ara

Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna Konusu, Özeti ve Türleri

Sabahattin Ali’nin Türk Edebiyatına kazandırdığı en önemli eserlerden biri olan Kürk Mantolu Madonna’da bir yandan Raif Efendi’nin yaşadığı aşk, içsel yolculuk tadında anlatılırken bir yandan da karakterler hakkında psikolojik tahliller ve betimlemeler okuyucuya sunulmaktadır.
Kürk Mantolu Madonna
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
ISBN: 9789753638029
Sayfa: 160 sayfa
Basım Tarihi: 2014
"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum."

Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar.Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz.
Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

Türk edebiyat dünyasının en önemli yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin unutulmaz eserlerinden biri olan Kürk Mantolu Madonna, herkesin mutlaka okuması gereken mükemmel bir kitap.

Aşk her zaman hayatımızın kaçınılmaz bir öğesidir ve bazen öyle bir tutkuya dönüşür ki gözlerimiz başka bir şey görmez ve her şeye rağmen tutkularımızın peşinden gider hayatın içinde bir kuru yaprak gibi sürüklenip dururuz.

Kürk Mantolu Madonna kitabı da aşka olan tutkuyu en mükemmel anlatan roman kitaplarından bir tanesi.

Sıra dışı bir aşk hikayesidir “Kürk Mantolu Madonna"

Kürk Mantolu Madonna Roman Özeti

Rasim 25 yaşlarındayken çalıştığı işinden kovulur. Birçok yerde iş bakar, ama bulamaz. Ona iş bulması için arkadaşı Hamdi’den rica eder. Çünkü tek çare o’dur. Hamdi de, onu kendi bürosunda işe alır. Maaşı azdır, ama Rasim buna mecbur olduğu için boyun eğer.

İşinin ilk gününde ona tahsis edilen odada Raif adlı bir beyin olduğunu öğrenir. Herkes Raif Bey için “sessiz, hiç konuşmaz, yıllardır buradayım ama onun hiç konuştuğunu görmedim, yaptığı Almanca çeviriler de son derece kötü” gibi yorumlar yapar. Bu Rasim’in kafasını karıştırır ama kulak asmaz. Raif Bey’le tanışırlar. Ama dendiği gibi kendisi iş dışında hiç konuşmaz. Ama Rasim’de, Raif Bey’e karşı bir sempati oluşmuştur. Çizgili suratında birçok yaşanmışlığın olduğunu düşünür.

Arkadaşı Hamdi, Raif Bey’e sürekli çeviriler vermekte, Raif Bey’de kısa sürede tamamlamaktadır. Genelde herkes, Raif Bey’i azarlar, bağırıp çağırırlar ama Raif Bey hep sessiz kalır. Yüzünde hiçbir durumda sevinç, üzüntü veya şaşkınlık oluşmaz. Bu durum karşısında zamanla Rasim’de onun çekilmez biri olduğunu düşünmeye başlar.

Rasim, Raif Bey’in sürekli çekmeceden çıkarıp gizlice okuduğu bir defter olduğunu görür ve bunu ona sorar. Raif Bey “önemsiz” diyerek onu geçiştirir. Bir gün Raif Bey’in bir çeviri yapması gerekir ama hastalığından dolayı iş yerinde olmadığı için işleri evine Rasim götürür. O zaman, ailesini de tanımış olur ve Raif Bey’in cidden zor bir hayatı olduğuna kanaat getirir.

Bayağı kalabalık bir ailesi vardır ve çok baskıcılardır. Rasim, bunu kapıdan girer girmez anlar. Raif Bey’in üzerinde bir hakimiyet kurmuş gibilerdir. Her işlerini ona yaptırırlar. Ama zavallı Raif Bey’in hiç sesi çıkmaz. O günden sonra Raif Bey ve Rasim, çok iyi anlaşırlar. Beraber alışveriş yaparlar, sohbet ederler, birbirlerine misafir olurlar. Son zamanlarda Raif Bey’in hastalıkları iyice sıklaşmış durumdadır. “Sürekli evden çıkıp gidiyor, hiç kendine dikkat etmiyor, çok ince giyiniyor” diye yakınır kızı. Son hastalığı çok ağırdır Raif Bey’in. Ölüm derecesine gelmiştir. Rasim’i çağırıp o defteri getirmesini ve yakmasını söyler. Ama Rasim merakına yenilip okumaya başlar…

O yıllarda Raif Bey gençliğinde de çok sessiz, arkadaşı olmayan, insanlarla konuşamayan, mülayim bir gençtir. Ama içinde fırtınalar kopmaktadır. “Avrupa’yı merak ediyorum” der defterin her sayfasında. Bir gün eline Avrupa’ya gitme fırsatı geçmiştir. Babası sabuncudur ve Raif’e “Almanya’da işçiler aranıyormuş, oraya git bir sabun fabrikasına gir” der. Raif Bey’de dediğini yapar. Bir pansiyon kiralar ve hayatına burada devam etmeye başlar. Babasının dediği gibi bir sabun fabrikasına girer. İşi rahattır. Sonra bir gün caddede gezerken, bir resim sergisi olduğunu görür. Gayri-ihtiyari içeri girer. Resimleri incelerken çok sıradan olduklarını düşünür. Ta ki, Maria Puder’in Kürk Mantolu Madonna resmine kadar…

Bu resim Raif Bey’de çok büyük etki uyandırır. Adeta aşık olur. Kitap okurken, yemek yerken, işteyken… Hep o resmi düşünür (Resim, Maria Puder tarafından çizilmiş bir otoportredir). Raif Bey, her gün o sergiye gitmekte, sergi kapanana kadar o resmi incelemektedir. O kadar sık gider ki, artık oradaki çalışanlar, Raif Bey’e aşina olmuşlardır. Bir gün Raif Bey, gene dikkatle o resmi izlerken, bir kadın ona sokulup fikrini sorar ama Raif Bey ilgilenmez. Halbuki o kadın, Kürk Mantolu Madonna’nın ta kendisidir. Maria Puder, feminist ve erkeksi bir kadındır. Çok uçarıdır ve canı ne isterse onu yapar.

Bir gece Raif Bey yolda yürürken, bir kadın görür. Kürk Mantolu Madonna’sına benzetir ve peşinden gider ama yakalayamaz. Sonraki gece, aynı yerden geçer hissiyle orada beklemeye başlar ve cidden geçer de. Bu sefer takip eder ve bir gece kulübü olan Atlantis’e girdiğini görür. Peşinden o da girer. Atlantis’te keman çalan, şarkı söyleyen bir kadın olduğunu görür Maria’nın. Gösteri bitince Maria, Raif’in masasına oturur. Ve arkadaşlıkları burada başlar. Beraber birçok şey yaparlar. Yemek yemeye, sinemaya, ormana, botanik bahçelere giderler. Birlikte olurlar. Çok güzel günler geçirirler birlikte. Maria her seferinde Raif’e umutlanmaması gerektiğini, kimseye güvenemediği için sevemediğini söyler. Ama Raif onu kendine aşık edeceğine hep inanmıştır. Ve Maria’da Raif’in bu naif kişiliği karşısında daha fazla dayanamaz ve kendini Raif’in kollarına bırakır. Birbirlerine sırılsıklam aşıktırlar.

Sonra bir gün Raif’e; “Baban öldü, çabuk gel” diye bir telgraf gelir. Bunun üzerine Raif, babasının yanına, Türkiye’ye döner. Maria’yla planlar yapmışlardır. Türkiye’deki işleri yoluna koyup, işleri devralıp gelecektir. Ancak işleri biraz uzar. Maria’yla mektuplaşmaları devam etmektedir. Ancak, Maria’nın mektupları birden kesilir. Aylarca cevap alamayan Raif, merak edip Almanya’ya gider. Komşusu Maria’nın amansız bir hastalığa yakalanıp öldüğünü söyler. Bunu duyan Raif’in hayatı kararmıştır. O günden sonra hayatı hiçbir zaman yoluna girmemiş, başkaları tarafından yönetilmiş bir hayatı olmuştur. Yıllar sonra, Ankara’da Maria’nın kuzeniyle karşılaşır. Yanında bir de kız çocuğu vardır. Maria’nın kuzeni, bu çocuğun Maria’nın olduğunu ve babasının bir Türk olduğunu ama kim olduğunu bilmediklerini söyler. Sonra trenin zili çalar ve küçük kız trene binip uzaklaşır.

Rasim, defteri geri vermek için Raif Bey’in evine gider, ancak Raif Bey çoktan ölmüştür. İşyerine, Raif Bey’in masasına gider, defteri açar ve tekrardan okumaya başlar…
Kürk Mantolu Madonna kitabı En romantik kitaplar listesinde yer almaktadır.

Kürk Mantolu Madonna - s41

Evde gene büyük bir telaşla karşılaştım. Kapıyı Necla açtı ve beni görünce: "Sormayın, sormayın!" diye başını salladı. Adeta aile efradından biri gibi olmuştum ve ev halkı beni yabancı telakki etmiyordu. Genç kız:
Ahmet Aykut tarafından eklenmiştir.

Kürk Mantolu Madonna Kitap Listeleri

88
KİTAP
14
KİTAP
133
KİTAP
435
KİTAP
Hiç unutamayacağım dediğimiz kitaplar
Bittiğine üzüldüğümüz, hayatımızda derin izler bırakan unutamayacağımız kitapları paylaşıyoruz....

Onur Tüzüngüven

@onur-tuzunguven

- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
Editörün Notu : İkinci Dünya Savaşı sonrası kutuplaşan dünyada komünist olduğu gerekçesiyle pek çok yazar büyük sıkıntılar çekmiştir. Sabahattin Ali sol duruşu nedeniyle bu eziyetten Nazım gibi payını alanlar arasındaydır. Olağanüstü duyarlıktaki yazar Türk edebiyatının en güzel gerçekçi örneklerini, vermiştir. Eserlerini sade, abartısız, yumuşak bir üslupla yazan Sabahattin Ali sürükleyici bir aşk hikayesi olan Kürk Mantolu Madonna eseri ile edebiyatımıza hüzünlü, duyarlı, psikolojik derinliği olan bir eser kazandırmıştır.


