ara

1984

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - Nineteen Eighty-Four

1984 Konusu, Özeti ve Türleri

1949 yılında yazılan roman, 1984 yılına yönelik bir disutopya, totaliter rejimlere haklı bir şekilde eleştiri niteliğindedir. Ortaya koyduğu "big brother is watching you" sloganı günümüze kadar ilgisini kaybetmemiştir. Romanda dünya sadece 3 büyük devletten oluşur ve bu devletlerin de birbirleriyle sürekli savaş halinde olmasından kaynaklanan bir baskı ortamı vardır. George Orwell romanı yazdıktan 1 sene sonra hayatını kaybetmiştir.
1984
Yazar:
Çevirmen:
Yayınevi: Can Yayınları
ISBN: 9789750718533
Sayfa: 350 sayfa
Basım Tarihi: 2012
"Yirminci yüzyılın en önemli yazarlarından biri olan George Orwell, 47 yıllık yaşamına iki başyapıt sığdırmıştır; Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört.

1945 yılında yayımlanan Hayvan Çiftliği'nde, bir grup hayvanın kendilerini sömüren insanların yönetimini devirip eşitlikçi bir toplum kurmaya çalışmasının öyküsü anlatılır.

Bir siyasal yergi başyapıtı sayılan Hayvan Çiftliği'ni 1949'da Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı roman izledi. Onvell'in bu son kitabı, her şeyin tümüyle devletin denetiminde olduğu belleksiz ve muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı yürekten bir uyarı niteliğindeydi. Dünyanın sürekli birbiriyle savaşan üç totaliter polis devletinin egemenliği altında olduğu düşsel bir gelecekte geçen roman, hem o dönemde hem de sonraki yıllarda çok sayıda okuru derinden etkileyecek, güncelliğini hiç yitirmeyecekti.

Kitabın İçinden

Birinci Bölüm

Nisan ayının soğuk, ama açık bir günüydü; saatler on üçü gösteriyordu. Yıldırıcı esen rüzgârdan korunabilmek için çenesini göğsüne gömmüş olan Winston Smith, hızla Zafer Konağı’nın camlı kapısından içeri süzüldü; ama bir toz bulutunun da kendisiyle birlikle içeri dalmasına engel olabilecek kadar çabuk davranamadı.

Hol, kaynamış lahana ve eski paçavra kilim kokuyordu. Ev için oldukça büyük, renkli bir poster, dipteki duvara asılmıştı. Posterde, özenilmeden yapılmış, bir metreden daha geniş, koskocaman bir yüz. resmi vardı: kırk beş yaşlarında, siyah gür bıyıklı, sert çizgileriyle bir erkek yüzü. Winston merdivenlere yolaldı. Asansöre binmeyi denemenin bir yararı yoklu. En iyi zamanlarda bile çalıştığı seyrekti; üstelik son günlerde elektrik kısıntısı vardı. Nefret Haftası’na hazırlık nedeniyle ekonomik önlemlerin bir parçasıydı bu. Daire yedinci kattaydı Otuz dokuz yaşında olan ve sağ ayak bileğinin üstünde bir varis ülseri taşıyan Winston, yolda birkaç kez dinlenerek, ağır ağır çıktı merdivenleri. Her katta asansörün karşısında asılı olan poster, kocaman yüzüyle onu bakıyordu. Gözleriyle insanın hareketlerini izliyormuş gibi yapılmış resimlerdi bunlar resmin altındaki başlıkta: BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE, yazılıydı.

İçeride yumuşak bir ses. ham demir üretimiyle ilgili birtakım İstatistik değerleri okuyordu, Ses, sağdaki duvara yerleştirilmiş, buğulu bir aynayı andıran, dikdörtgen metal levhadan geliyordu. Winston, bir düğmeyi çevirdi. Ses azalır gibi oldu, ama sözcükler hâlâ seçilebiliyordu. Tele ekran denilen bu aletin sesi azaltılabiliyor, ama tümden kapatılamıyordu. Pencereye yaklaştı. Ufak tefek, çelimsiz bir yapısı vardı: Parti’nin üniforması olan mavi tulum, bedeninin inceliğini ortaya pek çıkarmıyordu. Saçlarının rengi açıktı. Yüzü doğal bir pembelikteydi, teni ise adi sabun ve kör jiletlerden ve yeni biten kışın soğuğundan sertleşmişti.

Kapalı pencerenin kanatlarının gerisinde, dışarıdaki dünya soğuk gibiydi. Aşağıda caddede küçük rüzgâr girdapları, tozları ve kâğıtları çevirip savuruyordu ve güneşin ışımasına, gökyüzünün koyu maviliğine karşın her yana asılmış posterlerin dışında hiçbir şeyde canlılık ve renklilik göze çarpmıyordu. Bu kara bıyıklı yüz her köşeden bakmaktaydı. Posterlerden biri, hemen karşıdaki evin önüne asılmışta. Karanlık gözleri Winston’a dikilmiş, BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE, diyordu. Aşağıda, caddede köşesi yırtılmış başkabir poster rüzgârla inip kalkarken tek sözcük INGSOS bir görünüp bir kayboluyordu. Uzakta bir helikopter, damları sıyırarak alçaldı, büyük bir mavi sinek gibi bir süre havada asılı kaldı, sonra bir eğri çizerek ok gibi fırladı, insanların pencerelerini gözleyen polis devriyesiydi. Bu devriyeler pek önemli değildi, asıl önemli olan Düşünce Polisi’ydi.

Winston’nun arkasındaki tele ekrandan gelen ses dokuzuncu üçyıllık planın hedefleri başlığı konusunda ve ham demir hakkında hâlâ bir şeyler geveleyip duruyordu. Tele ekran aynı anda hem yayın yapabiliyor, hem de kaydedebiliyordu. winston’ın çıkardığı fısıltıyı aşan her ses, hemen kayda alınabiliyordu; üstelik Winston, metal levhanın egemen olduğu görüş alanı içinde bulunduğu sürece, işitilebildiği kadar görülebiliyordu da. Herhangi bir anda seyredilip seyredilmediginizi anlayabilmeniz olanaksızdı. Düşünce Polisi’nın, ne kadar sıklıkla ya da nasıl bir sistemle kimi izlediği bilinemezdi iler an. canları ne zaman dilerse, alıcıyı çalıştırabilirlerdi. Çıkardığınız sesin işitildiği, karanlıkla olmadığınız sürece, her hareketinizin izlendiği varsayımı, içgüdüsel bir alışkanlık haline dönüşmüştü, bununla yaşamanız gerekiyordu yaşıyordunuz.

Winston, sırtı tele ekrana dönük durdu. Böylesi daha güvenliydi; gelgelelim sırtın bile birşeyler işaret edebileceğini çok iyi biliyordu. bir kilometre otede çalıştığı yer olan Doğruluk bakanlığı kirli bir sorunlu olarak, geniş ve bembeyaz ayaktaydı. bu. diye duşundu belli belirsiz tiksintiyle bu. Londra, Birineci Hava üssü’nün merkez kenti. Okyanusya kentlerinin en yoğun nüfuslu üçüncü kenti. Londra’nın ben böyle mi olduğunu anımsayabilmek için bazı çocukluk anılarını belleğinden sokup çıkarmaya çalıştı. Yanları kereste kirişlerle kapatılmış, pencereleri kartonlarla yamanmış, çatıları oluklu demir levhalardan, düzensiz bahçe duvarları dört bir yana eğilmiş, çürümeye yüz tutmuş 19. yüzyıl evlerinin bu görüntüsü her zaman var olmuş muydu? Peki ya sıva tozlarının girdaplar oluşturarak uçuştuğu, moloz yığınlarının üstünde, tek tük söğüt ağaçlarını barındıran, bombardımana tutulmuş bölgeler, bombardımanların açtığı geniş alanlara serpilmiş ahşap kulübelerin bulunduğu yerler? Sır yararı yoktu, anımsayamıyordu; çocukluğundan geriye, zemini belirsiz, anlaşılmaz bir sürü anlık görüntü dışında hiçbir şey kalmamıştı.

Doğruluk Bakanlığı. Yenikkumaştaki Doğrubak, görünürdeki herhangi bir nesneden çok farklıydı. Bu koskocaman piramit biçimindeki, pırıl pırıl beyaz beton 300 metre yüksekliğindeydi Winston’ın bulunduğu yerden, beyaz cephesinde süslü hatillerle yazılı, partinin ile sloganını okuyabiliyordu.
1984 kitabı Tüm zamanların en iyi kitapları listesinde yer almaktadır.

1984 - s41

Winston'ın içi üşümüştü sanki. İki Dakika Nefret sırasında toplu çılgınlığa katılmadan edemezdi, ama bu ilkel "B-B!... B-B!" ezgisi öteden beri yüreğine korku salardı. Hiç kuşkusuz, her seferinde herkesle birlikte o da söylerdi; söylememek söz konusu bile değildi. Duygularını gizlemek, aklından geçenlerin yüzüne yansımasını önlemek, herkes ne yapıyorsa onu yapmak, içgüdüsel bir tepkiydi. Ama gözlerinin birkaç saniyeliğine de olsa duygularını dışavurması onu ele verebilirdi. İşte ne olduysa o anda oldu; oldu denebilirse kuşkusuz.
Burcu S. tarafından eklenmiştir.

1984 Kitap Listeleri

725
KİTAP
Okuduğum en güzel kitap
Okuduğumuz en güzel kitapları bu listede topluyoruz! Sen de en beğendiğin kitabı listeye ekle....
311
KİTAP
Filmi de çekilen kitaplar
Edebiyat dünyasından sinema dünyasına taşınan unutulmaz eserler bu listede! ...
549
KİTAP
Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap
Neokur üyelerinin katkılarıyla ortaya çıkmış olan, ölmeden önce okunması gereken kitapların toplandığı listedir...

Onur Tüzüngüven

@onur-tuzunguven

- George Orwell
9.1 (1445 oy)
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Günümüz

İngiliz yazar George Orwell'in en ünlü yapıtlarından biri olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, özellikle 11 Eylül 2001'de New York'ta Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Was-hington'da ABD Savunma Bakanlığı'na düzenlenen uçaklı saldırıdan sonra dünyanın içine yuvarlandığı karanlık dönemde yeniden güncellik kazanmıştır. 11 Eylül olayının ardından ABD'nin çıkardığı Yurtseverlik Yasası devlet güvenliğini sağlama gerekçesiy-le bireylerin en temel haklarının askıya alınmasının yolunu açmış, yönetimin ne paha-sına olursa olsun insanlar üzerinde sürekli denetim sağlama gayretleri insan haklarını savunan çevrelerde yaygın endişeler doğurmuştur. "George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te betimlediği dünyaya mı geldik?" sorusu birçok makaleye konu olmuş-tur. (www.epic.org 4 Nisan 2003). ABD'de başlayan sıkı denetim uygulamaları kısa sürede bütün dünyaya da yayılmıştır.


George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, bilindiği gibi, Soğuk Savaş'ta siyasal amaçlarla yaygın biçimde kullanılmıştır. Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA Soğuk Savaş'ın kültür alanındaki en büyük operasyonlarından birinde, kitabın ve kitaptan yararlanılarak yapılan filmin bütün dünyaya dağıtılmasını sağla-mıştır. (Saunders 2000:293-298). Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, günlük dile de geçen birçok kavramın kaynağı olmuştur. "Büyük Birader", "Büyük Birader sizi gözetliyor", "düşünce suçu", "dü-şünce polisi" gibi kavramların günlük dile yerleşmesi, George Orwell'in imgeleminde yarattığı dünyanın gerçek dünyayla bağını gösteren bir olgudur. Türkiye ve dünya televizyonlarını kasıp kavuran ve sokaktaki insanın günlük eğlencesine dönüşen "Biri Bizi Gözetliyor", "BBG Evi" gibi programların esin kaynağı da Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanıdır.

