ara

Aynı Yıldızın Altında

- The Fault In Our Stars

Aynı Yıldızın Altında Konusu ve Özeti

Aynı Yıldızın Altında
John Green'in Türkçeye çevrilen ilk romanı olan Aynı Yıldızın Altında adlı kitap, on altı yaşındaki akciğer kanseri hastası Hazel ile destek grubunda tanıştığı tümör hastası Augustus'un aralarında oluşan duygusal bağı konu edinen romantik ve dramatik bir gençlik romanıdır.
Yazar:
Çevirmen:
Yayınevi: Pegasus
ISBN: 9786053430933
Sayfa: 320 sayfa
Basım Tarihi: 2012
Hayatın Anlamını Bulmanın, Âşık Olmanın ve Alınan Her Nefesin Farkına Varmanın Öyküsü

On altı yaşındaki kanser hastası Hazel Grace'in birkaç yıl daha yaşamasını garanti eden tıp mucizesine rağmen hastalığı ölümcüldür ve konulan teşhisle birlikte yıldızlar, öyküsünün son bölümünü çoktan kaleme almıştır.

Fakat Augustus Waters isimli yakışıklı bir sürpriz karakter, Kanserli Çocuklar İçin Destek Grubu'nda boy gösterince Hazel'ın hayatı bambaşka bir yöne sapar ve bu zeki çocuğun çekimine karşı koyamayan kızın öyküsü yeniden yazılır...

Time dergisi, 2012'nin En İyi Romanı
Goodreads, 2012'nin En İyi Genç Yetişkin Kitap Ödülü
New York Times'ın En Çok Satanlar Listesinde 1. Sıra
Wall Street Journal'ın En Çok Satanlar Listesinde 1. Sıra
Amazon'un En Çok Satanlar Listesinde 1. Sıra
Indiebound'un En Çok Satanlar Listesinde 1. Sıra

"Hayata, ölüme ve araya sıkışanlara dair bir roman olan (bkz:918) John Green'in en iyi kitabı. Kahkaha atıyor, ağlıyor, hızınızı alamayıp tekrar okuyorsunuz."
-Markus Zusak, Printz ödüllü bestseller yazarı-

"(bkz:918) evrensel konuları ele alıyor: Sevilecek miyim? Hatırlanacak mıyım? Bu dünyada bir iz bırakabilecek miyim?"
-Jodi Picoult, New York Times bestseller yazarı-

"Dâhiyane... Çok etkileyici... Güçlü ve saf duygularla korkusuzca yüzleşebiliyor."
-Time-

"Green, okurların aklından uzun süre çıkmayacak, göz kamaştıran iki gencin öyküsünü iyi bir gözlem yeteneği ve empatiyle anlatarak, rafta duracak bir kitaptan ötesini yazmayı başarmış."
-People-

"Bu romanı çekici kılan şey dakikada bir heyecanlı bir patlama yaşanması değil, 'sayılı günler içinde sonsuzca' yaşamaya çalışan karakterlerin gerçekliği."
-The Washington Post-

"Buruk bir komedi, akılları baştan alacak bir romantizm ve insana hayat ile ölüme dair sorulan büyük soruları keyifle ve uzun uzun düşündüren bir kitap."

-Horn Book-

"(bkz:918) bir aşk hikâyesi. Son dönem edebiyatın en içten ve dokunaklı romanlarından biri ama aynı zamanda korkunç bir zekâ, cesaret ve hüznün varoluşsal trajedisini de anlatıyor."
-Lev Grossman, Time-

KİTABIN İLK BÖLÜMÜNDEN:

On yedinci yılımın kış aylarının sonunda annem depresyonda olduğuma karar verdi; muhtemelen evden nadiren çıktığım, yatakta oldukça fazla vakit harcadığım, aynı kitabı tekrar tekrar okuduğum, seyrek olarak yemek yediğim ve son derece bol olan boş vaktimin oldukça büyük kısmını ölümü düşünerek geçirdiğim için.

Ne zaman kansere dair bir broşür veya bir internet sayfasına filan göz atsanız, kanserin yan etkilerinden biri olarak depresyonu da listeliyorlar. Fakat aslına bakarsanız depresyon, kanserin yan etkisi değil. depresyon ölmenin yan etkisi. (Kanser de ölmenin yan etkisi aslında. Hatta aslında hemen hemen her şey öyle.) Fakat annem tedaviye ihtiyacım olduğuna inandığı için beni Düzenli Doktorum Jim'e götürdü ki o da insanı paralize eden ve korkunç bir klinik depresyon içinde yüzdüğüme, ilaçlarımın ayarlanmasının ve haftalık bir Destek Grubu'na katılmamın gerektiğine karar verdi.

Bu Destek Grubu, tümör kaynaklı sıkıntıların farklı evrelerindeki, sürekli değişen bir dizi karakteri bünyesinde barındırıyordu. Karakterler neden sürekli değişiyordu? Ölmemin yan etkisi.

Destek grubu tabii ki korkunç derecede kasvetliydi. Her çarşamba haç şeklindeki taş bir kilisenin bodrum katında buluşuyorlardı. Haçın tam ortasında, iki kalasın birleştiği, İsa'nın kalbine tekabül eden yerde bir daire oluşturarak oturuyorduk.

Bunu fark etmiştim çünkü Destek Grubu Lideri ve odadaki on sekiz yaşın üstündeki tek insan olan Patrick, her lanet toplantıda İsa'nın kalbinden konu açıyor, genç kanser felaketzedeleri olarak nasıl İsa'nın o kutsal kalbinin tam ortasında oturduğumuzdan filan bahsediyordu.

