ara

Puslu Kıtalar Atlası

Puslu Kıtalar Atlası Konusu ve Özeti

Puslu Kıtalar Atlası
''Düşünüyorsam varım,'' düşüncesini geliştirerek ''düşünüyorsam zihnimdekiler vardır,'' düşüncesini yaratan Anar bize farklı bir felsefi perspektif kazandırıyor.
Yayınevi: 1313
ISBN: 9789754704723
Sayfa: 238 sayfa
Basım Tarihi: 1995
Puslu Kıtalar Atlası Kitabı Hakkında Genel Bilgiler
Yazarın yayımlanan ilk romanıdır. İlk kez İletişim Yayınları tarafından 1995 Ocak'ında basılmıştır.
İlban Ertem'in çizimleriyle çizgi roman haline gelen roman İletişim Yayınları tarafından yayınlanmıştır.
Kitap yazıldıktan sonra eleştirmenler, Anar'ı edebiyatın yeni soluğu olarak nitelendirmiştir.

Puslu Kıtalar Atlası Kitabı'nın Konusu
Dünyayı gezmek yerine rüyaya yatarak Dünya Atlası'nı çıkarmaya çalışan Uzun İhsan Efendi'nin zihninde yaşanan olayları konu alan bir roman. Puslu Kıtalar Atlası'nın merkezinde yer alan Bünyamin'in başından geçen olayları anlatırken yan karakterlerin; Alibaz Efresiyab'ın çeteciliği, Ebrehe'nin zekice oyunları, Hınzıryedi'nin kurnazlığı'nın da birbiri ile ilişkilerinin çok iyi bağlanması ustaca bir şekilde anlatılıyor.

Puslu Kıtalar Atlası Kitabı'nın Özeti
Arap İhsan ile Alibaz bir gemide tanışırlar. Alibaz, Arap İhsan'ın alacağı ganimeti hiç eder ve Arap İhsan da çocuğu dövmekten korkar ama kulağından tuttuğu gibi yeğeni Uzun İhsan Efendi'nin evine gider.
Arap İhsan eve gelmiştir lakin Uzun İhsan Efendi rüyaya yatmıştır. Dünya'nın atlasını çizmeye çalışmaktadır.
Arap İhsan, Bünyamin ile sohbet eder ama Uzun İhsan Efendi'yi uyandırmaz.

Arap İhsan evden çıkar. İstanbul'a gelme sebebi Kubelik'i bulmaktır. Kubelik ona kazık atmıştır fakat arama nedeni öc almak değil Descartes'e ait felsefi bir kitabın çevirisini yaptırmaktır. Sonunda Kubelik'i bulur ve Zagon Üzerine Öttürme başlığı altında kitap çevrilir. Ama Kubelik, Arap İhsan'ı bir türlü bulup da kitabı veremez. Bunun yerine Uzun İhsan Efendi'nin evine gider ve kitabı Arap İhsan'a vermesini söyler.

Kitabı merak eden Uzun İhsan Efendi kitabı okumaya başlar ve kitap hakkında derin düşüncelere dalar. Düşünme yetisinin varlığını keşfeden Uzun İhsan Efendi kendi varlığını kabul etmiştir. Kitap hakkındaki düşünceleri onun aklını bulandırmıştır. Bu yüzden bir netliğe kavuşmak için yine rüyaya yatar. Gördüğü rüyada bir ayna görür ve aynada kendisine bakar ama aynada gördüğü kendi yansıması değil oğlu Bünyamin'dir.

Bünyamin ise aklında sorular ile etrafta dolaşır. Babası hiç çalışmıyordur ama sürekli paraları vardır. Çocukluğu ile ilgili bir şey hatırlamaz. Annesini tanımıyordur ve babasının gerçek babası olup olmadığını merak ediyordur. Bu soruların cevabını bulmak için babasının rüya şurubunu içer fakat biraz fazla içtiği için bir türlü uyanamaz ve herkes öldüğünü düşünür. Böylece Bünyamin'i gömerler. Bir şekilde mezardan çıkan Bünyamin eve doğru giderken herkes onun hakkında konuşmaya başlar. Lağımcı arayan Vardapet'in de kulağına giden bu olay sayesinde Vardapet, Bünyamin'i yanına aldırır.

Oğlu Bünyamin'in gitmesi ile Uzun İhsan Efendi evde Alibaz ve Müşteri ile yaşamaya başlar. Alibaz'ın haylazlığına katlanamayan Uzun İhsan Efendi onu okul mektebine gönderir. Burada Efrasiyab'ın hikayesini okuyan Alibaz, çeteci olur. Ve bir sürü kahramanlıklara soyunur. Bundan sonra adı Alibaz Efrasiyab'dır. Bir akşam eve giderken Uzun İhsan Efendi'nin evinin yıkıldığını ve dayak yediğini gören Efrasiyab öc almak için yemin eder ve kötülükleri ile tüm İstanbul'a nam salar.