IŞIĞA ADANMIŞ BİR YAŞAM “SABAHATTİN ALİ”

Hülya Soyşekerci
Sabahattin Ali deyince her şeyden önce aydınlığa, ışığa, insanın ve toplumun mutluluğuna adanmış bir yaşam ve eğilmeyen, boyun eğmeyen güçlü, direngen bir karakter geliyor aklıma. “Başın öne eğilmesin/ Aldırma gönül aldırma/ Ağladığın duyulmasın/Aldırma gönül aldırma.” dizelerindeki onurlu ve erdemli direniş; hapishane duvarlarından yankılanan “Dışarıda deli dalgalar/Gelip duvarları yalar/ Seni bu sesler oyalar/Aldırma gönül aldırma” sesleriyle güçleniyor. Sabahattin Ali bütün ömrünü ideallerine, toplumcu düşüncelere adaması dolayısıyla çektiği çileler anlamında Nâzım’a çok yakın duran değerli bir aydın, güçlü, gerçekçi yapıtlara imza atmış önemli bir şair ve yazardır.

Sabahattin Ali’nin yaşamını odağa almak istiyorum öncelikle; çünkü onun yaşamı bir roman gibi, bir hikâye gibi insanı etkileyen ve sonuçta tragedyaya dönüşen bir yaşamdır… 1907’de Gümülcine’de başlayan yaşam öyküsü, Balıkesir ve İstanbul’da devam etti. Bir yüzbaşıydı babası. İlkokul çağında ailesiyle Çanakkale’ye gitti. Dört yıl kaldıkları bu çevrede, Çanakkale savaşlarını bir çocuk olarak bütünüyle ve tüm dehşetiyle yaşadı. 1918’de emekli olan babası, ailesini İzmir’e götürdü. Burada bir tiyatro ve gazino işleten babasının işleri, Yunanların İzmir’i işgal etmesi üzerine bozuldu. Bu nedenle annesinin ailesinin yaşadığı Edremit’e göç ettiler. Babasının emekli maaşı ödenmediği için aile yoksulluk çekmeye başlamıştı. Bu yıllarda annesinin sinir bunalımları da giderek artıyordu. O zor yıllarda anne babası kendi aralarında sorunlar yaşıyor, annesinin rahatsızlığı nedeniyle sürekli çatışıyorlardı. Geçimlerini sağlamak üzere babası çerçiliğe başladı; Sabahattin Ali de boynuna astığı bir işporta tablasında makara, iplik sattı, babası çevre kentlerin pazarlarına gittiğinde serginin başında bulundu. Sergi başında beklerken eline geçirdiği her kitabı okuyordu. Bu yıllarda ilkokul sona erdi ve Sabahattin Ali Edremit İdadisi’ne başladı. 1921’de idadi öğrenimi de sona erdi.

Sabahattin Ali ilk önce babası gibi subay olmak ister ama o yıl askeri okullara öğrenci alınmaması kararı üzerine Balıkesir Öğretmen Okulu’na yazılır. O yıllarda büyük bir okuma tutkusuyla, eline geçirdiği her kitabı okumaya devam eder. Öğretmen Okulu’nun ikinci sınıfındayken yazmaya başlar. İlk öyküsünün Horoz Mehmet olduğunu ve edebiyat öğretmeni tarafından beğenildiği belirtilmektedir.

O yıl bazı sıkıntılar yaşayınca son sınıfı okumak üzere İstanbul Öğretmen Okulu’na geçer. Son sınıfı burada okuyarak öğretmen olur. Babasının maddi durumu düzelir ama bu arada annesi İstanbul’da Fransız Hastanesi’nde tedavi altına alınır. Babası 1926’da Ayvalık’ta ölünce çok sevdiği babası için bir şiir kaleme alıp yayımlar. Bundan önceki birkaç yıl içinde de Serveti Fünun, Çağlayan gibi dergilerde şiirleri yer almıştır. Buna göre, Sabahattin Ali edebiyata önce şiirle girer. Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra Yozgat’a ilkokul öğretmenliğine tayin edilir. Bir yıl kalır ve tatil için geldiği İstanbul’da, yabancı dil öğretmeni olarak yetiştirilmek üzere yurt dışına burslu öğrenci gönderildiğini öğrenince sınava girip kazanır ve dört yıllığına Almanya’ya gider. Buradaki eğitimi sonrası yurda döner ve sonunda Aydın Ortaokulu Almanca öğretmenliğine atanır. Aynı yıl Bir Orman Hikâyesi ve Bir Gemicinin Hikâyesi adlı ilk toplumsal gerçekçi öykülerini yazar ve bunları Resimli Ay dergisinde yayımlar. (1930) Nâzım Hikmet o sırada Resimli Ay’da düzeltmen ve sekreter olarak çalışmaktadır. Sabahattin Ali’nin bu hikâyelerden birinin yayımlanmasını şöyle anlatır Nâzım: “Bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikâyelerinden birini bıraktı çıktı. Bu hikâye orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. Alman romantizminin tesir altında yazılmış olmasına rağmen konu ve muhteva bakımından Türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. Hikâye basıldı (…)Sabahattin’in ilk (toplumcu)hikâyesini Resimli Ay dergisinde yayınlaması, yazarın o zamanki edebiyat, dolayısıyla politika cereyanları arasında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik temayülünü gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerekse Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi’nde parti üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist idealleri benimsemesinde tesirli oldu” (Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali Üstüne, Sanat Emeği dergisi, Nisan 1978)

Sabiha Sertel’e göre “Sabahattin Ali Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Nazım onu yalnız realist sanata değil sosyalizme de çekmeye çalışıyordu. Sabahattin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım oldu.” Bu bilgiler bence önemli gerçekleri de aydınlatmaktadır. Sabahattin Ali, Nâzım’ın etkisiyle çalışmalarını öykü ve romanda yoğunlaştırmıştır.

1931 yazında komünizm propagandası yaptığı ihbarı üzerine üç ay tutuklanır, sonuçta aklanır ve 30 Eylül 1931 tarihinde Konya Ortaokulu’na atanır. Orada yayımlanan Yeni Anadolu gazetesinde yazıları yer alır. Bu arada Kuyucaklı Yusuf romanı da bu gazetede on beş sayı kadar tefrika edilir. Telif ücretini alamadığı için romanın devamını gazeteye vermeyince birtakım kişilerin iftiralarına uğrar ve bir toplantıda Atatürk’ü taşlayan bir şiir okuduğu ihbarıyla tutuklanıp bir yıla hüküm giyer. Bu hapislik süresinin bir bölüğünü Konya, bir bölüğünü de Sinop cezaevlerinde geçirir. Buradaki gözlemleri öykülerinin bazılarının yazılmasında önemli malzemeler sağlar ona. Ayrıca burada şiirler de kaleme alır. Duvar hikâyesi bu dönemdeki izlenimlerini yansıtır. Duvar’da şöyle yazar: “Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak, ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?”

1933’te Cumhuriyet’in 10. yılı nedeniyle çıkarılan aftan yararlanıp(cezasının bitmesine iki ay kalmıştır) Sinop Cezaevi’nden çıkan Sabahattin Ali, 1933 Ekim’i sonlarında İstanbul’a gelir. Memurlukla ilişiği kesilmiştir; yeniden görev almak üzere Ankara’ya gider. Yedi aylık bir bekleyiş sonunda yanıt olumsuzdur. Eski kanılarını değiştirdiğini ispatlaması istenir ondan; bunun üzerine Atatürk için Varlık dergisinde yayımlanan Benim Aşkım şiirini yazar ve göreve yeniden kabul edilir. İlkin Milli Eğitim Bakanlığı Yayım Müdürlüğünde, sonrasında 1934’te Talim ve Terbiye Dairesinde üst yönetici olarak görevlendirilir. 1935’te evlenir; 1936’da askere alınır. Askerliğini Eskişehir’de tamamlar ve 1938’de Ankara Musiki Öğretmen Okulu Türkçe öğretmenliğine atanır. Daha sonra bu okulun yerini alan Devlet Konservatuvarı dramaturgluğu görevine getirilir.

Irkçı görüşleriyle tanınan Nihal Atsız 1944 Nisan’ında başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben açık bir mektup yayımlayarak Sabahattin Ali’yi haksız biçimde suçlar. Bunun üzerine açılan kişisel davada Atsız, 4 ay hapse mahkûm edilir. Sabahattin Ali aleyhine kampanyalar, gösteri ve saldırılar giderek artar. 1945’te görevinden ayrılır. Yaşamını yazarak kazanmak düşüncesindedir ve bu düşünce ile İstanbul’a geçer. Gazete ve dergilerde siyasal fıkralar, öyküler yayımlamaya başlar. Bazı provokasyonlarla yapılan bir yürüyüşte gazete basımevleri saldırıya uğrar. Sabahattin Ali yine işsiz kalır.

Bu dönemde bir mizah dergisi çıkarmak kararındadır ve Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz’la bir araya gelir. Marko Paşa adlı bir dergiyi yayımlamaya başlarlar. (1946) Bu dergi büyük bir ilgi görür ancak bir süre sonra sıkıyönetim tarafından kapatılır. Direngen ruhlu Sabahattin Ali bunun üzerine Malum Paşa, Merhum Paşa adlarıyla yayını sürdürmeye çalışırsa da, bunlar yine sıkıyönetim tarafından kapatılır. Fakat Sabahattin Ali yayıncılığı sürdürmeye kararlıdır; bu kez Ali Baba adlı mizah dergisini çıkarır. Bu dergilerde yayımlanan yazılarından dolayı hakkında “neşren hakaret” davaları açılır; mahkûm olur. 1948’de üç ay cezaevinde kalır. Gazetelerin birbiri ardına kapanmasıyla Zincirli Hürriyet gazetesinde yazmaya başlar. Burada yazdığı bir fıkradan dolayı yine kovuşturmaya uğrar. Yapacak işi kalmamıştır; sivil polisler de ardını bırakmaz.

