ara

İçimizdeki Şeytan

İçimizdeki Şeytan Konusu, Özeti ve Türleri

Entel ve yapmacık insanların özensiz kültürleriyle hava atma çabaları, toplumsal olgular ve psikoloji sınırları üzerine mükemmel dokunuşlar.
İçimizdeki Şeytan
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
ISBN: 9789753638036
Sayfa: 261 sayfa
Basım Tarihi: 1998
İçimizdeki Şeytan Roman Özeti

Romanımız üniversite öğrencisi olan Nihat ile Ömer'in vapurda giderlerken Ömer'in öndeki yerlerde oturun güzel bir genç kızı fark etmesiyle başlar. Vapur iskelede durduktan sonra Ömer kızı kaybetmemek için arkasından ilerlemeye başlar. Ömer tam kıza sesleneceği sırada yanında orta yaşlı bir bayanın olduğunu görür ve bu bayan Ömer'e seslenir. Kadın Ömer'lerin uzaktan akrabası olan Emine teyzedir. Emine teyze kızın adının Macide ve Balıkesir'deki bir akrabasının kızı olduğunu, musikiye duyduğu ilgiden dolayı buraya konservatuar okumaya getirdiğini söyler.

Macide Balıkesir'de okurken musikiye olan yeteneği ve ilgisi hocaları tarafından fark edilir. Bu sırada okula yeni gelen genç öğretmen Bedri Bey ile aralarında birşey olduğuna dair dedikodu çıkar. Bu dedikodu onların arasında bir anda duygusal bir bağ kurar. Fakat Bedri öğretmen sene sonunda okuldan ayrılmak durumunda kalır ve İstanbul'a taşınır.

Ömer bir akşam Emine teyzesinin evine gider , herkesin morali bozuktur. Macide'nin babası vefat etmiş ve ev halkı bunu Macide'ye söylemiştir. Macide o akşam odasından hiç çıkmaz. Ömer'de kendi için hazırlanan odaya gider ve uykuya dalar. Ertesi gün Macide ve Ömer aynı zamanlarda kalkar evde başka kimse uyanık olmayınca birlikte kahvaltı yaparlar sonra Ömer Macide'yi okuluna bırakır akşamda gelip alacağını söyler.

Ömer akşam Macide'yi alır yürüyerek giderlerken Ömer hislerini Macide'ye açıklar. Macide'de aynı şekilde karşılık verir. O günden sonra her gün birlikte gezmeye başlarlar. Macide'nin babasının vefatıyla parada kesilince Macide'den rahatsız olmaya başlarlar ve bir akşam Macide'yi azarlarlar. Buna çok üzülen Macide o gece tüm bavulunu toplar ve evden çıkar fakat nereye gideceğini bilemez. Kötü birşey olacağını hisseden Ömer ise Macide'nin evinin önünden gitmemiştir. Macide'yi alarak kendi evine giderler. O geceden sonra karı koca olarak yaşarlar fakat geçim sıkıntısı kısa zamanda baş gösterir.

Ertesi sabah postanedeki işine gider öğlen de Hafız efendi ile yemeğe çıkar Hafız efendi bir sıkıntısını Ömer'e anlatır . Kayınbiraderi hapse girer kefaret için kasadan iki yüz elli lirayı alıp kayınbiraderine verdiğini söyler. Tahliye edildiğinde parayı alıp tekrar yerine koyacağını söyler fakat mahkeme bi türlü olmaz. Rahatlamak için de Ömer'e anlatır.

Ömer akşam eve gittiğinde Nihat ve Profesör Hikmet adında ki iki arkadaşının onu beklediklerini görür. Macide ise bu iki adamdan hiç hoşlanmamıştır. Siyasetle alakalı yazılar yazan Nihat , veznedar Hafız efendiyi ihbar edeceğini söyleyerek ondan para istemeyi önerir fakat iyice geçim sıkıntısı yaşayan Ömer bunu kesinlikle reddeder.