Karamsar Roman
Karamsar bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, bir karşı-ütopyadır. Ro-manda, dünya, sürekli olarak birbirleriyle savaşan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya adlı üç büyük devlete ayrılmıştır. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, Britanya'yı, Avustralya'yı ve Güney Afrika'yı içine alır. Avrasya, Avrupa ve Asya'nın Portekiz'den Bering Boğazı'na kadar uzanan kısımlarından meydana gelir. Doğu Asya ise, Çin, Çin'in güneyindeki ülkeler, Japonya, Mançurya, Moğolistan ve Tibet'i kapsar. Ayrıca, adı geçen üç büyük devletin ele geçirmeye çalıştığı, Ortadoğu, Orta Afrika ve Güney Hindistan'ı içine alan ara bölgeler vardır. Dünya nüfusunun beşte birini oluşturan ara bölgeler, üç devlet arasında sürekli el değiştirir. Ara bölgelerde yaşayan halklar, elden ele geçirilen köleler durumundadır.
Üç büyük devlet olan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya arasında ideolojik farklar yoktur, hepsi aynı dünya görüşüne ve aynı sisteme sahiptir. Bu dünya görüşü ve sistem, "oligarşik kolektivizm" olarak tanımlanır. Oligarşik kolektivizmin egemen sınıfı, kapitalist sınıfın aşağı ve orta sınıf tarafından yok edilmesinden sonra iktidarı ele geçiren yeni aristokratlar çevresidir. Bu çevre, ülke nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan proleterleri sömürür ve ezer. Ayrıca, ara bölgelerin yurttaş bile sayılmayan halklarını köle olarak kullanır. Kısacası, üç büyük devlette bütün toplumu sürekli de-netleyen baskıcı düzenler hüküm sürer.
George Orwell, adı geçen romanında Okyanusya'ya odaklanır. Okyanusya top-lumunun büyük çoğunluğu, baskıcı düzene karşı ilgisizdir, Büyük Birader'in acımasız diktatörlüğü altında hiç tepki göstermeden yaşarlar. Romanın baş kahramanı Winston Smith, içinde bulunduğu ortamla uyumsuz, yalnız bir kişidir. Akıl dışı bulduğu baskı düzenine muhalefet etmeye, Büyük Birader'e meydan okumaya çalışır. Direnişine Julia da destek olur. Birlikte düzene karşı gelirler. Kendilerine yeni bir yaşam kurmak ister-ler. Ne var ki, bir süre sonra yakalanırlar. Akıl almaz işkenceler görürler. İşkencelere dayanamazlar ve birbirlerine ihanet ederler. Romandaki dokunaklı şarkının sözleri bu ihaneti şöyle tanımlar: "Kestane ağacının altında/ Sen beni sattın, ben de seni." (s.236). (Romandan yapılan bütün alıntılarda, kaynak, Nuran Akgören'in Can Yayınları'ndan çıkan çevirisidir.).
Romanda "son insan", "son direnişçi", "insan ruhunun bekçisi" olarak betimle-nen Winston Smith de Büyük Birader'in egemenliğini benimser. Roman şöyle sona erer: "Ah! Kötü, gereksiz anlaşmazlık! Ah! Kendisini koruyan o şe.atli kucaktan kovulan inatçı kafa! İki cin kokulu gözyaşı yanaklarından süzüldü. Ama olsun, her şey yolundaydı, çekişme son bulmuştu. Kendisine karşı zafer kazanmıştı. Büyük Bira-der'i seviyordu." (s.239). Bir başka deyişle, Winston Smith'in ve Julia'nın başkaldırıları olumlu bir sonuç vermez. Çektikleri bütün acılara ve katlandıkları özverilere karşın, mahvolurlar: Manevi bir yıkım yaşayarak yeniden düzenle bütünleşmek, eski yaşamın kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Diktatörlük kazanır, karanlık artık en ufak bir aydınlığın sızmadığı bir koyuluğa ulaşır. İnsanlık asla geçit vermeyen sonsuz bir kapanın içine kıstırılmıştır. Baskı düzeninin saçmalığını düşünecek, başka türlü bir yaşamı düşleyecek ve bu doğrultuda harekete geçecek tek bir kişi bile kalmaz.
Öyleyse, bu karamsar romanın izleği, "baskıcı bir ortam; baskının bilincine varma; başkaldırı; ihanet; yıkım ve teslimiyet" olarak özetlenebilir. Teslimiyet tamdır. Düzenin temsilcisi işkenceci O'Brien, işkence sırasında Winston Smith'e şöyle demişti: "Asla olağan insani duygularına kavuşamayacaksın. İçindeki her şey ölmüş olacak. Sevgi, arkadaşlık kurabilme yeteneklerin, yaşama sevincin yitmiş olacak, gülmeyeceksin, merak duymayacaksın, cesaret gösteremeyeceksin, onur duyamayacaksın. Bomboş olacaksın. Seni boşaltıp yerine kendimizi dolduracağız." (s.207). Dediği olmuştur, eski muhalif Winston Smith artık Büyük Birader düzeninin tam bir hayranıdır.

Kavramsal İlkeler
Şimdi, yazarın kurmaca dünyasının dayandığı kavramsal ilkelere geçelim. Ya-zar, romanının yazınsal gerçekliğini dört ilke üzerinde kurar: Bir, insanlığın geleceği sürekli bir baskı düzeni altında yaşamaktır; eşitlik, özgürlük ve barış bir hayalden ibarettir; sömürü, savaş, baskı ve eşitsizlik sonsuza dek sürecektir. İki, bu sürekli baskı düzeni kapitalist sınıfın devrilmesinden sonra kurulacaktır. Üç, insanlar her zaman birbirlerine ihanet edeceği için bu baskı düzenine karşı direnmek olanaksızdır. Dört, proleterler ve sömürge halkları asla bilinçlenip sömürü ve baskıya karşı koyamazlar.
Görüldüğü gibi, bu dört ilke birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlı önyargı ve ön-görülerden oluşuyor. Bu noktada, adı geçen ilkeleri sırasıyla ele alıp gerçek dünyayla koşutluk içinde değerlendirmeye çalışacağım. Böylece, yazınsal gerçekliğin toplumsal gerçekliğe ne ölçüde ışık tutabileceğini de Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı bağla-mında bir anlamda irdelemiş olacağım.

Birinci İlke
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki kurmaca dünyanın birinci ilkesi, insanlığın gelecekte sürekli bir baskı düzeni altında yaşamak zorunda olmasıdır. Ro-manını 1948 yılında yazan Orwell, 1984 yılını bütün dünyada sömürücü ve savaşçı diktatörlüklerin sağlamca yerleştiği simgesel bir tarih olarak sunar.
2003 yılının Mayıs ayındaki dünya tablosuna bakacak olursak, karşılaşacağımız manzaranın eşitlik, özgürlük ve barış açısından hiç de iç açıcı olmadığını kabul etmek zorundayız. 21. yüzyıla büyük umutlarla giren insanlık, daha şimdiden ABD'nin Afga-nistan'ı ve Irak'ı işgal etmesiyle sonuçlanan iki savaşla karşılaştı. Aşağı yukarı birbirine denk kuvvetler arasında bir çatışmadan çok, aşırı bir güce sahip olan Amerika'nın çok zayıf rakiplerine tek yanlı saldırısı niteliğini taşıyan bu savaşların, ileride büyük dev-letlerin de işin içine doğrudan doğruya karışacağı yeni savaşların tohumunu attığını söyleyebiliriz.
Romandaki savaşçı gelecek öngörüsünün şu ana kadar haklı çıktığını kabul etsek bile, özellikle Irak savaşına karşı dünya çapında büyük bir muhalefetin ortaya çıktığını vurgulamak gerekir. Dünyanın her kıtasında milyonlarca insan "savaşa hayır" sloganını bayrak edinerek ABD'ye karşı aylarca kampanya yürüttü. Emeğiyle yaşayan sade insanların ve aydınların başını çektiği bu muhalefete ek olarak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde yer alan devletler de bütün baskılara rağmen, ABD'ye ve onunla birlikte davranan İngiltere'ye istedikleri meşruiyeti vermedi. ABD'nin savaşı, sadece insanlığın vicdanında mahkum edilmekle kalmadı, uluslararası hukuk kuralları açı-sından da gayri meşru bir saldırı olarak nitelendi. Bütün bunlar, savaşı önlemeye yetmedi, ama saldırganlara karşı daha güçlü tepkilerin ve fiili önlemlerin gerekli olduğu bilincini yaygınlaştırdı.
Saldırgan savaş politikalarına karşı bilincin yükselmesi ve eylemlerin yoğun-laşması, insanlığın hep savaşçı devletlerin boyunduruğu altında yaşamak zorunda ol-duğuna ilişkin öngörüyü, en azından, öznel bir önyargı olarak değerlendirme kapısını kapatmıyor.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında savaşın egemen güç tarafından nasıl yansıtıldığı konusunda çarpıcı bir saptama yer alır. Buna göre, "savaş tüm hunharlığıy-la evrensel boyutlarda süregelmektedir; ırza geçme, yağma, çocukları katletme, koca ülke nüfuslarının köle durumuna düşmesi, tutsakların kaynar suya atılması ya da diri diri gömülmesine dek varan dehşetler olağan sayılmaktadır. Eğer bunlar düşman ülke değil de kendi ülkemiz tarafından yapılıyorsa övgüye değer bulunur." (s.151). Irak'ın işgalinden sonra yaşananları ve bunların ABD yöneticileri ve medyası tarafından yan-sıtılma biçimini dikkate alırsak, aktardığım saptamayı sanırım sizler de gerçekleşmiş bir öngörü sayarsınız.
Romanda Okyanusya'nın baskıcı düzeni, kendisine karşı muhalefetin gelişme-sini kökten önlemek üzere "düşüncenin tüm biçimlerini olanaksız kılmayı" (s.240) amaçlayan yeni bir dil geliştirir. Yenikonuş adı verilen bu dilde herkesin bildiği kav-ramlar tam tersi bir anlama bürünür, örneğin savaş barış, özgürlük kölelik, bilgisizlik kuvvet anlamına gelir. Baskı ve işkenceden sorumlu bakanlığın adı Sevgi Bakanlığı, savaştan sorumlu bakanlığın adı Barış Bakanlığıdır.
Aynı mantıktan yola çıkan ABD'nin söyleminde Irak'ı sömürgeleştirme ama-cıyla düzenlenen saldırının adı, bildiğiniz gibi, "Irak'a Özgürlük Operasyonu" oldu. Irak'ın işgal edilmesi ve Irak halkının köleleştirilmesi, "Irak'ın özgürleştirilmesi" olarak sunuldu. CNN televizyonunun haberlerinde, Irak'ta vatanlarını savunan yurtsever-lerin adı "teröristler" oldu. Sivil halka korkunç kayıplar verdiren füzelerin adı "akıllı bombalar"dı. Barış isteyen halklarının sesine uymayan, yani "demos"larının iradesine meydan okuyan militarist yöneticiler -örneğin, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve İs-panya Başbakanı Jose Maria Aznar- "demokrat" olarak tanımlandı. Irak'ın petrollerine ve doğal kaynaklarına el koymak "Irak ekonomisini geliştirmek" kavramıyla ifade edildi. Amerikan söylemine göre, Amerikan generallerinden, işadamlarından ve emekli CİA başkanlarından oluşan bir hükümetin kurulmasıyla Irak'a "demokrasi" gelecek. Mezopotamya uygarlıklarının beşiğine, Sümer'e, Babil'e, Asur'a, Abbasi ülkesine ölüm yağdıran, Bağdat'ta müzeleri, kütüphaneleri bile talan ettiren Başkan Bush, Irak'a "hu-kuk ve uygarlık" götürdüklerini iddia ediyor.
George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki öngörüsüne göre, Yenikonuş dili 2050 yılına dek İngilizce'nin yerini bütünüyle alacaktı. Irak savaşı bağla-mında kullanılan dile bakılınca, ABD egemenlerinin bu yolda gerçekten büyük mesafe aldıklarını söylemek mümkün görünüyor.
Romanın betimlediği dünyada bütün yurttaşlar "tele ekran" adı verilen alet yardımıyla izlenir. Tele ekran hem verici hem alıcı işlevini görüyor, aynı anda hem yayın, hem kayıt yapabiliyordu. Düşünce Polisi, bu alet sayesinde herkesin ne dediğini ve ne yaptığını sürekli izleyebilirdi. Bugün ABD'de uygulanan izleme ve denetleme sistemlerini düşününce, bu öngörünün de doğru çıktığı söylenebilir.
"Herşeyden Haberdar Olma" projesi olarak çe-virebileceğimiz "Total Information Awareness" projesi bu konuda yeterince fikir verebilir. ABD'de savaştan sorumlu "Savunma" Bakanlığı'na bağlı İleri Savunma Projeleri Ajansı'nın bir kolu olan Haberdarlık Büro-su'nun yürüttüğü bu projenin 2001-2003 mali yıllarını kapsayan bütçesi 240 milyon dolardır. (www.epic.org 4 Nisan 2003).
Emekli Amiral John Poindexter'in başkan-lığında sürdürülen proje, herkesin beşikten mezara kadar kaydını tek bir sistem içinde tutmayı amaçlıyor. İlginç bir nokta, Poindexter'in ordudan emekli old-ktan sonra uzun süre çalıştığı Syntec Technologies adlı şirketin bu projede de yer almasıdır. Proje, Savunma Bakanlığı'nın istediği anda herkesin bilgisayarına girebilmesini öngörüyor. Sağlık, eğitim, maliye, seyahat, ulaşım, konut, iletişim alanlarındaki bütün elektronik işlemlerimiz izlenecek. Bütün elektro-nik postalar, bütün telefon konuşmaları, her türlü haberleşme, ziyaret ettiğimiz bütün siteler, yaptığımız bütün alışverişler kaydedilecek. İnsanların kimliğini uzaktan teşhis etmeyi sağlayacak programla Bakanlık, derimizin rengine, vücudumuzun ağırlığı ve şekline, yürüyüş tarzımıza, yüz ifadelerimize, ses özelliklerimize ilişkin verilerle bizi kolayca tanıyabilecek. Projenin ambleminde "bilgi iktidar demektir" sloganı yer alı-yor. Senato Yargı Komitesi Başkanı Utah senatörü Orrin Hatch şöyle diyor: "George Orwell'in '1984'ünü yıllar öncesinde okuduğumda bizim toplumumuzun böylesine sürekli bir denetim altında tutulabileceği varsayımı bana gülünç gelmişti. Ama şimdi bu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Bu operasyonu çok dikkatle incelemek ve belki de ona hiç izin vermemek gerekecek." (Lee Tien 2003).
ABD Ulaştırma Bakanlığı, 2003 yılı Şubat ayının sonunda, savaş sanayisinin önde gelen kuruluşlarından Lockheed-Martin'in ticari bütün uçak yolcuları için geç-mişlerini araştıracak bir sistem oluşturacağını açıkladı. Ulusal bilgisayar ağıyla, yolcu adaylarının banka ve kredi kartı işlemleri, sabıka kayıtları daha bilet ayırtılırken araş-tırılabilecek. (Çelikkan 2003). Bırakın ABD'yi, Türkiye'de bile artık büyük şehirlerde bütün meydanlar, caddeler ve önemli sokaklar kapalı devre televizyon sistemleriyle gözetleniyor.