Her şeyi mizah penceresinden görebilen, yaşamın tüm zorluklarına neşeli canlı hareketli kişiliği ile karşı koyan Sabahattin Ali hakkında polisle ilgili şöyle bir anekdot anlatılır: Bir defasında tren istasyonunda arkasından gelen sivil polisi fark edince durup ona: “Nasıl olsa eve kadar peşimden geleceksin. Hava çok sıcak, hiç olmazsa valizlerin birini al da yardım et.” der. Polis de -ilginçtir- valizi alıp eve kadar refakat eder.

Bitmek tükenmek bilmeyen yoğun baskılar karşısında yurt dışına kaçmayı düşünür. Kötüler, ruhsuz insanlar ömrü boyunca peşini bırakmamıştır. Fransa’ya gitmek için pasaport almak isteyince vermezler. Sonunda kaçmayı kararlaştırır. Cezaevinde birlikte yattığı birinin aracılığı ile Yugoslav göçmenlerinden Ali Ertekin ile tanışır. O sırada Sabahattin Ali bir arkadaşının kamyonunu çalıştırmakta, nakliyecilikle uğraşmaktadır. Ali Ertekin şoför yardımcısı olarak alınır ve 31 Mart 1948’e Kırklareli’ne hareket edilir. Kızılcadere köyünde kamyondan inilir ve kamyon geri gönderilir. Sabahattin Ali Üsküp bucağının Sazara köyü yakınlarındaki ormanda Ali Ertekin tarafından 2 Nisan 1948 tarihinde öldürülür. Ölüsü 16 Haziran 1948’de bir çoban tarafından görülerek jandarmaya bildirilir. Cenaze tanınmaz haldedir; sonradan Bulgaristan’a adam kaçıran bir örgütün yakalanması dolayısıyla bu iskeletin Sabahattin Ali’ye ait olduğunu Ali Ertekin açıklar. Aslında ölümüyle ilgili sır perdesi henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Ne yazık ki mezarı bile bilinmemektedir Sabahattin Ali’nin.

Sabahattin Ali güçlü bir muhalifti; hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmeyen, çağının ülke ve dünya düzenini eleştiren muhalif bir tavrı vardı daima. O, sürekli olarak ezilenin, hor görülenin, aşağılanın, suskun kitlelerin sesi olmaya gayret etti yaşamı boyunca. Bunun için her şeyi göze aldı, görevden alınmayı, işini kaybetmeyi, soruşturmaları, mahkemeleri, hapsi, polisçe izlenmeyi, suçlanmayı, mimlenmeyi, kaçışı ve en sonunda- ne yazık ki- ölümü… hepsini göze almış, cesur bir aydındı. Yolunu aydınlatan adalet ışığına güvendi daima; istedi ki insanlar sömürülmesin, istedi ki adalet gelsin ülkeye ve yeryüzüne. İnsanlar hakça ve mutlu yaşasınlar; sömürünün olmadığı eşitlikçi bir toplumda kendilerini geliştirsinler… Barışla dolsun yeryüzü ve gökyüzü; insanlar kardeş olsun istedi… Sınırların ötesine geçsin insanlar; ırk, dil, din farkları kalmasın yeryüzünde… Kadınlar aşağılanıp sömürülmesin, kendi bedenleri üzerinden birtakım kötülüklere bulaştırılmasın… Sabahattin Ali, edebiyatımızın vicdanını oluşturan sanatçıların en başında geliyordu.

Yazma serüveni

Sabahattin Ali Balıkesir İlköğretmen Okulu ikinci sınıfındayken yazmaya başlar. Çok küçük yaşta okumaya yönelen Sabahattin Ali öğretmen okulunda Pardayanlar, Sefiller, 80 Günde Devrialem gibi çeviri kitapları da okudu. İlk öykü çalışması olan Horoz Mehmet’i öğretmeni Gazali Bey beğenmiş, onu yazmaya teşvik etmiştir. Yayımlanan ilk öyküsü Balıkesir’de Irmak dergisinde 1928’de yayımlanan O Arkadaşım’dır. Bu derginin yanı sıra Orhan Şaik Gökyay’ın yönettiği Çağlayan dergisinde şiirleri ve bazı öyküleri yayımlanır. Bu dergilerdeki öykü ve şiirlerini Sabahattin Ali kitaplarına almamıştır. Kitaplarına giren en erken tarihli öyküsü 1928’de Yedi Meşale’de yayımlanan Viyolonsel’dir. Bu derginin yanı sıra Servet-i Fünun’da da şiirler ve öyküler yayımlamıştır. 1934’ten sonra Varlık, Oluş gibi edebiyat dergilerinin yanı sıra Resimli Ay, Yedigün, Adımlar gibi dergilerle, Marko Paşa, Malum Paşa, Zincirli Hürriyet gibi gazetelerde öykü ve yazılarını yayımlamıştır. Almanya’da bulunduğu yıllarda Rus klasikleriyle ilgilenmiş; Turgenyev, Gorki gibi yazarları okumuştur. Ayrıca Alman yazarlarından Kleist, Hoffmann ve Norveçli yazar Hamsun ile ruhsal yakınlık duyan Sabahattin Ali sonraları bu yazarlardan bazılarından çeviriler de yapmıştır.

Öykülerinin özellikleri

Konularını toplumsal sorunlardan, Anadolu yaşamından aldığı gözlem ve yaşantılara dayanan öykülerinde, gerçekçi bir tutumla, ezilen insanların acılarını, yaşadıkları adaletsiz ve eşitliksiz ortamı işledi. Öykülerinde olay örgüsündeki sağlamlık, betimlemelerdeki ustalık ve ayrıntıların kullanılışındaki ölçülülükle, günümüz öykücülüğünün önemli adlarından biri olmuştur Sabahattin Ali.

Sabahattin Ali’nin öykülerinde klasik düz çizgide gelişen ve bir olaya yaslanan serim-düğüm- çözüm bölümleri taşıyan olay öykücülüğünün pek çok özelliğini buluruz. Yazar çoğu zaman öykülerine uzunca bir çevre betimlemesi ya da anılar biçiminde bir girişle başlar ve belirli bir atmosfer oluşturmaya dikkat eder. Sabahattin Ali genelde kırsal alandaki üretim ilişkilerini ve bu ilişkilerin insana yansımalarını verirken, öykülerini sınıfsal bir temele dayandırır. Kağnı öyküsü ile başlayan bu yönelim daha sonraki kitaplarındaki öykülerde iyice belirgin bir hal alır. Sınıfsallığı Apartman öyküsündeki gibi bazen kentsel bağlamda da işlemiştir. Betimleyici bir anlayış içindedir ve çoğu zaman gerçekleri ortaya koyup yorumu okura bırakmıştır. Gerçekleri duygulu bir havayla dile getirir, okur bu duygulu hava içinde konuya iyice kendini kaptırır.

Sabahattin Ali öykülerinde olay(vak’a) önemlidir. Bir konuşmasında bununla ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Hikâye yazmak hayli güç bir iştir. Güçlüğü nispetinde nankördür. Şiir insanda yarattığı lirik heyecanın derecesi kadar uzun ömürlü olur, fakat epik eserin hayatı yarattığı insanların hakiki bilgisine canlılığına tabidir. Hikâyede ise insan yaratmak pek zor, bazen imkânsızdır. Hikâyenin merkezi sıkleti vaka (anekdot) olduğuna ve vakalar pek çabuk aktüel olmaktan çıkacağına göre hikayelerin uzun ömürlüleri parmakla gösterilecek kadar azdır. Garba baksanız orada bile ayakta durabilenler Bocaccio, Poe ve biraz da Çehov’dur.” (Varlık, 1.10.1938)


Sabahattin Ali bu öykü anlayışıyla Ömer Seyfettin tarzı öyküye daha yakın durur. Ömer Seyfettin olay öykücülüğünde Maupassant’a; Sabahattin Ali ise Almanya’dayken öykülerini okuduğu Gorki’ye yakınlık duymuştur. Onun gibi, olayları nesnel bir bakış açısıyla verir; olayların içine kendisi pek az girer.

Sabahattin Ali’nin öykü dünyası

Sabahattin Ali’nin yaşamından bazı izlenimler çeşitli öykülerine yansımıştır. Pazarcı öyküsünde babasının pazarcılık yaptığı dönemden izler taşır. Değirmen, Viyolonsel gibi öykülerde baskı altında kalan çocukluğunun ve Edremit’in izleri yer alır. Romanlarından Kürk Mantolu Madonna’da Almanya’daki yaşamından izdüşümlerle karşılaşırız. İlk öykülerini oluşturduğu 1925 sonrası yıllarda Ömer Seyfettin, Halit Ziya Uşaklıgil gibi ustaların öykü anlayışı egemendi. Ayrıca Memduh Şevket Esendal, F. Celalettin de Çehov’un etkisiyle değişik bir anlayışta ürünler ortaya koyuyorlardı. Sabahattin Ali böyle bir öykü ortamında öykücülüğe başlamıştı.

