ara

Yaban

Yaban Konusu ve Özeti

Yaban
Yayınevi: İletişim Yayınevi
ISBN: 9789754700060
Sayfa: 214 sayfa
Basım Tarihi: 1970
Millî Mücadele sırasında Orta Anadolu'da bir köy. Tanzimat aydınının sosyo-psikolojik özelliklerinin uzantılarını taşıyan Ahmet Celal. Kendini kurtarıcı olarak gören, halkı eğitmeyi (ya da adam etmeyi) görev edinmiş, kafasında yarattığı gerçekle yaşanan gerçeğin çatışması sonucu "yaban"laşan tipik aydın.
Yaban kitabı İlham veren kitaplar listesinde yer almaktadır.

Semih Oktay

@semihoktay

Yaban romanı Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yazdığı dokuz romandan en ünlüsüdür.1889 yılında doğan Yakup Kadri'nin bu romanı 1932 yılında yayımlanmıştır.Yazar 43 yaşındaymış demek ki.

--- ---

Sakarya Savaşı'ndan sonra düşman Haymana,Mihalıççık ve Sivrihisar bölgelerimizi yakıp yıkarak çekilmişti.Savaşın verdiği zararı tetkik etmek üzere görevlendirilen bir heyet bu bölgelerden birinde,bir köyde yanmış eşyaların arasında kömürleşmiş insan kemiklerini ararken bir defter buldu.Defterde işte bu Yaban romanının elle yazılmış metinleri vardı.

Heyet görevlilerinden biri köylülere defterin sahibinin kim olduğunu sordu.Köylüler onun bu köyde iki üç yıl kadar yaşamış biri olduğunu söylediler.Başına ne gelmiş olduğunu sordu köylülere daha sonra aynı heyet görevlisi.Hiç kimse defterin sahibinin ne olduğunu bilmiyordu.Heyet pek şaştı bu duruma;içlerinden biri:'İnsan köyünde iki üç yıl yaşamış birinin ne olduğunu bilmez mi? diye sordu.Köylüler küskün tavırlarla heyetin yanından uzaklaşmaya başladılar.Yalnız içlerinden biri: 'Dee,sizin gibi yabanın biriydi.' dedi.

XXXXXXXXXXXXXXXX

YABAN

Dünyadan elini ayağını çekmiş biri olarak otuzbeş yaşımda her şeyin bitmiş olduğunu idrak etmiştim.Gidecek yerim yurdum olmadığından emirerim Mehmet Ali'nin davetine uymuş onun köyüne yerleşmiştim.Cihan Savaşı'nda kaybettiğim sol kolum gelecek hayallerimi değiştirmiş kimsem de kalmadığından Mehmet Ali'nin 'Komutanım gel bizim köyde kal.' demesini tek çare olarak görmüştüm.Onun peşine takılarak köylerine vardık.Bu köylü milletinin içine karışacak,onlardan biri olacaktım. Hayallerimin içersinde neler vardı neler.Köye vardığımızda Mehmet Ali'nin beni arabada bırakarak evine gitmesi dokunmuştu bana.Ev halkına beni anlatacak onlardan izin isteyecekti herhâlde.İlk hayal kırıklığımı yaşamış,Mehmet Ali'ye gücenmiştim.

Mehmet Ali'nin evine bir delikten girdim.Anası ile ne olduğunu sonradan öğreneceğim bir karaltı vardı odada.Bu ismini sonradan İsmail olduğunu öğrendiğim bir çocuktu; Mehmet Ali'nin kardeşiydi.Hiç kimsede bir sevinç belirtisi yoktu.Beni odamda bırakıp çekildiler. Param vardı.Kimseye muhtaç değildim fakat bu evde kalmak durumundaydım. Köylülerle tanışacak,onlara yurdumuzun gerçeklerini anlatacaktım.Düşman yurdumuzun etrafını sarmış,güzel İzmirimiz'e girmişti.Mustafa Kemal bir ışık gibi parlıyor,içlerimize bir sevinç veriyor,umut aşılıyordu; ben de köylülere her olayı anlatmak istiyordum.Köyde gazete okuyan yoktu. Dışarıdan köye gelenlerle arada sırada elime geçen gazeteleri okuyor vatanın durumunu anlamaya çalışıyordum.Bu vatan kurtulacaktı.

Köyün çocukları pislik içinde oynuyorlar;kadınları çeşmebaşında bir yandan meyve sebze , diğer yandan kir içindeki çamaşırlarını yıkıyorlardı. Hoca Efendi aynı çeşmede abdest alıyor fakat bu pisliği kimse görmüyor, kimse fark etmiyordu.Köylülerin benimle ilişkileri iyiydi.Yanlarına gittiğim vakit çoğunlukla susuyorlar,konuyu değiştiriyorlardı.Ne yapsam onlardan biri olamayacağımı seziyordum.Onlara hitap ettiğim vakit hiçbir şey anlamaz gibi bön bön yüzüme bakarlar.Sonra kendi aralarında bir şeyler mırıldanırlar.Hissederim ki sözlerimi anlamışlar,fakat tasvip etmemişlerdir.Önceleri benden şüphelendiler.Beni hükümetin bir görevlisi,bir memuru sandılar.Sonraları benim bir hiç olduğumu öğrendiklerinde her hareketim onlara tuhaf gelmeye başladı.Mehmet Ali bile her gün traş olmamı,dişlerimi fırçalamamı eleştirmeye başladı.Kitap okuyorsun,senin büyü yaptığını sanıyorlar, bile dedi.

Bir gün kahvenin çardağı altında Mehmet Ali,Bekir Çavuş,Salih Ağa ve Muhtar ile oturuyorduk.Bahis harp üzerine ve onun akıbetlerine dairdi.Onlara İstanbul'un işgal altında olduğunu,İzmir'in Yunanlılar tarafından istilâ edildiğini anlatıyordum.Adana'ya Fransızların yerleştiğini,Urfa'da Antep'te kanlı olaylar cereyan etmekte olduğunu haber veriyordum. Hiçbirinde ne hayret,ne dehşet ne de alelâde bir alâka izine tesadüf etmedim.Düşman tecavüzünden ne karılarımızın ırzı,ne çocuklarımızın canı,ne din,ne iman,hiçbir şeyimiz kurtulamadı,diyordum ve bunları izah eden hikâyeler anlatıyordum.Bir de baktım Muhtar uyukluyor,Memet Ali elindeki çakı ile bir dal yontuyor,Salih Ağa uzakta,yamaçta otlayan davarlarını gözetliyordu.Hükümetin görevlerini yapmadığını anlattım.Biz kendi kendimizi koruyacağız, dedim.Mehmet Ali bana dönüp:Beyim,Allah vere de,bizi tekrar askere almasalar,dedi.Bu,benim köydeki en hüzünlü günüm oldu.