İkinci İlke
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki kurmaca dünyanın ikinci ilkesi, sözü edilen sürekli baskı düzeninin kapitalist sınıfın devrilmesinden sonra ortaya çıkma-sıdır. Kapitalist sınıfın ortadan kaldırılmasından sonra, iktidar, "bürokratlar, bilim adamları, teknisyenler, işçi sendika önderleri, halkla ilişkiler uzmanları, okutmanlar, gazeteciler ve usta politikacılar" gibi "ücretli orta sınıf ve işçi sınıfının yukarı tabakala-rını oluşturan kimseler"in (s.167) eline geçmişti.
Yazara göre, "eskiden, egemen sınıflara liberal düşünceler bulaştığı için, bunlar ortadaki sorunlarla uğraşırlar, yönettikleri sınıfın düşündükleriyle pek ilgilenmezler-di." Ayrıca, "eski hükümetlerden hiçbirinin, yönettikleri kişileri sürekli denetim altında bulundurma olanakları yoktu." (s. 167). Eski egemen sınıfların tersine, yeni egemen sınıfın üyeleri hem liberal düşüncelere uzak oldukları, hem de tele ekranın sağladığı olanaklardan yararlandıkları için, baskı ve denetimi sürekli hale getirebilmişlerdi. "Her yurttaşın ya da en azından gözetlenmesi gerekecek kadar önemli herkesin, hiç aralıksız polis denetimi ve başka iletişim yolları bulunmadığından, sürekli bir resmi propaganda bombardımanı altında tutulabilmesi olası kılındı. Böylece, tarihte ilk kez herkesin devletin isteklerine boyun eğmesi ve her konuda düşünsel bir birliğin oluş-ması sağlandı." (s.167-168).
George Orwell'in romandaki bu öngörüsünün her iki yönden de yanlış çık-tığını söyleyebiliriz. Birincisi, Sovyetler Birliği tipi devletleri kastederek öne sürdüğü "mutlak denetim" ve "her konuda düşünsel birlik" tarih tarafından yalanlandı. Sovyet-ler Birliği ve bağlaşığı Doğu Avrupa ülkelerinde rejimler 1989-1991 yılları arasında de-ğişti. Sovyetler Birliği dağıldı, Doğu Almanya Batı Almanya'ya ilhak edildi, Yugoslavya parçalandı, Çekoslovakya bölündü. Eski Sovyetler Birliği ve bağlaşığı ülkelerin hepsi kapitalizme dönüş yaptı. Bu ülkelerin çoğu kapitalist Avrupa Birliği'ne ve NATO'ya katıldı. Polonya, Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler Irak sava-şında ABD'nin en yakın dostları olarak hareket ettiler. Hatta Polonya, ABD'yle yaptığı işbirliğinin mükafatı olarak Irak'ta kurulan sömürgeci yönetime katıldı.
İkincisi, tamamıyla kapitalist sınıfın yönetiminde olan ABD, yurttaşlarını fiş-leyip denetleme, medya ve üniversite sistemi aracılığıyla halk kitlelerini ve aydınları etkileme açısından Orwell'in sürekli denetim devletine en çok yaklaşan devlet oldu. Dev özel kapitalist şirketlerin devletle işbirliği yaparak oluşturduğu medya ve üniver-site sistemi, sadece Amerika'da değil, bütün dünyada bilgi, kültür ve popüler kültür alanlarına hükmediyor.
Amerikan medyası General Electric, Microso., Walt Disney gibi günlük haya-tımızın içinde olan şirketleri; CNN ve CNBC gibi günlük haber kaynaklarımızı; MTV gibi dünya gençliğinin gözdesi müzik kanallarını; Dow Jones ve Standard& Poors gibi borsa ve mali piyasalarla ilgili kurumları; Time ve Newsweek gibi haber dergilerini; Vogue gibi moda dergilerini; bizi rüyadan rüyaya sürükleyen Hollywood filmlerini; bilim ve kültür kitapları ile çok satışlı romanları basan ünlü yayınevlerini kapsayan bütünsel bir ağdır. Bir başka deyişle, ABD medyası, hayatımızı dört bir yandan kuşatan bir yapıdır.
ABD'de eğitim sistemi ise yaklaşık yüz yıldan beri kapitalist tekellerin menfaat-leriyle belirlenen bir çerçeveye oturtulmuştur. Özellikle yüksek eğitim kurumları bü-yük şirketlerin bağışlarıyla ayakta kalan özel vakıfların denetimindedir. Harvard, Co-lumbia, Yale, Princeton, Dartmouth, Brown, Pennsylvania, Cornell, MİT gibi üniversite ve enstitülerin başını çektiği yüksek eğitim kurumları sadece Amerikan yönetici sını-fının gelecekteki üyelerini yetiştirmekle kalmaz, bütün dünyanın ve özellikle üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanan bağımlı kapitalist ülkelerin seçkinlerini de eğitir.
Böylece üniversiteler ve medya dünyanın her yerinde olaylara aynı gözlükle bakan ve Amerikan kapitalist şirketlerinin menfaatlerini başka türlüsünü akılları ala-mayacak şekilde kollayan ortak bir ideolojik ve siyasal düzenek oluşturur.
Medyanın ABD kamuoyunu nasıl çarpıcı biçimlerde etkileyebileceği konu-sunda ünlü Amerikalı bilimci Noam Chomsky, Saddam Hüseyin'in ve Irak'ın 11 Eylül 2001 eylemlerinden sorumlu tutulması örneğini veriyor. 11 Eylül'ün hemen ardından ABD'de yapılan kamuoyu yoklamalarında Saddam Hüseyin'i ve Irak'ı bu eylemler-den sorumlu tutanlar sıfıra yakın çıkmış. Bir yıl sonra Eylül 2002'de hükümetin ve medyanın birlikte başlattığı propaganda kampanyasının sonucunda Aralık 2002'de yapılan yoklamalarda ise ABD halkının neredeyse yarısının Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Savunma Bakanlığı'na uçakla saldıranların Iraklı olduklarına ve Saddam Hüseyin devrilmedikçe bu tür saldırıların tekrarlanacağına inandıkları görülmüş.
En ufak bir gerçeklik taşımayan böyle bir yanıltmacanın bu kadar kısa sürede ABD halkına benimsetilebilmesi, medyanın kapitalist sınıfın emrinde nasıl bir "korku üreticisi" olabildiğini gösteriyor. İnsanlar korkutuluyor ve en basit insani değerleri bile düşünemeyecek hale getirilerek okyanuslar ötesinde bir sömürge savaşına razı ediliyor. Bu durum, Orwell'in romanında yarattığı "Nefret Ha.ası"nın, "bellek deliği" uygulamasının, "geçmişi denetleme" ilkesinin, tek bir emirle düşmanın değiştirildiği propaganda kampanyalarının gerçek yaşamdaki belirgin örneğini oluşturuyor.

Üçüncü İlke
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki yazınsal dünyanın üçüncü ilkesi, baskı düzenine karşı direnmenin olanaksızlığıdır. Orwell'e göre, bunun nedeni, in-sanların özünde hain olmasıdır: İnsanlar bencildir, kendi canlarını kurtarmak için en sevdiklerine bile ihanet ederler. Daha önce de belirttiğim gibi, Winston Smith ve Julia işkenceye boyun eğip birbirlerini "satarlar". "Acı içinde, tek şey isteyebilirdiniz; durmasını. Dünyadaki hiçbir şey fiziksel acıdan daha kötü olamazdı. Acının karşısında kahramanlık yoktu" diye düşünür Winston Smith. (s.194-195). Romandaki öteki mu-halifler, Jones, Aaronson ve Rutherford da aynı süreci yaşamışlardır.
Kimi insanların acıya dayanamayarak işkencecilere boyun eğdikleri doğrudur. Ama bu durum genelleştirilemez. Birçok insanın gerekirse canları pahasına inançla-rını ve sevdiklerini savundukları bir gerçek olmasaydı, dünyada bugüne kadar hiçbir baskı rejimi yıkılmazdı. Padişahlar, şahlar, Hitler ve Mussoliniler bugün bile başımızda olurdu. Kurtuluş savaşları, devrimler, Vietnamlar, Filistinler yaşanmazdı. Sömürge imparatorlukları yıkılmazdı.
Baskıya karşı direnilemeyeceği ilkesi, gerçek yaşamda tersini gösteren birçok kanıt ışığında, George Orwell'in temelsiz bir önyargısı olarak kalıyor.

Dördüncü İlke
Romanın yazınsal dünyasındaki dördüncü ilke, proleterlerin ve sömürge halk-larının asla bilinçlenip sömürü ve baskıya karşı koyamayacaklarına ilişkindir.
Romanda, Okyanusya nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan proleterler "aptallar ordusu" (s.170) olarak nitelenir. Kitaba göre, "Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kendi hallerine bırakılırsa, kuşaklar, yüzyıllar boyu, çalışırlar, ürerler ve ölürler. İçlerinde başkaldırı için bir itki oluşması şöyle dursun, yaşadıkları dünyanın bundan daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksundurlar." (s.171). İşken-ceci O'Brien, kitapta hiç yanlışlanmadan, şöyle der: "Proleterler asla başkaldırmaya-caklar, ne bin yıl, ne de milyon yıl sonra. Yapamazlar." (s.211). "Onlar güçsüz hayvanlar gibidir." (s.218).
Sömürge halkları konusundaki yargı daha da katıdır. Onların varlığı ya da yok-luğunun hiç bir kıymeti yoktur. "Eğer onlar olmasalardı, dünya toplumlarının yapısı ve ayakta durma biçimleri bugünkünden farklı olmazdı." (s.153). "Sürekli el değiştiren ekvator ülkelerindeki kölelerse, bu yapının sürekli ya da gerekli bir parçası değildirler." (s.170). Tanca'dan Brazzaville'e, Darwin'den Hong Kong'a kadar uzanan geniş toprak-lardaki sömürge halkları bir hiç sayılırlar; onlar elden ele geçmek zorunda olan basit kölelerdir.
Sömürge imparatorluklarını yıkan, yeni sömürgeciliğe karşı direnen halkları böylesine aşağılamanın sömürgeci seçkinlere özgü bir önyargı olmaktan öteye geçe-meyeceğini belirtmekle yetineceğim.
Demek ki, kapitalist ve sömürgeci beyzadelerin elitizmini kırmak için, proleter-lerin ve sömürge halklarının varlıklarını ve güçlerini bugüne kadar olduğundan çok daha fazla göstermeleri gerekiyor.
Aslında çevrelerine daha duyarlı bir gözle bakanlar, Irak savaşına karşı yü-rütülen kampanyanın Orwell'in beyzadece önyargısını çürüttüğünü göreceklerdir. Örneğin, ABD'de hükümetin ve medyanın aksi yöndeki bütün çabalarına rağmen Vi-etnam savaşından bu yana görülmemiş yaygınlıkta güçlü bir barış hareketi ortaya çıktı. Hükümetin ve medyanın tezlerini sorgulayan, düpedüz yanıltmaca içeren iddialarını çürüten bir barış odağı kısa süre içinde kendini örgütlemeyi ve gösteriler düzenlemeyi başardı. ABD'de, Avrupa'da ve dünyanın her kıtasında birçok ülkede egemen medyaya alternatif bir iletişim ağı kuruldu. Başta El Cezire televizyonu olmak üzere irili ufaklı yayın organlarının Amerikan haberciliğinin dünya çapındaki tekelini fiilen kırması, zayıfların birleşince güçlü egemenlere karşı kamuoyu oluşturma alanında da direne-bileceklerini gösterdi.
Aynı durum ülkemizde de tekrarlandı. Türkiye'de egemen çevrelerin ve büyük medyanın savaş destekçisi büyük kampanyasına rağmen, emperyalist savaşa karşıçıkanlar, Türkiye halkının yüzde seksenlere doksanlara varan büyük çoğunluğunu savaşa karşı çıkma, Irak halkıyla dayanışma doğrultusunda etkilemeyi başardılar. İs-tenen sonuca ulaşılamadı, savaş ve işgal önlenemedi; ama, proleterlerin ve sömürge halklarının bilinçlenme, örgütlenme ve sömürü düzenlerine karşı başkaldırma gücüne sahip oldukları anlaşıldı.