Profesör Hikmet Ömer ile Macide'yi bi akşam sazlı sözlü bir eğlenceye davet eder. Eğlence sırasın Macide Bedri ile karşılaşır. Ablasının rahatsızlığından dolayı Bedri öğretmenliği bırakmış piyano çalmaktadır. Bedri ile Ömer ise uzun zamandır görüşmeyen iki arkadaştır. Bedri Macide'ye olan hislerini hala hissetse de asla belli etmez ve Ömer Sırf Macide'den dolayı sürekli maddi yardımda bulunur.

Ömer bir akşam eve geldiğinde Macide ile Bedri'yi başbaşa otururken görünce yanlış anlar ve Bedri'ye hakaretler eder.Ömer sandalyeye oturarak ağlamaya başlar. Geçim sıkıntısından dolayı Hafız efendiyi tehdit ederek para almıştır sonra da pişman olarak bu parayı Nihat'a vermiştir. Ömer yaptığından utanarak hemen Bedri'nin evine gider ve özür diler Bedri Ömer'i affeder.

Yine bir akşam Ömer ve Macide eğlenceye davetlidir . Davette Bedri ile Profesör Hikmet 'te vardır . Macide oldukça sıkılmıştır fakat Ömer'in kalkmaya hiç niyeti yoktur. Eski arkadaşı olan Ümit isimli bir kızla da oldukça samimi olur. Eğlence sonunda gazinoya gitmeye karar verirler , Ömer ise Macide'yi unutup Ümit'le takılmaktadır. Gazinoda iyice canı sıkılan Macide lavaboya gider o sırada Ömer'in arkadaşı olan İsmet Şerif içeri girer ve Macide'yi sıkıştırmaya çalışır .Macide adamı iterek oradan kaçar. İçeri girip yerine oturduğunda ise Profesör Hikmet tarafından tacize uğrar. Ömer olanları görmesine rağmen Profesöre olan borcundan dolayı sesini çıkaramaz ve Ümit'le ilgilenmeye devam eder.

Macide tüm bu olanlardan sonra Ömer'de dahil herkesten ve her şeyden tiksinmeye başlar. Ömer'e uzunca bir mektup yazar o anda Bedri içeri girer ve Ömer'in tutuklandığını söyler. O günden sonra Bedri ile Ömer'i ziyarete gitmeye başlar. Fakat hep susarlar.

Bir gün yine ziyarete gittiklerinde Macide'nin gitmesini Bedri ile konuşacağını söyler. Macide Bedri'yi dışarıda bekler. Ömer Bedri'ye tahliye olduğunu artık dışarı çıkabileceğini , yalnız hatalarını bildiğini ve Macide'yi daha fazla üzmek istemediğini söyler. Macide'yi Bedri'ye emanet eder dilerse Macide ile evlenebileceğini söyler. Bedri olanları Macide'ye anlatınca Macide sadece susar. Bedri evine taşınmasını söyler Macide'de kabul eder. İçinde garip bir hisle yanında Bedri yürümeye başlarlar.
İçimizdeki Şeytan kitabı Okuduğum en güzel kitap listesinde yer almaktadır.

İçimizdeki Şeytan - s41

O da artık lakayt değildi. Müdür onun gözlerini, istemeyerek, Macide'nin üzerine çevirmişti. Şimdi genç kızın insana hayret veren müzik istidadı kadar, onu alakadar eden bir boyu, bir çift eli ve içinde birçok şeyler saklı olan gözleri vardı. Ne sözlerinde, ne tavırlarında hiç yapmacık bulunmayan, bir kadında pek az görülen bir cesaret ve açıklıkla insana uzun uzun bakan gözlerinde birçok şeyler ifade eden, fakat aynı zamanda bunlara gene pek tabii bir irade ile hâkim olmayı bilen bu on altı yaşındaki genç kızı, mektebin diğer talebeleriyle karıştırmaya imkân yoktu.
aslan k. tarafından eklenmiştir.