İlk öykülerinde romantik bir atmosfer vardır. 1935’te yayımlanan ilk öykü kitabı Değirmen’de yer alan öykülerin çoğu bu anlayışta yazılmış ürünlerdir. 1936’da yayımlanan Kağnı’da toplumsal gerçekçiliğe yönelişin ilk izleri vardır. Sabahattin Ali sanat anlayışını şu sözlerle ifade etmiştir: “Benim kanaatimce sanat insanı ve hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır. Ancak bu takdirde geniş bir kitlede daha çok insani olmak, daha iyi bir hayata varmak arzuları belirir. Sanat bütün teferruatıyla hayatı ihtiva etmeli, insanca yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye, daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır.” Bu sözleri çok önemlidir; çünkü buradaki düşünceleri, onun eserlerini anlamak için bize rehberlik eder. Onda insan sevgisi, yaşamı daha iyi koşullar içinde sürdürme çabası temel görüştür. Çevreyle çatışması egemen güçlerle ve bürokrasiyle bilinçli bir çatışmaya dönüşür bu düşüncelerinden dolayı. Cezaevlerindeki izlenimleri, orada karşılaştığı insanlar ve onların hikâyeleri de Sabahattin Ali öykülerinde izler bırakmıştır: Kağnı, Kamyon, Kafa Kâğıdı, Arabalar Beş Kuruşa öykülerinde olduğu gibi…

Gözlemci gerçekçiliğinde başarılı olduğu için çevre betimlemelerinde, atmosfer kurmada ve karakter yaratmada hayli etkindir. Egemen güçlerle ve çevresindeki kişilerle çatışmaları son öykü kitabı olan Sırça Köşk’teki öykülerde toplumcu gerçekçi bir çizgiye dönüşür. Sabahattin Ali birçok öyküsünde folklordan yararlanmış, halk dilinin gizemli yalınlığına ulaşmıştır. Özellikle masal dilinin yumuşaklığını, sıcaklığını ve düşselliğini ustaca aktarabilmiştir.

İşlediği konular

Sabahattin Ali’nin öykülerinin konuları Asım Bezirci tarafından ayrıntılı biçimde sınıflandırılmıştır. Bu konular; aşk, köy ve köylüler, işçiler, hastane ve doktorlar, cezaevi ve tutuklular, aydınlar ve yöneticiler… biçimindedir.

Sabahattin Ali ilk öykülerinde aşka daha fazla yer verir ve bu aşklar romantik ve bireysel bir tarzda ele alınır. Değirmen, Viyolonsel, Kırlangıçlar, Kurtarılamayan Şaheser gibi öyküler bu tarz öyküleri arasındadır. Öteki kitaplarındaki Hanende Melek, Hasanboğuldu ve Sırça Köşk içindeki Bir Aşk Masalı aşk öyküleri olarak değerlendirilebilir.

Sabahattin Ali köy ve köylüleri de tüm renkleri ve çelişkileri ile işlemiş bir öykücüdür: Bir Orman Hikâyesi, Candarma Bekir, Kanal, Kağnı’daki Kağnı, Kamyon, Kafa Kâğıdı; Ses’teki Sıcak Su, Ses, Yeni Dünya’daki Ayran, Sulfata, Sırça Köşk içindeki Çirkince bu tarz öykülerindendir. Bir Orman Hikâyesi’nde egemen güçler ile köylülerin çelişkisi bir direniş öyküsü biçiminde işlenir. Sermayedarın ormanı kesmesi karşısında köylünün direnişi öykünün dramatik yapısını oluşturur. Kanal’da ağa-köylü çelişkisini işlerken, Ayranda topraksız, aç, sefil insanları anlatır. Sabahattin Ali’nin öykülerinde işçiler, köylülere göre oldukça azdır; çünkü o yıllarda Türkiye’de fabrika işçiliği yaygın bir olgu değildir. Az sayıda da olsa Apartman, Uyku, Portakal, Millet Yutmuyor öyküleri bu bölüme dâhil edilebilir.

Doktorlar ve hastaneleri ele aldığı öykülerinde aydınlarla halk arasındaki uçurumu gösterir. Yeni Dünya içinde Sulfata; Sırça Köşk’te Böbrek, Cankurtaran öyküleri bunlardan sayılabilir. Özellikle Sulfata’da sıtmaya tutulmuş köylü kadına kinin verilmemesini, yetki ve iktidar sahibi olanların halka bakışını alaysamalı ve taşlayıcı bir dille işler.

Cezaevi ve tutuklular konusunda Sabahattin Ali’nin deneyimleri yoğundur. 1931, 1932 ve 1948’de olmak üzere üç kez hapse giren yazar buradaki gözlem ve izlenimlerini öykü sanatının estetik formları içinde yeniden dönüştürür. Bu öyküler arasında en dikkate değer olanının Duvar, Çaydanlık gibi öyküleri olduğu belirtilir.

Aydınlar ve yöneticiler konusunda birçok öykü yazmıştır. Değirmen’de Bir Siyah Fanila İçin, Kağnı’da Fikir Arkadaşı, Sırça Köşk’te Beyaz Bir Gemi gibi öykülerinde Anadolu’ya giden aydınların çevreyi yadırgaması, çevreyle uyum sağlayamayıp büyük kentlere kaçışı ya da birbirleriyle çıkar çatışmaları anlatılır. Sabahattin Ali aydınların ülke sorunlarına sırt çeviren, bencil, halktan uzak kişiler olmalarını eleştirir.

Anlatım ve dil özellikleri

Sabahattin Ali bu konuları aydınlık, açık ve duru bir anlatımla işlemiştir. Dolaylı anlatımlara pek yer vermemeye dikkat eder. Ancak Sırça Köşk’te yer alan ve bir masal anlatımı içindeki öykülerini bu tespitin dışında tutabiliriz. Bunlarda da gerçekçiliği gözden uzak tutmadan masal dilinin elverdiğince dolaysız anlatımdan yararlanır. Gelenekten beslenen bir yazardır.

Öykü ve romanlarındaki dilinin konuşma diline oldukça yakın olduğu söylenebilir. 1935’te yayımlanan Değirmen’deki öykülerinde o dönemde kullanılan daha eski sözcüklere yer verilmiştir. Öykülerinde yerel konuları işlese de yerel sözcükleri, söz gruplarını fazla kullanmamıştır. Atasözlerine pek yer vermeyen Sabahattin Ali, halk dilindeki deyimleri çok sık kullanır. Dilindeki yalınlık Sabahattin Ali’nin halka yaklaşma eğiliminin bir sonucu olarak da düşünülebilir. Halkın anlayamayacağı sözcükleri kullanmaktan, dolaylı ve çetrefil yazmaktan kaçınarak toplumsal mesajını bu yalın dil içinde doğrudan iletmeye çalışmıştır. Söz sanatlarına ve aşırı derecede sıfat kullanımına da yönelmemiştir.
Sabahattin Ali öykülerinde yer yer güldürü öğesinden de yararlanmıştır. Son öykü kitabı Sırça Köşk’te kara mizahın başarılı örneklerini verdiği belirtilmektedir. Özellikle masalsı anlatım biçimi içinde örtük bir kara mizahı şekillendirir.

Öykü ve roman kişileri

Sabahattin Ali öykü ve roman kişilerini Anadolu insanından seçer. Kürk Mantolu Madonna’da rastlanan birkaç yabancı karakterin dışında köylüsü, sanatçısı, yaşlısı, çocuğu ile Anadolu insanıdır. Kişilerini bazen bütün cepheleriyle gerçekçi biçimde yaratırken, bazı eserlerinde iyi ve kötü insan tiplerini tek boyutlu canlandırarak romanın ya da öykünün düşünsel amaçlarına hizmet etmeleri yönünde onları araçsallaştırdığı da olur. Kuyucaklı Yusuf’taki karakterler bu tür bir devrimci romantizm taşırlar. Kişilerin kötü yanları abartılarak verilir; olumlu karakterler de idealize edilir.

Ancak, eserlerinin çoğunda kişilerin iç dünyasına, ruhsal çatışmaları ve çelişkilerine başarıyla nüfuz eder. İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna adlı romanlarında kişilerin iç yaşantılarına, bunalımlarına da yer vererek onlara ruhsal derinlik kazandırmıştır. Kürk Mantolu Madonna’nın kahramanı Raif’in bir aşk ekseninde odaklaşan yaşamı, özellikle ruhsal çözümlemeleri başarılıdır. Sabahattin Ali iyi bir gözlemcidir. Yaşadığı çevre içindeki kişileri dönüştürerek yazan Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u, yazarın Aydın cezaevinde tanıdığı bir kişidir. Roman kişilerinden Salahattin Bey’de babasından; Şahinde Hanım’da annesinden izler vardır. Türkiye’deki ırkçı çevreleri işlediği İçimizdeki Şeytan romanında Nihat’la Nihal Atsız; Profesör Hikmet’le Mükremin Halil… arasında benzerlikler göze çarpar. Kürk Mantolu Madonna’nın Raif’i yazardan izler taşır. Sabahattin Ali her sanatçı gibi kişileri yeniden biçimlendirmekte, gözlemlerini de dikkate alarak onları kafasında yepyeni kişiler olarak yaratmaktadır.

Birçok öyküsünde kişilerin dıştaki görünüm ve algılanmaları ile iç dünyalarındaki tezatı işleyen yazar özellikle Hanende Melek öyküsünde bu konuyu başarıyla ele alır. Sabahattin Ali düşüncelerini anlatmak için olaylara önem verir ve kişilerini bu olayların içinde yaşatır. Öykülerinde ve romanlarında bir düşünce odağı vardır; onun eserleri sorun odaklıdır. İnsanı dış dünya ile yaşam ile olaylar ile ilişkili görür ve insanı bu ilişkiler içinde alarak, onu olay ve durumlar içinde göstererek inşa eder öykülerini. Varlık’taki bir yazısında nabzını kitlenin nabzı ile aynı tempoda attırmak istediğini yazar. Toplum sorunlarını, toplamsal yapıdan doğan aksaklıkları işlerken kişileri de bu toplumsal ilişkiler ağı içinde değerlendirir. Kişilerinden bazıları iradesiz ve kararsız bir özellik gösterir. Kuyucaklı Yusuf’un Salahattin Bey’i ve İçimizdeki Şeytan’ın Ömer’i böyle iradesiz ve kararsız kişilerdir.