Köyün bulunduğu ovayı Porsuk Çayı ikiye bölüyor.Çayın çevresinindeki boz topraklar çürümüş ve pıhtılaşmış sanılır.Tepeler bir ur gibidir.Etraftan bir kuş bile geçmez.Köylülerde zaman kavramıyla mesafe kavramı yoktur.Dee,şuracıkta,dedikleri yol birkaç saat sürer.Ben de zamanla onlara benzedim.Önce günleri karıştırıyordum sonra ayları birbirine karıştırmaya başladım,şimdi yalnız mevsimlerin değiştiğini hissediyorum.Memet Ali buraya geldiğimizin ikinci ayı civar köylerin birinden bir kız aldı.Bu onun üçüncü evlenmesi olmakla beraber,kendisine,bir yeni güveye yapılan şeylerin hepsi yapıldı.Köy kadınlarının çoğu biçimsiz,bücür,yusyuvarlak veya lüzumundan fazla iri olmakla beraber,insana narin,körpe ve tombul hissini veren vücutlar da yok değil.Bana her rastgelişlerinde arkalarını çeviriyorlar veya yere çömelip başlarını örtüyorlar.Ve benden başka hiçbir erkeğe bu hareketi reva görmüyorlar.Buraya geldiğimin bilmem kaçıncı haftası idi.Mehmet Ali'ye sordum.-Kadınlarınız niçin yalnız benden kaçıyorlar? -Yabansınız da ondan,beyim.Bu 'yaban' lafı,beni,önce çok kızdırdı.Fakat sonra anladım ki,Anadolulular,Anadolu köylüleri tıpkı eski Yunanlıların kendilerinden başkasına 'barbar' lâkabını vermesi gibi her yabancıya 'yaban' diyorlar.Benim de kendilerimden biri olduğumu anlamıyorlar.Bana sekizinci ayımdan sonra alışan küçük İsmail ile Mehmet Ali'nin annesi Zeynep Kadın oldu. Bu kadın öflelendi mi ne yapacağı belli olmaz.Bir gün İsmail'i altına almıştı, dövüyordu. Bütün ev halkı çocuğu elinden alamadık.Bu esnada Mehmet Ali'nin karısıyla ve kız kardeşleriyle karşılaştım.Beni sofrada görür görmez,her üçü de,bir kümeste ürkmüş tavuklar gibi kaçıştılar.Geldiğim gece İsmail bende bir cüce etkisi bırakmıştı.Onun çocuk olduğuna,sonradan yavaş yavaş alıştım ve onu sevmeye başladım.

İstanbul gazetelerini ara sıra alıyorum.İlk İnönü Zaferi'ni,bunların birinden öğrendim.Bu olay benim için günlerce süren bir sevinç kaynağı oldu.Köyde her önüme gelene durmadan bunu anlatıyordum.Öyle ki benden bunalacak hale geldiler.Birkaç gününü kasabada geçirmeye giden muhtar köye döndü.Ona göre,Kemal Paşa'nın açtığı yol,çıkmaz bir yolmuş.Hem de çok tehlikeli imiş.Çıkmaz bir yolmuş,çünkü padişah kendisiyle beraber değilmiş.Padişah,düşmanla çoktan barış yapmış.Tehlikel bir yolmuş çünkü düşman yalnız İzmir'de otururken,Kemal Paşa'nın ettiklerine kızıp daha ileriye varmış.Bursa'ya kadar gelmiş.Nihayet geçen gün,İnönü'ye dayanmış.Öfkeden tirtir titreyerek:Oradan püskürttük, hem de döğe döğe,,,diyorum.Muhtar,sinsi bir tebessümle,kırçıl sakalı arasından gülümsüyor.Onu omuzlarından tutup sarsmak ve:Ne gülüyorsun? diye bağırmak istiyorum.Öfkemi,yüzümden sezen köylüler,birer birer etrafımdan çekiliyorlar.Muhtar da uzaklaşıyor onlarla ve biraz ötede,benden uzak bir çevre teşkil edip duruyorlar.

Köyde canım sıkıldığı zamanlarda Porsuk Çayı boyunca etrafı dolaşmaya çıkıyordum.Bir gün komşu köyün yakınlarında bir kız gördüm.Derenin kenarında ağaçların arasına doğru kaçtı.Biraz ötede durdu.Dönüp bana baktı.Uzaktan bana gülümsüyor.Mehmet Ali'nin köyündeki kızlar gibi giyinmiş.Birdenbire bana harikulâde bir şey gibi göründü.Benden korkma.Te şu köydenim,deyip köyün ismini verdim.Bizim köy de uzakta değil. Te,şuracıkta. Kız gene ağacın arkasında,ben suyun kenarındaydım.Haydi,seni rahat bırakayım.İşine bak.İşte ben gidiyorum,dedim ve dereyi atlayıp öbür tarafa geçtim.Derenin öbür kıyısında, ben,ben artık büsbütün başka bir adamdım.O gün bugündür,kendimi toparlayamadım. Dereyi atlarken,sanki içimden ağır bir şey yuvarlanıp düştü.Âşık olduğumu itiraf etsem çok gülünç bir şey yapmış olurum.

Bir gün köye jandarmalar geldi.Mehmet Ali'yi tekrar askere alacaklardı.Mehmet Ali'yi razı edene kadar uğraştım.Keşke alsalar da ben de gitsem,dedim.Neyse Mehmet Ali gitti.O giderken,bütün ev sarsılacak sandım.Fakat tahminim kadar olmadı.Hatta ayrılırken,sarılıp öpüşmediler bile.

Bugün içime doğmuş.Koruluğa daha ilk adımımı atar atmaz,onunla karşı karşıya gelmeyeyim mi? Henüz yıkadığı çamaşırları dallara asıyordu.Sıvanmış kolları,bileklerinden itibaren bembeyazdı.Beni görünce,gene o yabanî geyik tavırları...Gene o,ağaçların arasına saklanmalar koşmalar.Canım benden ürkecek ne var? Aman güzel gardeşim,olmaz.Halam görür.Halan ne görür? Olmaz,olmaz.Halam görür. Hissediyorum ki,ağacın dibine büzülmüş ıslak bir kedi gibi titriyor.Ve ben,kalbim küt küt vurarak,yanı başına çöküyorum.

İsmail ile sohbet ediyoruz bir gün.Onun bir türlü büyümediğini söylüyorum.Evlenirsem daha gelişirim,diyor bana.Evlenmek mi? Sen ha,olacak iş mi bu İsmail,diyorum.Neden olmasın,ben üç aydır yavukluyum bile,diyor bana.Kız beni istiyor,diyor.Gülmekten kendimi güç tutuyorum. İsmail'e artık kızar oldum.Ne iş gördüğü,ne yerinde durduğu var.Öyle bir haylazlaştı,öyle bir haylazlaştı,deme gitsin.Eskiden benim yanımda,bir nevi terbiyeli duruşu vardı.Şimdi beni nerde görse,adam yerine saymıyor.Son zamanlarda ne vakit,adını bilmediğim güzel köylü kızının köyüne gidecek olsam,İsmail'e yolum üzerinde rastlıyorum. Ya ben giderken o dönüyor,yahut ben dönerken o gidiyor.Bir defasında ben onu görmemezlikten geldim,bir defasında,o beni görmemezlikten geldi.Nihayet bir gün kavaklıkta yüz yüze karşılaşınca,durmaya mecbur olduk.Tabakamı çıkardım bir cigara yaktım.Bir tane de İsmail'e uzattım.Köyde ne var ne yok,diye sordum.Heç,karı kızan çalışırlar,dedi.Dördüncü defadır ki sana buralarda rastgeliyorum.Mutlak,sevdiğin kız buralı olacak.Dedüğün gibi beyim,dedi.Hangi kız o bakayım? Çünkü ben burada hemen herkesi tanıyorum.Şabangil'in Emine.O seni biliyor.Emine...Bu Emine,yeşil gözlü,uzun boylu...Hani güldüğü vakit bembeyaz dişleri var.O mu? Hee,o ya...Hee,o.