Sonuç
Özellikle 11 Eylül 2001 olayından sonra yeniden güncellik kazanan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanını, George Orwell'in imgeleminde yarattığı dünyanın gerçek dünyayla ilişkileri açısından değerlendirmeye çalıştım. Yazarın kurmaca dünyasının dayandığı kavramsal ilkeleri ele aldım. Romanın izleğini ve kahramanların işlenişini belirleyen bu kavramsal ilkelerin içerdiği önyargı ve öngörülere değindim.
Sonuç olarak, şunu belirtebilirim. Bu yıl yüzüncü doğum yılını kutladığımız George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında karşımıza çıkan önyargı ve öngörüler, yaşamımızı derinden etkileyen süreçlere ilişkindirler. Olumlu ve olumsuz yönleriyle Orwell'in yarattığı yazınsal dünyayla hesaplaşmak, gerçek toplumsal dün-yayla hesaplaşmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Orwell'in kurmaca dünyasına daha ya-kından bakmaya ihtiyacımız var.
KAYNAKLAR
Ahmad, Aijaz. 1992. In Theory: Classes, Nations, Literatures. London: Verso.
Cesaire, Aime. 2000. Discourse on Colonialism. New York: Monthly Review Press.
Chomsky, Noam. 2000. Sam Amca Ne İstiyor. İstanbul: Minerva Yayınları.
Chomsky, Noam. "Turkey and the US War on Iraq". 3 Nisan 2003. www.zmag.org
Çelikkan, Murat. "Korku İmparatorluğu", Radikal, 2 Nisan 2003.
Herman, Edward S. ve Noam Chomsky. 1999. Medya Halka Nasıl Evet Dedirtir. İstanbul: Minerva Yayınları.
http://www.epic.org/priva...ia/default.html 4 Nisan 2003.
Lee Tien. "Total Information Awareness: taking the fiction out of science fiction".
Freelance Star, 26 Ocak 2003. Electronic Frontier Foundation, www. eff.org 5 Mayıs 2003.
Orwell, George. 1999. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. İstanbul: Can Yayınları.
Orwell, George. 1968. Collected Essays, Journalism and Letters of George Or-well. Four volumes, edited by Sonia Orwell and Ian Angus. New York: Harcourt.
Saunders, Frances Stonor. 2000. The Cultural Cold War. New York: The New Press.
Williams, Raymond. 1971. George Orwell. New York: The Viking Press.
www.hoovers.comBin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Günümüz

İngiliz yazar George Orwell'in en ünlü yapıtlarından biri olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, özellikle 11 Eylül 2001'de New York'ta Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Was-hington'da ABD Savunma Bakanlığı'na düzenlenen uçaklı saldırıdan sonra dünyanın içine yuvarlandığı karanlık dönemde yeniden güncellik kazanmıştır. 11 Eylül olayının ardından ABD'nin çıkardığı Yurtseverlik Yasası devlet güvenliğini sağlama gerekçesiy-le bireylerin en temel haklarının askıya alınmasının yolunu açmış, yönetimin ne paha-sına olursa olsun insanlar üzerinde sürekli denetim sağlama gayretleri insan haklarını savunan çevrelerde yaygın endişeler doğurmuştur. "George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te betimlediği dünyaya mı geldik?" sorusu birçok makaleye konu olmuş-tur. (www.epic.org 4 Nisan 2003). ABD'de başlayan sıkı denetim uygulamaları kısa sürede bütün dünyaya da yayılmıştır.


George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, bilindiği gibi, Soğuk Savaş'ta siyasal amaçlarla yaygın biçimde kullanılmıştır. Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA Soğuk Savaş'ın kültür alanındaki en büyük operasyonlarından birinde, kitabın ve kitaptan yararlanılarak yapılan filmin bütün dünyaya dağıtılmasını sağla-mıştır. (Saunders 2000:293-298). Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, günlük dile de geçen birçok kavramın kaynağı olmuştur. "Büyük Birader", "Büyük Birader sizi gözetliyor", "düşünce suçu", "dü-şünce polisi" gibi kavramların günlük dile yerleşmesi, George Orwell'in imgeleminde yarattığı dünyanın gerçek dünyayla bağını gösteren bir olgudur. Türkiye ve dünya televizyonlarını kasıp kavuran ve sokaktaki insanın günlük eğlencesine dönüşen "Biri Bizi Gözetliyor", "BBG Evi" gibi programların esin kaynağı da Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanıdır.

Karamsar Roman
Karamsar bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, bir karşı-ütopyadır. Ro-manda, dünya, sürekli olarak birbirleriyle savaşan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya adlı üç büyük devlete ayrılmıştır. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, Britanya'yı, Avustralya'yı ve Güney Afrika'yı içine alır. Avrasya, Avrupa ve Asya'nın Portekiz'den Bering Boğazı'na kadar uzanan kısımlarından meydana gelir. Doğu Asya ise, Çin, Çin'in güneyindeki ülkeler, Japonya, Mançurya, Moğolistan ve Tibet'i kapsar. Ayrıca, adı geçen üç büyük devletin ele geçirmeye çalıştığı, Ortadoğu, Orta Afrika ve Güney Hindistan'ı içine alan ara bölgeler vardır. Dünya nüfusunun beşte birini oluşturan ara bölgeler, üç devlet arasında sürekli el değiştirir. Ara bölgelerde yaşayan halklar, elden ele geçirilen köleler durumundadır.
Üç büyük devlet olan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya arasında ideolojik farklar yoktur, hepsi aynı dünya görüşüne ve aynı sisteme sahiptir. Bu dünya görüşü ve sistem, "oligarşik kolektivizm" olarak tanımlanır. Oligarşik kolektivizmin egemen sınıfı, kapitalist sınıfın aşağı ve orta sınıf tarafından yok edilmesinden sonra iktidarı ele geçiren yeni aristokratlar çevresidir. Bu çevre, ülke nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan proleterleri sömürür ve ezer. Ayrıca, ara bölgelerin yurttaş bile sayılmayan halklarını köle olarak kullanır. Kısacası, üç büyük devlette bütün toplumu sürekli de-netleyen baskıcı düzenler hüküm sürer.
George Orwell, adı geçen romanında Okyanusya'ya odaklanır. Okyanusya top-lumunun büyük çoğunluğu, baskıcı düzene karşı ilgisizdir, Büyük Birader'in acımasız diktatörlüğü altında hiç tepki göstermeden yaşarlar. Romanın baş kahramanı Winston Smith, içinde bulunduğu ortamla uyumsuz, yalnız bir kişidir. Akıl dışı bulduğu baskı düzenine muhalefet etmeye, Büyük Birader'e meydan okumaya çalışır. Direnişine Julia da destek olur. Birlikte düzene karşı gelirler. Kendilerine yeni bir yaşam kurmak ister-ler. Ne var ki, bir süre sonra yakalanırlar. Akıl almaz işkenceler görürler. İşkencelere dayanamazlar ve birbirlerine ihanet ederler. Romandaki dokunaklı şarkının sözleri bu ihaneti şöyle tanımlar: "Kestane ağacının altında/ Sen beni sattın, ben de seni." (s.236). (Romandan yapılan bütün alıntılarda, kaynak, Nuran Akgören'in Can Yayınları'ndan çıkan çevirisidir.).
Romanda "son insan", "son direnişçi", "insan ruhunun bekçisi" olarak betimle-nen Winston Smith de Büyük Birader'in egemenliğini benimser. Roman şöyle sona erer: "Ah! Kötü, gereksiz anlaşmazlık! Ah! Kendisini koruyan o şe.atli kucaktan kovulan inatçı kafa! İki cin kokulu gözyaşı yanaklarından süzüldü. Ama olsun, her şey yolundaydı, çekişme son bulmuştu. Kendisine karşı zafer kazanmıştı. Büyük Bira-der'i seviyordu." (s.239). Bir başka deyişle, Winston Smith'in ve Julia'nın başkaldırıları olumlu bir sonuç vermez. Çektikleri bütün acılara ve katlandıkları özverilere karşın, mahvolurlar: Manevi bir yıkım yaşayarak yeniden düzenle bütünleşmek, eski yaşamın kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Diktatörlük kazanır, karanlık artık en ufak bir aydınlığın sızmadığı bir koyuluğa ulaşır. İnsanlık asla geçit vermeyen sonsuz bir kapanın içine kıstırılmıştır. Baskı düzeninin saçmalığını düşünecek, başka türlü bir yaşamı düşleyecek ve bu doğrultuda harekete geçecek tek bir kişi bile kalmaz.
Öyleyse, bu karamsar romanın izleği, "baskıcı bir ortam; baskının bilincine varma; başkaldırı; ihanet; yıkım ve teslimiyet" olarak özetlenebilir. Teslimiyet tamdır. Düzenin temsilcisi işkenceci O'Brien, işkence sırasında Winston Smith'e şöyle demişti: "Asla olağan insani duygularına kavuşamayacaksın. İçindeki her şey ölmüş olacak. Sevgi, arkadaşlık kurabilme yeteneklerin, yaşama sevincin yitmiş olacak, gülmeyeceksin, merak duymayacaksın, cesaret gösteremeyeceksin, onur duyamayacaksın. Bomboş olacaksın. Seni boşaltıp yerine kendimizi dolduracağız." (s.207). Dediği olmuştur, eski muhalif Winston Smith artık Büyük Birader düzeninin tam bir hayranıdır.

Kavramsal İlkeler
Şimdi, yazarın kurmaca dünyasının dayandığı kavramsal ilkelere geçelim. Ya-zar, romanının yazınsal gerçekliğini dört ilke üzerinde kurar: Bir, insanlığın geleceği sürekli bir baskı düzeni altında yaşamaktır; eşitlik, özgürlük ve barış bir hayalden ibarettir; sömürü, savaş, baskı ve eşitsizlik sonsuza dek sürecektir. İki, bu sürekli baskı düzeni kapitalist sınıfın devrilmesinden sonra kurulacaktır. Üç, insanlar her zaman birbirlerine ihanet edeceği için bu baskı düzenine karşı direnmek olanaksızdır. Dört, proleterler ve sömürge halkları asla bilinçlenip sömürü ve baskıya karşı koyamazlar.
Görüldüğü gibi, bu dört ilke birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlı önyargı ve ön-görülerden oluşuyor. Bu noktada, adı geçen ilkeleri sırasıyla ele alıp gerçek dünyayla koşutluk içinde değerlendirmeye çalışacağım. Böylece, yazınsal gerçekliğin toplumsal gerçekliğe ne ölçüde ışık tutabileceğini de Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı bağla-mında bir anlamda irdelemiş olacağım.

