki ekip­le birlikte internet dünyasında harıl harıl çalıştığı için teşekkür ederim.
Bu kitabın son bölümlerini yazarken bana Green Gables’ta sessiz bir sığınak sağladıkları için Judd ve Kathy Gregg’e teşek­kür ederim.
Mükemmel internet kaynakları Princeton Dante Project e, Columbia Üniversitesi Digital Dante’ye ve World of Dante ye teşekkür ederim.

***

Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.

***

GERÇEKLER

Bu romanda bahsi geçen tüm sanat ve edebiyat eserleri ile bilim ve tarih gerçektir.
“Konsorsiyum” yedi farklı ülkede şubeleri bulu­nan özel bir kuruluştur. Güvenlik ve mahremiyetini korumak için ismi değiştirilmiştir.
Cehennem, Dante Alighieri’nin epik şiiri İlahi Komedya’da betimlenen yeraltı dünyasıdır. Eserde cehennem, “Gölge” denilen varlıkların, yani yaşamla ölüm arasın­daki bedensiz vücutların bulunduğu, çok ayrıntılı bir dünya olarak tasvir edilir.

Önsöz

Ben Gölgeyim.
Acılar kentinden kaçarım.
Sonsuz kederin içinden uçarım.
Arno Nehri kıyısında nefes nefese sürünüyorum… Via dei Castellani’ye doğru sola dönüyor, kuzeye yöneliyor, Uffizi’nin gölgelerinde koşturuyorum.
Hâlâ peşimden geliyorlar.
Şimdi, tükenmez bir kararlılıkla avlanırken ayak sesleri daha da yükseliyor.
Yıllarca peşimi bırakmadılar. Onların bu ısrarcılığı, yeral­tında kalmama… tarafta yaşamama… khthonik bir canavar gibi toprağın altında çabalamama sebep oldu.
Ben Gölge’yim.
Burada, yerin üstünde, gözlerimi kuzeye dikiyor ama doğru­ca kurtuluşa giden yolu bulamıyorum… Çünkü Apennin Dağlan, şafağın ilk ışıklarını karartıyor.
Mazgal siperli kulesi ve tek kollu bir saati bulunan meydanı geçiyorum. Sabahın erken saatlerinde, nefesleri lampredotto(Büyükbaş hayvanların işkembesinden yapılan bir İtalyan yemeği) ve fırınlanmış zeytin kokan sokak satıcılarının arasından Piazza di San Firenze’ye kıvrılıyorum. Bargello’ya gelmeden karşıya geçerek Badia Kulesi’ne doğru batıya yöneliyor ve merdivenlerin dibindeki demir kapıyla karşılaşıyorum.
Burada tüm tereddütler geride bıraktırılmalı.
Kapı kolunu çeviriyor ve dönüşü olmadığını bildiğim pasaja adımımı atıyorum. Kurşun gibi ağır bacaklarımı dar merdi­venlerden yukarı çıkmaya zorluyorum… Yıpranmış, çukurlu, yumuşak mermer basamaklardan yukarı, gökyüzüne doğru dönerek çıkıyorum.
Sesler aşağıdan yankılanıyor. Arıyorlar.
Durup dinlenmeden peşimdeler, yaklaşıyorlar.
Neyin yaklaştığını da… onlara ne yaptığımı da anlamıyorlar!
Nankör dünya!
Ben tırmanırken görüntüler belirginleşiyor… Şehvetli be­denler kızgın yağmurda kıvranıyor, açgözlü ruhlar dışkı içinde yüzüyor, hainler şeytanın buzlu ellerinde donuyor.
Son basamakları sendeleyerek çıkıp yukarıya vardığımda, sabahın nemli havasında neredeyse öleceğim. Başımın hizasın­daki duvara doğru koşuyor, aralıklardan dışarı bakıyorum. Çok aşağılarda, beni sürgün edenlerden yaptığım kendi mabedim, o kutsanmış şehir var.
Ardımdan yaklaşan sesler bağırıyor. “Senin yaptığın delilik!”
Delilik deliliği körükler.
“Tanrı aşkına,” diye sesleniyorlar. “Nereye sakladığını bize söyle!”
Ben de tam olarak Tanrı aşkına, söylemeyeceğim.
Şimdi, sırtımı soğuk taşa vermiş, köşeye sıkıştırılmış öyle­ce duruyorum. Bakışlarını yeşil gözlerime dikmişler; ifadeleri sertleşiyor, artık aldatıcı değil tehdit ediciler. “Biliyorsun, kendi yöntemlerimiz var. Yerini söylemen için seni zorlayabiliriz.”
Ben de bu yüzden, cennete giden yolu yarıya kadar tırmandım.
Sonra bir anda arkamı dönüp uzanıyor, yüksek çıkıntıya parmaklarımla tutunuyor, kendimi yukarı çekiyor, dizlerime dayanıyor ve ayağa kalkıyorum… Uçurumun başında dengesizce duruyorum. Boşlukta rehberim ol sevgili Vergilius.
Ayaklarımdan yakalamak için şaşkınlık içinde ileri atılıyorlar ancak dengemi bozup beni düşürmekten de korkuyorlar. Şimdi çaresizlik içinde yalvarıyorlar ama arkamı döndüm. Yapmam ge­rekeni biliyorum.
Aşağılarda, baş döndürecek kadar aşağılardaki kırmızı tuğla çatılar bir alev denizi gibi yayılmış. Bir zamanlar devlerin gür­lediği toprakları aydınlatıyor… Giotto, Donatello, Brunelleschi, Michelangelo, Botticelli.
Ayak parmaklarımı iyice kenara getiriyorum.
“İn aşağı!” diye bağırıyorlar. “Henüz çok geç değil!”
Sizi cahiller! Geleceği görmüyor musunuz? Yaratımın ihtişamını anlamıyor musunuz? Peki ya gerekliliğini?
Bu son fedakârlığı severek yapacağım… ve aradığınız şeyi bulma ümidinizi yok edeceğim.
Asla zamanında bulamayacaksınız.
Parke taşlı meydan, onlarca metre aşağıdaki sessiz bir vaha gibi beni çağırıyor. Daha fazla zamana nasıl da ihtiyacım var… ama zaman, geniş servetimin bile satın alamayacağı bir şey.
Bu son saniyelerde meydana bakıyor ve beni şaşırtan bir manzarayla karşılaşıyorum.
Yüzünü görüyorum.
Bana karanlığın içinden bakıyorsun. Gözlerin kederli ama başardığım şey sebebiyle bakışlarında bir saygı seziyorum. Başka seçeneğim olmadığını anlıyorsun. İnsanlık aşkına, başyapıtımı korumalıyım.
Şimdi bile büyüyor… bekliyor… yıldızları yansıtmayan lagünün kan kırmızı sularının altında kaynıyor.
Gözlerimi seninkilerden ayırıyor ve ufku seyre dalıyorum. Bu ağır yüklü dünyanın üstünde son kez yakarıyorum.
Sevgili Tanrım, dünyanın beni günahkâr bir canavar olarak değil, bir kurtarıcı olarak hatırlaması için dua ediyorum. Öyle olduğumu biliyorsun. Ardımda bıraktığım hediyeyi insanlığın anlaması için dua ediyorum.