Bazı heyecanlı anlarımda,kesik kolumun ağrısını duyarım.Gene,öyle oldu.Sağ tarafım zonklamaya başladı.Sol elimle, Yaradan'a sığınıp yanımdaki cüceye bir tokat aşketmek istiyordum.Gece uyuyamadım...Yarın söyleyeceğim.Emine,gözünü aç sonra pişman olursun.Bu cüce sana koca olamaz.Gençliğine,güzelliğine acı,diyeceğim.Sonra da sana ne diyorum kendi kendime.İki köylü sevişip birbirlerini alacaklarmış.Bana ne? Gene de gözüme uyku girmiyor.Bütün merakım şunda:Emine,İsmail'e varmaya gönülden razı mı? Bir gün kavak ağaçlarının arasında,onu şöyle kuytu bir yere çekip sordum.Sahiden İsmail'e varmak istiyor musun? Ne bileyim ben,dedi.Sen bilmeyeceksin de kim bilecek? Halam bilir.Ve bir geyik gibi çevik, kaçtı yanımdan.

Mehmet Ali bir aralık izinli geldi.Alayı Eskişehir'de imiş.Rahatız.Dövmek yok,sövmek yok. Yiyecek,içecek bol.Ama işsizlikten canımız sıkılıyor,dedi.Bir kere Mustafa Kemal Paşa'yı, bir kere de İsmet Paşa'yı görmüş.Soruyorum nasıldılar,diye.Aha şöyleydi, böyleydi, diyor. Bir türlü işin içinden çıkamıyor.Mümkün olsa kendi muhayyilemi,kendi hassasiyetimi,kendi dilimi ona vereceğim.Kaşını,gözünü boyunu posunu soruyorum.Bana:Biz selama durunca 'Merhaba asker.' dedi diyor.Sesi kalın ve gür müydü? O kadarını işitemedim gayri,diyor.Bu tarz konuşmalar Mehmet Ali'nin canını sıkıyor.Hemen başka konulara atlıyor.Yunanlılar yakında yeni bir taarruza geçeceklermiş.Peki,siz hazır değil misiniz? Evvel Allah,hazırız beyim...Hazırız emme...Kısaca,Mehmet Ali köyde kaldığı sürece kendisinden bir şey öğrenmek kabil olmadı ve öylece geldiği gibi gitti.

Emine'yi almak fikri aklımdan çıkmadı.Evimde yalnız kalınca,hele geceleri yatağımdayken,bundan daha kolay, daha akla yakın bir tasavvur göremiyorum.Bekir Çavuş'a bir gün dedim ki: İyi hoş ama,bu yalnızlık da canıma tak etti.Ben bir köylü kızıyla evlenebilirim.Bekir Çavuş biraz şaşkın,biraz şüpheli yüzüme baktı.Sahi söylüyorum bana inan,dedim,mesela komşu köyde Emine isminde bir yetim kız var.O razı olsa pekâlâ alırım.Bekir Çavuş sordu: Hangi Emine o bakayım? Canım belki işitmişsindir,bizim küçük İsmail almak istiyordu.Eğer,henüz aralarında nikâh filân yoksa...Bu dediklerime sonradan çok pişman oldum.Bekir Çavuş'a vazgeçtiğimi söyledim.Bana:Zaten o kız sana yaramaz,dedi.Bizimki gidip görmüş.Elin yabanına ben varmam,demiş. Şaşkınlığımdan,bu cevabın yarattığı hayal kırıklığından ne yapacağımı,nasıl davranacağımı bilemedim...Bekir Çavuş'a üst üste sigara ikram ediyordum.Bekir Çavuş birini yakıyor,birini kulak arkası ediyor,bir diğerini avucunda tutuyor,bir sonrakini parmaklarının arasına alıyordu.Kendime gelip Bekir Çavuş'a dikkatle baktığımda onu 'her deliğinden sigara çıkan otomatik sigara masalarından biri hâlinde gördüm.

Bir zaman intiharı düşündüm.Artık odamdan dışarıya çıkamıyorum.Yanımda bana yardımcı olan Süleyman'ı da küstürüp uzaklaştırdım.Şimdi yalnızım,büsbütün yalnızım.Bu akşamdan itibaren tek kolumla her işimi kendim göreceğim.Günün birinde,bir gemi beni buradan kurtaracak mı? O geminin adı olsa olsa Anadolu ordusudur.Her gün onu gözetliyorum,onu bekliyorum.Ara sıra gazetelerden aldığım haberler beni hiç tatmin etmiyor. Burada,ben,vatan delisi millet divanesi; burada,ben harp malûlü Ahmet Celâl yapayalnızım.Bana yardımcı olan Emeti kadın uğruyor her gün.On bir,on iki yaşında Hasan isminde öksüz bir torunu var.Bu çocuk ağırbaşlı, vakarlı, görev ve sorumluluğunu anlamış bir insandır.Ben karşısında kendimi bir şımarık çocuk gibi havai ve hoppa bulurum.Bu da İsmail gibi hiç gülmez.Lâkin,ben,kiminle kimi mukayese ediyorum? Bir kart cüceyle bir körpe çocuk arasında nasıl bir ilişki bulunabilir? Ha,sahi...İsmail'le Emine'nin evlendiklerini bu deftere kaydetmeyi unutmuşum.

Haberleri takip ederken resmi bir tebliğden şu hükmü çıkarıyorum:'Düşmanın tüm kuvvetlerinin Uşak ve Afyon istikametinden bir genel harekete geçtiği müşahede olunmuştur.' Gün geçmiyor ki,üç-dört düşman uçağı başımız üstünde uçmasın.Bir defasında o kadar alçaktan geçtiler ki,kanatlarının altındaki mavili beyazlı rengi bile göründü.Bir başka defa,yere birtakım kâğıtlar attılar.Bu kâğıtlardan bir tanesi benim elime geçti.Diyordu ki: 'Eskişehir,Kütahya'yı aldık.Yarın öbürgün buralara kadar geleceğiz. Sakın, yerinizden, yurdunuzdan olmayınız.Biz size kötülük etmeye gelmiyoruz.Halife ve Padişah bizimle beraberdir.Biz sizi Kemal'in çetelerinden kurtarmak için harbediyoruz.' Köylüler,bunu duyunca,her birinin gözünün sevinçten parıl parıl parlamaya başladığını gördüm.

Savaşın bölgelerine yaklaşmasıyla yerlerinden yurtlarından kaçan kafilelere denk geliyorum bir süredir.Nereden geldiklerini biliyorlar da nereye gideceklerini bilmiyorlar.Bir topçu müfrezesi,bütün ağırlıklarıyla bizim köyün içinden geçti.Genç bir subay:'Köylülere söyleseniz de bir an önce hayvanlarını önlerine katıp,ateş hattının öbür tarafına çekilseler fena olmaz.' dedi.Cebimden Yunan uçaklarının attığı kâğıtlardan bir tanesini çıkardım ve genç subaya uzatarak:Onlar buna inanıyorlar.Benim sözüme kulak asmazlar,dedim.Subaylar hiç olmazsa benim buralardan çekip gitmemi söyledilerse de ben kalacağımı bildirdim onlara.