Bu sırada Vardapet, padişahın fermanı ile zorlu bir göreve gider. Bir kaleden önemli bir casusu kaçırmaya çalışırlar. Kış olduğu için lağım kazması çok zor olsada bir şekilde başarmışlardır. Son anda patlak veren olaylar savaş başlatmıştır. Casus tam kaçarken yaralanmıştır fakat çaldığı kara parayı Bünyamin'e vermeyi başarmıştır. Bu parayı babasından aldığı atlasın içerisine koyar. Düşmanı ile yaptığı mücadelede yüzüne yapışan zırh yüzünü tanınmaz hale getirmiştir. Artık kimse Bünyamin'i tanımıyordur ama herkes onu arıyordur. Babasına olanları öğrenir ve Hınzıryedi'nin yanında dilenci olarak iş görmeye başlar. Babası ile aynı yerde kalan Bünyamin bir türlü iletişime geçemez. Sonunda babasının Zülfiyar'ın adamlarından kurtulduğunu öğrenir babasını arayıp bulur ama konuşmaları çok kısa sürer.

Sonra birgün Ebrehe, Hınzıryedi'den memnun olmadığı için locaya gider ve orada yemek yerken boğulup ölürken Bünyamin onu kurtarır. Ebrehe'nin himayesi altına giren Bünyamin çeşitli testler ve sınamalara tabi tutulur. Bir sürü bilgi öğrenir. Ebrehe düşüncelerini yalansız bir şekilde Bünyamin'e anlatır.

Ebrehe, Hınzıryedi'nin hain planlarına yenik düşer ve öldürülür. Bünyamin ise babasının yazdığı atlası yaşamaktadır.
Puslu Kıtalar Atlası kitabı Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar listesinde yer almaktadır.

Eyyubi

@eyyubi

Bir Mahzun Ve Şaşkın Adamın Düşatlası Üzerine Öttürmeler
gözlerin
güneşin okları gibi parlak
aydınlatıyor karanlıkları
bir şimşek gibi çakmak çakmak (*)


İhsan Oktay Anar'ın ilk romanı "Puslu Kıtalar Atlası", İletişim Yayınları'ndan 1995 yılında çıkmış. İkinci sayfadaki künyede, Anar'ın 1960 doğumlu ve Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptığı düş'ülü...

Romana, Hulki Aktunç da genel değerlendirme niteliğinde ve Anar'ın romancılığını ne derecede anladığını tereddüde düşürecek derecede önemsiz ve garip bir önsöz yazmış, "Yeni Roman Ülkelerinde" diye...

Romanın mekânı ve zamanı

Mekân İstanbul'dur, zaman ise1681-1684 arasıdır.

1681, çünkü:

"Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı." (s.13)

1684, çünkü (1):

"Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek?" (s.237, abç.)

Romanın Rendekâr'ı

1681, René Descartes'ın, kısaca "Yöntem Üzerine Konuşmalar" (Le Discours de la Méthode Pour Bien Conduire Sa Raison et Chercher La Vérité dans le Sciences, la Dioptrique et des Météores) olarak bilinen kitabının ilk yayım tarihinin kırkdört yıl sonrasıdır.

Anar, René Descartes'ı (Röne Dekart) Rendekâr olarak deforme eder ve yedirir romanına. Aynı şekilde "Yöntem Üzerine Konuşmalar"ı da çok güzel bir kurguyla "Zagon Üzerine Öttürmeler" şeklinde... (2)

Gerçi, Rendekâr, Anar'ın buluşu mudur yoksa ilk çevirisinden beri mi böyledir; bu, edebiyat tarihçilerinin araştırıp bulacağı bir konudur.

Romanın ana problematiği

"Düşünüyorum öyleyse varım"dan hareketle varoluşun temellerini arayan Descartes'ın problematiğini Anar, romanına, Uzun İhsan Efendi'nin problematiği olarak kırar, kaygılar, kurgular.

Mantık kartezyendir, kartezyen mantığı allak bulak eden soruysa muhteşem:

"(...) Kendi kendine, 'Düş görüyorum' dedi, 'Düş gördüğümden şüphe edemem. Düş görüyorum, öyleyse ben varım. Varım ama ben kimim?' (...)" (s.45)

"Gördükleri ister gerçek ister düş olsun, bundan gerçeği ya da düşü gören bir öznenin varlığı çıkıyordu. Şu durumda bütün bunları gören bir kişi olarak o, vardı. 'Rendekâr'ın dediği gibi ben varım' diyordu, 'Peki ama ben kimim? Ayna bana İhsan Efendi olduğumu söylüyor, rüyamdaki ayna ise Bünyamin olduğumu söylüyor. Ben kimim? Bütün bunları gören özne aslında kim?" (s.46)

"Düşünüyorum öyleyse varım", "düşlüyorum öyleyse varım"a dönüşür. "Gerçek" nerede bitiyordur, "düş" nerede başlıyordur bilinmez. Hangisi hangisine göre gerçek, hangisine göre düştür? Gerçek düş'e, düş gerçeğe karışır, dönüşür.