Birinci İlke
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki kurmaca dünyanın birinci ilkesi, insanlığın gelecekte sürekli bir baskı düzeni altında yaşamak zorunda olmasıdır. Ro-manını 1948 yılında yazan Orwell, 1984 yılını bütün dünyada sömürücü ve savaşçı diktatörlüklerin sağlamca yerleştiği simgesel bir tarih olarak sunar.
2003 yılının Mayıs ayındaki dünya tablosuna bakacak olursak, karşılaşacağımız manzaranın eşitlik, özgürlük ve barış açısından hiç de iç açıcı olmadığını kabul etmek zorundayız. 21. yüzyıla büyük umutlarla giren insanlık, daha şimdiden ABD'nin Afga-nistan'ı ve Irak'ı işgal etmesiyle sonuçlanan iki savaşla karşılaştı. Aşağı yukarı birbirine denk kuvvetler arasında bir çatışmadan çok, aşırı bir güce sahip olan Amerika'nın çok zayıf rakiplerine tek yanlı saldırısı niteliğini taşıyan bu savaşların, ileride büyük dev-letlerin de işin içine doğrudan doğruya karışacağı yeni savaşların tohumunu attığını söyleyebiliriz.
Romandaki savaşçı gelecek öngörüsünün şu ana kadar haklı çıktığını kabul etsek bile, özellikle Irak savaşına karşı dünya çapında büyük bir muhalefetin ortaya çıktığını vurgulamak gerekir. Dünyanın her kıtasında milyonlarca insan "savaşa hayır" sloganını bayrak edinerek ABD'ye karşı aylarca kampanya yürüttü. Emeğiyle yaşayan sade insanların ve aydınların başını çektiği bu muhalefete ek olarak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde yer alan devletler de bütün baskılara rağmen, ABD'ye ve onunla birlikte davranan İngiltere'ye istedikleri meşruiyeti vermedi. ABD'nin savaşı, sadece insanlığın vicdanında mahkum edilmekle kalmadı, uluslararası hukuk kuralları açı-sından da gayri meşru bir saldırı olarak nitelendi. Bütün bunlar, savaşı önlemeye yetmedi, ama saldırganlara karşı daha güçlü tepkilerin ve fiili önlemlerin gerekli olduğu bilincini yaygınlaştırdı.
Saldırgan savaş politikalarına karşı bilincin yükselmesi ve eylemlerin yoğun-laşması, insanlığın hep savaşçı devletlerin boyunduruğu altında yaşamak zorunda ol-duğuna ilişkin öngörüyü, en azından, öznel bir önyargı olarak değerlendirme kapısını kapatmıyor.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında savaşın egemen güç tarafından nasıl yansıtıldığı konusunda çarpıcı bir saptama yer alır. Buna göre, "savaş tüm hunharlığıy-la evrensel boyutlarda süregelmektedir; ırza geçme, yağma, çocukları katletme, koca ülke nüfuslarının köle durumuna düşmesi, tutsakların kaynar suya atılması ya da diri diri gömülmesine dek varan dehşetler olağan sayılmaktadır. Eğer bunlar düşman ülke değil de kendi ülkemiz tarafından yapılıyorsa övgüye değer bulunur." (s.151). Irak'ın işgalinden sonra yaşananları ve bunların ABD yöneticileri ve medyası tarafından yan-sıtılma biçimini dikkate alırsak, aktardığım saptamayı sanırım sizler de gerçekleşmiş bir öngörü sayarsınız.
Romanda Okyanusya'nın baskıcı düzeni, kendisine karşı muhalefetin gelişme-sini kökten önlemek üzere "düşüncenin tüm biçimlerini olanaksız kılmayı" (s.240) amaçlayan yeni bir dil geliştirir. Yenikonuş adı verilen bu dilde herkesin bildiği kav-ramlar tam tersi bir anlama bürünür, örneğin savaş barış, özgürlük kölelik, bilgisizlik kuvvet anlamına gelir. Baskı ve işkenceden sorumlu bakanlığın adı Sevgi Bakanlığı, savaştan sorumlu bakanlığın adı Barış Bakanlığıdır.
Aynı mantıktan yola çıkan ABD'nin söyleminde Irak'ı sömürgeleştirme ama-cıyla düzenlenen saldırının adı, bildiğiniz gibi, "Irak'a Özgürlük Operasyonu" oldu. Irak'ın işgal edilmesi ve Irak halkının köleleştirilmesi, "Irak'ın özgürleştirilmesi" olarak sunuldu. CNN televizyonunun haberlerinde, Irak'ta vatanlarını savunan yurtsever-lerin adı "teröristler" oldu. Sivil halka korkunç kayıplar verdiren füzelerin adı "akıllı bombalar"dı. Barış isteyen halklarının sesine uymayan, yani "demos"larının iradesine meydan okuyan militarist yöneticiler -örneğin, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve İs-panya Başbakanı Jose Maria Aznar- "demokrat" olarak tanımlandı. Irak'ın petrollerine ve doğal kaynaklarına el koymak "Irak ekonomisini geliştirmek" kavramıyla ifade edildi. Amerikan söylemine göre, Amerikan generallerinden, işadamlarından ve emekli CİA başkanlarından oluşan bir hükümetin kurulmasıyla Irak'a "demokrasi" gelecek. Mezopotamya uygarlıklarının beşiğine, Sümer'e, Babil'e, Asur'a, Abbasi ülkesine ölüm yağdıran, Bağdat'ta müzeleri, kütüphaneleri bile talan ettiren Başkan Bush, Irak'a "hu-kuk ve uygarlık" götürdüklerini iddia ediyor.
George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki öngörüsüne göre, Yenikonuş dili 2050 yılına dek İngilizce'nin yerini bütünüyle alacaktı. Irak savaşı bağla-mında kullanılan dile bakılınca, ABD egemenlerinin bu yolda gerçekten büyük mesafe aldıklarını söylemek mümkün görünüyor.
Romanın betimlediği dünyada bütün yurttaşlar "tele ekran" adı verilen alet yardımıyla izlenir. Tele ekran hem verici hem alıcı işlevini görüyor, aynı anda hem yayın, hem kayıt yapabiliyordu. Düşünce Polisi, bu alet sayesinde herkesin ne dediğini ve ne yaptığını sürekli izleyebilirdi. Bugün ABD'de uygulanan izleme ve denetleme sistemlerini düşününce, bu öngörünün de doğru çıktığı söylenebilir.
"Herşeyden Haberdar Olma" projesi olarak çe-virebileceğimiz "Total Information Awareness" projesi bu konuda yeterince fikir verebilir. ABD'de savaştan sorumlu "Savunma" Bakanlığı'na bağlı İleri Savunma Projeleri Ajansı'nın bir kolu olan Haberdarlık Büro-su'nun yürüttüğü bu projenin 2001-2003 mali yıllarını kapsayan bütçesi 240 milyon dolardır. (www.epic.org 4 Nisan 2003).
Emekli Amiral John Poindexter'in başkan-lığında sürdürülen proje, herkesin beşikten mezara kadar kaydını tek bir sistem içinde tutmayı amaçlıyor. İlginç bir nokta, Poindexter'in ordudan emekli old-ktan sonra uzun süre çalıştığı Syntec Technologies adlı şirketin bu projede de yer almasıdır. Proje, Savunma Bakanlığı'nın istediği anda herkesin bilgisayarına girebilmesini öngörüyor. Sağlık, eğitim, maliye, seyahat, ulaşım, konut, iletişim alanlarındaki bütün elektronik işlemlerimiz izlenecek. Bütün elektro-nik postalar, bütün telefon konuşmaları, her türlü haberleşme, ziyaret ettiğimiz bütün siteler, yaptığımız bütün alışverişler kaydedilecek. İnsanların kimliğini uzaktan teşhis etmeyi sağlayacak programla Bakanlık, derimizin rengine, vücudumuzun ağırlığı ve şekline, yürüyüş tarzımıza, yüz ifadelerimize, ses özelliklerimize ilişkin verilerle bizi kolayca tanıyabilecek. Projenin ambleminde "bilgi iktidar demektir" sloganı yer alı-yor. Senato Yargı Komitesi Başkanı Utah senatörü Orrin Hatch şöyle diyor: "George Orwell'in '1984'ünü yıllar öncesinde okuduğumda bizim toplumumuzun böylesine sürekli bir denetim altında tutulabileceği varsayımı bana gülünç gelmişti. Ama şimdi bu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Bu operasyonu çok dikkatle incelemek ve belki de ona hiç izin vermemek gerekecek." (Lee Tien 2003).
ABD Ulaştırma Bakanlığı, 2003 yılı Şubat ayının sonunda, savaş sanayisinin önde gelen kuruluşlarından Lockheed-Martin'in ticari bütün uçak yolcuları için geç-mişlerini araştıracak bir sistem oluşturacağını açıkladı. Ulusal bilgisayar ağıyla, yolcu adaylarının banka ve kredi kartı işlemleri, sabıka kayıtları daha bilet ayırtılırken araş-tırılabilecek. (Çelikkan 2003). Bırakın ABD'yi, Türkiye'de bile artık büyük şehirlerde bütün meydanlar, caddeler ve önemli sokaklar kapalı devre televizyon sistemleriyle gözetleniyor.

İkinci İlke
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki kurmaca dünyanın ikinci ilkesi, sözü edilen sürekli baskı düzeninin kapitalist sınıfın devrilmesinden sonra ortaya çıkma-sıdır. Kapitalist sınıfın ortadan kaldırılmasından sonra, iktidar, "bürokratlar, bilim adamları, teknisyenler, işçi sendika önderleri, halkla ilişkiler uzmanları, okutmanlar, gazeteciler ve usta politikacılar" gibi "ücretli orta sınıf ve işçi sınıfının yukarı tabakala-rını oluşturan kimseler"in (s.167) eline geçmişti.
Yazara göre, "eskiden, egemen sınıflara liberal düşünceler bulaştığı için, bunlar ortadaki sorunlarla uğraşırlar, yönettikleri sınıfın düşündükleriyle pek ilgilenmezler-di." Ayrıca, "eski hükümetlerden hiçbirinin, yönettikleri kişileri sürekli denetim altında bulundurma olanakları yoktu." (s. 167). Eski egemen sınıfların tersine, yeni egemen sınıfın üyeleri hem liberal düşüncelere uzak oldukları, hem de tele ekranın sağladığı olanaklardan yararlandıkları için, baskı ve denetimi sürekli hale getirebilmişlerdi. "Her yurttaşın ya da en azından gözetlenmesi gerekecek kadar önemli herkesin, hiç aralıksız polis denetimi ve başka iletişim yolları bulunmadığından, sürekli bir resmi propaganda bombardımanı altında tutulabilmesi olası kılındı. Böylece, tarihte ilk kez herkesin devletin isteklerine boyun eğmesi ve her konuda düşünsel bir birliğin oluş-ması sağlandı." (s.167-168).
George Orwell'in romandaki bu öngörüsünün her iki yönden de yanlış çık-tığını söyleyebiliriz. Birincisi, Sovyetler Birliği tipi devletleri kastederek öne sürdüğü "mutlak denetim" ve "her konuda düşünsel birlik" tarih tarafından yalanlandı. Sovyet-ler Birliği ve bağlaşığı Doğu Avrupa ülkelerinde rejimler 1989-1991 yılları arasında de-ğişti. Sovyetler Birliği dağıldı, Doğu Almanya Batı Almanya'ya ilhak edildi, Yugoslavya parçalandı, Çekoslovakya bölündü. Eski Sovyetler Birliği ve bağlaşığı ülkelerin hepsi kapitalizme dönüş yaptı. Bu ülkelerin çoğu kapitalist Avrupa Birliği'ne ve NATO'ya katıldı. Polonya, Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler Irak sava-şında ABD'nin en yakın dostları olarak hareket ettiler. Hatta Polonya, ABD'yle yaptığı işbirliğinin mükafatı olarak Irak'ta kurulan sömürgeci yönetime katıldı.
İkincisi, tamamıyla kapitalist sınıfın yönetiminde olan ABD, yurttaşlarını fiş-leyip denetleme, medya ve üniversite sistemi aracılığıyla halk kitlelerini ve aydınları etkileme açısından Orwell'in sürekli denetim devletine en çok yaklaşan devlet oldu. Dev özel kapitalist şirketlerin devletle işbirliği yaparak oluşturduğu medya ve üniver-site sistemi, sadece Amerika'da değil, bütün dünyada bilgi, kültür ve popüler kültür alanlarına hükmediyor.
Amerikan medyası General Electric, Microso., Walt Disney gibi günlük haya-tımızın içinde olan şirketleri; CNN ve CNBC gibi günlük haber kaynaklarımızı; MTV gibi dünya gençliğinin gözdesi müzik kanallarını; Dow Jones ve Standard& Poors gibi borsa ve mali piyasalarla ilgili kurumları; Time ve Newsweek gibi haber dergilerini; Vogue gibi moda dergilerini; bizi rüyadan rüyaya sürükleyen Hollywood filmlerini; bilim ve kültür kitapları ile çok satışlı romanları basan ünlü yayınevlerini kapsayan bütünsel bir ağdır. Bir başka deyişle, ABD medyası, hayatımızı dört bir yandan kuşatan bir yapıdır.
ABD'de eğitim sistemi ise yaklaşık yüz yıldan beri kapitalist tekellerin menfaat-leriyle belirlenen bir çerçeveye oturtulmuştur. Özellikle yüksek eğitim kurumları bü-yük şirketlerin bağışlarıyla ayakta kalan özel vakıfların denetimindedir. Harvard, Co-lumbia, Yale, Princeton, Dartmouth, Brown, Pennsylvania, Cornell, MİT gibi üniversite ve enstitülerin başını çektiği yüksek eğitim kurumları sadece Amerikan yönetici sını-fının gelecekteki üyelerini yetiştirmekle kalmaz, bütün dünyanın ve özellikle üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanan bağımlı kapitalist ülkelerin seçkinlerini de eğitir.
Böylece üniversiteler ve medya dünyanın her yerinde olaylara aynı gözlükle bakan ve Amerikan kapitalist şirketlerinin menfaatlerini başka türlüsünü akılları ala-mayacak şekilde kollayan ortak bir ideolojik ve siyasal düzenek oluşturur.
Medyanın ABD kamuoyunu nasıl çarpıcı biçimlerde etkileyebileceği konu-sunda ünlü Amerikalı bilimci Noam Chomsky, Saddam Hüseyin'in ve Irak'ın 11 Eylül 2001 eylemlerinden sorumlu tutulması örneğini veriyor. 11 Eylül'ün hemen ardından ABD'de yapılan kamuoyu yoklamalarında Saddam Hüseyin'i ve Irak'ı bu eylemler-den sorumlu tutanlar sıfıra yakın çıkmış. Bir yıl sonra Eylül 2002'de hükümetin ve medyanın birlikte başlattığı propaganda kampanyasının sonucunda Aralık 2002'de yapılan yoklamalarda ise ABD halkının neredeyse yarısının Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Savunma Bakanlığı'na uçakla saldıranların Iraklı olduklarına ve Saddam Hüseyin devrilmedikçe bu tür saldırıların tekrarlanacağına inandıkları görülmüş.
En ufak bir gerçeklik taşımayan böyle bir yanıltmacanın bu kadar kısa sürede ABD halkına benimsetilebilmesi, medyanın kapitalist sınıfın emrinde nasıl bir "korku üreticisi" olabildiğini gösteriyor. İnsanlar korkutuluyor ve en basit insani değerleri bile düşünemeyecek hale getirilerek okyanuslar ötesinde bir sömürge savaşına razı ediliyor. Bu durum, Orwell'in romanında yarattığı "Nefret Ha.ası"nın, "bellek deliği" uygulamasının, "geçmişi denetleme" ilkesinin, tek bir emirle düşmanın değiştirildiği propaganda kampanyalarının gerçek yaşamdaki belirgin örneğini oluşturuyor.