O günü izleyen günlerde,top sesleri ve uçak hareketleri sıklaştıkça sıklaştı.Köylüler bir parça korkmaya başladı. Uçaklar gene aşağıya kâğıt atmaya başladılar.Kâğıtta:'Biz sizi,Halife tarafından kurtarmaya geliyoruz.' yazıyor.Bu söz pek hoşlarına gidiyor.Bir sabah penceremin altında bir çocuk sesi:Geliyorlar,geliyorlar! Yataktan fırlayıp sese koşuyorum:Kim geliyor Hasan? Düşmanın hemen köye girmek üzere olduğunu hissediyorum.İnsiyakî bir hareketle gidip kapımı kilitliyorum.Nal,araba ve demir şakırtıları yaklaşıyor ve tozla karışık bir pas ve deri kokusu burnuma kadar geldi.İşittiğim sesler: Vire, İstaso,Vire,Palikari...vesaire gibi sesler.Nihayet odamın kapısı açıldı.Biri bana kimse yok mu bu köyde,köylüler nerede,diye soruyor.Dışarıda gelip gitmeler,bağrışmalar,çağrışmalar artıyor. Birkaç defa da kapı kırılmasına benzer patırtılar duydum.Düşman askerleri beni alıp sorguladılar.Kapıma nöbetçi bıraktılar.Her vakit,her saat teftiş ve nezaret altındayım.Bu sıkı göz hapsi içinde,defterimi ancak gece yarıları el ayak çekildikten ve nöbetçi er uykuya daldıktan sonra yazabiliyorum.

Düşman kıtası köyü sömürmeye devam ediyor.Subaylar,askerler ne alırlarsa hep 'Parasını vereceğiz.' derlermiş. Bir gün 'Yetişin,yetişin! Bizim oğlanı öldürüyorlar! .. diye seslenildiğini duydum.Hemen yerimden fırladım.Emeti Kadın'la birlikte koşmaya başladık.İşkence yerine vardığımızda küçük Hasan'ı,artık,dövülecek ve hırpalanacak tarafı kalmamış bir halde yolun kenarına atılmış bulduk.Çocuğu aldık,eve geldik.Onu kendi yatağımın üzerine yatırdım.Derken sokaktan doğru bir gürültü,bir patırtı,bizim eve yaklaşıp durdu.Gürültü bir hamlede odamın içini dolduruverdi.Evde ne bulduysa topladılar.Biri eşyaları saracak bir şey istedi.Birden ikisi,üçü Hasan'ın yattığı yatağın çarşafını öyle bir el çabukluğu ile çektiler ki,zavallı çocuk yere yuvarlandı.Emeti Kadın'la hemen fırladık, çocuğu yerden kaldırmak istedik.Hasan'ın küçük vücudu kaskatı olmuş,ağırlaşmıştı.Onu siz öldürdünüz,diye bağırdım.Beni bir kenara ittiler,küfürler savurarak dışarıya çıktılar.Bu çıkışın bir kaçıştan farkı yoktu.Küçük çobanın ölüsü,bizi herhangi bir tecavüzden korumuştu.

O uğursuz gecenin sabahında gürültülerle uyandık.Her yanı ateşe vermişlerdi.Bütün köylüler,kadın erkek,çoluk çocuk meydanlığa toplanmışlardı.Kadınlar buraya ateşten kurtarabildikleri eşyaları yığıyorlardı.Erkekler,artık uğraşmanın,karşı koymanın faydasızlığını anlayıp ayakta duruyorlardı.Bu sırada Emeti Kadın,küçük Hasan'ın ölüsünü yüklenmiş,bin zahmetle,iki büklüm yürümeye çalışıyordu. Koşarak yanına vardım.Bana:'Evin yanıyor.' dedi.Eve koştum.Kurtarılacak bir şey kalmamıştı.Geri dönüp köylülerin arasına sokuldum.Emine ile kalabalığın içinde yan gözle birbirimize bakıyoruz.Onun gözleri:'Beni kurtar.' diyor. Benimkiler: 'Peki, kurtaracağım,' diyor. Gözlerimizle birbirimize 'kaçalım' işaretleri veriyoruz.Nihayet Emine ile taş yığınlarının üstünden atlayarak koşmaya başladık.Yanan evlerden birinin sıcak külleri içine atladık.Tamamıyla bana yaslanmış duran Emine'nin kalbi küt küt atıyor.Silâh sesleri devam ediyor ve halk bağrışarak kaçışıyor.Gene düşe kalka koşmaya başladık.Birden Emine'nin sendelediğini hissettim.Ben de sağ böğrümde bir darbe duydum.Sendeleye sendeleye mezarlığa vardık.Emine:'Ben bittim.' dedi.Yarasına bakayım derken kalçasının kana bulandığını hissettim.Benim de böğrümden bir ince sızıntı ta bacağıma kadar akıyordu.Gömleğimi Emine'nin yardımıyla çıkarıp yaralı kalçaya sardık.Emine karanlığın içinden ellerini bana doğru uzattı.Gözlerimi kapayıp bir serin rüyaya daldım.Sabah Emine'ye:Kalk,dedim.Bir türlü yerinden kımıldayamadı.Sol bacağı hareket edecek halde değildi. 'Davranamirim,davranamirim.' diye inliyordu.

Bize,gene yalnız yol göründü.Bu defteri Emine'ye teslim edip tek başıma,yarı aç,yarı çıplak ve böğrümden kanım sızarak bitmez tükenmez uzaklara doğru yürüyeceğim.
Yaban
kitaba 6 verdi
7 beğen · 1 yorum
Serap (@serappamuk)
Semih Abi ben okurken yoruldum maşaallah...
16.12.13 beğen cevap

Suleyman Kalman

@bukitaplarinhepsiniokudunmu

Bir Aydın Özeleştirisi Olarak Yaban
Roman, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde sağ kolunu yitirmiş, ihtiyat zabiti (yedek subay), "paşa çocuğu" Ahmet Celal’in hayatla, kendisiyle, Anadolu ile yüzleşmesini anlatır.

Emir eri Mehmet Ali’nin Porsuk Çayı yakınlarındaki köyünde çekildiği inziva, ona hayatı ve halkını hiç tanımadığı gerçeğini acı bir şekilde gösterir. Eser, Ahmet Celal’in kimliğinde, İstiklal Harbi’ni kılıç artığı birkaç asker-sivil bürokratın başardığı gerçeğinin altını çizer.

Anadolu halkı topraklarının işgal edilmesine, hatta ırzına, namusuna tecavüz edilmesine karşı kayıtsızdır ve yüzyıllardan beri süren savaşlardan, bu savaşlarda “sarf malzemesi” olmaktan bıkmıştır. Anadolu, ilkokulda bize öğretilen şarkıların (Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu/Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu) çok dışında, kıraç, boz, sevimsiz bir toprak parçası. Onun bu kuraklığı, insanlarına da duygusuz, tepkisiz, ilkel insan ile hayvan arası bir karakterle yansımış. Yazar, bu durumu o denli iyi vurguluyor ki, okur da bu insanlara karşı öfke oluşturmayı başarıyor.