İşte bu karmaşa, bu "gerçek'ten düş'üş", gidişli-gelişli ve kesişmeli olarak daire şeklinde bir sarmallar zinciri olarak gözler önüne serilir, serpilir...

Ve en son, Anar, bu sarmallar zincirinden oluşmuş daireyi hınzırca makaslayarak zincirin iki ucunu da boşluğa salar:

"Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekâr düşünüyor olmasından varolduğu sonucuna çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum." (s.237)

Romanın dokusu

Sarmallar

Anar, söz sanatlarının ve görsel sanatlardan özellikle sinemanın kurgu tekniklerinden en zorunu, helezonî (sarmal) kurguyu kullanarak, özellikle romanın ana/alt yapısını başarıyla dokur.

Sarmal kurgu; şeylerin, kişiliklerin ve olayların, farklı zaman ve/veya mekânlardaki -kimi kez aynı, kimi kez farklı- şeyler, olaylar ve kişiliklerle -geriye ya da ileriye yönelik gidiş dönüşlerle- bağlantılandırılması, biribirlerinin üzerine düşürülmesidir.

Burada Anar'ın sarmal kurgusunun mistik/metafizik karakterinin altı da çizilmelidir.

Bu sarmal kurgu, sözkonusu karakteriyle birlikte, Anar'ı (1992), özellikle "Before The Rain (Yağmurdan Önce)"(n)in (1994) Manchevski'sine ve yer yer de "Underground"ın (1995) Kusturica'sına yaklaştırır (3).

a) Gerçek-düş sarmalı

Gerçeğin düş'le birbirine karışması, romanın ana/alt yapısını oluşturmaktadır. İşte bu, hangisinin hangisine karıştığı oldukça belirsiz puslu (4) karışım, romanın başından sonuna değin belirleyici rol oynar.

b) Teori-pratik sarmalı

Uzun İhsan Efendi, ki ancak romanın sonunda romanın baş ve hatta tek kahramanı olduğunu anlayabileceğimiz bir güzellikte bezenmiştir. Bir "mapamundi" yani bir dünya haritası yapmayı kafasına koymuş, evinden hiç çıkmayan teorik bir maceraperest.

Dayı oğlu Arap İhsan ise gerçek bir maceracı, ince ruhlu bir korsandır. Bünyamin de silik karakterine karşılık dayısı kadar olmasa dahi maceradan maceraya sürüklenen bir kişiliktir.

Uzun İhsan Efendi ile Arap İhsan arasındaki teori-pratik çatışması -ve aynı zamanda Arap İhsan'ın ince ruhluluğu- romanda, Arap İhsan'ın yatakta horul horul uyumakta olan Uzun İhsan'a alaycı bir şekilde sarfettiği şu sözlerde öz olarak gözlenir:

"'Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri görmeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?'" (s.21)

Bu teori-pratik çatışması, Uzun İhsan'ın, oğlu Bünyamin ile olan ilişkisinde de mevcuttur. Bünyamin'in lağımcılara katılması bölümünde:

"Vardapet, Bünyamin'in ağzından girip burnundan çıkarak onun maceracı ruhunu tutuşturur gibi olmuştu. Fakat babasına olan saygısından dolayı delikanlı kendi fikrini söylemeye çekindi. Bununla birlikte Uzun İhsan Efendi oğluna, 'Buradan gitmek istediğini biliyorum oğlum' dedi, 'Kendime hâkim olabilseydim belki de seni, çoktan içine girdiğim bu maceraya bırakmazdım. Sana olan sevgim biricik oğlumu tehlikeye atmama engel oluyor. Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur (abç). Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş degilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yolaçmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma'". (s.54-55)

Aynı teori-pratik çatışması, son kertede (düş atlasının sonunda) Uzun İhsan'ın, oğlu Bünyamin'e bir düşnot'u olarak ortaya çıkar:

"(...) Büyük dayın Arap İhsan, o muhteşem külhani, boşluğu ve karanlığı okuyan benim gibi bir korkağın, adım bile atmaya çekindiği gerçek dünyanın haritalarını çizen biriydi. Yıllar önce öldü, ama kahkahası hâlâ çınlıyor ve düşü zihnimde hâlâ yaşıyor. Onu neden mi düşledim? Belki de senin, biricik oğlumun onu tanımasını istedim, o kadar." (s.236, abç)

"Kendisinden düşler yarattığım Boşluğun atlasını. Atlas Vacui'yi bu yüzden yazdım: Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye." (abç).

Zihnimde bir düş olan sevgili oğlum (abç), işte böylece zavallı babanın yaşayamadıklarını yaşadın ve dokunamadıklarına dokundun. Bir babanın kendi oğlundan bekleyeceği şekilde kahraman değildin. Son derece silik ve mütevaziydin. Bununla birlikte, arada bir senin kulağına, karakterinle bağdaşmayacak sözler fısıldamadan edemedim. Çünkü düşler görmektense, boşluğun kendisine tapan insanlar karşısında küçük düşmeni istemedim. Sonunda, senin için düşlediğim macerayı yaşadın ve böylece senin için yazdığım atlası okumuş oldun. Artık benden öğreneceğin nihai şeyi öğrenmiş oldun." (s.236-237)

c) Uyku/uykusuzluk illeti sarmalı

Bir sefer dönüşü Arap İhsan'a ganimet olarak düşen, esir, yedi yaşındaki "haşarat", uykusuzluk illeti çeken, yaramazlığı bayraklı velettir Alibaz.