İçimizdeki Şeytan Kitap Listeleri

725
KİTAP
Okuduğumuz en güzel kitapları bu listede topluyoruz! Sen de en beğendiğin kitabı listeye ekle....
192
KİTAP
...
1014
KİTAP
Herkesin mutlaka okuması gereken, kitaplığında bulunması gereken kitaplar listelenmektedir....

Betül Uludoğan.

@betul-uludogan

- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
Edebiyat, bulunduğu dönemin zihniyetinden, toplumdaki olaylardan oldukça etkilenen bir alandır. Toplum, edebiyatın hamurudur; ona gerekli malzemeyi sağlaması konusunda ise edebiyat sosyal çevrenin mayasıdır. İkisi sürekli bir etkileşim halinde olup, mevcut olan sorunları, durumları ve duyguları ele almışlardır.
Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra, 1940’lı yıllarda sanatın toplum için yapıldığı döneme eserleriyle damgasını vuran Sabahattin Ali, toplumcu gerçekçi yazar olarak anılmıştır. Edebiyattaki bu akım, maddimateryalist düzende bulunan insanın, toplumla olan ilişkisini yani daha çok manevi yönünü esasa alır. İnceleyeceğimiz bu kitap da realist bir bakış açısı ile birtakım ideolojileri içinde barındıran tutumla izah edilmeye çalışılmıştır.
Maupassant tarzı öyküleriyle ve Kuyucaklı Yusuf romanıyla ün kazanan Sabahattin Ali, eserlerinde daha çok bireyselliğe, kişinin ruh haline ve duygularına önem vermiş, böylece Anadolu insanına yeni bir edebi perspektif kazandırmıştır. Yazar, roman ve öykülerinde öyle bir gözlem gücüne sahiptir ki, insanın kendisini bile tanımlamakta zorlandığı halini ustaca tasvir etmeyi başarmıştır. Özellikle aşkın tema olarak seçildiği kitaplarında, psikolojik tahlillere verilen ağırlık okuyucuya sanki o anı yaşıyormuş hissini verir. Belki de bu sebepten gerçekçi yazar kategorisindedir, Ali.
Yazarın, İçimizdeki Şeytan adlı eserinde de bu öğelere sıkça rastlamak mümkündür. Realist bakış açısının üsluba yansıdığı şekliyle akıcı bir anlatım sunar, okurlarına. Cumhuriyet kavramının henüz sindirilememişliği, hayata getirdiği yeniliklere adapte olamayan halkın uyum sağlama çabaları, toplumda meydana gelen Aydın - Anadolu sınıf ayrımı, romanda belirli karakterler üzerinden verilmeye çalışılmıştır. Sabahattin Ali, aydın kesim olarak nitelendirilen sınıfın temsilcisini Ömer karakteri üzerinden; Anadolu’nun bağrından gelen Macide isimli karakterle bir aşk döngüsünü geleneksellikle modernliği mukayese ederek anlatır.
Hikaye, Ömer ile arkadaşı Nihat’ın Kadıköy vapurunda felsefi sorgulamalarla yaptıkları tartışmaların mevzuyu birden günü kurtarma çabasına getirdikleri anda vuku bulur. İskeleye yaklaşmakta olan vapurda, Ömer’in gözleri bir kıza isabet etmiş ve ondan müthiş bir şekilde etkilenmiştir. İlk görüşte aşk deyip, kızla konuşmak için giderken kendisine doğru bir kadının seslendiğini işitir. Meğerse bu kadın, Ömer’in hoşlandığı kızın yanındaki akrabası Emine Hanım’dır. Ömer’i yanında bulunan Macide isimli kızla tanıştırıp, evine misafirliğe davet eder. Bu rastlantı Ömer’de tarifsiz bir mutluluk yaşatır. Balıkesir’de ailesiyle birlikte yaşayan Macide, müziğe olan istidadıyla herkesin dikkatini çekmiş, gelişmesi için de Emine Teyzesi onu İstanbul’a kendi yanına getirmiştir. Hem güzelliğiyle hem de başarısıyla hocalarının da hayran olmaktan alıkoyamadığı Macide, kendisi de belli etmeden Bedri adındaki müzik öğretmeninden hoşlanır. İkisinin de birbirinde gönlü vardır ama ortada bir şey yoktur. Bu durum Bedri’nin tayininin çıkıp başka yere gitmesine kadar sürmüş, sonra da gözden uzak olan gönülden ırak olur hesabıyla, açılmamış o sayfa kapanmıştır.