Buna karşılık, konuşarak değiştirmeyi denediği (yeterince sabırlı olduğu da tartışılır) köylüleri, zaman zaman kaba kuvvete başvurarak adam etmeye çalışıyor. Örneğin ağayı iki kere dövüyor, diğerlerini (İsmail, Bekir Çavuş) dövmeyi düşünüyor. Bu yaklaşım köylüye karşı geleneksel merkezi hükümet yaklaşımından farklı değil.

Roman, yazarın kişisel ilişkilerinin yanısıra bir Kurtuluş Savaşı kronolojisi olarak da akıyor. Bu bağlamda, romanı iki farklı gidişatla değerlendirmek mümkün. Birinci düğüm noktası, İnönü savaşı ve yazarın büyük zafere olan inancı olarak ele alınırsa, ikinci düğüm noktası mağlup Yunan askerinin köye gelmesi ve ufukta iyice belirginleşen Büyük Zafer’dir.

Eğer yazarın yaşamını temel alacak olursak, ilk düğüm noktası, bu eciş bücüş, çirkin insanlar arasında bir şehir kızı gibi güzel (!) olan Emine’yi görmesidir. Sınıfsal konumu gereği, yazara rakip olması dahi düşünülemeyecek Cüce İsmail’le evlenen bu bilinçsiz kızın, yazarı kurtarıcısı ve tek sığınak olarak görmesi ise ikinci düğüm noktasıdır. Buna karşın yazar bu köylü kızına bilinç, hayatı tanıma vs. gibi değerler vaat etme yerine, onun elini sıcak sudan soğuk suya sokmamayı vaat ederek, esir pazarındaki bir köle avcısı gibi hareket etmektedir.

Cumhuriyetin ilk yıllarının atmosferi içinde yazılması nedeniyle Atatürk’le ilgili onu çok abartan ifadeler de var kitapta. Örneğin “Bir Kabe gibi cepheye gitmek ve onun çadırı etrafını tavaf etmek istiyorum.” Bu cümlede, genç Cumhuriyetin yöneldiği yeni ideolojinin de ipuçları vardır. Atatürkçü olup, Atatürkçülüğe en büyük zararları vermiş olan birinin söylediği “Atatürk’ü sevmek milli ibadettir.” sözünün de kökeni...

Kitabı okurken, Ankara caddelerinde, saçları, kılık-kıyafetleri günün modasına uygun olan, buna karşın genizden ve çok kötü bir Türkçe ile konuşan günümüz gençleri (kentlileşememiş köy gençleri), medyanın her seçim sonrası “sağduyu kazandı” biçiminde manşet atarak haber verdiği, sağ partilere değişmez bir kural gereği oy veren halkımız (özellikle Orta Anadolu halkı), kıdemli (şimdi rahmetli) bir siyasetçimizin söylediği (özürü kabahatinden büyük) “Yoksulluğu ve sefaleti, doğuda, güneydoğuda aramayalım, Ankara’nın köylerinde de var” sözleri geliyor sürekli aklınıza. Türkiye’nin ne kadar zor bir ülke olduğu, değişmezliklerin nasıl katmerleşmiş, nasıl birikmiş ve köklü olduğu geliyor.

Buna mukabil, kahramanımız, yazgıyı değiştirme konusunda pek atak değildir. Kalbi Kuvva-i Milliye’den yana olmakla birlikte, bütün Kurtuluş Savaşı dönemini bu çorak köyde, aşağıladığı, hakir gördüğü bazen de şaşırarak baktığı insanların arasında geçirir. Kolu olmamasını büyük bir eksiklik olarak görür, bazen de insanların ona ayrıcalık tanıması yolunda bir mağduriyet kozu. Yazgıyı değiştirme konusunda, tek rehber olarak Kemal Paşa’yı gösterir (Geleneksel kurtarıcı arayan Şarklı zihniyeti...). Emine’ye karşı hissettiklerinin de tam olarak ayırdında olmayan (aşk mı, yoksa bu çirkinler topluluğu arasında nasıl var olduğunu anlayamadığı kıza acıma mı) edilgen kahramanımız romanın sonunda, kızcağızı yaralı ve yalnız bırakarak yoluna devam eder (!). Anılarını yazdığı defteri de ona emanet etmesi ayrı bir şaşırma konusudur.

Bütün bunlara karşı roman aydın-köylü uçurumu, Kurtuluş Savaşı’ndaki halkın ruh hali konusunda oldukça nesnel ve çarpıcı bir çalışma olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kanımca, birçok şeyi özetleyen, en çarpıcı paragrafı da şudur: “Şimdi ne görüyorum? Anadolu...Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır.”

Yazar, buradaki tezlerini romandaki, tiplerle neredeyse tek tek ortaya koymuş. Mallarına zarar gelmesin diye düşmanla işbirliği yapan ağa, düşmana yol gösteren imam, meczup Süleyman (yazar, onu Keloğlan, Yunus Emre ve Nasrettin Hoca’ya benzeterek romandaki en büyük haksızlığını yapmakta ve Osmanlı aydını kökenini ortaya koymakta) ve onun oynak karısı Cennet.

Ancak yazar, "bunların sebebi sensin" diyerek suçu yalnızca Türk aydınının üzerine atarak bir haksızlık daha yapmakta. Çünkü Türk aydını yalnızca 19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başının eseridir.

Bu suçu paylaştırma konusunda Nazım Hikmet’in şu dizeleri daha gerçekçi gibi görünmekte bana :

“Kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama/Kabahatin çoğu senin be canım kardeşim...”
Yaban
kitaba puan vermedi
4 beğen · 9 yorum
Semih Oktay (@semihoktay)
Sıkı bir inceleme olmuş...
10.08.17 beğen cevap
Suleyman Kalman (@bukitaplarinhepsiniokudunmu)
Teşekkürler...
10.08.17 beğen cevap
Semih Oktay (@semihoktay)
Rica ediyorum Süleyman...Bir ikinci incelemeni okumaya vaktim olduğunda bakacağım ya bir yerlerden kopyalayıp buraya alıntılıyorsun galiba.Bir günde bu kadar inceleme okumayı beceremem ben! :)
10.08.17 beğen cevap
Suleyman Kalman (@bukitaplarinhepsiniokudunmu)
Bunlar, daha önce yapmış olduğum incelemeler...Bir kısmı dergilerde yayınlandı, bir kısmı da arşivden. Teşekkürler... Devamı var.
10.08.17 beğen cevap
Semih Oktay (@semihoktay)
Takibe başlayacağım galiba seni Süleyman!.. Hemen her incelemene alıcı gözle baktım da iş var sende. :)
10.08.17 beğen cevap
Suleyman Kalman (@bukitaplarinhepsiniokudunmu)
Eyvallah Semih Bey...Vaktiyle Teksas-Tommiks okumuşların hep bir kardeşliği vardır zaten. :)
10.08.17 beğen cevap
Semih Oktay (@semihoktay)
Gül
10.08.17 beğen cevap
Semih Oktay (@semihoktay)
Gül,değil elbette! Gülümsedim,yazıyordum ki elim değdi bir yerlere!
10.08.17 beğen cevap
Semih Oktay (@semihoktay)
Ooo,sen imkânı yok benim zamanlarıma yetiş(e)memişsindir Süleyman.
10.08.17 beğen cevap

Meursault Samsa

@meursaultsamsa

Merhabalar sevgili okurlar ve kendini okur gibi hissedenler;

3 alıntıyla başlıyoruz:

1-) Geçen gün, kırlarda dolaşırken ayağım bir konserve kutusuna çarpmıştı. Durup bakmıştım. Bu kutu Amerika' dan gelmiş bir kutu idi ve üzerinde İngilizce bir şeyin adı yazılı idi. Bu kutuyu buraya hangi yolcular bıraktı? Kim bilir ne zamandan beri kaldı, bilmiyorum. Fakat tuhaf bir ilgiyle eğildim, elime aldım, baktım adeta eski bir aşinayı görür gibi oldum.
Ben, bu topraklarda, işte bu teneke kutunun eşiyim.