Öykü ve roman olayları

Sabahattin Ali öykülerinin yapısal olarak en önemli özelliği onların bir olaya dayanmasıdır. Sabahattin Ali 1939’da yayımlanan Yeni Adam dergisinde şöyle yazar: “Sanatçının tek vazifesi vardır: eser vücuda getirerek muhtelif şekil ve suretle neşretmek, elde etmek istediği şeyleri türlü kalıplara koyarak diğer insanlara uzatmak. Bu da tamamıyla sosyal bir iştir.” Sanatı ve sanatçının çabasını sosyal bir çalışma olarak değerlendirmesi yazarın toplumla bağını gösterir. Sabahattin Ali aslında insanın iyi olduğunu, onu toplumun bozduğunu düşünür ve o nedenle toplumun düzeltilmesi gerektiği kanısındadır. Onun olayları toplumsal ağırlıklıdır. Sabahattin Ali, vermek istediği gerçeği olaylar yardımıyla aktarır. Bu gerçekler yaşamdan geldiği için olağandır, doğaldır. Masalların dışında olağan dışı olaylardan söz edilemez. Öykülerinde büyük bir yalınlık ve ustalıkla duygusallığı da verebilmiştir. Nabzı kitlenin nabzına göre atan bir yazar olmak istediği için halkın yaşamından olayları alıp öykü kalıbına dökerek ona vermeye ve bunun için de yalın bir dille yazmaya önem verir. Tan’da şunları yazar Sabahattin Ali: “İlim gibi, güzel sanatlar gibi kültür varlıklarını da yalnız muayyen bazı sınıfların ya da zümrelerin istifade edebildikleri birer lüks olmaktan kurtarıp bütün milletin malı haline getirmek gerekir.” Bu tespitlerine göre her alanda gerçekleşmesi gereken adalet, bilim ve sanat eserlerinin yaygınlaşması sürecinde de gerçekleşmeli, kendini göstermelidir.

Sabahattin Ali öykülerinde folklordan yararlanma olgusu da önemlidir. Hasanboğuldu, bir efsaneden yola çıkan güzel bir öyküdür. Masallarında da halkın söz ve düş yaratma gücünden beslenir Sabahattin Ali. Halk edebiyatından esinler alarak modern öyküler yazılabileceğini kanıtlamak ister gibidir. Pertev Naili Boratav’la çıktığı derleme yolculukları, öykülerine halk kültüründen renkli motifler ve farklı zenginlikler kazandırmıştır.

Yıllar boyunca edebiyat dergilerinde yer alan şiirlerinden bir seçki oluşturarak 1934’te yayımladığı Dağlar ve Rüzgâr adlı kitabında, öykülerindeki gibi Anadolu halk kaynaklarına yönelmesiyle dikkat çeker. Yaşar Nabi, o tarihlerde Varlık’ta yayımlanan yazısında, Sabahattin Ali’nin şiirlerinin geleneğe yaslanan ve doğallıkla söylenen, yalın, duru ve her türlü süsten arınmış şiirler olmasını beğeniyle karşılamıştır.

Sonuçta, Sabahattin Ali, boyun eğmeyen, direnişçi bir aydın; üretken ve yaratıcı bir yazar olarak edebiyat, mizah, politika ve sanatın unutulmazları arasındaki seçkin ve sağlam yerini aldı. Günümüzde yapıtlarıyla topluma ışık tutmaya devam eden Sabahattin Ali, yaşamıyla, inanç ve değerleriyle, toplumsal olgular karşısındaki davranış, tavır ve tutumuyla da örnek bir insan olarak hatırlanacak daima. İyi ki bu dünyadan Sabahattin Ali geçti…

HÜLYA SOYŞEKERCİ
hsoysekerci@gmail.com
Kaynakça
Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Evrensel Yayınları, 1997.
Filiz Ali- Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, De Yayınevi, 1986.
Muzaffer Uyguner, Sabahattin Ali, Bilgi Yayınevi, 1992.

Kürk Mantolu Madonna

http://yazarlar.eu/ali/Eski/aot-kmm.html

A. Ömer Türkeş
Yaşamı da yazdıkları gibi hüzün doludur Sabahattin Ali'nin. Bu yazıda ele alacağımız kitabı 1943 yılında yayınlanmıştı. Sevinerek söylemeliyim ki, YKY'nin "Bütün Eserleri" dizisi çerçevesinde basılarak yeniden okuyucularla buluştu.

Gerçekçiliğin en başarılı örneklerini vermiş olan bu olağanüstü duyarlı yazarın, "Kürk Mantolu Madonna" kitabı, yalnız tüm zamanların en hüzünlü aşk öyküsü olmakla kalmaz, aynı zamanda, edebiyatımızın en başarılı psikolojik anlatılarından da birisidir. Yenilmiş, silik, içine kapanmış bir insan kişiliği üzerine yapılmış çözümlemeler, o kişiliğin ardındaki çok zengin bir duygu ve düşünce dünyasının tasviri, kullandığı dilin sadeliği ve güzelliği, "Kürk Mantolu Madonna"yı bugün de okunur, güncel kılan özellikler. Yazarın nitelemesi ile, bu "uzun hikaye" bizlerde zaman duygusu hissettirmekte olağanüstü başarılı. Hızlı bir tempo ile giden ilk bölüm, Raif'in gençliğini ve duygularını aynen yansıtır. Önce yabancı bir ülkeye gelmenin çekingenliği ile geçen ağır tempo, onun aşkı bulması ile hızlanıverir. İkinci bölüm ise, kendini bu taşra kasabasına mahkum etmiş bir insanın yaşamına, taşradaki zaman akışına uygun olarak durağanlaşır; beklenecek bir şey yoktur, değişecek bir hayat yoktur; beklenen son ölümdür... Ve yazar, bu dingin yaşam ile sözdizimi arasındaki uyumu yakalar. Ancak böylelikledir ki, okuyucu o canlı, umut dolu gençliğin yerini tükenmiş, nihilist bir yaşamın almasının trajedisi ile duygudaşlık edebilir.

Öykü, klasik Yunan trajedilerinin temel bir özelliğini taşıyor. Önce bir hazırlık dönemi, ardından gelen mutluluk ve onu takip eden yıkım. Tüm bu süreç, yani mutluluğun ardından gelecek felaket, yine trajedilerin yapısına uygun olarak, öykünün çatılışı nedeni ile önceden haber verilmiştir. Zaten felaketin kaçınılmazlığının bilgisidir trajedinin etkisini arttıran. "Kürk Mantolu Madonna", asıl etkisini "son" yazısı ile birlikte gösteriyor. Ağzımızda kalan buruk bir taddır. Keşke dersiniz; keşke öyle olmasaydı, keşke savaş çıkmasaydı, keşke kızını gördüğünde donup kalmasaydı, keşke... Keşkeler sürüp gidecektir, ama hiç bir motif, Holywood veya Yeşilçam melodramlarındaki rastlantısallıklarla benzer değildir. Evet, rastlantılar bu yaşam trajedisini belirlemiştir, ancak, bu rastlantılar bütünüyle toplumsal, siyasal, ekonomik nedenlerin üzerinde yükselir. Aslında onlar zorunluluklardır.

Sol düşüncelere sahip, muhalif bir insandı, ve kuşkusuz bütün yazdıkları bu duruşun etrafında oluşmuştur. Ancak hiç kimse Sabahattin Ali'de çıplak bir ideolojik manüpülasyon, didaktik bir tonlama gösteremez. Her şey konunun ve ayrıntıların içinde kodlanmıştır. Neye karşı ise, karşı olduğu şeyi apaçık işaret etmez, okuyucunun gözüne sokmaz. Bu kitap, bir yandan toplum ve geleneksel aile yapısına, öte yandan savaşın akıldışılığına açık bir tavır alıştır aslında. Okuyucu, bu hüzünlü aşka engel olan savaşa da, parlak genç öğrencinin Anadolu'nun bir kasabasına gömülmesine, yaşamdan el etek çekmesine de öfkelenmeden edemez. Oysa ki, S. Ali yalnızca -üstelik bütün öykülerine göre daha dingin bir üslupta- bir yaşam anlatısı yapmaktadır. Ne büyük laflar kelam eder, ne yaşananları abartır. Tam tersi, o yumuşak, pastoral üslubun kendisidir isyanımızı, hüznümüzü yaratan
Remzi Yayınevi, 1943
http://www.dipnotkitap.ne...olu_Madonna.htm
Verdiği Puan: 10
3 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Mustafa İlhan Genç