Üçüncü İlke
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki yazınsal dünyanın üçüncü ilkesi, baskı düzenine karşı direnmenin olanaksızlığıdır. Orwell'e göre, bunun nedeni, in-sanların özünde hain olmasıdır: İnsanlar bencildir, kendi canlarını kurtarmak için en sevdiklerine bile ihanet ederler. Daha önce de belirttiğim gibi, Winston Smith ve Julia işkenceye boyun eğip birbirlerini "satarlar". "Acı içinde, tek şey isteyebilirdiniz; durmasını. Dünyadaki hiçbir şey fiziksel acıdan daha kötü olamazdı. Acının karşısında kahramanlık yoktu" diye düşünür Winston Smith. (s.194-195). Romandaki öteki mu-halifler, Jones, Aaronson ve Rutherford da aynı süreci yaşamışlardır.
Kimi insanların acıya dayanamayarak işkencecilere boyun eğdikleri doğrudur. Ama bu durum genelleştirilemez. Birçok insanın gerekirse canları pahasına inançla-rını ve sevdiklerini savundukları bir gerçek olmasaydı, dünyada bugüne kadar hiçbir baskı rejimi yıkılmazdı. Padişahlar, şahlar, Hitler ve Mussoliniler bugün bile başımızda olurdu. Kurtuluş savaşları, devrimler, Vietnamlar, Filistinler yaşanmazdı. Sömürge imparatorlukları yıkılmazdı.
Baskıya karşı direnilemeyeceği ilkesi, gerçek yaşamda tersini gösteren birçok kanıt ışığında, George Orwell'in temelsiz bir önyargısı olarak kalıyor.

Dördüncü İlke
Romanın yazınsal dünyasındaki dördüncü ilke, proleterlerin ve sömürge halk-larının asla bilinçlenip sömürü ve baskıya karşı koyamayacaklarına ilişkindir.
Romanda, Okyanusya nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan proleterler "aptallar ordusu" (s.170) olarak nitelenir. Kitaba göre, "Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kendi hallerine bırakılırsa, kuşaklar, yüzyıllar boyu, çalışırlar, ürerler ve ölürler. İçlerinde başkaldırı için bir itki oluşması şöyle dursun, yaşadıkları dünyanın bundan daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksundurlar." (s.171). İşken-ceci O'Brien, kitapta hiç yanlışlanmadan, şöyle der: "Proleterler asla başkaldırmaya-caklar, ne bin yıl, ne de milyon yıl sonra. Yapamazlar." (s.211). "Onlar güçsüz hayvanlar gibidir." (s.218).
Sömürge halkları konusundaki yargı daha da katıdır. Onların varlığı ya da yok-luğunun hiç bir kıymeti yoktur. "Eğer onlar olmasalardı, dünya toplumlarının yapısı ve ayakta durma biçimleri bugünkünden farklı olmazdı." (s.153). "Sürekli el değiştiren ekvator ülkelerindeki kölelerse, bu yapının sürekli ya da gerekli bir parçası değildirler." (s.170). Tanca'dan Brazzaville'e, Darwin'den Hong Kong'a kadar uzanan geniş toprak-lardaki sömürge halkları bir hiç sayılırlar; onlar elden ele geçmek zorunda olan basit kölelerdir.
Sömürge imparatorluklarını yıkan, yeni sömürgeciliğe karşı direnen halkları böylesine aşağılamanın sömürgeci seçkinlere özgü bir önyargı olmaktan öteye geçe-meyeceğini belirtmekle yetineceğim.
Demek ki, kapitalist ve sömürgeci beyzadelerin elitizmini kırmak için, proleter-lerin ve sömürge halklarının varlıklarını ve güçlerini bugüne kadar olduğundan çok daha fazla göstermeleri gerekiyor.
Aslında çevrelerine daha duyarlı bir gözle bakanlar, Irak savaşına karşı yü-rütülen kampanyanın Orwell'in beyzadece önyargısını çürüttüğünü göreceklerdir. Örneğin, ABD'de hükümetin ve medyanın aksi yöndeki bütün çabalarına rağmen Vi-etnam savaşından bu yana görülmemiş yaygınlıkta güçlü bir barış hareketi ortaya çıktı. Hükümetin ve medyanın tezlerini sorgulayan, düpedüz yanıltmaca içeren iddialarını çürüten bir barış odağı kısa süre içinde kendini örgütlemeyi ve gösteriler düzenlemeyi başardı. ABD'de, Avrupa'da ve dünyanın her kıtasında birçok ülkede egemen medyaya alternatif bir iletişim ağı kuruldu. Başta El Cezire televizyonu olmak üzere irili ufaklı yayın organlarının Amerikan haberciliğinin dünya çapındaki tekelini fiilen kırması, zayıfların birleşince güçlü egemenlere karşı kamuoyu oluşturma alanında da direne-bileceklerini gösterdi.
Aynı durum ülkemizde de tekrarlandı. Türkiye'de egemen çevrelerin ve büyük medyanın savaş destekçisi büyük kampanyasına rağmen, emperyalist savaşa karşıçıkanlar, Türkiye halkının yüzde seksenlere doksanlara varan büyük çoğunluğunu savaşa karşı çıkma, Irak halkıyla dayanışma doğrultusunda etkilemeyi başardılar. İs-tenen sonuca ulaşılamadı, savaş ve işgal önlenemedi; ama, proleterlerin ve sömürge halklarının bilinçlenme, örgütlenme ve sömürü düzenlerine karşı başkaldırma gücüne sahip oldukları anlaşıldı.

Sonuç
Özellikle 11 Eylül 2001 olayından sonra yeniden güncellik kazanan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanını, George Orwell'in imgeleminde yarattığı dünyanın gerçek dünyayla ilişkileri açısından değerlendirmeye çalıştım. Yazarın kurmaca dünyasının dayandığı kavramsal ilkeleri ele aldım. Romanın izleğini ve kahramanların işlenişini belirleyen bu kavramsal ilkelerin içerdiği önyargı ve öngörülere değindim.
Sonuç olarak, şunu belirtebilirim. Bu yıl yüzüncü doğum yılını kutladığımız George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında karşımıza çıkan önyargı ve öngörüler, yaşamımızı derinden etkileyen süreçlere ilişkindirler. Olumlu ve olumsuz yönleriyle Orwell'in yarattığı yazınsal dünyayla hesaplaşmak, gerçek toplumsal dün-yayla hesaplaşmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Orwell'in kurmaca dünyasına daha ya-kından bakmaya ihtiyacımız var.
KAYNAKLAR
Ahmad, Aijaz. 1992. In Theory: Classes, Nations, Literatures. London: Verso.
Cesaire, Aime. 2000. Discourse on Colonialism. New York: Monthly Review Press.
Chomsky, Noam. 2000. Sam Amca Ne İstiyor. İstanbul: Minerva Yayınları.
Chomsky, Noam. "Turkey and the US War on Iraq". 3 Nisan 2003. www.zmag.org
Çelikkan, Murat. "Korku İmparatorluğu", Radikal, 2 Nisan 2003.
Herman, Edward S. ve Noam Chomsky. 1999. Medya Halka Nasıl Evet Dedirtir. İstanbul: Minerva Yayınları.
http://www.epic.org/priva...ia/default.html 4 Nisan 2003.
Lee Tien. "Total Information Awareness: taking the fiction out of science fiction".
Freelance Star, 26 Ocak 2003. Electronic Frontier Foundation, www. eff.org 5 Mayıs 2003.
Orwell, George. 1999. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. İstanbul: Can Yayınları.
Orwell, George. 1968. Collected Essays, Journalism and Letters of George Or-well. Four volumes, edited by Sonia Orwell and Ian Angus. New York: Harcourt.
Saunders, Frances Stonor. 2000. The Cultural Cold War. New York: The New Press.
Williams, Raymond. 1971. George Orwell. New York: The Viking Press.
www.hoovers.com http://urundergisi.com/ma...eler.php?ID=235
Verdiği Puan: 10
4 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Mustafa Kerem

@mustafa-kerem

- George Orwell
9.1 (1445 oy)
Düşüncelere kilit vurulabilir mi?
George Orwell, asıl adı ile Eric Arthur Blair, 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen yazarları arasındadır. Eserlerinde sosyal adaletsizliğe ve totalitarizme karşı duruşunu özgün bir şekilde yansıtmıştır.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır. Yazın ve sinema dünyasının en meşhur distopik (anti-ütopyacı) eserlerinden birisidir.
Distopik demişken, bu noktada distopyayı çok kısa bir şekilde açıklamak gerektiğini düşünüyorum. Distopya; Yunanca kökenli bir kelime olmakla birlikte “kötü yer” anlamına gelmektedir. Gerçekleşmesi mümkün olmayan, ideal toplum yapısını temsil eden “ütopya” kavramının tam zıddıdır.
Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik edebi eserlerindendir.
Yazar George Orwell’in bu eseri, 1948 yılında hayatının son dönemlerini yaşarken Sovyetler Birliği’ne ve Hitler’in SS devletine bakarak kaleme aldığı belirtilmektedir.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün olay örgüsüne baktığımızda, karşımızda dünyayı üç büyük devlete ayrılmış olarak görüyoruz, bunlar Londra'yı da içine alan Okyanusya, Doğu Asya ve Avrasya devletleridir.
Bu üç süper güç devamlı bir savaş halindedir. Dışta devamlı bir düşman tehdidi altında olan toplum, içte ise totaliter bir rejimin pençeleri arasında parçalanmaktadır.
Londra şehri Okyanusya devletinin büyük şehirlerinden biri olmakla birlikte devrimin de yönetim merkezi olarak karşımıza çıkmaktadır. Partinin toplumu kontrol altında tutmak için kullandığı bakanlık binaları Londra'da bulunmaktadır.
Yönetimdeki parti 2 temel kademeden oluşmaktadır.
1) İç Parti Üyeleri
2) Dış Parti Üyeleri
Winston gerçek bakanlığında çalışan bir dış parti üyesidir.
Romanın baş karakteri Winston Smith'de Londra'da yaşayan ve Gerçek Bakanlığında çalışan partinin dış kademesine üye bir vatandaştır.
Winston'un görevi eski tarihli gazete ve dergilerde yer alan olay, haber, makale vb. yazılı unsurları değişen şartlara göre uyarlayıp arşivdeki orijinalleri ile değiştirerek geçmişi kontrol altında tutmaktır.

“Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.”

Winston'un yaşamış olduğu toplum kelimenin tam anlamıyla dört bir yandan yasaklar ile kuşatılmıştır.
En insani duyguları yaşamak, düşünmek, ve yeni bir düzen talep etmek parti tarafından katı bir şekilde yasaklanmıştır.

İngsos diye adlandırılan İngiliz Sosyalizmi devrimin temel ekseninden ayrılarak topluma özgürlük ve eşitlik getirmek yerine, toplumun geniş bir kesimini oluşturan ploreterya tabakasını kontrol altında tutmak için sistemli bir toplumsal dönüşümü adım adım hayata geçirmektedir.
Bu dönüşümlerden en dikkat çekenleri ise şüphesiz, dilin düşünce dünyasını daraltacak şekilde değiştirilmesi ve düşünmenin partiye karşı işlenmiş affedilmez bir suç olduğudur.
Distopik bir roman olmasına rağmen, gerçeğe bu kadar yatkın bir eser olması bende derin bir şaşkınlık hissi yarattı.
Özellikle ''Çift Düşün'' kuralının toplum hafızası üzerindeki yıkıcı etkilerini yazar esere muhteşem bir şekilde yansıtmış.
''Çift Düşün'' tekniği bugün Türk Siyasi hayatında da sık kullanılan bir teknik olarak karşımıza çıkmaktadır.

{Örneğin: Mavi Marmara gemisine saldıran İsrail Devletine, Ülkemizin yöneticileri bir dönem ''Terör Devleti'', ''Katil Devlet'', ''Siyonist Rejim'' vb. ifadelerle açıktan düşmanlık etmişler, ellerinde bulunan TV ve Gazeteler ile toplumu da bu düşmanlığa kitlesel olarak sürüklemişlerdir.
Aradan 4 yıl geçtikten sonra yine aynı yöneticiler İsrail Devleti için, ''Dost Ülke'', ''Değerli Müttefik'' ve ''Stratejik Dostluk'' gibi ifadelerle İsrail Devleti'nin dost bir ülke olduğunu yine aynı tekniklerle topluma empoze ederek, zıt iki kavramı aynı anda savunup toplum bilincini karar veremez ve düşünemez derecede tahrip etmişlerdir.
Bugün sokağa çıkıp önünüze ilk çıkan AKP'li bir vatandaşa İsrail dost mu? düşman mı? diye sorun hangi cevabı verip nasıl savunacağı konusunda kararsız kaldığını göreceksiniz.}

Romanda bireysel özgürlüklerin yok edilerek toplumun büyük bir kısmının düşünme yetisi olmayan, muhakeme etme kabiliyetinden uzak, sorgulamadan sindiren, düşünsel değil de tepkisel davranan bir kitleye dönüşümü Winston Smith karakteri üzerinden kademeli olarak anlatılmış.
Sevgi Bakanlığındaki 101 nolu odada Winston Smith'in başından geçen olaylar aslında bireysel bir örnek üzerinden topluma uygulanan acımasız dönüşümü temsili olarak anlatmaktadır. Romanın sonlarına doğru Winston'un düşünce dünyasını ve karakterini yerle bir eden parti üyesi O'Brien'in istediği gerçekleşmiş, Winston öğrenilmiş çaresizliğin pençesi altında bir hiç olduğunu ve düşünme hakkına sahip olmadığını kabul ederek yaşamına devam etmiştir.

Genel olarak değerlendirildiğinde; eser, tek tip insan modelinin var olduğu, mevcut yönetimin halkın tarihini ve hafızasını silerek, büyük güç olarak varlığını sürdürebilmesini vurgulamaktadır. Bu eserinin kurgudan ibaret olduğunu düşünebiliriz fakat günümüz dünyası ile karşılaştırdığımızda gördüğümüz benzerlikler, distopik bir sistemde yaşayıp yaşamadığınızı sorgulamamızı da gerekmektedir.

Bu değerli romanı okumadan önce yazarın ''Hayvan Çiftliği'' adlı eserini okumanızı tavsiye ederim.
Şu önemli hatırlatmayı yapmadan yazıyı sonlandırmak istemiyorum. Eğer romanı okumaya başlarsanız, önsöz kısmını dikkatli bir şekilde okuyarak bahsedilen kavramlarını anlamaya çalışın, eğer önsözü dikkatli okumazsanız romanın içindeki bir çok terimi tam manası ile kavramanız mümkün olmayacaktır.

Romandan bir alıntıyla yazımızı noktalayalım.

Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

Başka bir inceleme yazısında buluşmak üzere...
Saygılarımla,
Mustafa KEREM.




George Orwell'in tüm eserleri:

Paris ve Londra'da Beş Parasız (1933)
Burma Günleri (1934)
Papazın Kızı (1935)
Zambak Solmasın (1936)
Wigan İskelesi Yolu (1937)
Katalonya'ya Selam (1938)
Daralma (1939)
Hayvan Çiftliği (Bir peri masalı) (1945)
Neden Yazıyorum (1946)
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949)
Verdiği Puan: 10
7 beğen · 2 yorum · kitap inceleme ·
Emin Aydın (@kursun-asker)
Bir de teleekran mevzusu var.Hatta yakın zamanda teknoloji devi bir markanın televizyonlarının ses kaydı yapıp bunu izinsiz biçimde kullandığı da iddia edilince akıllara bu kitap gelmişti.Gerçekten çağının ötesini görmeyi başarmış bir kitap 1984. 13.01.16
misafir
Evet, incelemede o kadar ayrıntıya inip uzatmak istemedim ama akla uzak bir ihtimal olarak gelmiyor. Kullandığımız bilgisayarların kamerasından istedikleri an biz vatandaşları takip edebiliyorlar zaten. 13.01.16

Murat Ciman

@MuratCiman

- George Orwell
9.1 (1445 oy)
George Orwell - Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Winston partinin içinde çalışan bir memur işi ise: ona gelen haberleri değiştirip yeniden yazmak ve eski haberleri yok etmek bunu yaparken de hayal gücünü çalıştırarak mantıklı noktalar bulmak.
Sabahları evinden siyah bir çanta ile çıkıyor işe geliyor öğle yemeği arasında kuyruğa girip yemeğini aldıktan sonra da cin içiyor işten sonra tekrar eve gidip yatıyor.Başka bir hayat düzeni yok.Evinde ve ülkenin her yerinde insanları gözetleyen bir ekran var bu ekranda hem parti halka sesleniyor hemde partilileri gözetliyor.Partinin dışında kalan geri kalan halk ise işçi sınıfı gündelik işlerde çalışan,fabrikalarda üreten ve tüketen bir halk.
Winstonun dikkatini çeken julia diye bir kız sürekli gözüne takılmaktadır. Winston kendine yasak olan bir eskiciye gitmiş ve oradan bir not defteri almıştır.Tekrar o eskiciye gidip etrafa bakındıktan sonra çıkarken onu Julia görmüş ve onunla göz göze gelmişlerdir . Winston’ın insanlara hiç güveni kalmamıştır. Aile bireylerden 7-8 yaşındaki çocuklar bile insanları düşünce suçu işledikleri için şikayet etmişler ve bir hafiye gibi parti ekiplerinin ellerine düşürmüşlerdir.Bu korkudan dolayı Winston her zaman arkasını kollamak zorunda kalmıştır.Bu yüzden Julia’yı öldürmeyi bile göze almıştır. Bir gün işten çıkarken Julia Winston a doğru yürüdü ve bu arada tökezleyip yere düşmüştü Winston bunu görmesine karşın hem içinde söndürülen insan sevgisi hemde temkinli olmanın verdiği duygu ile julia ya yardım etmekten çekindi.Sonunda onu kaldırmak için elini verdiğinde julia nın eline bir not bıraktığını anladı.Heyecan yapmamaya çalışsa da kendini evine atıp bir an önce o notu okumak istedi. Not da “seni seviyorum“ yazıyordu.
Winston bu duyguya nasıl karşılık vereceğini hiç bilmiyordu.Aslında kafasında bir dolu soru vardı bu notla beraber bu sorular çözüme kavuşmamış biraz daha karmaşıklaşmıştı. Winston bir çok denemeden sonra kızla konuşabildi ve buluşmak için bir yer ismi aldı.Yalnız giderken bile partiyi ve işlediği suçu biliyordu çünkü evlilik dışı bir ilişki büyük bir suçtu ve karısı ile hala evli görünüyordu.
Ormanda bir yerde buluşmuşlar ama etrafta dinleme cihazı olma olasılığından dolayı da temkinli davranıyorlardı.O zamana kadar Julia gibi genç ve güzel bir kızın neden onunla beraber olmak istediğini anlamadı ve ilk olarak da nedenini sordu.İkinci soru ise bunu daha önce yapıp yapmadığı idi. Winston saflıktan nefret ediyordu her türlü saflık onu tiksindiriyordu. Julia kendinden önce de yüzlerce kişi ile yatmış bunu partiye ve sisteme karşı bir davranış olarak görüyor ve bu durum hoşuna gidiyordu.
Winston ve Julia ayda 2 kere falan farklı mekanlarda buluşup beraber oluyorlar ama işledikleri suçun er geç ortaya çıkacağını ve ölümlerden ölüm beğeneceklerini biliyorlardı.
Winston eskici dükkanında bir oda kiraladı ve artık düzenli olarak orada buluşup birbirleri ile zaman geçiyorlardı.Bir kaç buluşmadan sonra bir gün ikisi de gizli bir gurubun varlığından haberdar oldular ve beraber bu guruba katılmaya karar verdiler.
İç parti üyelerinden birisin evinde buluşup gerekli bilgileri aldıktan sonra örgütün kitabını beklediler.
Kitabı iç parti üyelerinden biri onlara başka birinin vasıtası ile ulaştıracaktı ve onlarda okuyup başka birine verecek yada imha edeceklerdi.
Kitabı ele geçirdikten sonra Winston dayanılmaz bir beklenti ile kiraladıkları odaya gitti orada Julia ile buluşup kitabı ona okudu.Bu sırada Julia uykuya daldı Winston kitabı okurken bir patırtı koptu ve basıldı.Daha önceden odanın içinde bir resimdeki delikte içinde fare vardır diye bakmadığı yerde aslında ekran vardı.Bu zamana kadar gözetlenmişlerdi kaçmak yada suçunu itiraf etmemek saçmalık olurdu.
Winston uyandığından bir tahta sedirde otuyordu ne zamandır o mekanda olduğunu bilemiyordu içerisi aydınlıktı ama bu aydınlık yapay bir lamba idi.Winston ın nerede olduğu aklında belirdi :sevgi bakanlığında idi .Aslında ceza verilen işkence edilen bir yer olmasına karşın çiftdüşün yöntemi ile buraya o ismi vermişlerdi.
Bakanlığın bodrum katlarındaki herhangi bir odada bekliyordu sonunun geldiğini kestirmişti.Ama bu sonun ne kadar acılı ve ne şekilde geleceğini kestiremiyordu.
Winston a işkenceler yaptılar hatta bu işkenceleri yapan onu yer altı örgütüne alacağını söyleyen iç parti üyesi ona kitabı ulaştıran adamdı.Demek ki uzun süredir izleniyordu ve her şey birer kurmaca idi. Winston çeşitli işkencelerden sonra fikri değiştirilerek başka bir işe atandı ama bu arada çöktü ve akıl olarak artık partinin isteklerini destekliyordu.
Kitap okurken sizi çok fazla merakta bırakmayan bol bol düşüncelerin olduğu konuşma metinlerinin en sona doğru sıklaştığı bir kitap.Kitapta 3 çeşit insan karakterinin analize ediliyor yönetenler,orta sınıf (yöneticilerin yerinde olmak isteyenler) ve bunların hiç birini takmayan günlük hayatına bakan bir işçi sınıfı var.İnsanlar öyle deli gibi partiye tapıyor ki küçücük çocuklar bile anne babalarını ispiyonluyorlar.Ülkede barış sevgi ve nefret bakanlığı diye bakanlıklar var bunların gorevi ise tam tersini yapmaktır...
Verdiği Puan: 10
2 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Misafir

@misafir000

- George Orwell
9.1 (1445 oy)
şahsi kitap değerlendirmem..
1984 DİSTOPYASI VE 2013 DÜNYASI
1984 Distopyası, George Orwell’ın 1922-1927 yılları arasında İngiliz sömürgesi olan Hindistan İmparatorluğunda polis olarak görev yaptığı yıllardan ilham alarak yazdığı, dilinin, tarihinin, kültürünün kısacası hayata dokunan her unsurunun devlet tarafından baskı ve kontrol altına alındığı bir toplumu anlattığı, dünyanın birçok diline çevrilip milyonlarca satılan şaheser niteliğindeki eserlerinden biridir. Eser içerik ve kurgu olarak gerçeküstü bir nitelik taşıdığından dolayı ‘yok-ülke’ anlamına gelen ‘distopya’ türünde bir eser olarak değerlendirilmiştir. Lakin Orwell, ABD’deki bir sendikacıya yazdığı mektupta ‘anlattığım toplumun bir gün mutlaka gerçek olacağını söylemesem de ona benzer bir toplumun gerçek olabileceğini söyleyebilirim’ diyerek geleceğe dair çok önemli bir varsayımda bulunmuş oluyordu.