Tanrı'nın kalbinde olaylar şöyle işliyordu: Altımız, yedimiz ya da onumuz yürüyerek ya da tekerleklerle içeriye giriyor, bayat kurabiyeler ile limonatalardan otlanıyor, dairedeki yerimizi alıyor ve Patrick'in insanı kasvete sürükleyen, azap dolu hayat hikayesini bininci kere dinliyorduk: Testislerinde nasıl kanser varmış da, nasıl öleceğini düşünmüşlermiş de, ama ölmemiş de işte şu anda buradaymış da... Amerika'nın yüz otuz yedinci en güzel şehrindeki kiliselerden birinin bodrum katında, boşanmış bir yetişkin; video oyunlarına bağımlı, pek arkadaşı olmayan, kansertastik geçmişini sömürerek vasat bir hayat idame ettiren ve kariyer hedeflerini hiçbir şekilde geliştirmeyecek bir yüksek lisans derecesi için çabalayan ve hepimiz gibi, Demokles'in kılıcının, kanserin onca yıl önce testislerinin ikisini de alıp ancak son derece cömert bir ruhun hayat olaraak adlandırabileceği kısmını bağışladığı sırada kaçan huzuru ona vermesini bekleyen bir adam.

SİZ DE BÖYLE ŞANSLI OLABİLİRSİNİZ!

Sonra kendimizi tanıtıyorduk: İsim. Yaş. Tanı. Ve o gün nasıl olduğumuz. Ben Hazel, diyordum sıra bana geldiğinde. On altı yaşındayım. Aslında tiroit kanseriyim ama ciğerlerimde, oraya uzun süredir yerleşmiş, hayranlık uyandırıcı bir uzak doku metastazı var ve iyiyim.

Dairedeki herkes konuşunca Patrick her zaman birilerinin bir şeyler paylaşmak isteyip istemediğini soruyordu. Sonra da duygu patlaması başlıyordu. Herkes savaşmaktan, dövüşmekten, kazanmaktan, küçülmekten ve taranmaktan bahsediyordu. Aslında Patrick'e hakkını vermem gerekir çünkü ölümden bahsetmemize de izin veriyordu ama oradakilerin çoğu zaten ölmüyordu. Çoğu, Patrick gibi yetişkin olabilecekti.

(Bu da bu konuda çok fazla rekabet olduğu anlamına geliyordu çünkü herkes sadece kanseri değil, aynı zamanda odadaki diğer insanları da yenmek istiyordu. Yani bunun aslında mantıksız olduğunun farkındayım ama mesela beş yıl yaşamak için yüzde yirmi şansınız olduğunu söylediklerinde matematik işin içine giriyor ve bu sayının beş kişiden birine tekabül ettiğini görüyorsunuz... Bunun üzerine, herhangi bir sağlıklı insanın yapacağı gibi etrafa bakıp, bu piçlerin dördünden daha uzun süre yaşamam gerek, diye düşünüyordunuz.)

Destek Grubu'nun tek iyi yönü ince uzun suratlı, sarı saçlarını tek gözünün üzerine tarayan ve cılız bir çocuk olan Isaac'ti.

Ve problem gözlerindeydi. Fantastik derecede imkansız bir göz kanserine yakalanmıştı. Ufakken tek gözü alındığı için gözlerini ( hem gerçeğini hem de cam olanı ) doğal olamayacak kadar büyük, kafasını sadece size bakan sahte gözü ile gerçek gözünden oluşuyormuş gibi gösteren, şişe dibine benzer bir gözlük takıyordu. Isaac'ın grupla bir şeyler paylaştığı nadir zamanlardan anlayabildiğim kadarıyla kanserin yinelemesi, diğer gözünü ölümcül bir tehlike içine sokmuştu.

Isaac'la neredeyse sadece iç geçirerek iletişim kuruyorduk. birileri ne zaman kansere karşı diyetlerden, köpek balığı yüzgeçlerini filan burnuna çekmekten bahsetse bana bakıyor ve hafifçe iç geçiriyordu. ben de karşılık olarak mikroskobik bir hareketle başımı sallayıp nefes veriyordum.


Yani Destek Grubu fenaydı ve birkaç hafta sonunda tüm bu olay beni delirtecek kıvama gelmişti. Hatta Augustus Waters’la tanıştığım çarşamba günü, on iki saatlik eski sezon America’s Next Top Model maratonunun üçüncü ayağında, annemle ka­nepede otururken Destek Grubundan kurtulabilmek için en iyi performansımı gösterdim.

Ben: “Destek Grubu’na katılmayı reddediyorum.”

Annem: “Depresyon semptomlarından biri de aktivitelere duyulan ilgisizlik.”

Ben: “Bırakırsan America’s Next Top Model izleyip dura­bilirim. O da bir aktivite.”

Annem: “Televizyon edilgin bir şey.”

Ben: “Of, anne, lütfen.”

Annem: “Hazel, sen bir genç kızsın. Artık ufak çocuk değilsin. Arkadaş edinmen, biraz evden çıkman ve hayatını yaşaman lazım.”

Ben: “Eğer genç kız olmamı istiyorsan beni Destek Grubuna yollamazsın. Bana sahte bir kimlik alırsın ki gece kulüplerine gidip votka içip esrar koklayabileyim.”

Annem: “Esrar koklanmaz bir kere.”

Ben: “Gördün mü bak, bana sahte kimlik alsan böyle şeyleri bilirdim.”

Annem: “O Destek Grubu’na gideceksin.”

Ben: “OOOOOOFFFFFFFF.”

Annem: “Hazel, hayatını yaşamayı hak ediyorsun.” Bunun üstüne çenemi kapadım ancak Destek Grubu’na katılmanın hayat tanımlamasına nasıl sığdığını anlamayı başaramıyordum. Yine de gitmeyi kabul ettim… ANTM’nin ka­çıracağım 1.5 bölümünü kaydetme hakkımı müzakere ettikten sonra.

Destek Grubuna, sadece on sekiz aylık lisansüstü eğitimi olan hemşirelerin, beni egzotik isimli kimyasallarla zehirlemesine izin verme sebebimle aynı sebepten gittim: Annem ile babamı mutlu etmek istiyordum. Bu dünyada on altı yaşındayken kan­serin oltasına gelmekten boktan olan tek şey, kanserin oltasına gelen bir çocuğa sahip olmaktı.

Annem arabayı saat 16:56’da kilisenin arkasındaki yola çekti. Vakit öldürmek için oksijen tüpümü kurcaladım.