Hediyem, gelecektir.
Hediyem, kurtuluştur.
Hediyem, cehennemdir.

Bundan sonra fısıltıyla âmin diyerek… boşluğa son adımımı atıyorum.

1. Bölüm
Hatıralar… dipsiz bir kuyunun karanlığından yüzeye çıkan kabarcıklar gibi yavaşça canlandı.
Peçeli bir kadın.
Robert Langdon kan kırmızısı suların köpürerek aktığı bir nehrin karşı kıyısından ona baktı. Kadın, kıyının uzak bir yerinde, örtüsünün altına gizlenmiş yüzü ve vakur tavrıyla karşı­sında kıpırdamadan duruyordu. Elinde, ayağının dibindeki ceset denizinin onuruna kaldırdığı, mavi bir tainia bezi tutuyordu. Her yerde ölüm kokusu vardı.
Kadın, “Ara,” diye fısıldadı. “Bulacaksın” Langdon, kadın sanki bu sözleri kafasının içinde söylüyor­muş gibi duydu. “Kimsin sen?” diye bağırdı ama sesi çıkmadı.
Kadın, “Zaman daralıyor” diye fısıldadı. “Ara ve bul.”
Langdon nehre doğru bir adım attı ama suyun, dibi görün­meyecek kadar derin ve kan kırmızısı olduğunu gördü. Bakışla­rını yeniden kadına çevirdiğinde, ayaklarının altındaki cesetlerin iki katına çıkmış olduğunu fark etti. Şimdi yüzlercesi vardı, belki de binlercesi…
Bazıları hâlâ hayattaydı; acıyla kıvranıyor, akla gel­meyecek ecellerle ölüyorlardı… Ateşlerde yanıyor, dışkının içine gömülüyor, birbirlerini yiyorlardı. Langdon karşı kıyıdan gelen acı dolu feryatları duyabiliyordu.
Kadın sanki yardım ister gibi, narin ellerini uzatarak ona doğru yaklaştı.
Langdon, “Kimsin sen?!” diye bağırdı.
Kadın, bunun karşılığında uzanıp yavaşça peçesini kaldırdı. Çarpıcı derecede güzel olmasına rağmen, Langdon’ın tahmin ettiğinden daha yaşlıydı; altmışlarında olabilirdi, tıpkı zamansız bir heykel gibi vakur ve güçlüydü. Sert bir çene yapısı, anlamlı gözleri, omuzlarına bukleler halinde dökülen uzun, gümüş grisi saçları vardı. Boynunda lacivert renkli bir nazarlık taşıyordu: sütuna sarılmış tek bir yılan.
Langdon, kadını tanıdığını hissetti. Ona güvendiğini. Ama nasıl? Neden?
Şimdi kadın, yerden tepetakla çıkarak, kıvranan bir çift bacağı işaret ediyordu. Beline kadar baş aşağı gömüldüğü anla­şılan zavallı bir ruha ait olmalıydı. Adamın solgun uyluğunda çamurla yazılmış tek bir harf vardı: R.R mi, diye düşündü, emin olamıyordu. Robert’taki gibi mi? “Bu… ben miyim?”
Kadının yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu. ‘Ara ve bul,” diye yineledi.
Kadın birdenbire beyaz bir ışık yaymaya başladı… gittikçe parlaklaşıyordu. Tüm vücudu sarsılarak titreşti ve sonra şiddetli bir patlamayla binlerce ışık parçasına ayrıldı.
Langdon haykırarak uyandı.
Oda aydınlıktı. Yalnızdı. Havada keskin bir ilaç kokusu var­dı ve bir yerlerdeki makine, kalbinin ritmiyle bipliyordu. Lang­don sağ kolunu hareket ettirmeye çalıştı ama derin bir sancı ona engel oldu. Bakışlarını indirdiğinde, koluna serum bağlandığını fark etti.
Nabzı hızlanınca makineler de daha hızlı biplemeye başladı.
Neredeyim? Ne oldu?
Başının arkası korkunç bir ağrıyla zonkluyordu. Baş ağrısı­nın kaynağını bulmak için dikkatlice uzanıp tepesine dokundu. Keçeleşmiş saçlarının dibinde, kurumuş kanla kaplı yaklaşık bir düzine dikiş, kabarıklar halinde eline geldi.
Geçirdiği kazayı hatırlamak için gözlerini kapattı.
Hiçbir şey. Tam bir hiçlik.
Düşün.
Sadece karanlık.
Langdon’m hızlanan kalp monitörünün harekete geçirdiği doktor üniformalı bir adam telaşla içeri girdi. Gür bir sakalı, pos­bıyığı ve kaim kaşlarının altında, derin ve şefkatli bakan gözleri vardı.
Langdon, “Ne oldu?” diyebildi. “Kaza mı geçirdim?”
Sakallı adam parmağını dudağına götürdü ve aceleyle dışarı çıkıp koridordan birine seslendi.
Langdon başını çevirdi ama bu hareketi tüm kafatasıma yayılan bir ağrıyı tetikledi. Derin nefesler alarak ağrının geçme­sini bekledi. Sonra çok yavaş ve sistemli bir şekilde içinde bulun­duğu steril ortamı inceledi.
Hastane odasında tek yatak vardı. Çiçek yoktu. Kart yoktu. Eşyaları şeffaf bir plastik torba içinde, yanındaki tezgâhın üstüne konmuştu. Her yerinde kan vardı.
Tanrım. Çok kötüydü herhalde.
Daha sonra başını yavaşça yatağının yan tarafındaki pence­reye çevirdi. Dışarısı karanlıktı. Geceydi. Camda tek görebildiği kendi yansımasıydı: kül rengi bir yabancı, solgun ve yorgun, tüplere ve kablolara bağlanmış, tıbbi cihazlarla çevrelenmiş.
Koridordaki ses yaklaşınca bakışlarını odaya çevirdi. Doktor, yanında bir kadınla dönmüştü.
Kadın, otuzlu yaşlarının başındaydı. Üzerinde mavi doktor üniforması vardı, sarı saçlarını yürürken arkasında sallanan bir atkuyruğu şeklinde toplamıştı.
İçeri girerken Langdon’a gülümseyerek, “Ben Dr. Sienna Brooks,” dedi. “Bu gece Dr. Marconi’yle birlikte çalışıyorum.”
Langdon hafifçe başını evet anlamında salladı.
Uzun boylu ve çevik bir kadın olan Dr. Brooks, bir atlet gibi kendinden emin adımlarla yürüyordu. Üzerindeki biçimsiz üniforma ince bedeninin zarafetini saklayamıyordu. Langdon’ın görebildiği kadarıyla yüzünde makyaj olmamasına rağmen cildi, dudağının üstündeki minik ben dışında pürüzsüzdü. Açık kah­verengi gözleri, kendi yaşındaki birinin nadiren karşılaşabileceği derin bir tecrübe edinmiş gibi, alışılmışın dışında etkileyiciydi.
Yanma otururken, “Dr. Marconi İngilizceyi pek konuşamaz,” dedi. “Kabul formunuzu benim doldurmamı istedi.” Yeniden gülümsedi.
Langdon hırıltüı bir sesle, “Teşekkürler,” dedi.
Dr. Brooks bir işkadını edasıyla, “Pekâlâ,” dedi. “İsminiz nedir?”
Biraz düşündü. “Robert… Langdon.”
Dr. Brooks, Langdon’m gözüne ışıklı kalemini tuttu. “Mesle­ğiniz?”
Langdon bu bilgiyi daha yavaş hatırladı. “Öğretim üyesi.
Sanat tarihi… ve simgebilim. Harvard Üniversitesi.”