2-)Bir gün de, yolun kenarında eski bir heybe gibi bırakılmış bir ihtiyar kadın buldum. Kupkuru, kapkara bir kocakarı... (Hepsini yazmıyorum çok yorucu, ninenin tasviri işte)
-Nine, nine hasta mısın?
-Hasta mı? Ne hastası? Bana yiyecek vermediler. Bana içecek vermediler. Beni yedi gün, yedi gece yürüttüler. O kızım olacak karıya, ''beni biraz sırtına al'' dedim. Kabahatim işte o. Beni şuracığa atıp gidiverdiler. ''Sen şuracıkta biraz bekle. Biz seni gelir alırız,'' dediler. Yalan, yalan, yalan... Ben yalan olduğunu bilirdim ama ne ideceksin, bey!
(Tasvir paragrafı)
-Gel, seni bizim köye götüreyim
-Olmaz, olmaz. Belki döner gelirler. Kim bilir, belki döner gelirler de, beni bıraktıkları yerde bulamazlar

3-)(Düşman uçakları seyrettikleri sırada bir köylü diyor ki)Sen öyle diyon emme, bunların bize faydası oldu. Görmüyon mu, hiçbir yanda kargalardan iz kalmadı. Harman yerinde, tahılı hep yirlerdi.

Kitap, sol kolunu savaşta kaybetmiş eski bir subayın terhis olduktan sonra askerlerinden birinin Anadolu' daki köyüne gitmesiyle başlıyor. Kitap, sözde bu subayın yazdığı bir defterden oluşuyor ama sakın buna kanmayın, Yakup Kadri yazmış kitabı, internetten araştırdım kesin bilgi, yayabilirsiniz.
Şimdi ilk alıntı zaten kahramanımızın köyde ne durumda olduğunu mükemmel şekilde özetliyor. Üçüncü alıntı, köylünün ne durumda olduğunu, memleket meselelerinden nasıl bihaber olduğunu mükemmel şekilde özetliyor. Zaten kitap da baştan sona bu iki alıntıda özetlenen durumun anlatılmasından ibaret. Tabii bunu muhteşem şekilde yapıyor gerçekten.
2. alıntıya gelince; onu, savaşın acımasızlığını çok güzel özetleyen bir pasaj olduğunu düşündüğüm için buraya koydum.

Gerçekten harika bir kitap yanlışım yoksa da Yakup Kadri' nin en önemli eseri zaten. Kitabın daha ilk birkaç sayfasından itibaren aklıma takılan bir şey var; neden bir subayın gözünden direkt anlatılmıyor olay da onun defterinin okuyucuya sunulmasından ibaret kitap? Kendimce nedenlerimi sıralıyorum şimdi;

1- Yakup Kadri şekil yapmış.
2- Sözde defterde yazanların okuyucuya sunulmaya başlamasından önceki son cümle için bunu yapmış olabilir; ''Dee, sizin gibi yabanın biriydi.'' Yani hala olan biten hiçbir şeyin farkına varamadı diyor köylüye. Eğer bunu yaptıysa muazzam bir hareket yapmış olur yalnız. O kadar laf edip hatayı üzerine alıp(alıntılar bölümünde de göreceğiniz üzere köylünün bu cahilliğinden Türk aydınını sorumlu tutuyor yazar) sonra böyle incede vurulu mu lan?
3-Bir karakterle aslında Türk aydınını anlatıyor yazar ki bu benim keşfim değil her yerde bu yazıyor zaten ama kitaba bir gerçekçilik, tutarlılık katıyor bu hareket. Neden? Kendimce cevaplayayım sorumu; eğer sözde defterde yazanı okuyucuya sunmak yerine, kahramanın gözünden anlatsaydı olan biteni ''kalktım, elimi yüzümü yıkadım'' modunda bir iki şey zırvalaması lazım gelirdi ki yazarın derdi burada karakteri anlatmak değil, Türk aydını ile Anadolu arasındaki uçurumu anlatmak olduğundan ve bunu bir roman kurgusuna yedirmesi gerektiğinden kendisini, asıl anlatmak istediği şeyleri anlatmaktan uzaklaştıracak her türlü zırvanın önüne geçiyor bence bu hareketiyle.

Bir de bu kolsuz subayın aşık olduğu bir hatun var kitapta. Yok lan hatun çok ağır oldu, kız var diyelim. İşte ikisi arasındaki ilişkinin durumu, benim aşk teorimin -ki bana göre çoktan kanun o neyse- geçerliliğini ispatlayan bir örnektir. Ne der M. Samsa' nın aşk teorisi: Aşk, karşılıklı bir faydacılık durumudur. Kızın kaşı gözü, gönlü, kalçası, beyni, sesi, düşüncesi vs. için istersin onu. Kız da senin kaşın, gözün, paran, araban, cümlelerin vs vs. için ister seni. Şimdi Ulu Odin' in bile varlığından bihaber olan köyde adam eldeki imkanlar dahilinde en güzel kıza vuruluyor. Sonuçta büyük şehir görmüş bir adam, vizyon sahibi, sevişmişliği var boru değil yani. Kız ise adamı istemiyor zira adam kolsuz en başta. Hem köyde takdir gören popüler bir adam değil, aksine dışlanan bir yaban. Fakat düşman askerleri bu köyü talan edince kız kendisini o ortamdan kurtarabilecek tek kişiye, bizim kolsuz subaya yakınlaşıyor bir anda. Ve ruh eşlerini buluyorlar. Oysaki şehirde olsalar bulamayacaklar. Girmişken bitireceğim konudan saptım devamını okumayın bence; Önceden kimle sevgili olurduk abi, internetten önce? Arkadaşın sevgilisinin arkadaşlarıyla. Neden? E portföy o kadardı. Şimdi internet filan derken dünyanın her yerinden ilik gibi hatunlarla konuşabiliyoruz. Kes interneti; komşu kızı, otobüsteki esmer, okuldaki sarışın ya da o lokasyondan biri hayatının aşkı olur. Ver interneti; gelsin facebook, gitsin twitter, ahan da check in yaptım, Rus sitelerinde daldım derken ruh eşin Ukrayna' dan çıktı. Aşk işte.

Kitaptaki muazzam noktalama işareti kullanımını övmek gerek aslında ama İletişim Yayınları söz konusu olunca bu övgü çok basit kalır onlar için.
Yaban
kitaba 8 verdi
6 beğen · 0 yorum

Kemal DEMİRKOL

@kemaldemirkol

Yaban; benim ilk Yakup Kadri deneyimim oldu. Bir eseri, yazarı daha tanıdım bu kitapla. Size de inşallah elimden geldikçe bu roman ve yazar hakkında bilgi vermeye çalışacağım.