“Benim taşımamı ister misin?”

“Hayır, gerek yok,” dedim. Yeşil renkli silindir tüp birkaç kiloydu ve yanımda çekiştirebilmeme yarayan küçük bir çelik çekçek vardı.

Çenemin hemen altında ikiye ayrılan, kulakla­rımın arkasından dolanan ve burnumda tekrar bir araya gelen bir kanülle dakikada iki litre oksijen almamı sağlıyordu. Bu mekanizma gerekliydi çünkü ciğerlerim ciğer olma konusunda berbattı.

“Seni seviyorum,” dedi annem ben inerken.

“Ben de anne. Altıda görüşürüz.”

“Arkadaş edin!” dedi yürüdüğüm arada indirdiği pencereden.

Asansöre binmek istemedim çünkü asansöre binmek Des­tek Grubunda Son Günler tandanslı bir aktiviteydi, bu yüzden merdivenleri kullandım. Bir kurabiye alıp kâğıt bardağa limonata koyduktan sonra arkamı döndüm.

Bir oğlan bana bakıyordu.

Onu daha önce görmediğime hayli emindim. Uzun boylu, hafif kaslıydı; oturduğu plastik ilkokul sandalyesi altında mi­nicik kalmıştı. Düz ve kısa, kahverengi saçları vardı. Benimle yaşıt görünüyordu, belki bir yaş büyüktü ve sandalyenin kena­rına ilişmiş, tek elini siyah kot pantolonunun cebine yarısına kadar sokmuş bir halde, felaket derecede kötü bir pozisyonda oturuyordu.

Başımı çevirdim, bir anda sonsuz sayıdaki eksikliğimin bilincine varmıştım âdeta. Çok eski bir kot pantolon giyiyor­dum, kendisi bir zamanlar dar olmasına rağmen artık tuhaf tuhaf yerleri sarkıyordu ve artık sevmediğim bir müzik gru­bunun reklamını yapan sarı bir tişörtüm vardı. Bir de saçım: Tas gibi bir saç kesimim vardı ve saçımı taramaya filan bile üşenmiştim. Ayrıca saçma derecede şişkin yanaklarım vardı… tedavinin yan etkisi. Vücut hatları orantılı ama balon kafalı bir insana benziyordum. Tombul ayak bileklerimden bahsetmeme gerek bile yok. Ama yine de… ona yan yan baktım, gözleri hâlâ üzerimdeydi.

Buna neden göz teması dediklerini o anda anladım.

Daireye girip o çocuğun iki sandalye ötesinde oturan Isaac’in yanına geçtim. Tekrar baktım. Hâlâ beni izliyordu.

Bakın, bir şey söylemem lazım. Çocuk fena yakışıklıydı. Yakışıklı olmayan bir çocuk durmaksızın size bakarsa bu en iyi ihtimalle garip ve en kötü ihtimalle de taciz gibi karşılanır. Ama yakışıklı bir çocuk…

Telefonumu çıkarıp saati göstersin diye bir tuşa bastım; 16:59. Daire on iki ila on sekiz yaş grubundaki talihsizlerle dolunca Patrick sükûnet duasıyla toplantıyı başlattı: Tanrım, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmem için sükûnet, değiştirebi­leceklerimi değiştirebilmem için cesaret ve aradaki farkı bilmem için akıl ver. Çocuk hâlâ bana bakıyordu. Yüzüm kızaracaktı.

Sonunda en uygun stratejinin bakışlarına karşılık vermek olduğuna karar verdim. Ne de olsa Gözünü Dikip Bakma işi erkeklerin tekelinde değildi. Patrick bininci kez testissizliğinden filan bahsederken ben de çocuğa baktım ve kısa süre içinde olay bakışma yarışına döndü. Bir süre sonra gülümsedi ve sonunda mavi gözlerini başka yöne çevirdi. Tekrar bana baktığında kaş­larımı bir iki kez kazandım dercesine kaldırdım.

Omzunu silkti. Patrick devam ediyordu, sonunda kendini tanıtma faslına gelmiştik. “Isaac, bugün sen başlamak ister mi­sin? Zor zamanlar geçirdiğini biliyorum.”

“Tabii,” dedi Isaac. “Ben Isaac. On yedi yaşındayım. Birkaç hafta sonra ameliyat olmam gerekiyor gibi görünüyor, sonra kör olacağım. Hani şikâyet filan ettiğimden değil de, yani kör olmak bayağı kötü. Gerçi kız arkadaşım yardımcı oluyor. Bir de Augustus gibi arkadaşlar.” Artık bir ismi olan oğlana doğru başını eğdi, “öyle işte,” diye devam etti Isaac. Iç içe geçirdiği ellerine bakıyordu. “Yapacak bir şey yok.”
“Senin için buradayız, Isaac,” dedi Patrick. “Hadi, Isaac sesinizi duysun.” Bunun üstüne monoton bir sesle, “Senin için buradayız, Isaac,” dedik.

Sırada Michael vardı. On iki yaşındaydı. Lösemiydi. Hep lösemi hastası olmuştu. O da iyiydi. (Ya da öyle olduğunu söy­lüyordu. Asansöre binmişti.)

Lida on altı yaşındaydı, yakışıklı çocuğun gözüne kestire­bileceği kadar hoştu. Toplantılara düzenli gelenlerdendi, daha önce varlığından haberdar dahi olmadığım apandis kanse­rinde uzun süreli remisyon dönemindeydi. Destek Grubuna katıldığım her seferde olduğu gibi, güçlü hissettiğini söyledi ki oksijen püskürten kanülüm burun deliklerimi gıdıklarken bu bana böbürlenmek gibi geliyordu.

Sıra ona gelmeden önce beş kişi daha konuştu. Ona vardı­ğında hafifçe gülümsedi. Sesi kısık, alçak perdeli ve ölümüne seksiydi. “Adım Augustus Waters,” dedi. “On yedi yaşındayım.