Dr. Brooks şaşkınlıkla bakarken ışığı indirdi. Kalın kaşlı doktor da onun kadar şaşkın görünüyordu.
“Siz… Amerikalı mısınız?”
Langdon, Dr. Brooks’a anlam veremeyen gözlerle baktı.
“Sadece…” Brooks tereddüt etti. “Bu akşam geldiğinizde üs­tünüzde kimlik yoktu. Harris tüvit ceket ve Somerset mokasenler giyiyordunuz, bu yüzden İngiliz olduğunuzu düşündük.”
Langdon bir kez daha, “Amerikalıyım,” diyerek durumunu açıklamaya çalıştı. Kıyafet seçimine yorum getiremeyecek kadar yorgundu.
“Ağrınız var mı?”
Langdon, “Başım,” diyerek cevap verdi. Işıklı kalem, zonkla­yan başının ağrısını daha da artırmıştı. Neyse ki doktor onu artık cebine atmış, Langdon’ın bileğinden nabzını ölçüyordu.
Dr. Brooks, “Haykırarak uyandınız,” dedi. “Sebebini hatırlı­yor musunuz?”
Langdon yeniden, etrafı kıvranan vücutlarla çevrilmiş peçeli kadının tuhaf görüntüsünü hatırladı. Ara, bulacaksın. “Kâbus görüyordum.”
“Neyle ilgili?”
Langdon gördüklerini anlattı.
Defterine not alırken Dr. Brooks’un ifadesi hiç değişmedi. “Böyle korkutucu rüyalara neyin sebep olabileceği hakkında bir fikriniz var mı?”
Langdon hafızasını yoklayıp başımı iki yana sallayınca, bu hareketinin karşılığı yine zonklama oldu.
Genç doktor yazmaya devam ederken, “Pekâlâ Bay Lang­don,” dedi. “Size birkaç rutin sorum olacak. Hangi gündeyiz?”
Langdon biraz düşündü. “Cumartesi. Günün erken saatlerin­de kampusta yürüdüğümü hatırlıyorum… Akşamüstü derslerine gidiyordum, sonra… son hatırladığım şey bu. Düştüm mü?”
“O konuya geleceğiz. Nerede olduğunuzu biliyor musunuz?”
Langdon bir tahmin yürüttü. “Massachusetts Hastanesi mi?”
Dr. Brooks başka bir not aldı. “Aramamızı istediğiniz biri var mı? Eşiniz? Çocuklarınız?”
Langdon alışkın olduğu üzere, “Kimse yok,” diye cevap verdi. Seçmiş olduğu bekâr hayatının ona sağladığı yalnızlık ve özgürlüğün keyfi tartışma götürmezdi ama itiraf etmeliydi ki, içinde bulunduğu durumda, yanında tanıdık bir yüzün olmasını tercih ederdi. “Arayabileceğim bazı iş arkadaşlarım var ama iyi­yim.”
Genç doktor not almayı bitirdikten sonra daha yaşlı olan Dr. Marconi yaklaştı. Kalın kaşlarını düzelterek cebinden küçük bir ses kayıt cihazı çıkarıp Dr. Brooks’a gösterdi. O da başını, anladı­ğını belli eder şekilde sallayıp yeniden hastasına döndü.
“Bay Langdon bu akşam geldiğinizde üst üste aynı şeyi mırıldandınız.” Dijital kayıt cihazının düğmesine basan Dr. Marconi’ye bir göz attı.
Kayıt çalmaya başladığında Langdon, aynı sözleri tekrarla­yan kendi hırıltılı sesini duydu. “Ve… sorry. Ve… sorry.”
Genç kadın, “Bana sanki ‘Very sorry. Very sorry’ diyormuşsunuz gibi geldi,” dedi.
Langdon da onunla aynı fikirdeydi ama hiçbir şey hatırla­mıyordu.
Dr. Brooks gözlerini, huzurunu kaçıracak şekilde Langdon’a dikti. “Bunu neden söylediğinize dair bir fikriniz var mı? Bir şeye mi üzülüyorsunuz?”
Langdon zihninin karanlık köşelerini yoklarken yeniden pe­çeli kadını gördü. Etrafı cesetlerle çevrili kan kırmızısı bir nehrin kıyısında duruyordu. Ölüm kokusu geri gelmişti.
Langdon birden içgüdüsel bir tehlike sezinledi… Sadece ken­disi için değil, herkes için. Kalp monitörünün biplemesi hızlandı. Kasları gerildi ve yatağında doğrulmaya çalıştı.
Hemen Langdon’ın göğsüne elini koyan Dr. Brooks, onu yerine yatırdı. Yanındaki tezgâha doğru yürüyüp bir şeyler ha­zırlayan sakallı doktora şöyle bir baktı.
Dr. Brooks, Langdon’ın üzerine eğilerek fısıldadı. “Bay Lang­don, beyin sarsıntısı geçirenlerde endişe sık rastlanan bir durum­dur ama nabzınızın hızlanmaması gerekiyor. Hareket etmeyin. Heyecanlanmayın. Yatıp istirahat edin. İyileşeceksiniz. Hafızanız zamanla tazelenecek.”
Geri gelen sakallı doktor, elindeki şırıngayı Dr. Brooks’a uzat­tı. O da Langdon’m serumuna enjekte etti.
“Sizi yatıştıracak hafif bir sakinleştirici,” diyerek açıkladı. “Ağrınıza da iyi gelecek.” Gitmek üzere ayağa kalktı. “İyileşe­ceksiniz Bay Langdon. Siz uyuyun. Bir şeye ihtiyacınız olursa yatağınızın yanındaki düğmeye basın.”
Işığı kapatıp sakallı doktorla birlikte dışarı çıktı.
Karanlıkta yatan Langdon, ilacın sistemine hemen yayılarak vücudunu, içinden çıktığı o derin kuyuya sürüklediğini hissetti. Gözlerini odanın karanlığında açık tutarak bu hisle mücadele etti. Doğrulmaya çalıştı ama bedeni adeta taş kesmişti.
Dalmadan önce kendini pencereye bakarken buldu. Işıklar kapalıydı ve karanlık camdaki kendi görüntüsü yavaş yavaş yok olurken yerini uzaktaki ışıklı şehir manzarasına bırakıyordu.
Şimdi Langdon’ın görüş alanında, kuleler ve kubbelerin ara­sında görkemli cephesi olan tek bir yapı görünüyordu. Bu muaz­zam taş kalenin yukarı doğru yükselip dışa doğru çıkıntı yapan doksan metrelik kulesinin mazgallı siperleri göze çarpıyordu.
Başı ağrıdan patlayacakmış gibi olan Langdon yatağında doğruldu. Zonklamayla mücadele ederken bakışlarını kuleye çevirdi.
Bu ortaçağ yapısını iyi tanıyordu.
Dünyada bir eşi yoktu.
Ne yazık ki, aynı zamanda Massachusetts’ten altı bin beş yüz kilometre uzaktaydı.
Langdon’ın penceresinin dışında, Via Torregalli’nin gölgeleri arasına saklanmış güçlü yapılı bir kadın, BMW motosikletinden çevik hareketlerle indi ve avının peşindeki bir panter gibi ilerledi. Delici bakışları ve kirpi gibi saçları vardı. Üzerine giydiği siyah deri motosiklet ceketinin yakasım yukarı kaldırmıştı. Susturu­culu silahını kontrol etti ve başını kaldırıp Robert Langdon’ın ışıklarının kapandığı pencereye baktı.
Akşamın erken saatlerindeki görevi inanılmaz derecede ters gitmişti.
Tek bir kumrunun ötüşüyle her şey değişti.
Şimdiyse bu işi düzeltmeye gelmişti.