@asilombard

- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
Kürk Mantolu Madonna, Hakikat gazetesinde 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihinde “Büyük Hikâye” başlığı altında 48 bölüm olarak tefrika edilir ve kitap olarak da ilk kez 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlanır.
Romanın yazılmasında, başta yazarın duygu ve düşünce dünyasında yer edinen insan, sevgi, aşk, yalnızlık ve yabancılaşma temalarının olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca Sabahattin Ali’nin 1928 yılında Almanya’ya devlet kanalıyla gönderildikten sonra orada tanıştığı ve âşık olduğu Frolayn Puder adlı bir bayanla yaşadığı yoğun duygular da eserin yazılmasında diğer bir etken olarak karşımıza çıkar.
Kürk Mantolu Madonna, iki farklı anlatıcının bakış açısıyla kaleme alınan ve bu anlatıcılar yoluyla yabancılaşma olgusuna birçok cepheden yaklaşan bir romandır. Romanda, kahraman-anlatıcının iş yerinde herkesin sıradan ve sıkıcı olarak gördüğü Raif Efendi’nin iç dünyasını, Raif Efendi’ye ait bir hatıra defteri aracılığıyla keşfetmesi ve onun yabancılaşmasının nedenleri anlatılır. Kürk Mantolu Madonna romanında, romanın aslî kahramanı Raif Efendi üzerinden değerlendirilmekle birlikte, kahraman-anlatıcı ve Maria Puder gibi karakterlerin de yabancılaşmasına dikkat çekilecektir. Gerek kahraman-anlatıcı, gerek Maria Puder Raif Efendi’nin yalnızlığının ve yabancılaşmasının sebeplerini açığa çıkaran karakterlerdir.
Bu açığa çıkarmada Raif Efendi gibi bu iki karakterin de edebiyat ve sanatla meşgul olmaları ve dolayısıyla insanı çözümlemede ve gözlemlemede edebiyatın ve sanatın gücünden faydalandıklarını söylemek gerekir. Her üç karakter de genel kabulün dışında bir yaşam ve bir felsefe geliştirmiş, hakikî insanı aramak için ısrar etmiş ve çevrelerine karşı yabancılaşmışlardır.
***
Kahraman-anlatıcı, yirmi beşyaşlarında, Ankara’da yaşayan ve çocukluğundan beri edebiyatla meşgul olan biridir. Parayı yaşamak için gerekli görmekte ve zengin olmak yerine şiir ve hikâye yazarak hayatını anlamlandırmaya çalışmaktadır. Kapitalizmin esiri olmayan kahraman-anlatıcı, ne mülk sahibi olmuş ne de bürokraside önemli yerlere gelmiştir. Onun bu durumunun iyice açığa çıkması için okul arkadaşı Hamdi Bey’le karşılaşması ve onun kendisine ne kadar yabancılaştığını görmesi yeterli olacaktır.
Anlatıcı, Raif Efendi’nin yaptığı bir resimde müthiş bir yetenek görüp bu yeteneği keşfetmek ve kendi yalnızlığını ancak bu kişiyle bir arkadaşlık kurarak gidermeyi düşünür. Nitekim o da yazdığı şiir ve hikâyelerle insanı anlamaya çalışan ve bu uğraşı yüzünden de çok da değer görmeyen bir yalnızdır. Bundan dolayı da Raif Efendi ile her geçen gün arkadaşlığını ilerletir ve böylece bizim Raif Efendi’nin gerçek hikayesini öğrenmemize aracılık etmiş olur.
***
Raif Efendi’nin iş ve aile ortamında bir yalnız ve yabancı olarak görülmesi ilk olarak kahraman-anlatıcının dikkatiyle ortaya çıkmaktadır. Ne iş ne de aile ortamında yaşadığı çevrenin insanına benzemeyen Raif Efendi, bu hâliyle her iki ortamda da önemsenmeyen, silik ve pasif bir kişidir. Raif Efendi’nin henüz iç dünyasının zenginliğini keşfetmeyen kahraman-anlatıcı da bu algıyı diğer insanlarla paylaşarak onu oldukça “manasız” ve “sıkıcı bir mahluk” olarak görür.
Raif Efendi’nin hâl ve tavırlarında hiç de lisan bilen bir insan görünüşü yoktur. Ama her şeyden ziyade onun belirgin özelliği insanlığına yabancılaşan bir makineye ve bir robot insana dönüşmüş olmasıdır. Raif Efendi sevinme, üzülme, heyecanlanma, kızma, kendini savunma, yükselme… gibi insanî vasıflarını yitirmiştir. Bu da onun hem iş yerinde hem de ailesinde gereksiz bir insan muamelesi görmesine sebep olur.
Kahraman-anlatıcı, bir tesadüfle Raif Efendi’nin resim yeteneğini keşfedince onu yakın bir takibe alır ve hastalandığı bir gün de evine giderek ailesini yakından tanımaya çalışır. Kahraman-anlatıcı, oldukça kalabalık bir aileye sahip olan Raif Efendi’nin, evinde de “fazla ve lüzumsuz bir şey” gibi durduğuna ve dikkat ederek bu insanlar arasında da yabancı bir duruş sergilediğini gözlemler. Evin maddi olarak bütün yükünü çekmesine rağmen, evde varlığı ve yokluğu belli değildir. Kahraman-anlatıcıya göre, bu hâle düşmesinde bilinçli olarak onlardan kendini izole etmesi, onlarla iletişim kurmaması ve herhangi bir olumsuz duruma karşı tepki vermemesi neden olur.
Raif Efendi’nin kendisine, ailesine ve topluma karşı neden yabancılaştığını, kendi kaleminden psikolojik bir tahlil eşliğinde öğreniriz. Bir insana içini dökmek yerine yazmakla rahatlamaya çalışması da insanlarla arasına koyduğu mesafenin hiçbir zaman kapanmadığının bir göstergesi ve kendisini kimsenin anlamayacağı düşüncesinin bir sonucu olarak görülmektedir. Raif Efendi, ta çocukluğundan başlayarak mevcut zamana kadar yalnızlaşmasının ve yabancılaşmasının sebeplerini defterinde anlatır. Çocukluğunda sessiz, mahcup ve çekingen bir karaktere sahip olan Raif Efendi Raif Efendi insanlarla kuramadığı iletişimi ve yakınlığı kitap okuyarak ve resim yaparak gidermeye çalışır.
Raif Efendi, sadece arkadaş çevresiyle değil, ailesiyle de bir iletişim kuramaz ve onlara karşı da hep yabancı bir duruş sergiler. Babasının kendisini hiç tanımadığını, babası tarafından Almanya’ya bir fabrikada sabunculuk tekniğini öğrenmesi için gönderildiği zaman anlar. Çünkü O, hiçbir zaman ticaretle ilgilenmemiş ve para kazanma hırsı içinde olmamıştır.
Ailesinde yabancılık hissettiği kişi sadece babası değildir, ablaları da onunla iletişime geçmeyen kişilerdir. Annesi ise, oğlunun ruhuna giremeyecek kadar silik ve zavallı biridir. Bu durumda Raif Efendi de biyolojik bağla bağlı olan, ancak gönülden bağlı olmadığı ailesinin kendisine vermediği sevgiyi ve ilgiyi yabancı bir ülkede yabancı bir kadın olan Maria Puder’de bulur. Maria Puder dışında Almanya’da da kimseyle iletişim kurma gereği duymaz.
Raif Efendi, Maria Puder’den uzun süre mektup alamayınca onun tarafından aldatıldığını ve unutulduğunu düşünür. İnsanlara güvenmek ve inanmak kabiliyetini bu sefer iyice yitirir. Maria Puder’le hayata tutunan ancak onu kaybedince de tüm yaşama sevincini ve umudunu kaybeden Raif Efendi, bundan sonra sadece yaşamak için yaşayacaktır. Maria Puder’i unutmak için âşık olmadığı bir bayanla evlenir ve çocukları olur. Ancak o, ne eşiyle ne de çocuklarıyla bir yakınlık kurmadığı gibi Maria Puder’i de unutamaz.
Raif Efendi robot insan olarak ailede baba, iş yerinde bir memur rolünü üstlenerek insanın sıradanlaşması anlamındaki genel yabancılaşmayı üst seviyeye çıkarır. Düşünmeyen, sorgulamayan ve sadece fizikî ihtiyaçlarını karşılayan biri olur. Yaşadığı hayal kırıklığından dolayı kendine de yabancılaşarak ruhu yerine bedeninin sesini dinlemeyi tercih eder. Bu bakımdan hastalığı sırasında göstermiş olduğu aşırı tepkiler, sadece bedeni için yaşayan bir kişi görüntüsünü ortaya koyar.
Raif Efendi burnunun dibinde olsa bile mutluluğu yakalamak için hiçbir çaba göstermez, adeta mutsuz olup acı çekmekten hoşlanır gibidir. Maria Puder’i onca sevdiği halde her şeyi tesadüflere bağlar ve olaylara hemen hiç müdahale etmez. Hatta bir tesadüf sonucu karşılaştığı kızı ile tanışmayı bile düşünmez.
***
Babası Yahudi, annesi Alman olan Maria Puder, Almanya’da kendini hep yabancı ve gurbette hissetmiştir. Dindar bir Yahudi olmadığını, ecdadının vatanlarından koparılıp dünyanın birçok yerine dağıldığını ve uzak vatanına hasret duyduğunu ifade eder. Maria Puder de Berlin’de hem bir Yahudi olarak hem de “aradığı insanı” bulamama noktasında Raif Efendi gibi yabancı bir kişidir.
Maria Puder Atlantik adı verilen bir yerde keman şarkıcısıdır. Raif Efendi kendisini takip edip dinlemeye geldiğinde onun masasına gelir ve onunla tanışır. İnsanı gözlemleme hususunda Raif Efendi kadar başarılı olan Maria Puder, onun diğer erkeklere benzemediğini düşünerek arkadaş olmalarını teklif eder. Raif Efendi’ye böyle bir teklifte bulunmak ve açık açık konuşmakla bir kadın gibi olmadığını gösterir. Raif Efendi’yi ise utanması ve mahcubiyetiyle bir çocuk ve bir genç kıza benzetir. Bu durumda ikisi de toplumun kadın ve erkeğe biçtiği rolün dışında, cinsiyetlerine yabancı bir karakterle ortaya çıkmaktadır.
Her ikisini birleştiren, bu aykırılıkla birlikte asıl, “o insanı arama” düşüncesidir. Raif Efendi, aradığı insanı bulduğunu düşünerek, kitap ve resimden sonra nihayet özne insana doğru yönelir. Maria Puder, erkeklerin kadını sadece bedeni için arzuladıklarını ve bu bedene sahip olmak için para harcadıklarını söyleyerek erkeklere olan sevgisizliğini ve güvensizliğini dile getirir. Diğer kadınlar gibi olamayınca da erkekler tarafından terk edildiğini ve yalnız kaldığını vurgular. Hayalindeki erkeği ise bir kadına sevmek dışında herhangi bir amaçla yaklaşmayan ve doğallığını yitirmeyen biri olarak tanımlar. Yani Maria Puder de Raif Efendi gibi, gerçek sevginin ve aşkın peşinde olan biridir. Bu sevgi ya da aşk ne menfaatle ne parayla ne de şehvetle kirletilmeyecek kadar özeldir.
Kürk Mantolu Madonna‘da anlatma ile olay zamanı arasında yaklaşık 15 yıllık bir süre vardır. Raif Efendi’nin hatıralarını not ettiği defterinin başında 20 Haziran 1933 tarihi yazılıdır. Bu anlatılacak olayın yazıya geçirilme zamanıdır. Olay zamanı ise defterde 10-15 yıl öncesi olarak belirtilmiştir.
Raif Efendi’nin asıl macerası “Umumi Harbin son seneleri” ve “mütarekeden sonra”ki dönemde başlar. Mondros Mütarekesi 1918′e yapıldığına göre, bir yıl kadar da Raif Efendi’nin Havran ve İstanbul’daki okuma serüveni sürdüğüne göre; Raif Efendi ile Maria Puder’in tanımalarına 1919 yılını esas alabiliriz.
Kürk Mantolu Madonna‘da çerçeve olayın geçtiği mekan Ankara, asıl olayın mekanı ise Berlin’dir.
Verdiği Puan: 10
2 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Ferda Nihat Köksoy