Bir buçuk yıl önce biraz osteosarkoma yakalandım, bugün de buraya Isaac’in isteği üzerine geldim.”
“Peki nasıl hissediyorsun?” diye sordu Patrick.

“Ah, harika.” Dudağının bir ucunu kaldırarak gülümsedi Augustus Waters. “Sadece yukarı çıkan bir hız trenindeyim, dostum.”
Bir saat çabucak geçti: Verilen savaşlar hikâye edildi, kay­bedilmesi kesin görünen cenklerin arasında muharebeler ka­zanıldı; umuda tutunuldu; aileler takdir edildi, aileler kınandı; arkadaşların bir türlü anlamadığında karar kılındı; gözyaşları döküldü; gönüller ferahlatıldı. Ne Augustus Waters ne de ben, Patrick, “Augustus, grupla korkularını paylaşmak ister misin?” diyene kadar konuştuk.
“Korkularımı mı?”
“Evet.”
“Unutulmaktan korkuyorum,” dedi bir an bile duraksama­dan. “Hani şu deyimdeki, karanlıktan korkan kör adam gibi.” “Bu söz için kötü bir zamanlama,” dedi Isaac gülümseyerek. “Düşüncesizlik mi yaptım?” diye sordu Augustus. “Diğer insanların hislerine karşı kör olabiliyorum.”
Isaac gülüyordu ama Patrick terbiye edici parmağını kal­dırıp, “Lütfen Augustus,” dedi. “Sana ve senin mücadelelerine dönelim. Unutulmaktan korkuyorum demiştin.”
“Demiştim,” diye yanıtladı Augustus.
Patrick’in kafası karışmış gibi görünüyordu. Birileri buna dair bir şey söylemek ister mi?”

Amerikanın en ünlü ve yetenekli yazarlarından biri olan (bkz:525) yeni romanı (bkz:918) kitabı ile yine okurlarını etkisi altına almayı başarıyor.

İlk olarak 2012 yılında çıkan kitap bir anda okurlardan büyük beğeni topladı ve bir çok kitap listesinde bir numaraya kadar yükseldi. Bir çok saygın eleştirmenden de tam not alan kitap sonunda Türk okurları ile de buluşuyor.

Kitap 16 yaşında kansel hastası bir gencin hikayesini anlatıyor. Genç yaşta ölümcül hastalığa yakalanan ve bir tıp mucizesi ile biraz daha uzun yaşama umudu olan gencin ölümcül sonucu ertelemekten öteye gitmez. Ta ki hayatına biri girene kadar. Genç kız hayatına yeni giren kişiye olan bağı farklı mucizeleri de beraberinde getirecektir.

(bkz:918) romantik kitapları sevenlerin mutlaka okuması gereken mükemmel bir roman. Zamanı azalan bir gencin bu kısa zamana bir ömür sığdırmaya çalışmasını okurken göz yaşlarınıza hakim olmakta zorlanacaksınız.

16 yaşındaki Hazel yeni gelişen ve nadir hastada fayda sağlayan bir ilaç sayesinde ömürünü biraz daha uzatabilmiştir. Destek gruplarına katılarak moral arayan kız bir gün destek grubunda bir genç olan Augustus ile tanışır ve ona ilgi duymaya başlar. Çocuk da ona karşı ilgisiz değildir ve daha ilk karşılaşmalarında Hazel’i evlerine film izlemeye davet eder.

Birlikte V for Vendetta filmini izlerler ve Hazel de çocuğa çok beğendiği ve tekrar tekrar okuduğu kitabı tavsiye eder. Kitabı bitirmeden de bir daha görüşmeyeceklerini söyler. Bunun üzerine çocuk da kitabı bir an önce okur ve etkisi altında kalır. Fakat kitapta cevaplanmamış bir çok soru vardır ve Hazel bir türlü yazara ulaşamaz. Çocuk kızı mutlu edebilmek için yazara bir şekilde ulaşır ve yazar da onları yüz yüze görüşmek için yaşadığı Amsterdam’a davet eder. Fakat Hazel’in ailesi böyle bir seyahati karşılayabilecek imkanları yoktur ve Hazel’de tek dilek hakkını kullanmıştır.

Hazel’in imdadına yine Augustus yetişir ve tek dilek hakkını bunun için kullanır. Birlikte bir kaç günlüğüne de olsa Amsterdam’a giderler fakat karşılarında sorunlu bir yazar bulurlar. Yazar Hazel’e dilediği cevapları vermek yerine ona kaba davranır. İkili Amsterdam’da romantik zaman geçirirler fakat istediklerini alamadan geri dönerler. Bu dönüş acı bir gerçeği de ortaya çıkartır. Augustus’un hastalığı nüksetmiştir ve artık fazla zamanı kalmamıştır.

Hazel sevgilisi bir gün olsun yalnız bırakmaz ve son zamanlarını hep birlikte geçirirler. Augustus Amsterdam’a Hazel’in istediği cevapları alamaması nedeni ile kendince kitabın devamını yazmak ister fakat hastalığı buna izin vermez. Son olarak yazara bir mektup yazar ve ölmeden önce son dileğini yazara iletir. O mektup aslında Hazel’in istediği cevapları da içinde barındırır.

Aynı Yıldızın Altında 2014 yılında Josh Boone tarafından sinemaya uyarlanmıştır.
Aynı Yıldızın Altında kitabı 11 Yıldızlı Kitaplar listesinde yer almaktadır.

Gülnihal Özen

@gulnihalozen

Baş karakterimiz Hazel başta tiroit kanseri iken kanseri daha sonra metastaz yaparak ciğerine de sıçrıyor ve bu yüzden sürekli oksijen tüpü ile gezinmek zorunda. Öleceğini biliyor ve kendini de buna alıştırmış. Değil 16 yaşındaki bir ergenden 40lı 50li yaşlardaki bir insandan bile beklenemeyecek bir olgunluk gösteriyor hastalığı karşısında. Hiçbir isyan lafıyla karşılaşmadım dersem yalan söylemiş olmam haliyle. “Neden ölmeliyim ki?”, “Neden kanser oldum?”, “Yaşıtlarım böylesine çok eğlenirken ben neden bir oksijen tüpüne bağımlıyım?” gibi herhangi bir cümleye rastlamadım. Kitabı Hazel’in bakış açısından okuyoruz ve bence Hazel, yaşamanın anlamını kavramış olan yegâne insanlardan birisi. Sadece geride bırakacağı anne ve babasından başka kimse için üzülmüyor diyebiliriz.