2. Bölüm
Floransa’da mıyım?
Robert Langdon’ın başı zonkluyordu. Hastanedeki yatağında dikilmiş sürekli çağrı butonuna basarken, vücut sistemi­ne yayılmış sakinleştiricilere rağmen kalbi hızla çarpıyordu.
Dr. Brooks atkuyruğu şeklindeki saçlarını sallayarak telaşla içeri girdi. “İyi misiniz?”
Langdon sersemlemiş bir ifadeyle başımı iki yana salladı.
“Ben… İtalya’da mıyım?”
Dr. Brooks, “Çok iyi,” dedi. “Hatırlıyorsunuz.”
“Hayır!” Langdon pencereden görünen uzaktaki büyük bi­nayı işaret etti. “Palazzo Vecchio’yu tanıdım.”
Dr. Brooks ışıkları yakınca Floransa manzarası bir anda kayboldu. Langdon’m yatağının yanına gelip sakin bir sesle ko­nuşmaya başladı. “Bay Langdon endişelenmenize gerek yok. Kü­çük çaplı bir hafıza kaybı yaşıyorsunuz, ama Dr. Marconi beyin fonksiyonlarınızın normal olduğunu söyledi.”
Çağrı butonunu duyan sakallı doktor da aceleyle içeri girmiş­ti. Dr. Brooks hızlı ve akıcı bir İtalyancayla bir yandan Langdon’m İtalya’da olduğunu öğrenince ne kadar agitato olduğundan bahse­diyor, bir yandan da kalp monitörünü kontrol ediyordu.
Langdon öfke içinde, heyecanlanmak mı, diye düşündü. Daha çok, şok oldum! Salgılamakta olduğu adrenalin, bedenine yayılmış…