Öncelikle yazarın üslubu gayet akıcı, sade ve edebi yönü çok kaliteli. Romandaki karakter tahlilleri, tasvirlerle ve yazarın gerçekçi üslubuyla bütünleşmiş. Kısacası karakterler göz önünde canlanıyor.

Kitap hakkında konuşacak olursak roman 1. Dünya Savaşı yıllarından başlayarak Sakarya Meydan Muharebesi'ne kadar olan zaman içinde yaşanıyor. Mekan olarak İç Anadolu Bölgesi'nde Haymana dolaylarında Porsuk Çayı civarında bulunan son derece bakımsız, unutulmuş, eğitimsiz bir virane bir köy içerisinde geçmekte. Aslen İstanbul çocuğu olan roman kahramanı Ahmet Celal Çanakkale Savaşı sırasında cephede bir kolunu kaybetmiştir. İstanbul’un işgal altında olması ve emir erinin daveti üzerine romanın geçtiği köye göçmüş, göçtüğü köydeki insanlarla arasındaki yaşantıyı ele alan bir romanı oluşturuyor. Ön planda köy yaşamı anlatılmış olsa da arkada aslında milli mücadele ile ilgili bilgiler veriliyor.

Kitabın konusuna geldiğimizde ise Milli Mücadele döneminde ve Kurtuluş Savaşı sırasında bir Anadolu köyünde; köylüleri, köyün durumunu ve milli mücadeleye ilişkin tavırlarını anlatırken; Türk aydını ve köylüsü arasındaki uçurumu da romana ismini verecek şekilde betimlemiştir. Daha fazla derine girip spoiler vermek istemiyorum. Cehaletin nelere yol açabileceği romanı okuyunca çok iyi anlayacaksınız. İşgalin bütün çirkinliklerini çok iyi anlatılmış. Final bölümüne aşkı da yerleştirmiş yazar.

Yazar dönemin toplumuna çok ağır eleştirilerde bulunmuş. Bu ağır eleştirilerinden dolayı kendisi de nasibini almış. Çoğu yorumlarda “bu kadar da değildir.” “yazar çok abartmış” denildiğini okudum. Biraz araştırmadan sonra az da olsa katılıyorum. Ama o dönemin cahil ve eğitimsiz halkını da göz önüne almak da gerekli. Zaten yazar aynı zamanda köylüleri bu durumdan dolayı çok suçlu bulmayıp onları her alanda geri bırakan aydınları ve imparatorluğu alttan alta eleştirmiştir.

Tavsiye ediyorum. Okunması gereken bir eser. Başlarda sıkılabilirsiniz ama sabredince Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele yılları gözünüzün önüne gelecek. O zamanları öğrenmek isteyenler mutlaka okumalı.
Herkese iyi okumalar…
Yaban
kitaba 8 verdi
3 beğen · 0 yorum

Gülşah Sönmez

@gulsahsonmez

Yaban
Yaban romanında, çektiği acıları, elemleri, ızdırapları, cesareti, kararlılığı, umutu, umutsuzlukları, kültürel değerlerine bakış açıları ve aşkı ile “insan” konu alınmış.

Bir yer düşünün. Burda yaşayan insanlar, kuşaktan kuşağa sözlü bir şekilde aktarılan örf, adet ve gelenekleri yasalaştırmışlar. Bu kuralların dışına çıkmanın hayalinin kurulmasının dahi yasaklandığı bir topluma, bir yabancının gelmesi, gerek o ana kadar sorgu-sual olmaksızın, inanılagelen bazı durumların, gerekse kayıtsız şartsız uygulanma zorunluluğu olan toplumsal kuralların, bu kişi tarafından sorgulanması, o yöre halkını korkutmakta ve yabancıya bir adım daha geri durmalarına neden olmaktadır.

Duyguları bastırmaya çalışmanın kural olduğu bir toplum...Hislerini gizlemenin marifet olduğu burada, daha çok gizleyebilen bir adım daha ileride olduğu gibi, açığa vuran da yadırganmaktadır.

Vatanı uğruna uzvunu kaybeden bir Türk insanının, vatanını kurtarmanın hissettirdiği gurur ve mutlulukla, kendi bedenindeki kaybını hissetmediği şuur...Kaybettiği uzuv sonrası savaşlara katılamasa da, savaşı adım adım gazetelerden takip etmesi ve kazanılan zaferlerden sonra hissettiği coşku..Bu yüce duygular öylesine güzel anlatılmış ki, hayran oldum Yazar’ın ruhuna...

Henüz hayalde gerçekleşebilecek güzel bir olay, olduktan sonra yapılacakların da adım adım hayalinin kurulmasının ve bu hayallere kitabın içerisinde yer verilmesini farklı ve ilgi çekici buldum. Yazar’ın hayal zenginliğini, okuduğum çoğu kitapta bulamadım.

Kitabın sonunda Reşat Nuri Güntekin’in kitapla ilgili düşüncelerine yer verilmiş. Yaban romanının, “Memleketi daha çok sevdiren bir hüzün” dolu olduğunu belirtmiş Reşat Nuri. Yakup Kadri’nin, gerçekçi bir üslupla milli duyguları eksik olan köy insanlarını tasvir etmesi, nesnel bir bakış açısı değil de öznel bir bakış açısıyla yazdığını gösteriyor.

Kendimce ne kadar anlatmaya çalışsam da, tam anlamıyla anlatamam bu kitabı okurken hissettiklerimi. Duyguları, hayal zenginliğini ve herşeyden önce milli ruhu, milli şuuru bence okuyun derim. Keyifli okumalar dilerim.
Yaban
kitaba 10 verdi
13 beğen · 2 yorum
Kahve Kitap Kurabiye (@kahvekitapkurabiye)
Kaleminize Sağlık ...
27.03.18 beğen 1 cevap

Yaban - S41

Ona göre Kemal Paşa'nın açtığı yol, çıkmaz bir yolmuş. Hem de çok tehlikeli imiş. Çıkmaz bir yol imiş, çünkü padişah kendisiyle beraber değilmiş. Padişah, düşmanla çoktan barış yapmış. Sonra, ''Avrupa'' diye bir kraliçe varmış. O işe karışmış. ''Ben sizin müşkülünüzü hallederim.'' demiş.
Yıldız Göktaş tarafından eklenmiştir.

Merve 🗡

@mtrv

Çünkü her hayatın kendine göre bir başlayışı,bir bitişi vardır. Bunu değiştirmek kimsenin elinde değildir, ve olmamalıdır.Hayat bölünmez bir şeydir. Onun belirli ve mukadder mimarisini değiştirebilir miyiz? Değiştirmek elimizde midir? Ve değiştirirsek güzel iyi bir iş olur mu?
Yaban
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
15 beğen · 0 yorum

Merve 🗡

@mtrv

Derviş gönlü taş gerek,"
"Gözü dolu yaş gerek,"
"Koyundan yavaş gerek."
Yaban
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
14 beğen · 0 yorum

Merve 🗡

@mtrv

Görüyorum ki fikir ve hayal aleminden henüz yere inmiş değilim. Oysa, ben İstanbul’dan çıkarken bütün ıstıraplarımın kaynağının kafamda olduğuna karar vermiştim.Ve onu orada bırakmak istemiştim. Burada, hiç bir şeyi düşünmeyecek, metafiziğe tamamıyla veda edecek ve bir köylü nasıl yaşıyorsa öyle yaşayacaktım. Tamamıyla onlara karışacaktım. Lakin işte görüyordum ki, bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne karışabiliyorum, ne de dibe çökebiliyorum.
Yaban
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
13 beğen · 0 yorum