"Acı olmadan mutluluğun değerini bilemeyiz."


Herhangi bir yakınımız, illa ki anne, babamız veya dedemiz olmak zorunda değil her sabah okula ya da işe giderken karşılaştığımız “Günaydın” demekten başka bir diyalog kurmadığımız bir komşumuz bile ölene kadar ölümün varlığından çok da haberdar olmuyoruz. Tamam, belki ölümü elbet bir gün herkesin tadacağını biliyoruz ama bununla karşılaşmadığımız sürece farkına varamıyoruz.

Hani dedim ya sadece geride bırakacağı anne ve babası için üzülüyor diye. Bazı şeyleri de sırf onları mutlu etmek için yapıyor. Mesela kendisi istememesine rağmen annesi istediği için Destek Grubu’na katıldı. Öyleki bir gün bu gruba arkadaşı Isaac’e destek için gelen Augustus’la tanışıyorlar ve daha ilk andan flörtleşmeye başlıyorlar. Flörtleşme dediysem öyle cıvık cıvık konuşmalar içeren şeyler değil masum ve saf bir ilişki.

”Peki,” dedi. “Artık uyumam lazım. Neredeyse bir oldu.”

"Peki," dedim.

"Peki," dedi.

Kıkırdayıp, “Peki” dedim. Sonra hat sessizleşti ama kapanmadı. Adeta odamda benimle birlikteymiş gibi hissediyordum ama bir bakıma daha iyiydi; sanki ben odamda, o odasında değilmiş de sadece telefonla ziyaret edilebilen, görünmez ve belli belirsiz bir üçüncü mekandaymışız gibiydi.

"Peki," dedi sonsuzluk kadar uzun gelen bir süreden sonra. "Belki peki bizim sonsuza dek’imiz olur."


İçerikten çıkıp asıl yorumuma doğru gelelim şöyle. Öncelikle beni kitabı okumaya en çok iten şey internette karşılaştığım yorumlar ya da aldığı ödüller değildi. Başta aşk içerikli bir kitap olduğunu düşündüğümden yüz bile çevirmiştim, yalan yok. (Bu arada aldığı ödüllerini hepsini hak etmiş, helal.)Sonrasında aşkın yanında kanseri ve kanser hastalarının günlük yaşamlarını içerdiğini öğrenince kitabı satın alan ve bana okutmak için türlü çabalar gösteren bir arkadaşımdan 2-3 günlüğüne ödünç aldım.

"Başka ne diyebilirim? O çok güzel. Ona bakmaktan sıkılmıyorsun. Ondan daha zeki olup olmadığını düşünmüyorsun, öyle olduğunu biliyorsun. Kimseyi incitmeden komik olabiliyor. Onu seviyorum. Onu sevdiğim için çok şanslıyım, Van Houten. Bu dünya da incinip incinmeyeceğine dair tercih yapma şansın yok ancak seni kimin inciteceğini seçebilirsin, ihtiyar. Ben kendi tercihlerimden memnunum. Umarım o da tercihlerini sever."

Kitabı okurken bir sürü duyguyu aynı anda hissediyor olmanızın yanı sıra bitirdikten sonra da yokluğunu hissedeceğiniz kitaplardan birisi olacak. Gözlerinizin önünce “Peki?” “Peki.” replikleri dolanacak. Ha bir de Augustus var, unutamayacağınız kahramanlar arasına rahatça ekleyebilirsiniz.. ah Augustus ah….
3 beğen · 1 yorum
Neslihan Ceylan (@neslihanceylan1)
filmini izlemiştim çok güzeldi
03.09.14 beğen cevap

Elçin Ceylan

@kitapavcisi0

http://gokkusagindakisonrenk.blogspot.com/2013/07/kitap-yorumu-ayn-yldzn-altnda.html

Dünya bir dilek gerçekleştirme fabrikası değil.

Her yerde adını duymuşsunuzdur mutlaka ki DUYUN ZATEN. Sanırım bir insanın John Green'e aşık olması için bu kitabı okuması yeterli olacak. Daha ilk sayfalarda kelimelerin rahatlığı, cümlelerin içtenliği ile bağlıyor kendisine. Ayrıca çevirmen Çiçek Eriş güzel iş çıkarmış, ona da teşekkür ediyorum.

Konusu klasik kanser hastası bir kız ölecekken biriyle tanışır, aşık olur. Ama sormazlar mı adama sen böyle bir konuyu nasıl böyle mükemmel ötesi bir biçimde yazdın!? Derler, ben diyorum işte. Bazı yerlerde cidden nasıl güldüm, bazı yerlerde "gerçekten öyle, nasıl aklıma gelmedi?" diye düşündüm, bazı yerlerde ağladım. Gözlerim doldu en azından, tamam mı? Hani YA kitabı ama her türden insanın okuyabileceğini düşünüyorum. İçinde insanı etkileyecek bir sürü cümle var.


"Ah Hazel Grace, hiç sorun değil. Kalbimin senin tarafından kırılması bir onur olurdu."