Ömer, Emine Teyzenin davetine icabet etmiş, büyük bir heyecanla evlerine gitmiştir. Bu gidiş gelişleri sıklaştırmıştır. Çünkü Macide İstanbul’da konservatuvara başlamış ve Emine Teyzenin evinde ikamet etmektedir. Ömer de yine onu görebilmek için meyhaneden çıkıp evlerine doğru gitmiş ama bu kez kara bir haberle karşılaşmıştır. Macide’nin babası vefat etmiş ve bunu ondan şu anlık için gizlemişlerdir. Ömer ise ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette kalmıştır. Sonra kıza, ev ahalisi bu hüzünlü akıbeti anlatmaya çalışmış, bunu duyan Macide odasına çekilerek yalnız kalmayı tercih etmiş ve gece boyu ağlamıştır.
Ertesi sabah Ömer, Macide’yi evden alıp önce kahvaltıya sonra da okula götürür. Tekrar akşam için buluşurlar ve arta arda süren bu görüşmeler Macide’nin eve geç gelmesine sebep olur. Haliyle ev halkı bu durumdan şikayetçidir. Çünkü bir yerde Macide için Balıkesir’den gelen para kesilmiştir. Macide’yi bu konuda uyarırlar. Onun da ailesinin yanına gitmeye gönlü yoktur; aile bağlarıyla pek hoşnut değildir. Ömer’in tam da bu zamanda ona ilgi göstermesi Macide’yi de ona bağlanması noktasına götürür. Ömer artık dayanamaz ve Macide’ye açılır. Evdekilerden de azar işitmesi ağrına gider, gece bavulunu toplayıp nereye gideceğini bilmeksizin, güçlü bir şekilde yola düşer. Ömer’e de bu durum sanki ayan olmuştur, kötü şeyler sezmiş ve evin önünden ayrılmamıştır. Ömer’i birden karşısında gören Macide şaşkınlıkla koluna girer ve sorgusuz sualsiz, onun götürdüğü yere gider. Ömer pansiyon gibi bir yerde başka dine, uyruğa, çoklu kültüre mensup bir evin odasında tek başına yaşamaktadır. Bekar evi olduğundandır ki odası çok dağınık, loş bir ortamdır. Bu yüzden eve yaklaştıkça Ömer’in korkusu da tedirginlikle baş gösterir: Acaba Macide benim bu halimi, parasızlığımı, evin dağınıklığını görse benden soğur mu?
Günler çok geçmeden maddi sıkınlar zaten kendisini hatırlatır. Her zaman kapısını çaldığı veznedara da vaziyetini anlatır. Veznedarın kendisi de kurallara uygun olmayan bir şey yaptığı için sıkışık durumdadır, düşüncelidir de… Ama Ömer’i sevdiğinden yüreği dayanmaz, sizin daha çok ihtiyacınız vardır, diyerek bir miktar borç verir. Ömer ve Macide beraber yaşadıkları süre zarfında hep başkalarının desteği üzerine geçimlerini sürdürmüşlerdir.
Ömer postanede çalıştığı daire arkadaşlarına evlendiğini söyler, tebrikleri kabul eder. Tabii herkes buna şaşırır. Ortada, nikah gibi resmi işlem yoktur. Meşru olmayan bir ilişki, bir birliktelik vardır. Ömer de bunu çok normalmiş gibi herkese anlatır. Ama topum açısından bakıldığında büyük bir ahlaki sorunu içinde barındırır. Bu mevzu etik olarak değerlendirilip, tartışmaya ucu açıktır.