Cehennem - s41

Çırpıntı sesi devam ederken,kamera aşağı doğru inmeye ve dikey olarak alçalmaya başladı.Suya doğru inip aydınlatılmış yüzeyi deldi.Çırpıntı sesleri kayboldu,yerini suyun altındaki ürkütücü sessizlik aldı.Suyun altındaki kamera alçalmaya devam etti,kısa bir süre sonra durdu,mağaranın kum ve çamur kaplı zeminine odaklandı.
Atakan SEZER tarafından eklenmiştir.
38
KİTAP
Maceraperestlerin Mutlaka Okuması Gereken En İyi Macera Romanları
Macera tutkunlarının mutlaka okuması gereken, bol adrenalin içeren en sürükleyici ve en heyecanlı macera kitaplarını bu liste...
735
KİTAP
Okuduğum En Güzel Kitap
Okuduğumuz en güzel kitapları bu listede topluyoruz! Sen de en beğendiğin ve herkese tavsiye etmek istediğin kitapları listey...
381
KİTAP
Bir Nefeste Okunan Kitaplar
Elinden düşüremeyeceğin, bir solukta okuyacağın en sürükleyici kitapları bu listede bulabilirsin. Sen de en sürükleyici buldu...
294
KİTAP
Filmi Çekilmesi Gereken Kitaplar
Bu kitapların acilen filmi çekilmeli! Kurgusuna bayıldığımız ve sinemada da görmek istediğimiz, senaryolaştırılması mümkün ol...
505
KİTAP
Seri Kitaplar
Birden fazla kitaptan oluşan ve uzun sürmeleri nedeniyle okurken adeta hayatımızın bir parçası olan seri kitaplar listelenmiş...