Hayır size şimdi burada kitabı anlatsam çok boş olacak biliyorum. Anlattığım cümleler eksik kalacak. Ben ki duygusal, ağlamaklı kitapları seven biriyim ama buna öyle bir kitap diyemem. Ağlatmadığı için mi? Hayır, gayet duygusaldı. Ama ağlatmak, acındırmak, üzmek için yazılmamış bir kitaptı bu. Diğerlerinden ayıran önemli özelliği de buydu. Ve Hazel ve Gus'un aşkı. Böyle basit, her yerde gördüğümüz gençlik aşkı değildi ya da romantik sözcüklerle donanmış, yapış yapış bir aşk da değildi. Çok içtenti, sanki aradığınız şeyi sonra bulmuş gibiydiniz. Mesela benim en çok hoşuma giden cümlelerinden biri de Isaac diye arkadaşı ikinci gözünü de kaybettiğinde odaya girip "Hey, harika bir haberim var! Henüz tahmin edemeyeceğin kadar mükemmel ve korkunç anlar ile dolu güzel ve upuzun bir hayat yaşayacaksın!" Bir bacağını kaybetmesine rağmen ne kadar yaşama sevinci ile dolu olduğunu görebiliyor musunuz? Ve sigara metaforu var elbette. Sigara, öldürücü şey, ağzına koyuyorsun ama ona öldürecek gücü vermiyorsun. Bunun gibi milyonlarca güzel şey var kitapta.

"Bazı sonsuzluklar başka sonsuzlardan büyüktü."

Burada her şeyi anlatıp spoiler vermek istemiyorum ama her şeyi anlatmak istiyorum. Milyonlarca alıntı aldım kitaptan. Bir kere daha okuyacağım, hatta bir kere daha, sonra bir kere daha. Hepsini bir anda sindiremiyorsunuz çünkü. Bir olay örgüsü olabilir ama bir şeyden bahsetmiyor sadece.

El bombası olmak. Ölürken kendinle birlikte etrafındaki hayatları da patlatmak demek. Ölünce aileye ne olacak? Devam edebilecekler mi? Ya arkadaşlar? Sevgili? Hepsini düşündürüyor, sadece ölen kişiyi değil. Her şey ölmenin yan etkisi, endişe, korku, nefret. Ölüyor olabilirsiniz ama bu yaşadıklarınızı daha değersiz kılar mı? Daha az sonsuz yapar mı? Dediği gibi bazı sonsuzluklar daha büyüktür ama bu diğerlerinin de sonsuz olmadığı anlamına gelmez.

"O okurken uykuya dalar gibi aşık oldum. Önce yavaş yavaş, sonra bir anda."

Daha söyleyebileceğim şeyler var. Hani bazı kitaplar olur, kimse bilmesin istersiniz. Size özel olsun, bu kitap benim için onların arasına girdi. Okursanız ne demek istediğimi anlarsınız.

Okay? Okay.
Aynı Yıldızın Altında
kitaba 10 verdi
0 beğen · 0 yorum

Misafir

@misafir000

Nasıl bir yorum yapsam? Kitabı nasıl anlatsam bilemiyorum. Belki de duygularımı kitaptan bir alıntı anlatabilir:

Kimi zaman bir kitap okursunuz ve o kitap içinizi tuhaf bir coşkunlukla doldurur ve paramparça olmuş dünyanın, hayatta olan tüm insanlar o kitabı okumadan tekrar bir araya gelmeyeceğini hissedersiniz. Kimi zaman da insanlara söyleyemediğiniz Görkemli Izdırap gibi kitaplar vardır, öyle özel ve nadir ve sizin olan kitaplardır ki sevginizi ilan etmek ihanetmiş gibi hissettirir.(syf. 40)

Aynı Yıldızın Altında da benim için böyle bir kitap. Bir günde okudum ve hala etkisi üzerimde denilebilir.
Kitabın konusu arka kapakta yazının aynısı sayılabilir. Destek Grubu’nda tanışmış olan Hazel Grace ve Augustus’un aşkı anlatılıyor. Hazel bir tiroid kanseri hastası ve doktorunun kararı üzerine Destek Grubu'na zorunlu olarak katılır.

Orada, arkadaşı Isaac'in tavsiyesi ile gelen Augustus ile tanışan Hazel Augustus'un çekimine kapılamaz ve ona aşık olur. Ama bu Hazel için zordur ve kendisini bir el bombası olarak görerek kendini Augustus'dan uzak tutmaya çalışır. Çünkü eğer ölürse arkasından üzülen insanların sayısının az olmasını istemektedir. Ama bunu bir türlü başaramaz. Aşık olmuştur bir kere ve Augustus da ona aşık olduğunu, Hazel kendisini Augustus'tan ne kadar uzak tutsa da aşkının azalmayacağını söyler.

O okurken uykuya dalar gibi aşık oldum: Önce yavaş yavaş, sonra bir anda.(syf. 131)

Başlarda ve kitabı nasıl anlatamayacağım sıralarda paylaştığım alıntıya gelirsek Görkemli Izdırap Hazel için kutsal kitaba yakın bir eşdeğerde bulunan bir kitap, yazarı Peter Van Houten kitabın sonununu tam bitirmediği için Hazel ve Augustus kitabın sonunu öğrenebilmek için Amsterdam'a Peter Van Houten'ın yanına gitmek için Dilek Cini Vakfı'ndan aldıkları bir dilek kullanırlar. Buradan sonra spoiler vereceğim, dikkat edin.

*spoiler* Bence kitabın sonunu öğrenmemeleri iyi olmuş. Çünkü o zaman öğrendiklerinde kitabın bir "son"u olurdu ama bu karakterler için hem yaşadıklarında hem de hayatlarındaki olaylarda bir son olmaması gerekiyor. Bazı şeyler bilinmezlikle kalmalı. *spoiler*

Yalnız siz de benim gibi kitabı okuduktan sonra Görkemli Izdırap diye bir kitap var mı, okusam mı? diye düşünürseniz; Peter Van Houten diye bir yazar yok, bu tamamen John Green'in kurgusu tıpkı kitap gibi. Bunun için kitaba başlamadan önce John Green'in notuyla karşılaşıyorsunuz, kitabın bir kurgu olduğuna dair. Yani hikaye yaşanmış bir olaydan yazılmamış ve yazar da bunu gerçekleşmiş bir olaydan yazılan bir olay olarak algılamımızı istemiyor.

John Green kitabı etkileyici bir biçimde anlatmış. Ama insan bir "Neden, neden, neden!" durmadan edemiyor kitabı okuyunca. Ah, John Green ne yaptın sen bu çocuklara diyemeden edemiyorum.