"Onun dünyasına aşina olmayanlar, rüya görmediği için üzülen bu oyunbaz çocuğun aslında alacalı düşler kadar renkli bir âlemde yaşadığını nereden bilebilirlerdi?" (s.23)

Ayrica, bkz.: meyhanenin gedikli demkeşinin anlattığı "mutsuz çocuk" hikâyesi, s.191-192.

Turan kahramanı Efrasiyab'ın maceralarını kendisine gündüz düşü eden Alibaz, daha sonra bir çete kuracak ve kentin tüm oyuncakçıları ile şekercileri başta olmak üzere bilumum esnafını talan edecektir. Anar'ın Alibaz kurgulaması, büyüklerin düşlerine çocukların düşleriyle çelik çomak oynattığı önemli bir harçtır.

Anar, Alibaz'ın uykusuzluk illetini sarmal bir biçimde, Uzun İhsan Efendi'nin kendisini uykusuzlukla cezalandırdığı tüccara bulaştırır. Oradaki bir başka sarmal da senelerdir uyuyan han bekçisi ile tüccarın uykusuzluğu arasındaki gerçekötesi sebep-sonuç ilişkisidir. (s.225-234)

Bilginin yüceltilmesi

Bilgi ve bilginin arayışı yüceltilmiş, dokunmuş ve yoğrulmuştur romanda. Bu arayış özellikle Uzun İhsan Efendi'nin evinden hiç çıkmadan yapmaya çalıştığı dünya atlası ile Kubelik'in (5) insan atlasında net bir şekilde görülür. Bilgi, Kubelik'te, ölümün göze alınması ile kutsanır.

Aynı arayış, Ebrehe'de herşeyin ve hiçbir şeyin hammaddesi olarak düşünülen "boşluğun" imâlinde; Bünyamin'de ise sadece ve sadece "gerçeğin" ne olduğunda ortaya çıkar. Bünyamin bir görgü tanığıdır. Ebrehe'de, -ki kendisini kıyametten kurtaracak zaman makinası için gerekli olan boşluğun hammadesi, "o para"nın, arayışındadır- "o para" maddi anlamının da ötesinde, merakın ve bilgi arayışının sembolüdür (6).

Fizik-ötesinin fizikle karşılaştığı noktalarda, berisinin kayırıldığı da gözden kaçırılmamalıdır. Bu, gerek kehanet aynasının, gerek Mehdî'nin, gerekse kıyamet ile kıyametten kaçışı sağlayacak bir tür zaman makinası niteliğinde kabul edilebilecek "topaç"da net olarak görülür.

Belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, sözkonusu arayışların hepsinin birbirine zincirleme şekilde bağlı olduğudur. Herşey ile hiçbir şey "bir"dir ve "bir" herşey ile hiçbir şeydir. Özellikle varlık-yokluk ("boşluk") (s.145-147), hareket-karşı hareket ("hız") (s.147-148) ses-sessizlik (s.200) ve karanlık-aydınlık (s.200) konularına ilişkin bölümler bunların birer çelişki değil de bir-biri olduklarını göstermektedir.

Doğu-Batı sentezi

Anar'ın, bir doğu-batı sentezi kaygısı yoktur. Anar bu sentezleşmenin ötesinde, dışındadır. Haklı olarak, bu arayışın hangi kılık-kıyafette ortaya çıktığıyla ilgilenmemektedir Anar. Yaptığı, "bilgi" arayışının yönsüzlüğü ve milliyetsizliği ile bilginin evrenselliğini göstermektir (7).

Velhasıl-ı kelâm, sanatçının sofrası deyince...

Herkes sırtlamış bir geçmişi, kervan olmuş, düşmüş yola. Hepsi bir başka geleceğe yollanmış. Sanatçı da işte bu dengiyle kuruyor sofrasını ve gene işte bu yüzden herkesin sofrası ayrı, aynı yahut da benzer oluyor.

Anar, tutkusunu tutkusuna tutkallayan, harman eden bir yazar; felsefeyi edebiyata kavlayan bir sanatçı; bir bestseller yolcusu olan Puslu Kıtalar Atlası ise Türk romancılığında değeri uzun süre anlaşılamayacak bir başyapıttır.

Velhasıl-ı kelâm, bize gelince...

Uzun İhsan Efendi'nin düşünden mi ibaretiz, yoksa Oktay İhsan Efendi'nin mi?

Ve, ya hepimiz birbirimizin düşüysek; ve zaman ve mekân, bu düşler çorbasının ortak tuzuysa?