Semih Oktay

@semih-oktay

CEHENNEM

Dan Brown,Altın Kitaplar,Türkçesi Petek Demir-İpek Demir,574 Sayfa(4)(14.07.2013 - İstanbul,Yerebatan Sarayı)

Dün sabaha karşı devrettim CEHENNEM adlı bu Dan Brown romanını. Okuduğum en vasat romanıydı Yazarın.Okumaya hiç niyetim yoktu aslında... Sağ olsun kitap okumayı seven birkaç arkadaşım var,onlardan biri olan Eyüp ödünç bıraktı kitabı bana.Kitapta üç yanlış var,sen dikkat ediyorsun,mutlaka bulursun demişti.Bulmaz olur muyum! Üç değil dört yerde var yanlış.Bir cümlede de aynı fiil tekrar edilmiş.Edilmez mi? Edilir elbet.Fakat Cehennem romanındaki cümlede tekrarlanan fiil berbat etmiş cümleyi.Eyüp sayfa 448'deki yanlış:

Ben böyle olmasını tavsiye derim.

Sayfa 492'deki yanlış:

Dandolo'nun Mmezarını.

Sayfa 539'dan -şu çift fiilli cümle- 99,Bölümün ilk cümlesi:

Langdon ağır ağır yürürken,ruhu bedeninden ayrılmış gibi hissediyor,kendini sanki canlı bir kâbusun içindeymiş gibi hissediyordu.

Eyüp yanlışlar ve tekrarlar işte yukarıda...

Romanın kurgusu Kahramanı Langdon'ın iki günlük bir hafıza kaybı yaşıyor olduğunu anlatan bölümle başlıyor,,,diyeyim.Hangi şehirde olduğunu bilmiyor kendine geldiğinde.Sayıkladığı bir kelime var dilinde,bir de kâbusa benzer bir görüntü var zihninde...Birileri Langdon'u öldürmek istiyor.Langdon kaçıyor.Onu kaçıran kadın romanda önemli rol oynayacak süper zekâlı biri.Roman Dante'nin ünlü eseri İlâhi Komedya'dan referans almış.Yazarın üç bölümden örülü -Cennet,Cehennem,Araf- bu eserinden yüz yıllar sonra alıntılar yapılıyor. Langdon her nedense Dante'nin eserini ya hatırlıyor,ya bu eserden esinlenip Cehennem'in günahkârlara ait bölümlerini resmetmiş ressamların tablolarını gözlerinin önüne getirip ne yapması gerektiğine karar veriyor ya da izlediği iş üzerinde kendisine notlar bırakan Zobrist adlı bir transhümanistin
(okuduğum hâlde bu kelimenin anlamını izah edemeyeceğim!) ne demek istediğini çözüyor.Okuyucu çok saftır zaten...Off,sıkıldım anlatmaktan bile.Bir virüs var.Zobrist bu virüsü dünyaya yaymak istiyor.Süper süper zeki bir adam olduğu için Dante'den alıntıladığı cümleleri şeytanın aklına gelmeyecek -misal bir müzedeki Dante maskesinin arka tarafında hiçbir şey görünmemesine rağmen Langdon ovalaya ovalaya yazı çıkarıyor ortaya- yöntemlerle virüsü nasıl dünyaya yayacağını izaha çalışıyor.Diyeceksiniz ki Zobrist madem bu virüsü dünyaya yaymak istiyor,ne diye yaptığı işi birilerinin nasıl bulup engelleyebileceğine dair ipuçlarını oraya buraya yazıyor? Vallahi onu bilemem.Yazarımız Dan Brown'a ve onun ekibine sormak gerek! Üstelik Zobrist bu ipuçlarını yedi yüz yıl önce yazılmış olan Dante'nin İlâhi Komedyası adlı eserinin üç ayrı bölümden yani Cennet - Cehennem -Araf'tan oluşan üçlemesinin sadece Cehennem kısmından alıntılıyor.Langdon iki gün içersinde bu muammanın içinden çıkıyor.Zobrist'in bahsini ettiği bir lagün(!) var ve Langdon bunun Ayasofya'da olduğunu buluyor! Hooop uçuyorlar İstanbul'a.Romanda her şey ne kadar kolay! Gerçi nedense Ayasofya'da çıkmıyor bu lagün hadisesi.Nedir peki? Yerebatan Sarayımızda çıkıyor.Yaa... Zobrist bu süper transhümanist şayet insanlar böyle tavşanlar gibi çoğalırsa dünya yaşanamaz bir gezegene dönecek kaygısıyla nüfusu azaltmayı kendine iş edinmiş biri.Öylesine inanıyor ki buna.İntihar ederek önce kendisini yok ediyor. Langdon nefes nefese Yerebatan Sarayımıza gelip virüslü balonu bulmaya çalışıyor.

Heyecanlı mı? Yok canım kim dedi onu.Zerresi yok heyecanın.Üstelik kuru,yavan üslubundan baygınlık geldi bana.Devamını yazmıyorum...Okumak isteyenlere bu kadarı yeter sanıyorum.