Orwell, 1984 Distopyası’nda anlattığı baskı politikalarının, insanı hayretler içerisinde bırakacak kadar kötü ve sıradışı uygulamaların günümüz dünyasında ulus devletler ve ulusalcı akımlar eliyle kusursuz ve sistemli bir şekilde hayata geçirildiğini görseydi ABD’li sendikacıya yazdığı düşüncelerin varsayımdan öte bir gerçeklik kazanmış olduğunu görebilecekti.

Kitaptan örnek verecek olursak Orwell’ın betimlediği dünyada gerçekliğin denetim altında tutulabilmesi için ‘bellekten’ ve ‘geçmişten’ yani, bireysel ve toplumsal hafızadan yoksun bırakılmaya çalışılan bir toplumdan bahsedilir. Şüphesiz ki bu tür çabalar, günümüz ulus devletlerinin resmi tarih kurumları ve okul müfredatları dâhilindeki resmi tarih dersleriyle kendi halklarını gerçek tarihlerinden koparmalarına, resmi dil kurumları ve resmi dil eğitimleri ile kendi halklarını anadillerinden dolayısıyla bilinç ve belleklerinden koparmalarına benzer.

1984 Distopyası’nın baskıcı devletinde geçmiş yıllara ait bütün kayıtların ya yok edilmiş ya da çarpıtılmış olması; bütün kitap, gazete ve tarihi vesikaların yeniden yazılmış, sokak cadde ve yapıların yeniden adlandırılmış olması, meydanların resmi tören ve kutlamalar için zorunlu olarak hınca hınç doldurulmuş olması, günümüz ulus devletlerinin bir gecede (halkını cahil bırakma pahasına da olsa) harf inkılâbı adıyla yüzyılların bilgi birikimini çöpe atmasına çok benzer. Tıpkı sokak, cadde, park ve kurumların ulusal kahramanların, darbeci paşaların veya sembol kişilerin isimleriyle kirletilmesine, stadyumların çocuklar ve gençler ile resmi bayramlar için zorunlu olarak tıka basa doldurulmasına çok benzediği gibi.

1984 Distopyası’nın başkahramanı olan Winston Smith’in düşünce polisi tarafından yedi yıl boyunca en küçük bir davranışından söylediği her söze varıncaya kadar takip edilmesi, bizlere devletlerin menfaatlerini her türlü ilke ve değerden üstün tutan (el-muhaberat, MOSSAD gibi) istihbarat teşkilatlarının fişlemelerini, yıldırma amaçlı takibatlarını ve operasyonlarını hatırlatacaktır. 1984 Distopyası’nda kişilerin evlerinin her odasında bulunan ve onların özel hayatlarına müdahale edebilen, onları yatak odalarından dahi izleyen ‘tele ekran’ sistemi her köşebaşından bizi izleyen kameralara, evimizin içinden bizi şekillendiren, çocuklarımızı eğiten (öğüten) televizyon ve bilgisayarlara şaşırtıcı derecede benzer. Günümüz dünyası ile 1984 Distopyası arasındaki benzerliklerden biri de baskıcı, despot ve her tarafa müdahale edebilen devletin kurucu kahramanı olan Büyük Birader’in paraların, pulların, kitap kapaklarının, bayrakların, posterlerin, sigara paketlerinin üstünden… Her yerden bizleri izleyen gözleridir.

Kısacası George Orwell’ın edebiyat dünyasına kazandırdığı eser, 2013’ün dünyasında ulusalcı akımlar, ulus devletler ve küresel sistem tarafından kusursuzca canlandırılmaktadır. Her türlü dini, etnik ve kültürel farklılığı reddederek yekpare, türdeş, kolay yönetilebilen bir toplum dizayn etmeye ant içmiş olan ulus devletler insanlığın değer ve haysiyetlerini ayaklar altına alarak, çizdikleri yapay sınırlar içerisinde insanlığa karşı korku ütopyalarını aratacak kötü muamele ve uygulamalara başvurmaktadırlar.

İnsanlığı bu tür ulusal kâbuslardan uyandırmanın yolu ise eserde belirtildiği üzere insanların bilinçlendirilmesinden geçer. George Orwell’ın da söylediği gibi:

‘İnsanlar, bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemeyecekler’.

Hüseyin Asaf YILDIRIM
araftakivezir.blogspot.com.tr
Verdiği Puan: 10
1 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Kamer

@kitapsiz2

- George Orwell
9.1 (1445 oy)
Öncelikle lisede ödev olarak verildiğinde okumayıp da internetten özetini indirip ödevi öyle teslim ettiğim için çok pişmanım. Çok şey kaçırmışım meğer.
Kitaba gelince; 3 büyük egemenlik hakim kitabımızda. Okyanusya, Avrasya, ve Doğu Asya. Sürekli sürdüğü iddia edilen bir savaş vardır bu 3 egemenlik arasında fakat kitabı dikkatlice okursak aslında üçü de birbirinden çok farklı değildir.
Bizim olayımız Okyanusyada geçiyor. Okyanusya'da tabii ki komünizm hüküm sürüyor. Ve güçlü, muhalefet kabul etmeyen, geçmişi geleceği o anı sadece kendisinin bildiği bir lider tarafından yönetilen parti..
Her yerde ''Büyük birader seni izliyor '' pankartları asılıdır. İngilizce okuyunca daha havalı tabii '' Big Brother is watching you '' . Her neyse bu posterler her yerde asılıdır ve Big Brotherimiz delici bakışlarıyla beyninize hükmeder adeta.

İşin en akıl almaz kısmı heryerde insanların ne yaptığını ne konuştuğunu denetleyen bir tele-ekran vardır. Tek denetleyemediği şey düşüncelerdir ki orada da bir açık verirsen anında düşünce polisinin sert ve güzel postalları yüzünü eziverirdi. Keşke bu kadarıyla da kalsa ama daha ileriki işkence sahnelerini bizzat okumanızı öneriyorum.

Bu tele-ekranlar işyerinde, evlerde hatta tuvaletlerde bile izliyordu sizi. Ve kitapta geçiyor ki tele-ekranın kesintisiz denetlediği tek yer tuvaletlerdir.

Şimdi insan okurken -Amaan kitap değil mi işte diye düşünebiliyor. Ama düşünmeden de edemiyor, böyle zorba bir devletin baskısı altında kalsak ne yapardık ? Kabus gibi değil mi..

Kahramanımız Winstona gelince; okyanusyada Doğruluk bakanlığında çalışan biridir. Görevi ise hayli ilginçtir; Geçmişi zamana uyarlamak.. Yani tarihi çarpıtmaktır. Büyük biraderin işine nasıl geliyorsa öyle çevirmektir.
Nasıl olduğunu anladığı ama niçin olduğunu anlamadığı düzene karşı çıkmak isteyecek ve bu sisteme karşı ilk eylemini bir antikacıdan günlük alarak başlayacaktır.
Winston yalnızdır. Ve her partili gibi aslında onun da kafasında partiye dair şüpheler vardır.
2 dklık nefret toplantılarından bahsetmeden de geçmek istemiyorum. Beni en çok şaşırtan kısımlarından biri olmuştur. Winston 2 dk nefret toplantılarında partililerle bağırıp esip gürler fakat Goldstein adlı bu partinin iç düşmanıyla irtibata geçmenin bir yolu olup olmadığı merak eder.

Burada bahsetmek istediğim çok terim var yenisöylem çiftdüşün gibi.. Ama kalemim yetmez bunları irdelemeye. En iyisi okuyun.

Ve kahramanımız Anti-sex örgütünün üyesi olan Julıa adında asi bir kızla aşk yaşamaya başlar. Aşktan kastım o Ahmet Batman kitaplarındaki salya sümük aşklar değil elbet. O dönem aslında aşk da yasak olduğu için winstonun istediği belki de sadece bir kadındı. Ama gittikçe birbirlerine öyle bir bağla bağlanırlar ki ihanet etmeme sözü verirler. hem de öyle bir koşulda. Aslında ihanet etmemenin mümkün olmayacağını ikisi de bilse de bu sözle bağlanırlar birbirlerine.
Dönemde her şey yasak olduğu gibi cinsellik de yasaktır tabii. Hele ki aşık olduğunuz bir kadınla evlenmek tamamıyla hayaldir. Aralarında fiziksel çekim olmayan çiftler kurul tarafından onaylandıktan sonra evlenebiliyor ancak.

Julıa ve winston birgün aşk yuvalarında basılırlar. Odadaki tele-ekrandan habersiz aylarca ne planlar yapmışlar neler yapmışlardı.. Her neyse.. düşünce polisi türlü eziyetler yaparlar çiftimize. türlü eziyetler derken yaklaşık 30 40 sayfalık bir eziyetten bahsediyorum. Bu işkence töreninin tek amacıysa devlet hakkında bildiğin bütün gerçekleri! unutup partiye itaat etmeyi sağlamaktı.
Lakin öyle de oldu. Kitabın sonunu yazıp sinir etmeyi çok isterdim ama okuyun gençler. oturup sindire sindire okuyun bu kitabı.
Her şey bir tarafa Winstonun Kağıda 2+2=5 yazması çok dokundu içime.
Ve kitabın başında geçen ''Kestane ağacının altında sen beni sattın; ben seni.'' söylemi kitap bittikten sonra daha bir anlam kazanıyor.
Hatta duygulanıyor insan.
Kitap bittikten sonra açıp The Smiths - Never Had No One Ever dinleyin. Kitapta geçen acıklı denen şarkılardan biri bu sanki. o derece hissettirdi bana (kitapla hiçbir alakası yoktur.) İyi okumalar..
9 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Merve 🗡

@mtrv

Bilinçleninceye kadar asla başkaldıramayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.
- George Orwell
9.1 (1445 oy)
19 beğen · 0 yorum · alıntı

Merve 🗡

@mtrv

''...Bize duymak istediklerimizi söyleyen kitapları severiz...''
- George Orwell
9.1 (1445 oy)
18 beğen · 0 yorum · alıntı

Nazım İlgin

@nazim-ilgin

Belki de insan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu.
- George Orwell
9.1 (1445 oy)
18 beğen · 0 yorum · alıntı

Merve Kapu

@mervekapu

...Elle tutulur bir kanıt yoktu, yalnızca her anlama gelebilecek ya da hiçbir anlama gelemeyecek kaçamak bakışlar...
- George Orwell
9.1 (1445 oy)
18 beğen · 0 yorum · alıntı

Ebrar Uludağ

@ebrar-uludag

"Kaç parmağımı görüyorsun, Winston?"
"Dört"
"Peki, Parti dört değil de beş diyorsa, o zaman kaç?"
"Dört"
- George Orwell
9.1 (1445 oy)
17 beğen · 0 yorum · alıntı

Benzer Kitaplar

9.1/10
1445 oy
Sence kaç puan almalı?
0