Dip Öttürmeleri:

(*) Romanın başındaki latince parçanın üçaşağı - beşyukarı çevirisi...

(1) Anar, kitabın bitişine tarih atmış: 1992 (1992-308=1684) (; yer adı düşmüş: Karşıyaka.)

(2) "Yeteri kadar içmesine rağmen Kubelik'in elleri bu kez endişeden titremeye başlamıştı. Tercüme edilmesi istenen kitap kalın sayılmazdı, fakat ince olduğu da söylenemezdi. Ne olursa olsun, onun bu kadar kısa süre içinde tercüme etmek mümkün değildi. İşte! Arap İhsan gömleğinin içinden bir tomar kâğıtla divit çıkarıyordu. Bereket versin ki çelebilerden biri müdahale etti: Bu kibar zat, Kubelik'in Lisan-ı Frengiyi bildiğini ama tebaa-yı şahanenin lisan-ı şahanesinden habersiz olduğunu söylüyordu. Onun fikrine göre, külhanlarda yattığı sıralarda Kubelik'in ağzı kabadayı taifesi tarafından bozulmuş, lisanı ve lügatı murdar eylenmişti. Yalnızca lisan-ı erazilden anladığı için 'zeker' yerine 'kıllı', 'hasen' yerine 'kıyak', 'hiyle' yerine 'katakulli' gibi kelamlara eğilimliydi. İşte böyle bir zatın yapacağı tercümeden hiç hayır gelir miydi?" (s.34)

(3) Anar'ı Kusturica'ya yaklaştıran bir başka nokta da, kullandığı ayı ve maymun figürleridir (s.39-43; 213; 219). İnsanoğlu-hayvanoğlu ilişkisinin sıcaklık ayarı, Kusturica'nınkine denk düşmektedir. Aynı şekilde, geçtiği yerlere yıldırım düşürebilen Dertli de Kusturica referanslı olarak kabul edilebilir.

(4) Kitabın isminin "Puslu Kıtalar Atlası" olması da, büyük ölçüde, "gerçeğin" nitelendirilmesindedir. Düş her zaman pusludur zaten, "pus" sıfatını hak eden "gerçeklik"tir...

(5) Anar, Kubeliği, Uzun İhsan Efendi'nin dünyanın atlasını yapma arzusunun paralelinde insanın atlasını yapma arzusu olarak tezgâhlar. Bu arzu, Kubelik'i Uzun İhsan Efendi'ye yaklaştırır. Kubelik, daha sonra Uzun İhsan Efendi'nin kişisel tarihinde dönüm noktası olacak Rendekâr'ı, Arap İhsan'ın zoruyla tercüme edecektir. Kubelik, insan atlasına ilişkin bilimsel merakını da, sonunda, hayatıyla ödeyecektir.

(6) "Sofada Bünyamin'le başbaşa kalan Ebrehe ona şunları söyledi:

-'Yolun sonu göründü sevgili Bünyamin. Benimle birlikte büyük bir bilgi kaynağı da yok olacak diye çok üzülüyorum. Kastettiğim şey, teşkilatın yıllardır biriktirdiği bilgiler. Uzak ülkelerdeki casuslar merkezden haber alamayacakları için artık dağılıp gidecekler. Hazine odasındaki paraları yağma eden şu zavallılara bak. Eğer kitaplıktakı ciltler dolusu bilgiyi kullanabilecek durumda olsalar, talan ettikleri paranın on katını, belki de yüz katını elde edebileceklerini bilmiyorlar. Teşkilattaki altın ve gümüşten yapılma her şeyi yağmaladıktan sonra burayı ateşe vereceklerini de biliyorum. Koskoca bir beyin böylece yok olacak. Ben ise bir günahkâr olarak ölmüş olacağım. Eğer varsa, ötedünyada bir tek şey hissedeceğime eminim: Utanç. Belki de yıllardır, Kıyametten değil, bu duygudan kaçıyordum. Sana gelince Bünyamin, senin Uzun İhsan Efendi'nin oğlu olduğunu ta baştan beri bildiğimden eminsindir muhakkak. Aradığım kişinin sen olduğunu, daha benim hayatımı kurtardığın gün anlamıştım. 'Para' sendeydi, koynunda sakladığın o garip kitabın arasında. Şaşırma! Bundan da haberim var. Sen geceleri uyurken odana girdiğimde farkettim. Evet, odana da girdim. Uyanmana imkân yoktu. Çünkü içtiğin kahvelerde sana derin bir uyku verecek eczalar vardı. Uyurken seni uzun uzun seyrettim. Yüzünün asıl halini düşledim. Babana benziyordun.