Bir gün Ömer, eve gelirken Nihat ve Profesör Hikmet ile karşılaşır. Onlar da evliliklerini tebrik etmek için gelmişlerdir. Belki de gelini görerek, gözleriyle inanmak istemişlerdir. Evi çekip düzene getiren evin hanımı Macide, bu misafirlerden pek hoşlanmaz. Nihat, Ömer’in veznedarın başına gelenleri anlatması üzerine ondan tehditle para almasını ister. Ömer de buna karşı çıkar. Ama sonra şartlar onu bu yola sevk eder.
Devamlı davetlerde bulunan Profesör Hikmet, Ömer ve eşi Macide’yi bir akşam eğlencesine, yemeğine çağırır. Gitmeye pek de istekli değildir Macide. O ortamdan o kadar sıkılmıştır ki her defasında eve dönmeyi düşünür. Zaten çekingen, asosyal bir yapıya sahiptir, bir de üstüne hoşlanmadığı bir grupta bulunması onu daha da sıkkın bir hale sürüklemiştir. Bununla kalmayıp eşinin arkadaşlarının tacizine uğraması ortamın iğrençliğini körüklemiştir. Derken, Ömer’in birine el ettiğini onu masaya davet ettiğini ve bu kişinin de eski hocası Bedri Bey olduğunu görür. Bedri ailesinin geçimini sağlamak ve hasta ablasını iyileştirmek için öğretmenliği bırakmış ve o mekanın saz ekibinde çalışmaya başlamıştır. Bedri, arkadaşını bir zamanlar özel bir şeyler hissettiği öğrencisiyle beraber görünce şaşırır. Asıl şoku da onların evli olduklarını duyduğunda yaşar. Macide’nin o an yüreğine düşen kıvılcım herkesi ateşin çemberine alır. Ama kocasını çok sever Macide, ona teslim olmuştur, ona bağlanmıştır.
Bedri de yeni evli olan bu çifte maddi açıdan yardım edenler kervanına katılır. Çünkü Ömer’in Macide’yi mutlu etmediğini düşünür. Hala sevdiğini, unutamadığını anladığımız öğrencisi için Ömer’e borç verir. Önceden de olduğu gibi Bedri yine duygularını açığa vurmaz. Ömer aralarında bir şey olduğunu düşünür ve şüpheye kapılır. Bir gün eve geldiğinde karısıyla arkadaşını aynı odada ışıkları yakmadan otururken görür. Erkeklik gücünü kullanarak Bedri’ye hakaret edip onu evden dışarı kovar. Hatasını anlaması uzun sürmez bunu da Macide hatırlatır. Ömer Bedri’nin arkasından özür dilemek için gider, Bedri’nin ablası da o sırada Macide’nin yanına gelir. Ona kötü ithamlarda bulunur, kardeşinin emeklerini, parasını sömürdüğünü söyler, her şeyi anlatır. Zaten fıtraten içedönük bir karakter olan naif Macide, bu tanımlamaları kendisine yakıştıramaz ve bunun ağırlığını kaldıramayıp bayılır.
Ömer yine parasızlığın çukuruna düşmüştür. Bu sefer Nihat’ın dediğini yapıp, veznedardan tehditle para ister. Nihat buna çok sevinir. Çünkü amaçladığı hedefleri vardır. Siyasi gayesi için gençleri kullanarak ulaşmak istediği noktaya erişmek ister. Ömer hep başkalarının dediklerini yapan, kendi istek ve fikirleri olmayan biri gibi davranır. Her şeye koşulsuz boyun eğer. Çünkü iradesizdir. Kararlarını nasıl, ne doğrultuda vereceğini bilemez. Macide’yi bile kendisinden soğutmayı başarmıştır. Halbuki onun yeri bambaşkaydı gözünde. Eski arkadaşı Ümit’i görüp beraber vakit geçirip bir de Macide’yi unutunca işler iyice karışmıştır. Ömer, veznedarla olan uygunsuz işten dolayı hapishanede yatar. Bedri ile Macide onu ziyarete giderler ama Macide’nin ona söyleyecek hiçbir sözü yoktur. Aslında tüm söyleyecekleri sahibine veremediği o mektuptadır. Görüşmede kimse bir söz söyleyemez, herkes, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkındadır. Ömer son kez Bedri’den bir ricada bulunur: Macide’ye sahip çık, istersen evlen istersen arkadaş ol ama onu yalnız bırakma, diyerek seçecekleri yolda açıklık diler. Bedri bu durumu olduğu gibi Macide’ye anlatır. Her şeyi kabul eden Macide bunu da reddetmez. Ömer de tahliye olduktan sonra başka bir yerde başka bir ‘ben’ olma çabasına girer, yaşamını değiştirme kararı alır.