Pazar,14 Temmuz 2013
Cehennem
kitaba 4 verdi
2 beğen · 0 yorum

Elif Recep

@elifrecep

Dan Brown'ın okuduğum ikinci kitabı olması sebebiyle diğer eserleriyle bir kıyaslama yapamayacağım ama büyük bir
şaşkınlık içerisindeyim.Kitabı okurken beni etkisi alan alan hoş duygular sonlarına doğru silindi gitti ve empoze edilmeye çalışılan fikir beni dehşete düşürdü.'cehennemin en karanlık yerleri buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır'sözüne binaen yazar bu konuda tarafsız kalmama adına nüfus artışı hakkındaki fikirlerini empoze etmeye
çalışmış gibi adeta.Başta nüfus artışını engellemek adına insanların genleriyle, DNA'sıyla oynamanın insanlık dışı olduğunu söylese de yavaş yavaş aslında bunun toplumun iyiliği için gerekli olduğu konusunda ikna etme çabalarına girişti.Hele sonlara doğru güya hümanist olan Sienna Broooks karakterinin insanlığı kısırlaştırma konusundaki onaylar tavrı ve bunun tüm insanlığın iyiliği için olduğu fikrini verme çabası gerçekten böyle düşünen insanların var olduğu ve kendimi başkalarının verip uyguladığı kararların kurbanı gibi hissettirdi. Darwin'in akıl hocası Malthus'un saçma nüfus teorisi süslenerek önümüze sunulup, okuduğum gerilim macera romanı evrim ve nüfus artışı üzerine yazılan bir kitap oluverdi.Kurgu yönünden baktığımda ise kitap yoğun ve olaylı bir şekilde ilerlerken ama bir o kadar da yavaş yavaş ipuçları önümüze serilirken sonlara doğru uçakta tüm her şey birden çözülüverdi.Şaşırmaktan çok o bölümlerde yoruldum.Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü ama biraz ütopik geldi.Duygudan duyguya girdim.Bu karakter kötü değilmiş aslında diyorsunuz sonra hayır kötüymüş iyiymiş falan bayağı karıştı.Yazar şaşırtmaya çalışmış ama abartılı geldi.Normalde ilk önce kitabın olumlu bulduğum yönlerini yazıp sonra olumsuz eleştiride bulunacaktım ama olumsuzluk ağır bastı.Peki başlarda neden beğendim?Sürükleyici ve sanatsal yönü ağır basan bir kitaptı.Benim için çok bilgilendirici oldu diyebilirim.Özellikle kitabı okurken yorumlardaki tavsiyeler üzerine bahsedilen eserleri de araştırıp takip ederek okumak kitaba dahil olmama neden oldu..Kitaptaki sanatsal eserlerden ayrıntılı bahsedilirken hiç sıkılmadığımı aksine hoşnut olduğumu farkettim.Dante' yi kendi eserlerinden bile bu kadar tanıyamazdım heralde..Atatürk Havalimanı'na girdikleri andan itibaren alıcılarım iyice açıldı ve yazarın İstanbul'a yönelik saygılı ifadeleri hoşuma gitti.Türk yetkililerini önce pasif gösterip, her şeyi biz biliyoruz siz karışmayın gidişatını sonra toparladı.İstanbul'u modern ve Türk halkını misafirperver anlatması da güzeldi .Hiç bir kitap için okumayın diyemem o yüzden okuyun kendiniz fikir edinin....Sonuç'Beğenmedim'
Cehennem
kitaba 2 verdi
2 beğen · 0 yorum

bilgen aktay

@mah-zen

Bir Dan Brown kitabı daha bitti, geç oldu ama bitti. Her zaman ki merak uyandırıcı satırlar,mekanlar,tarihten günümüze gelen gizemler ve bunların harmanlandığı bilimsel gerçekler. Adamın her kitabı mı sürükleyici olur? Yani kurguyu düşündükçe üstün zekanın sınırları ile deliliğin sınırlarını harmanladığını düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.

Yine başrolde sanat prof. Robert London ve yine yanında güzel bir kadın Sienna Brooks. Hikaye London'ın gözlerini bir hastane odasında ,kafasında kurşun yarası,dikişler ve 2 günlük hafıza kaybıyla açıyor ve soluksuz macera başlıyor.Kitabın tamamı 2 günde geçiyor,farklı mekanlar ve farklı karakterlerin dilini anlayana kadar kitabı yarılıyorsunuz ki zaten kitap 103 bölümden oluşuyor yani uzun uzun sayfalar okunmadan bölüm atlayıp bir sonraki bölümde farklı bir bakış açısı görebiliyorsunuz.

Kitabın son 150 sayfasına hiçbirşey diyemiyorum. Tamam adam her daim sağ gösterip sol vururda , üst üste 3 kez de yanılmaz ya insan,bir bölümde olayların kurgusunu öyle bir değiştiriyor ve açıklamalar yapıyor ki "yuhhh" diyorsunuz

Dante bu kitabın kalbi daha doğrusu "İlahi Komedya"sı.Bu sefer "Melekler ve Şeytanlar" daki gibi kanlı sahneler yok, bu sefer hiç aklımıza gelmeyecek ama durup düşününce ,özellikle kitabın sonunu okuduktan sonra bi durup "ya gerçektende böyle bir felaket kapımızda,naparız" demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu sefer sorun insan nüfusunun artış oranı,bir kaç nesil sonra tüm kaynaklarımızın son bulup kendi kıyametimizi hazırladığımızı öne süren bir düşünce ve uygulamaya konulan fikirler.