Sana karşı hissettiklerimi anlatmama imkan yok. Bir duygu, anlaşılamıyorsa, duygu değildir zaten. Seni ta baştan öldürebilir ve 'parayı' alabilirdim. Ama bunu yapmak istemedim. Çünkü nasıl olsa elimdeydin ve benim için neredeyse o para kadar değerliydin. Sanki kasıtlı olarak karşıma çıkarılmıştın. Böylece güçsüzlüğün ve silikliğin ne olduğunu öğrenme fırsatı buldum. Aynı zamanda gücün ve her türlü iktidar tutkusunun da ne kadar büyük bir erdemsizlik olduğunu da bu sayede gördüm. Hayatta kalabilmek için bizler kadar çaba göstermiyordun. Yokedilmeye çoktan razıydın. Senin amacın varlığını sürdürmek için değil de sanki bambaşka bir şeydi. Sen bir şahittin. Evet, artık bundan eminim. Kesinlikle bir kahraman değildin. O küstahça sözlerini de sanki biri kulağına fısıldıyor ve benimle adeta alay ediyordu. Sanki benim, onların ve herkesin başına gelen bütün şeyler senin görmen, öğrenmen içindi. Güçsüz biri olan sen, her çeşit iktidarın sahibi olan benim üzerimdeydin. Çünkü olaylara müdahale etmeden hepimizi gören, seyreden sendin. Seni ezdiğimizde ağlıyordun. Güçsüzlük belirtisi olarak yorumlanabilen bu şey aslında senin yaşamındı. Oysa biz taşlar kadar güçlü, bir o kadar da cansızdık.

Gücün kendisinin ölüm olduğunu da senden böylece öğrendim. Çünkü seni seyrettim. Ah! Keşke dünyayı da senin gibi seyredip, senin ona baktığın gibi bakabilseydim! Oysa ben ona bir güç malzemesi olarak bakıp onda kendi karanlığımı gördüm. Hayatım boyunca görebildiğim en iyi, en güzel şey sendin Bünyamin. Sana çok şeyler söylemek isterdim. Ama dakikalarım sayılı. Bu yüzden benim için son bir şey yapmanı rica ediyorum. O 'parayı' ben öldükten sonra ağzıma koy ve çenemi bağla. Çünkü onun, hiç kimsenin eline geçmesini istemiyorum. Hoşçakal! Hoşçakal Bünyamin!" (s.215-217)

(7) Doğu-batı setezi meselesinde, bu satırların yazarının bir tavır koyması gerekirse: Doğu-batı-kuzey-güney sentezi diye bir şey yoktur. Tüm kültürler aynı bilgi arayışının dalgın kervanında karşılıklı etkileşimlerle ilerlemeye çalışmaktadırlar. Doğu-batı sentezi tartışmaları, değerlendirmeleri, ileri sürmeleri, teorileri, pratikleri, yapaylıklarının yanısıra pratik faydalarının olmaması nedeniyle anlamsızdır da...
( Alıntıdır. http://web.archive.org/web/20010304025601/http://imece.org/arsiv/dusatlasi.html )
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 10 verdi
2 beğen · 0 yorum

Uğur Çam

@ugurcam967

Yeni Tanışılan Muhteşemlik
İhsan Oktay Anar, adını sıklıkla duyduğum, sıklıkla övülen ancak benim "fazlaca övülene duyulan uzaklık" egoistliğimden kaynaklı çok dikkate almadığım bir yazardı. Dün, Kara Kule; Silahşör romanını yarım bırakmaya karar verdikten sonra içine düştüğüm "ne okusam" problemini gidermek adına, okumasına ve düşüncelerine değer verdiğim sn.@karacurin in raflarında dolaşamak ve feyz almak üzere çıktığım yolda gözüme yeniden takıldı. (Yeni üyelere dip not; raflar böyle güzel işler için kullanılıyor. Üşenmeyin doldurun 😊) Artık okumaya karar vermiştim. Kitabın ilk paragrafı gözümü çok korkuttu zira ağdalı bir dille ve anlayamayacağım kadar eski bir Türkçeyle yazıldığını düşündüm. Neyse ki kitap, hemen benim anlayacağım düzeye indirgemişti üslubunu. Konusu, Eski İstanbul sokaklarında dolaşıyormuşum hissi yaratan tasvirleri, Descartes'ın bir düşüncesi üzerine yerleştirilmiş ana fikri kitaba çok kısa zamanda bağlanmamı sağladı. Uzun bir kitap olmayışı ve kolay okunabilir olması, uzun ve yorucu bir okuma serüvenine dahil olmamı önledi. "Düşünüyorum öyleyse varım" şeklinde özetlenebilecek bir felsefeye bir romanla, üstüne üslük çok zekice cevaplar verilmiş olması da benim gibi felsefe sever bir insan için çok keyifli bir deneyimdi. Kitabın konusuna ve hikayesine değinmeyeceğim. Ancak iki kitabı da okuyanlar fark edecektir (yada sadece benim kuruntum bu fark etmez) kitap kurgusu ve düşündürdükleri bakımından Sofie'nin Dünyası'na oldukça benzerlik gösteriyor. Bu benzerlik bir taklitten ziyade ustaca işlenmiş bir esinlenme olarak karşımıza çıktığı için rahatsızlık vermek şöyle dursun kitabın kalitesini arttıran bir unsur olarak göze çarpıyor. Sözün özü; daha önce okumadıysanız mutlaka okuyun bu kitabı. Ben de sn. @karacurin in raflarını biraz daha talan edeyim bakayım nelerle karşılaşacağım 😊
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 10 verdi
12 beğen · 4 yorum
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
Ama bir kitabın adı bu kadar güzel olabilir mi? Haksızlık şimdi bu :)
02.08.18 beğen 1 cevap