@ferda-nihat

- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
SABAHATTİN ALİ (1907-48), Yazar-Öğretmen, İlk Baskı: 1943, 2013 (62.Baskı), Yapı Kredi Yayın, 160 sf.
http://www.kitabinomurgas...hattin-ali.html
-(Raif Efendi) ...pek alelade, hiçbir özelliği olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de BAKMADAN GEÇTİĞİMİZ İNSANLARDAN biriydi. ...Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendimize sorarız: "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" Fakat bunu düşünürken yalnız o insanların DIŞLARINA bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir İÇ ÂLEMLERİ olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların MANEN YAŞAMADIKLARINA hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul alemi MERAK etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, BEKLEMEDİĞİMİZ ZENGİNLİKLERLE karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç BİLİNMEYEN bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
(Anlatıcının, böylesine sıradan görünüşlü Raif Efendi'nin ANI DEFTERİNİ okuyup, onun gerçeğini öğrendiğinde yazdıklarından bir bölüm)

-(Okul arkadaşı Hamdi) Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı adetlerinden biri de galiba eski -ve kendilerinden geri kalmış- arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da ŞUURLU DALGINLIKtı. Sonra, o zamana kadar "siz" diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire "sen" diyecek kadar alçakgönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin SÖZÜNÜ YARIDA KESİP rastgele manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak, hatta çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak... Bana rast geldiğinde memnun görünüyordu. İhtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi düşünerek, BENİM GİBİ OLMADIĞINA seviniyordu. Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir FELAKET geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi FERAHLIK duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.

...pratik hayatın muvaffakiyetlerinden, EDEBİYAT gibi boş şeylerin mektep sıralarından sonra ancak zararlı olabileceğinden bahsetti. Kendisine cevap verilebileceğini, münakaşa edilebileceğini asla aklına getirmeden, küçük bir ÇOCUĞA NASİHAT verir gibi konuşuyor ve bu cesareti hayattaki muvaffakiyetinden aldığını tavırlarıyla göstermekten de hiç çekinmiyordu.

...İnsanlar arasındaki münasebetleri tanzim eden amiller ne kadar GÜLÜNÇ, ne kadar dıştan, ne kadar boş ve bilhassa asıl insanlıkla ne kadar az alakası olan şeylerdi...

...İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde KUDRET ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı SARHOŞ eden ne vardır? Hele bunu yapmak fırsatı, birtakım ince hesaplar dolayısıyla, ancak muayyen bazı kimselere karşı kendini gösterirse.

-İçlerinin esneyen BOŞLUĞU karşısında ancak başka başka insanları küçümsemek ve TAHKİR etmek, onlara GÜLMEK suretiyle kendilerini TATMİN edebiliyorlar, şahsiyetlerinin farkına varıyorlardı.

-İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, KÖRLER GİBİ rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

RAİF EFENDİ'NİN DEFTERİNDEN-1933- :
-Hiçbir şey beni, HAKKIMDAKİ KANAATİ DÜZELTMEK MECBURİYETİ kadar korkutmazdı.

-Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?

...(Berlin'de) Bu sefer okuduklarım, çocukluğumun ve ilk gençliğimin tercüme veya telif kitapları gibi sadece kahramanlardan, fevkalade insanlardan ve görülmemiş maceralardan bahsetmiyorlardı. Hemen hemen hepsinde KENDİMDEN, etrafımdan, gördüklerim ve duyduklarımdan BİRER PARÇA buluyordum.

-(Resim Sergisinde) ...orada, KÜRK MANTOLU BİR KADIN PORTRESİNİN önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. ...olduğum yerden ayrılamıyordum. Bu portrede ne vardı?... Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. ...masumluk ve iradeyi, sonsuz bir hüzün ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum.

...(Tanıtım yazısında, ressam Maria Puder'in kendi portresi olan resmin), Andreas del Sarto'nun Madonna del Arpie tablosundaki Meryemana tasvirine çok benzediği yazılıyor ve yarı şaka bir ifade ile Kürk Mantolu Madonna şeklinde niteleniyordu. ...Sarto'nun bu tablosundaki MERYEM, düşünmeyi öğrenmiş, hayat hakkındaki hükümlerini vermiş ve dünyayı küçümsemeye başlamış bir kadındı. İki tarafında ibadet eder gibi duran azizlere değil, kucağındaki Mesih'e değil, hatta gökyüzüne de değil, TOPRAĞA bakıyor ve muhakkak ki bir şeyler görüyordu.

...bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, BİR İNSANI ARAMAKLA geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım. O resim aradığım bu insanı bulmanın mümkün olduğuna, hatta ona pek yakın bulunduğuma, bir müddet olsun beni inandırmış, içimde, bir daha uyutulması kabil olmayan bir ümit uyandırmıştı.

...Yirmi dört yaşıma geldiğim halde hala çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım. Basit, hatta belki de hiç güzel olmayan bir resim bende ne müfrit intibalar bırakmış, NE GENİŞ ÜMİTLER doğurmuştu. O soluk insan yüzüne kitaplar dolduracak kadar çok manalar vermiş, onda, hakikatte asla olmayan vasıflar bulmuştum.

-(Onunla karşılaştığında) Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, İÇİMİN BU KADAR GENİŞLEDİĞİNİ hatırlamıyordum. ...Bir gece için bu kadarı çoktu bile...Zaten küçüklüğümden beri SAADETİ İSRAF etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim.

-(Maria Puder:) "...bütün erkeklerden niçin bu kadar nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için...Herhangi bir şekilde TALEPLERİ REDDEDİLDİĞİ ZAMAN DÜŞTÜKLERİ ŞAŞKINLIĞI görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. Kendilerini daima bir AVCI, bizi zavallı birer AV olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, İTAAT etmek, istenilen şeyleri vermek... Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz... Ben bu AHMAKÇA ve KÜSTAHÇA ERKEK GURURUNDAN tiksiniyorum. ...Sizinle, bunun için DOST olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok..."

-Maria Puder bana bir RUHUM OLDUĞUNU ÖĞRETMİŞTİ. ...Bir ruh, ancak benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu...Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek birbirine koşuyordu.

- (Maria Puder:) "...dünyada ciddiye aldığım yegane iş budur (resim yapmak). Sırf bunun yüzünden resim yaparak geçinmek istemiyorum (şarkı söyleyip, keman çalarak geçinir). Çünkü o zaman kendi İSTEDİĞİMİ DEĞİL, BENDEN İSTENİLENİ yapmaya mecbur olacağım...Asla...Asla... Vücudumu pazara çıkarmayı tercih ederim."

- (Maria Puder:) "Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu...Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?...Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin YALVARIŞLARINIZDA BİLE BİR TAHAKKÜM, BİZİM REDDEDİŞLERİMİZDE BİLE BİR ACİZ bulunacak?

...dünyada...hiç bir mahluk bir erkek kadar HODBİN, KENDİNİ BEĞENMİŞ ve kibirli, fakat aynı zamanda KORKAK ve RAHATINA DÜŞKÜN değildir."

-Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız KAÇIRILAN FIRSATLAR asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, "BU BÖYLE OLMAYABİLİRDİ!" düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.

...konuşmaya ne kadar muhtacım. HER ŞEYİ İÇİNDE BOĞMAYA MECBUR OLMAK, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir?
Verdiği Puan: 10
2 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Erkan ÇAKIR