Ben çok beğendim,bu adamın tüm kitaplarını çok severek okudum,film uyarlamaları da çok güzel oluyor ve bu kitabın uyarlaması yapılacağını duymak çok güzel.
Cehennem
kitaba puan vermedi
1 beğen · 0 yorum

Serkan Sadak

@serkansadak56

Dan Brown kitaplarının Simgebilim uzmanı olan kahramanı Robert Langdon Cehennem romanında gözlerini bir hastane odasında açıyor. Son olarak Harvard üniversitesindeki bir anısını hatırlayan Langdon kendini bir anda başından vurulmuş, son 48 saat içinde hiç bir şey hatırlamadan İtalya’da buluyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken hastanede saldırıya uğruyor ve bu saldırıdan genç bir doktorun yardımı ile kurtuluyor. Dahası cebinde üzerinde tehlikeli simgesi olan bir cihaz buluyor. Ülkesinin konsolosluğundan yardım isteyen fakat yardım yerine kendisini öldürmeye çalışan kişiyi karşısında bulan Langdon kendi ülkesinin de kendini öldürmeye çalışması ile bir şok daha yaşıyor ve genç fakat sıra dışı zekası olan doktor ile işin gerçeğini çözmek için yine simgelerde gizli olan ipuçlarının peşine düşüyor.

Floransa’nın tarihi yerlerinde başlayan macera İtalya’nın diğer büğülü şehri olan Venedik’e uzanıyor ve Longdon kendini bir genetik uzmanı olan ve dünya nüfusunun hızlı artışı nedeni ile insanoğlunun 100 yıl içinde neslinin tükeneceğini düşünen, bu yüzden ölümcül bir virüs yaratan ve bunu Dante’nin Cehennem Haritası ile ilişkilendiren deha birinin peşinde buluyor. Tek sorun bu psikopat bir hafta önce intihar etmiştir ve virüsün aktif aktif etmesine bir günden az kalmıştır ve virüsün yerini bulmak için tek umut Langdon’dur.
Kitapta yine tarihi öğeler, gizemli sırlar ve en güzeli ise İstanbul’un tarihi köşeleri var. Yerebatan Sarayı, Ayasofya ve Kapalı Çarşı kitapta geçen yerler ve yazar gerçekten buraları mükemmel anlatmış.
Cehennem
kitaba 10 verdi
0 beğen · 0 yorum

Ferda Nihat Köksoy

@ferda-nihat

DAN BROWN, Yazar, USA-2013, TR-2013, Altın Kitaplar, Çeviri: İpek Demir, Petek Demir, 574 sf.
http://www.kitabinomurgasi.com/2013/09/dan-brown-cehennem-roman.html

Hem polisiye, hem tarihi bilgiler, hem de geleceğe ilişkin bioteknoloji temelindeki endişeleri taşıyan önemli bir kitap.

-Ölümden sonraki hayat hakkında şimdiye kadar yapılmış en korkutucu resim, DANTE'nin İlahi Komedya üçlemesinin CEHENNEM isimli kitabından esinlenerek Boticelli tarafından yapılan CEHENNEM HARİTASI (Malebolge)'dır. Resmin çerçevesi boyunca Dante'nin "GERÇEK, YALNIZCA ÖLÜMÜN GÖZLERİNDEN GÖRÜLEBİLİR" cümlesi yazılıdır.

-İkiye bölünmüş bir dünya; KARŞIT GÜÇLERİN ŞEHRİ İSTANBUL: Dindarlarla laikler, eskiyle yeni, Doğu'yla Batı... Avrupa ile Asya arasındaki coğrafi sınırda duran EBEDİ ŞEHİR; DÜNYANIN DÖRT YOL AĞZI.

-Dünya nüfusu hızlanarak artmaktadır. 1800'lerde 1 milyar kişiye ulaşmak binlerce yıl, 1920'lerde 2 milyar kişiye ulaşmak 100 yıl, 1970'lerde 4 milyar kişiye ulaşmak 50 yıl almıştır. Halen 7 milyara ulaştık; hergün çeyrek milyon, her yıl Almanya nüfusu kadar insan katılıyor aramıza. KANSER HÜCRELERİ GİBİ ÇOĞALMAKTAYIZ. Doğal kaynaklar azalırken talep artmakta, temiz su ve gıda bulmak giderek zorlaşmakta, sıcaklık ve CO2 miktarı yükselmektedir.

Çıkardığım diğer alıntıları aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.
http://www.kitabinomurgasi.com/2013/09/dan-brown-cehennem-roman.html
Cehennem
kitaba 8 verdi
0 beğen · 0 yorum

Bircan Durmuş

@bircan-durmus

İnsan zihninin ilkel ego savunma mekanizması, beynin kaldıramayacağı kadar fazla stres üreten tüm gerçekleri reddeder. Buna inkar denir.
Cehennem
kitaba puan vermedi, inceleme ekledi.
11 beğen · 0 yorum

Bircan Durmuş

@bircan-durmus

Yeni hatıralar oluştuğunda, bu olaylar kısa süreli hafızada yaklaşık 48 saat depolandıktan sonra uzun süreli hafızaya göç ederler.
Cehennem
kitaba puan vermedi, inceleme ekledi.
7 beğen · 0 yorum

Esra Özdemir

@creaturesra

Ruhlarımızı ayakta tutan gizem ve meraktır.
Cehennem
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
7 beğen · 0 yorum

Derya Y.

@deryasin

Delilik deliliği körükler.
Cehennem
kitaba 9 verdi, inceleme ekledi.
3 beğen · 0 yorum

fethiye

@fethiye

Gercek, yalnizca olumun gozlerinde gorulebilir?
Cehennem
kitaba 8 verdi, inceleme eklemedi.
3 beğen · 0 yorum

Benzer Kitaplar

8.6/10
750 oy
Sence kaç puan almalı?
0