Gamze Züleyha Üredi

@gzuleyhauredi

Sıradan adamın olağanüstülüğü
René Descartes'ı (Röne Dekart) Rendekâr (Bakınız: Yöntem Üzerine Konuşmalar - Zagon Üzerine Öttürme) olarak gördüğüm ilk anda beni cezbetmiş bir kitap diyeceğim ama hayır, ilk sayfasıyla çoktan yapmıştı bunu. Müthiş akıcı bir anlatım, incelemeleri okurken dilinin ağırlığından yakınıldığını gördümse de benim için bir sorun teşkil etmedi bu. Aksine, dilinin böyle olması daha da çekti beni olayın içine, daha bir gerçekçi ve elbette daha bir "düşsel" oldu her şey.

Yazarın okuduğum -ve anladığım kadarıyla kendisinin de- ilk romanı ama ilkiyle böyle çarpabiliyorsa bu adam, daha neler yapmıştır kim bilir. İsimler dahi özenle seçilmişti: Bünyamin, yani sağ elim. Yazı yazdığım elim, yazarak yaratılmış, düşlenmiş silik çocuk. O kadar çok şey okumuşum gibi geldi ki şu kısacık kitapta, neye uğradığımı şaşırdım. Sanki her kelime sıradan bir cümleye çıkıyordu fakat olağanüstüydü de. Başlığa verdiğim isim, Bünyamin'e atfen söylenmiş değildi aslında; kitap her bir parçasıyla -mecazen- sıradan adamın olağanüstülüğünü anlatıyordu zira. Üstelik, özeti ilk sayfasında verilen bir kitap bu. İhsan Oktay Anar, kitabın girişine eklediği Latince sözlerle anlattıklarının kısacık ama tabii yeterli gelmeyecek bir özetini sunuyor bize:

"tui lucent oculi
sicut solis radii
sicut splendor fulguris
lucem donat tenebris"

("Senin karanlıktan uzak erdemli gözlerin güneşin ışıkları gibi parlıyor")

Söylenecek daha çok şey var ama biz en iyisi bunun yerine, okuyalım, okutalım.
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 9 verdi
5 beğen · 0 yorum

Meursault Samsa

@meursaultsamsa

Aslında biraz uzun bir şeyler yazmak istiyordum bu kitapla ilgili ama şöyle neler denmiş diye bir bakarken eksisözlükte kitap üzerine müthiş bir değerlendirmeye rastladım ve keyifle okudum. O linki verdim yazının sonunda isteyen girip bolca da spoiler içeren o incelemeyi bir okusun.
Çok iyi bir kitap. Bir kere karşınızda felsefeci bir yazar olduğunu unutmayın. Bu yüzden okurken pürdikkat okumanız gerekiyor. Evet, harika kurgulanmış sürükleyici bir hikaye var karşınızda ama yine de kendinizi hikayeye kaptırıp es geçmeyin bazı detayları, cümleleri. Bunu söylüyorum ama eminim ki sayısız detayı atlamışımdır okurken.
Kitabın kurgusu harika, karakterleri enteresan, üslubu bambaşka ama çok keyifli, mekan ise zaten İstanbul olduğundan fazlasıyla ilgi çekici. Her yönüyle dört dörtlük bir kitap. Tüm bunların üzerine bir de bu kitabın, yazarın ilk romanı olması eklenince artık kitabı övecek cümleleri yazmayı mecalim kalmıyor haliyle. Üzerinde ne kadar çalıştı bilemem ama kesinlikle büyük bir emek sonucu yazıldığına eminim. Kurgusuyla, üslubuyla, felsefi yanıyla edebiyat tarihimizin en başka kitaplarından biri kesinlikle. Tek bir eksisi var bence; bu kitap başka dile çevrilemez, çevrilse de bu tadı asla vermez :)
neden 5 değil de 4 yıldız verdiğime gelince; ben kitapta henüz anlamadığım pek çok yer olduğunu düşünüyorum. Onları anlamadan 5 vermek istemedim.

https://eksisozluk.com/entry/970193
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 10 verdi
6 beğen · 0 yorum

Kenan

@enron

Yoğun ısrar üzerine okudum; Türk edebiyatının "yaratıcılık" konusundaki büyük eksikliğini en azından kendi adına giderebilmiş olan bu kitabını. Hem yazarı hem de kitabı epeyce geç tanıdım. Bunun yerli edebiyata olan ön yargımla da ilgisi var elbette.