Kitabı bitirdikten sonra 1-2 saat ağlamışımdır yani. Yazarlar neden bu kadar acımasız olur ki :( Şimdiden önereceğim yanınıza bir kutu kağıt mendil almanız.

Kitap, öyle vıcık vıcık aşk kitaplarından değil ya da tamamiyle kanserden bahsedip de okuyucuya bir kasvet uyandırmıyor. Sadece üzücü bir kitap da değil, eğlendiren akılda kalıcı esprileri de var. Okuyun derim!
Aynı Yıldızın Altında
kitaba 10 verdi
1 beğen · 0 yorum

Hakan Kurt

@hakan_kurt32

Güldüm. Hüzünlendim. Ağladım. Kalbim her türlü duyguyla beslendi. Bir çarpık gülüşe ölesiye kapıldım...
Kitaba başlamadan önce o cıvıl cıvıl mavi kapağın arkasında ölüm olduğunu biliyordum. Kendimi buna hazırlamak için bir süre -aah, bir ay- bekledim. Hatta o hüznün patlak verdiği yerleri açıp ön hazırlık olsun diye okudum ama hiçbir işe yaradı mı? HAYIR!
Ben bu kitabı anlatmak için kullanacağım kelimeleri seçemiyorum çünkü gerçekten hiçbiri o statüye erişemez. Kitaba sabahın bir köründe durduğu raftan çekip aldığımda, ne zaman okursam okuyayım üzüleceğimi bilerek başlamıştım. Sonlara doğru yaklaştığımda kendimi sıktım. Ağlarken yakalanmak istemiyordum. Ama ağladım. (Yakalanmadım!) Sonra kitabı usulca yanıma bıraktım ve lavaboya koşturdum, kendime gelebilmek için yüzüme su çarptım. Onlar o kadar güçlü olabiliyorlarsa, benim aciz bir şekilde ağlamamın yanlışlığını bilsem de kendime engel olamadım. Ve kalbimin sıkışmasına değecek kadar muhteşem ötesi olduğu gerçeği değişmez.
John'u Alaska'yla tanımıştım. Orada ki karakterlerin bağı gibi Gus ve Hazel'in bağı apayrı artık benim için. Aynı Yıldızın Altında'nın arasına yüzlerce kitap girse de hiçbiri bu kitabı unutturmayacak, hiçbiri o akıp giden sayfalarda gizlenmiş gülümsemelerin, acıların yerini tutamayacak, hiçbiri bir Gus ve Hazel olamayacak. Ve kimse Augustus gibi güzel mektuplar yazıp, sigaraya gücünü vermeden ağzında tutamayacak.
Kitaptan alıntı alacağıma kafama koysam da, bir türlü kendimi kitaptan çekemedim. Alıntı işi yalan oldu ama böyle bir kitabı ikinci defa okumaya koşabilirim. O sayfaların anısı kesinlikle hafızamdan silinmeyecek. Ufacık şeyleri dert edenlere karşı koca bir kanser savaşı veren çocuklar... Onların aşkı da, dostluğu da, birbirlerine besledikleri sevgide okunmaya değdi.
Bu biraz kitap yorumundan daha çok duygularım yansıması gibi oldu ama kitap da hiçbir kusur yok! Güzelliği anlatılamayacak kadar tepelere ulaşmış. Kitabı okumazsanız neler kaçırabileceğinizi söylememe gerek yok. Bir kavanoz veya bir kova göz yaşını bile hak ediyor. Tüm gözyaşları feda olsun sana GUS! Kalbimizdesin!

"Peki?"
"Peki."

'Sonsuza dek' olarak biçilmiş bir kelimenin serüveni anca bu kadar güzel olabilirdi.
John kalbimize yerleşen bir kurguyla -ki kurgu olsa bile böyle hayatların var olduğunu düşünüyorum- seni ömrümün en iyi yazarı olarak seçiyorum.

Birde;
"Hayat bir dilek gerçekleştirme fabrikası değil."
"Acı hissedilmeyi talep eder."
"Ah Hazel Grace, hiç sorun değil. Kalbimin senin tarafından kırılması bir onur olurdu."

"Ama cep telefonu numaram sende yok," dedi.
"Kitabın içine yazdığından şüpheleniyorum."
O şapşal gülümsemesi yüzüne yayılıverdi. "Bir de birbirimizi tanımıyoruz diyorsun."

Eklenecek fazla şey olmasına rağmen, kendimi kitabı düşünmekten alamıyorum. Sanırım bu sendromum uzun bir süre geçmeyecek. Hatırladıkça gözlerim dolacak. Ve çocukça bir hayalle, Gus ve Hazel cennette el ele olacaklarını düşünerek kendimi avutuyorum.
Aynı Yıldızın Altında
kitaba puan vermedi
1 beğen · 0 yorum

Ceren

@cete

Aynı Yıldızın Altında, güzel bir aşk hikayesi. Kitabı almamın sebebi kapağının çok hoşuma gitmesi ve çevremden kitapla ilgili duyduklarımdı.

Hazel Grace, ciğerlerinde kanser hücreleri bulunan genç bir kızdır. Annesi onu zorla grup terapisi tarzında kilise toplantılarına gönderir. Başta çok mızmızlanan Hazel, bir gün kendisi gibi kanserli olan bir arkadaşına destek olmak için gelen Augustus Waters’la tanışır.

Kitaba başladığınız ilk andan itibaren, karakterlerin umutsuz olduğunun farkındasınız zaten. Hazel kanser, ve Augustus’un bir bacağını kaybetmesine sebep olan kanser türü bir hastalığı var. Mutlu bir son olmayacağını zaten beklediğiniz için,sanırım mutlu sonu olmadığını söylemek çok da spoiler sayılmaz…

Hikayenin kurgusunu çok beğensem de, John Green’in yazım tarzını beğenmedim. Her şeyden önce, romanlarda bir giriş bölümü olması gerektiğini düşünüyorum. Bence, asıl hikayeye dalmadan önce karakterlerin birbirlerinden önceki hayatları hakkında sağlam fikirlerimiz olmalı. Fakat Aynı Yıldızın Altında’da bunu göremedim ne yazık ki. Hazel’in ve Augustus’un günlük hayatlarına dair o kadar az şey vardı ki… Kitabın ilk 4 sayfasından sonra zaten asıl hikaye başlıyor ve bence bu sinir bozucuydu. Kitaba adapte olmakta bir süre güçlük çektim.