@erkancakir

- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
Önyargı ve Aşk
Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna kitabı uzun süredir çok satanlar listesinde yer alıyor. Aslında pek fazla okumam kitapların çok satanını. Çok satılma kaygısı ile kitap yazıldığı zaman aslında pek de edebi olmuyor. Çok satanlar listesi, sırf Twitter da söz paylaşımı için çıkan kitaplar, dini hassasiyeti kullananlar, argo cümlelerle örülü ilişki romanları, yaşadığımız ülkenin değerlerine verip veriştiren kitaplardan geçilmiyor. Çok satanlar listesini takip etmek bir nevi popüler kültürün gölgesinde kalmak gibi olduğu için biraz soğuk duruyorum. Tabiki bu düşüncelerim tüm kitaplar için geçerli değil. Değerli arkadaşım Hatice Akman kitabı bana hediye etti  O vasıtayla okuma imkânım oldu ve gerçekten kitaba hayran kaldım. Kesinlikle okunması gereken kitaplardan birisidir.
Kitaptan biraz bahsedecek olursak; Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali'nin 1943 yılında yayımladığı bir romanıdır. Benim okuduğum ise 71. Baskısıdır. Romanın başkarakterlerin Maria Puder ve Raif Efendi'dir. Başka bir kişi ikisi arasındaki geçen aşk hikâyesini Raif efendinin not aldığı defterden yararlanarak anlatmaktadır.
Roman ilk etapta her ne kadar bir aşk hikâyesi gibi anlatılsa da, içerik sadece aşktan ibaret değildir. Zenginlik, yoksulluk, o döneme ait hayat kesitleri ve en önemlisi insanlar hakkında herhangi bir bilgi elde edilmeden yapılan önyargılardan bahsedilmektedir. Yazar romanın birçok yerinde hem başkalarının hem de kendisinin yaptığı önyargılardan bahsetmektedir. Örneğin kitapta geçen bir cümle: "Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz”. Günümüz toplumunda insanları hiç çekinmeden etiketliyoruz. Yazar hiç şüphesiz bu konu üzerinde epeyce duruyor. Kitapta geçen hikâye Kürk Mantolu Madonna yani Maria Puder ve Raif Efendi arasında geçen aşk üzerine kurulu ancak bu aşk hikâyesi alışıla gelmiş aşk hikâyelerinden değil. İlk etaptan beri müthiş bir bağ ile bağlı olmasına karşın o kadar uzak ve durgun. Adeta bir anne ve çocuk ilişkisi gibi. Kitapta geçen cümle: "Seni seviyorum... Deli gibi değil gayet aklı başında olarak seviyorum."
Sabahattin Ali, bir eserinde şöyle bir söz kullanıyor: “ Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti.” Elbette bunun altında birçok neden var kendisine göre ama ilk olarak bir tanesi var ki, her şeyi açıklamakta.
İşte Sabahattin Ali'nin çocukluk arkadaşı Ali Demirel'in sözleri:
“Annesi sinirli bir kadındı. Sabahattin Ali'den çok, kekeme oğlu Fikret'e (Şenyuva) yakınlık gösterirdi. Arada bir Sabahattin Ali'yi azarlar, hatta döverdi. Bu ayrıcalıklı davranış Sabahattin Ali'yi derinden yaralamıştı. Bundan dolayı, annesinin, hatta kimsenin kendisini sevmediğine ve sevmeyeceğine inanmış, babasına daha bir bağlanmıştı.”
Ve çok önemli bir eseri olan Kürk Mantolu Madonna'da şöyle demişti yazar:
“Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. “Bunun böyle olmaması lazımdı” diyordum. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti. Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum.”(http://hangi-edebiyat.tum...e-soyle-bir-soz )
Kitapta beğendiğim cümleler ise bunlardır;
"Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı. Çünkü o, benim için bütün insanlığın timsaliydi."
"Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?"
"Aşk öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilemediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilemeyiz."
"Sana ihtiyacım yok ki benim! İnsan yalnız da mutsuz olabilir çünkü."

"Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız(düş kırıklıklarımız), hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini __bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?"

"İnsanlar, birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar."
“Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur? Diye sordum -Hayır, dedi- senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil; çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması… İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir.”
"Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş __kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."
“ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım”

Daha fazlası için erkancakir.net
3 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·
- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
Adet edindiğim üzere olumsuz gördüğüm tarafıyla başlamak istiyorum kitaba, Raif Efendi sen nasıl bir insansın yahu, bu kadar da olmaz,neyin eksikti ki hayata tutunmak konusunda bu kadar gayri ciddi biri oldun,baban eşraf ve senin bu kız hallerin,hayata tutunmayışın ve savaşmayışın beni o kadar sinir etti ki almanyada sabun yapımını öğrenmeni temenni ettiğim o anlar yerine orada sabun olmanı yeğlemeye başladım doğrusu, ne kadar uyuz bir adammışsın sen, sana zerre kadar acımadım, senin gibiler yüzünden bir sürü onursuz insan başkalarının sırtını basamak olarak kullanmayı kendinde meşru bir hak olarak görüyor, toplum için asıl büyük tehlike sen ve senin gibi sefil herifler, biraz mücadeleci olsan çok şey değişebilirdi senin gibiler sadece kendine değil koca bir cemiyete de zarar verir onların hak ve huhuklarının çiğnenmesine sebep olacak mafyavari insan kılıklı haşerelerin türemesine neden olduğunu bilmek sinirlerimi daha da zıplatıyor, sana neden kızıyorum biliyor musun, kendini mücadele etmekten alıkoyacak hiçbir sebep yok her türlü imkan var ama sen mücadele etmedin ve mücadeleci bir ruha sahip olmak için adam gibi çabalamadın, fabrikaya bile sadece öğleye kadar gittin, kızın giderken arkasından gidip sahip çıkmadın, tek yaptığın şey mariaya üzülmek, ama senin bu halinde gizli olan kadınsı yön aslında şu an birçok erkeğe yayılmış vaziyette, kadınlaşmış erkekler ve erkekleşmiş kadınlarla dolu sokaklar, bu yüzden sabahhattin alinin seni ön plana çıkarmasını ileri görüşlü olmasına veriyorum, madonna da çağın erkeklerine içerlemiş bir karakterdi, sevilecek insan olmadığına inanmıştı, seven birini bulunca ve ona inanınca dişiliği ve kişiliği yerine geldi demek yanlış olmaz aslında, geriye kalan herkes zaten hayatta var olan kişiler, iyi ve sessiz olunca seni ezen insanlar, iyiliklerine teşekkür etmeyen hatta buna mecburmuşsun intibaı veren zavallı insanlar her zaman her yerde var malesef, patron da aynı kişiliksiz ve karaktersiz yönetici tiplerinden biri ve onlardan da bolca var, benim dikkatimi çeken şeyse sabahhattin alinin ruhi durumları çok iyi görmüş olması ve her olayda kahramanın ne hissettiğini çok iyi yansıtmasıydı, beni asıl etkileyen cümlelerin ipe inci dizer gibi kelimelerin yerli yerinde ve özenle seçilerek kurulmuş olmasıydı, cümleler adeta akıyordu, bir yerde mola vermek çok zordu, akıcılık ve cümlelerin kurulmasındaki ustalık mükemmeldi, iyiki okudum dediğim bir romandı, teşekkür ederim sabahattin ali bey ! ... Madonna normal bir kadın değil, raif de alışılmış erkekten farklı bir profile sahip; bir nevi aşkı yüzünden babasının servetine sahip çıkamıyor diyebiliriz, yaşadığı çocukluk kişiliği üzerinde derin acılara sebep oluyor ama bu durum onun içli ve bilge birisi olmasını sağlıyor, aşkının ruhunda yarattığı tüm tazyiklere rağmen madonnayı kaybetmemek için ruhunun depremlerini ve yangınlarını içinde tutuyor, bu durumun onu ne hale getirdiğini düşünebiliyor musunuz? Ayrıca Madonna'nın ruhi yapısı Raif'te beni unuttu intibası uyandırıyor, mektuplarına cevap alamaması ve Madonna'dan haber gelmemesi ve Madonna için yaptığı onca hazırlık içinde biriktirdiği onca umut bir anda hayal kırıklığına dönüşüyor, çünkü Madonna baştan beri hep seninle olmaz mesajı veriyordu, hiç olmadık anda babasını kaybetmesi eniştelerinin tüm malına el koyması ve Madonna için belki de hayatı boyunca harcamadığı çaba, maddi sıkıntılar içinde yaptığı hazırlıklar ve maddi imkansızlıkların en yoğun olduğu bir anda hayata bağlanarak madonnayı yanına almak için çırpınması, hiç ummadığı anda karşısına çıkan marianın akrabasından marianın hazin sonunu öğrenmesi ve kızının var olduğunu bilmesi, raif gibi bir kişiyi bile biranlığına değiştiren aşkı, sonra yine aşkı sebebiyle hayata küsmesi ve her şeyi akışına bırakması insanlarla ilişkilerindeki uzaklık, yalnız kalma isteği insanlardankaçması ve sık sık hastalanması bile hep bu aşkın sonucu değil miydi, başka bir insan olsa elindeki imkanlarla başka bir kadın bulup unutabilirdi, ama raif bir kere seven aşkına sadık kalan bir karakterdi, belki de bize aşkın nasıl olması gerektiğini ve sevmeyi öğreten bir kitaptı, ikinci husus da sabahattin alinin diliydi, okurken sanki yokuş aşağı inen bir kayak pistinde gibiydim, başladıktan sonra durmak nerdeyseimkansız gibiydi, cümlelerin kuruluş biçimleri, kelimelerin cümle içindeki dizilişi,çok etkileyiciydi. Bence kitapta gereksiz ayrıntılara girmemesi daha güzeldi, lafı uzatmadı ikinci evliliğiyle ile abartılı bir hikayeye başvurmadı ve bunu defter bittiği için şeklinde bir sebebe bağladı, kurgu da harikaydı, yazmadaki ustalığı beni derinden etkiledi.
4 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Özlem Özışık

@ozlemozisik

“Berlin'de yalnızsınız değil mi?" dedi.
"Ne gibi?"
"Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhen yalnız... Nasıl söyleyeyim... öyle bir haliniz var ki..."
"Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... bütün dünyada yalnızım... küçükten beri..."
"Ben de yalnızım..." dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: "boğulacak kadar yalnızım..." diye devam etti, "hasta bir köpek kadar yalnız..."
- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
82 beğen · 0 yorum · alıntı

Emine Huylu

@eminehuylu507

Dünyanın en basit ,en zavallı,hatta en ahmak adamı bile,insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..Niçin bunu anlamakta bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?
- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
27 beğen · 0 yorum · alıntı

Bayram KAYA

@bayram-kaya

Birbirlerine bu kadar yakın kişilerin buluşması enderdir. Bizler tesadüfün, bu lütfunu tekmelemeyecek kadar zeka gösterelim.
- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
22 beğen · 0 yorum · alıntı

Baran Yusuf

@baranyusuf

"Bitmiyor, sadece bazen belki güneşli bir günde veya kalabalık bir gecede geçtiğini sanıyorsun ama geçmiyor esasında. Alışıyorsun zamanla. Asla bitmiyor..."
- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
20 beğen · 0 yorum · alıntı

Gece

@siyahsiirler

Dünyada bana hiçbir şey, tabiatta melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.
- Sabahattin Ali
9.1 (4594 oy)
18 beğen · 0 yorum · alıntı

Benzer Kitaplar

9.1/10
4594 oy
Sence kaç puan almalı?
0