Felsefeyi, tarihi bir roman içine yedirerek üstelik bunu Osmanlı tarihi içinde yaparak, kurgulayarak ortaya böyle bir hikaye çıkarması müthiş bir iş. Yazarın felsefeci olmasının da bunda katkısı çok büyük tabiki. Zaten öyle olmasaydı muhtemelen böyle bir eser ortaya çıkmazdı. Ön yargımdan dolayı beklentimin düşük olması da tatmin olmamı sağlamış olabilir.

Bölümlerden oluşan kitap, bölümler içinde de bölümlere ayrılmış. Bazen bambaşka bir hikayeye giriş yapıp ve öyle geliştirirken, hikayenin ana konuya bağlanması iyi bir kurgu ve zekanın ürünü.
Konusu, bu konunun işlenişi, kurgu, üslup, bağlantılar, atıflar çok iyi oturtulmuş. Okunmayı fazlasıyla hak ediyor.

Teknik olarak;
Kitapta bilinmeyen sözcük çok fazla kullanılmış ki hakkıdır tarihi bir roman(aslında felsefi) en nihayetinde ancak kitabın son birkaç sayfasına küçük bir sözlük ekleselerdi daha iyi olabilirdi. Sayfalardaki satır sayısı azaltılıp sayfa sayısının arttırılması da akıcılığına katkı sağlardı.

Ben de düşünüyorum, dolasıyla varım, ama kimim?
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 9 verdi
11 beğen · 0 yorum

Puslu Kıtalar Atlası - S41

Dışarıda kar yağıyordu. Ayı, uzun ve derin bir kış uykusundan uyandığında dışarda göçmen kuşların sesini işitti. Yanıbaşında yatan sahibinin üzerindeki sahibinin üzerindeki bataniyeyi pençesi ile kaldırdığında, aylar önce ölen ihtiyar adamın yorgun iskeletini gördü.
Mehmet Alhas tarafından eklenmiştir.

furkan polat

@mrpolat

Biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum...
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
20 beğen · 0 yorum

Tuğba Dgn

@tgbngd

"...düşünüyorum öyleyse varım. oldukça makul. fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: düşünen bir adamı düşünüyorum. düşündüğümü bildiğim için, ben varım. düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. böylece o da benim kadar gerçek oluyor. bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek ben ise bir düş oluyorum..."
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
8 beğen · 0 yorum

güneş

@gunes

Belki de sahip olduğum hiçbir şey bana ait değil.
Zihinsel yeteneklerim de bunun içinde.
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 8 verdi, inceleme eklemedi.
7 beğen · 0 yorum

Melike

@hiiccc

Bu dünyada insanların kotktuğu tek şey öğrenmekti.Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı....
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 10 verdi, inceleme eklemedi.
7 beğen · 0 yorum

Eksik Gazel

@eksikgazel

Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg 'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf dağına varmasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri , kuşları, çiçekleri, ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 8 verdi, inceleme ekledi.
6 beğen · 0 yorum
1176
KİTAP
Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar
Herkesin mutlaka okuması gereken, kitaplığında bulunması gereken kitaplar listelenmektedir. Sen de mutlaka okunması gerektiği...
756
KİTAP
Okuduğum En Güzel Kitap
Okuduğumuz en güzel kitapları bu listede topluyoruz! Sen de en beğendiğin ve herkese tavsiye etmek istediğin kitapları listey...
246
KİTAP
Okunası ve Tavsiye Edilesi Kitaplar
Satırlarından kopamayacağınız, okumaktan kendinizi alamayacağınız, okuduktan sonra mutlaka bir arkadaşınıza tavsiye edeceğini...
432
KİTAP
Hiç Unutamayacağım Dediğimiz Kitaplar
Bittiğine üzüldüğümüz, hayatımızda derin izler bırakan unutamayacağımız kitapları paylaşıyoruz....
163
KİTAP
Kütüphanenizde Yer Alması Gereken Hazine Değerindeki Edebiyat Kitapları
Herkesin okuması ve kitaplığında bulundurması gerektiğini düşündüğümüz hazine değerindeki en iyi edebiyat kitaplarını bu list...

Nurda

@ztrknrd

Puslu Kıtalar Atlası- İhsan Oktay Anar
(Sf. 91)
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 10 verdi, inceleme eklemedi.
3 beğeni · 0 yorum

Nurda

@ztrknrd

Puslu Kıtalar Atlası- İhsan Oktay Anar
(Sf. 90)
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 10 verdi, inceleme eklemedi.
3 beğeni · 0 yorum
Puslu Kıtalar Atlası
Puslu Kıtalar Atlası
"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. "
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 beğeni · 0 yorum

@

Puslu Kıtalar Atlası
kitaba puan vermedi, inceleme ekledi.
beğeni · 0 yorum

zeyrek

@zeyrek

Puslu Kıtalar Atlası
Puslu Kıtalar Atlası
"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. "

* Yazarın üslubu ve oluşturduğu karakterler orijinal. Okurken hem merak hem de dilin zarafetinden doğan bir zevk var. Hikaye de bir o kadar ilgi çekici.
Puslu Kıtalar Atlası
kitaba 10 verdi, inceleme eklemedi.
6 beğeni · 0 yorum