Augustus ve Hazel diyalogları, John Green’i başarılı bulduğum bir nokta. Augustus, Hazel ve hemen hemen bütün kızların hayalini kurduğu romantik ama biraz da serseri bir tip. Ve gerek diyaloglarda, gerekse Augustus’un davranışlarında bunu çok iyi işlediğini düşünüyorum.

—-SPOILER—-

Kitabın sonunu hiç beğenmedim. Augustus’un sonsuza dek yaşamayacağını biliyordum elbet. Ama son günlerinde o ve Hazel’la ilgili daha çok şey okumak isterdim. Birkaç paragrafla bu kadar değerli bir zamanı hiç etmiş adeta.

Neden bilmiyorum, hikayelerde ana karakter öldüğü zaman ona aşık olan kişinin hayatına devam etmesine tırt oluyorum. O böyle sürünsün, acıdan ölsün,gebersin istiyorum. Sanırım bu yüzden, Hazel’ın Augustus’un ölümüne verdiği tepkiyi hiç inandırıcı bulmadım ve aşık olduğu kişi ölen bir kişinin doğal tepkileri olacağını da hiç sanmıyorum. Dedim ya, karakterin ölümden dolayı acı çekmesini seviyorum. Sadistlik değil. Sadece, ancak onun ölümünden sonra per perişan olursa ; bir karakterin diğerini gerçekten sevdiğine inanabiliyorum.Ve sırf bu yüzden, Hazel’ın Augustus’u büyük bir aşkla sevdiğine inanmıyorum.

Sonuç itibariyle, güzel bir kitaptı ama abartıldığı kadar ahım şahım bir aşk hikayesi beklemeyin derim. Büyük beklentilerle okursanız -benim gibi- fazlasıyla hayal kırıklığına uğrayacağınız bir kitap.
Aynı Yıldızın Altında
kitaba puan vermedi
3 beğen · 0 yorum

Aynı Yıldızın Altında - S41

Kitap elden ele geçerken parmaklarımız birbirine değdi, hemen ardından elimi tuttu. "Soğuk," dedi parmaklarını solgun bileğime bastırırken.
"Soğuktan çok oksijensiz," dedim.
"Benimle tıbbi konuşmana bayılıyorum," dedi.
Şule Demir tarafından eklenmiştir.

Merve Özcan

@kitabisevda

O okurken uykuya dalar gibi aşık oldum: Önce yavaş yavaş sonra bir anda.
Aynı Yıldızın Altında
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
35 beğen · 0 yorum

Merve Özcan

@kitabisevda

"Acı hissedilmeyi talep eder."
Aynı Yıldızın Altında
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
31 beğen · 0 yorum

Bayram KAYA

@bayramkaya0

Sayılı günler içinde bana bir sonsuzluk verdin ve bunun için sana müteşekkirim.
Aynı Yıldızın Altında
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
16 beğen · 0 yorum

Merve Özcan

@kitabisevda

"Peki," dedi sonsuzluk kadar uzun gelen bir süre sonra. "Belki peki bizim sonsuza dek'imiz olur."
"Peki," dedim.
Aynı Yıldızın Altında
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
10 beğen · 0 yorum

Merve Özcan

@kitabisevda

"Ah Hazel Grace, hiç sorun değil. Kalbimin senin tarafından kırılması bir onur olurdu."
Aynı Yıldızın Altında
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
9 beğen · 0 yorum
35
KİTAP
11 Yıldızlı Kitaplar
Bu kitaplara 10 yıldız bile az dediğimiz, 11 yıldızı hak ettiğini düşündüğümüz kitapları bu listede paylaşıyoruz....
84
KİTAP
Aşka İnananların Okuması Gereken En Romantik Kitaplar
Aşkın gücüne inananların ve aşksız yaşayamam diyenlerin mutlaka okuması gereken en romantik kitapları bu listede paylaşıyoruz...
294
KİTAP
Filmi Çekilmesi Gereken Kitaplar
Bu kitapların acilen filmi çekilmeli! Kurgusuna bayıldığımız ve sinemada da görmek istediğimiz, senaryolaştırılması mümkün ol...
48
KİTAP
Beyaz Perdeye Aktarılan Kitaplar
Konuları senaryolaştırılarak beyaz perdeye aktarılan kitaplar listelenmektedir. İzlemeden önce okumanızı tavsiye ederiz....
754
KİTAP
Okuduğum En Güzel Kitap
Okuduğumuz en güzel kitapları bu listede topluyoruz! Sen de en beğendiğin ve herkese tavsiye etmek istediğin kitapları listey...

Esila Karam

@esilakaramm

Aynı Yıldızın Altında
Aynı Yıldızın Altında
"Peki" dedi sonsuzluk kadar uzun gelen bir sure sonra. "Belki 'peki' bizim 'sonsuza dek'imiz olur"
"Peki" dedim.
En sonunda kapatan Augustus oldu.


Sizce nasil bir kitap?
Aynı Yıldızın Altında
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
9 beğeni · 6 yorum
mavi0001 (@mavi0001)
Çok güzel♥
01.02.18 beğen 1 cevap
Poetry.wmn (@menelt)
Kesinlikle okunması gereken , bulunduğun duruma sükretmeyi öğreten bir kitap ☺
01.02.18 beğen 1 cevap
Ülkü (@ulkuasya)
Flim var izleyebilirsiniz
01.02.18 beğen cevap

Ali Aydın

@aliaydin

Anı bandırma
Köhne liman edip akbayram
Aynı Yıldızın Altında
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
3 beğeni · 0 yorum