Elif

@elifce

Meğer, bir cadı kazanı gibi kaynayan kafamın biricik ihtiyacı böyle bir dize yaslanmaktan ibaretmiş.
Yaban
kitaba 7 verdi, inceleme ekledi.
8 beğen · 0 yorum

ruhadam

@ruhadam

Bütün bu kaygılardan ne kadar uzağım! Artık, mide, kursak diye bir şeyim yok. Yalnız ruhtan, histen, sevgiden ibaret ateş haline girmiş bir düşünceyim ve uçuyorum, uçuyorum ve bu yanmış köyün külleri arasındaki bu küçücük insan kümesi, bana bozulmuş bir yuva kenarında bir karınca birikintisi gibi görünüyor.
Yaban
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
8 beğen · 0 yorum
12
KİTAP
İlham veren kitaplar
Hayal gücünüzü geliştiren, problemlerinizi çözmenize yardımcı olan, farklı ve yaratıcı fikirler üretmenize destek olan fikir ...
23
KİTAP
Tarih Meraklılarının Okuması Gereken En İyi Tarihi Romanlar
Tarihi kurgu romanlar okumaktan hoşlananların mutlaka göz atması gereken en iyi tarihi romanlar listesidir. Lütfen araştırma ...
756
KİTAP
Okuduğum En Güzel Kitap
Okuduğumuz en güzel kitapları bu listede topluyoruz! Sen de en beğendiğin ve herkese tavsiye etmek istediğin kitapları listey...
45
KİTAP
Kaç Yaşında Olursam Olayım Yeniden Okuyacağım Kitaplar
Bir kere okumakla yetinemediğimiz, aradan yıllar geçse de sıkılmadan tekrar tekrar okuyabileceğimizi düşündüğümüz en iyi kita...
34
KİTAP
En Sıkıcı Kitaplar
Sıkıldım, bittim ama kitabı da bitirdim diyen okurlar bu listeye. Okuması en zor, yavaş ilerleyen, uzun tasvirlere boğulmuş, ...

Gülşah Sönmez

@gulsahsonmez

Anadolu’yu bambaşka bir duyuş
“Bu ülkede, temiz yürekli, duygulu ve candan insanlar vardı. Zenginin kapısı fakire açık ve gurbet yolları, sonunda mutlaka bir sıcak yurda ulaşacaktı. Orada, bütün kadınlar ana, bütün kızlar kardeş ve bütün çocuklar evlattı. Oranın taşı arkadaş, yoksulluğun derecesi bence malumdu.”

Yaban’ın gözünden Anadolu...
Yaban
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
15 beğeni · 4 yorum
ruhadam (@ruhadam)
beni etkileyen güzel kitaplardan birisiydi "Yaban"
26.03.18 beğen 2 cevap

Gülşah Sönmez

@gulsahsonmez

Keşke içimizden geldiği gibi hissetsek...
“Eleme, kedere, hatta sevince bir sınır tayin etmek… Bunu, yalnız şehirlerde olur bilirdim. Meğer insan, köylerde, dağ başlarında ve mağara kovuklarında da samimi olmak, içinden geldiği gibi, içinden geldiği kadar gülüp ağlamak hürriyetine sahip değilmiş, toplumun görenekleri, kuralları, insanların yarı çıplak yaşadıkları bu köstebek yuvalarında da aynı şiddetle hüküm sürüyormuş.”

Samimi olamamak, içinden geldiği gibi coşamamak ne kötü bir durum. Yaşanılan yer şehir de olsa köy de olsa fark etmiyor. Toplum kuralları...
Yaban
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
22 beğeni · 7 yorum
Kahve Kitap Kurabiye (@kahvekitapkurabiye)
pişmanlık var mı !? ?
25.03.18 beğen 1 cevap
BUKALEMUN (@karacurin)
"M. Prost"un dediği gibi "kişinin davranışı toplum tarafından şekillenir"
25.03.18 beğen 3 cevap

Gülşah Sönmez

@gulsahsonmez

Kitaplarla başbaşa
“Ben, el ayak çekildikten sonra odamın kapısını sürmeleyip kitaplarımla başbaşa kalmak saatini dört gözle beklerim.
Çünkü, bu ömrümün bütün hazin sergüzeştini ve yaşadığım anın ağır sıkıntısını unuttuğum tek saattir. O vakit, bu çıplak ve yalçın oda, gerçek dünyadan daha geniş, daha ferahlı bir alemin munis, sevimli ve her biri sihir ve füsunla yoğrulmuş mahlukları ile dolmağa başlar.
Kendileri çekildikten sonra kokuları havada kalan dilber ve nadide kadınlar, sesleri bir ana sesinden daha yakın, daha dokunaklı arkadaşlar, nur çehreli ihtiyarlar, coşkun suya benzeyen berrak gözlü, Dante’nin Beatrice’i, Petrarka’nın Leonora’sı, Romeo’lar, Julietta’lar ve daha birçok tatlı hayaller… Kimi yatağının üstünde yanyana, kimi bir küçük çocuk gibi benim kucağımda, kimi bir iskemlede tek başına, kimi ayakta, kimi pencerenin kenarında dirseğine dayanmış; kimi odanın içinde bir aşağı beş yukarı dolaşarak benimle sabahı ederler; ve sabaha kadar, havada kutsal bir orkestranın yankıları dalgalanır ve yaradanlarla yaratıkların elele verip hep birarada raksettikleri sezilir.”

Yakup Kadri’nin kitap okuma saatini anlatışı...
Yaban
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
8 beğeni · 0 yorum

Gülşah Sönmez

@gulsahsonmez

Başlıyorum
Başlıyorum
Yaban romanına başlıyorum. Kiralık Konak romanıyla ilgili paylaşımı için yapmış olduğu yorumlarla @gulcann ve @kahvekitapkurabiye ye çok teşekkür ediyorum. @kahvekitapkurabiye çok güzel tanımlamıştı Yaban romanını. “Okumalıyım” dedirttiniz. Teşekkür ediyorum.
Yaban
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
7 beğeni · 2 yorum
Kahve Kitap Kurabiye (@kahvekitapkurabiye)
Kılavuzu karga olanın ....... durumu olmaz İnşaAllah :).
Şaka bir tarafa ben beğeneceğinize eminim ... yani İnşaAllah beğeneceksiniz :)
24.03.18 beğen 1 cevap

Mâverâ

@mavera

Herkese keyifli ve bereketli okumalar.. ?
EK 1
Yaban
kitaba 8 verdi, inceleme eklemedi.
27 beğeni · 15 yorum
feza (@feza)
Sana da keyifli okumalar @mavera ? kitapların bereketlensin ?
23.01.18 beğen 2 cevap
Feyzanur (@vareste)
Keyifli güzel okumalar olsun. Sana da bereketli okumalar. :)) Etiketsevergillerden Mavera hanfendi. Hayırlı geceler :)
24.01.18 beğen 2 cevap
ALFA (@alfa)
Merakımdan soruyorum, neden hep birilerini etiketliyorsun. Özgüven eksikliğinden mi?
24.01.18 beğen 1 cevap
8.1/10
419 oy
Sence kaç puan almalı?
0