Tüm kitap boyunca Ömer’in kendisini bulmaya çalıştığını, ama bunu içindeki şeytanın izin vermediğini bahane ederek ertelediğini, varoluşsal birtakım sancı çekerek yeniden doğma hüviyetini kazanma çabasını gördük. Birbirlerini tanımaya fırsat vermeden, sözde evlilik adı altında aynı evi paylaşmaları pek tabii uzun sürmemiştir. İki farklı doğaya, iki farklı kutuptaki görüşlere sahip olan Ömer ile Macide bu yaşanmışlıkla belki kendilerini tanımaya fırsat bulmuşlardır. Ömer’e nazaran Macide daha tutarlıdır, mantığıyla hareket eder, en azından kararlıdır. Ömer’e göre ise bu durum şu şekilde cereyan eder:
Ben daha çok kendi içimde yaşayan bir insanım. Bunun için size nazaran birkaç misli fazla yaşamış sayılırım.
Ahlaki açıdan bir değerlendirme yapacaksak eğer, kimseye tam olarak erdemli diyemeyiz. Karakterleri de kesin bir şekilde iyi veya kötü olarak bir kefeye koyamayız. Çünkü hemen hemen herkesin bir suçu yahut hatası vardır.
İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde bulundurmamak demektir.
Bir türlü kendisiyle karşılaşamayan, öz benliğiyle rastlaşamayan, adeta A. Camus’un yabancısı gibi olan Ömer, Kierkegaard’ın kaygısıyla kıvranıp durur. Çünkü geçmişini boşa geçirmiş, şimdi ne yapacağını bilememekte, gelecekte ise ne olacağı konusunda şüpheli, haliyle tedirgin ve kaygılıdır. Kierkegaard’ın dediği “hayatı geriye dönerek anlar, ileriye dönerek yaşarız” cümlesi tam da Ömer’in haleti ruhiyesini anlatır. Kaygı kavramı, varoluştaki özgürlüğün en temel belirtisidir. Ömer de iradesini kullanarak daha makul kararlar alabilecek hale gelince ve bir şeyleri feda edince asıl özgürlüğüne o zaman kavuşacak ve kendisi olmayı başaracaktır.
…Ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gurumuzun, salaklığımızın uydurması. İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu. İçimizdeki şeytan yok. İçimizde aciz var, tembellik var, iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyatı var…
5 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

İbrahim Ateş

@ibrahimates

- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
"Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz bir tek iş vardır, o da ölmek. Bak, bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam bir şey yapmakta kullanmış oluruz. Ben ne diye bu işi yapmıyorum diyeceksin! Demin söyledim ya, müthiş bir gevşeklik içindeyim. Üşeniyorum. Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum. Eeeeh."

Dünyaya neden geldiği sorusuna tatmin edici yanıt bulamayan, Sigmund Freud’un yaklaşımı ile “Uygarlığın Huzursuzluğu”na maruz kalan, yaşamındaki edilgen tutumunu bir türlü değiştiremeyen Ömer'in, insanoğlunun en bağımsız eyleminin "ölmek" olduğu sonucuna vardığını, ancak tıpkı Shakespeare'in Hamlet'i ya da Macbeth'i gibi “ölüm konusu”nda harekete geçemediğini görüyoruz.

Anadolu’nun bir kentinde, müzik yeteneği keşfedilen Macide adlı genç kızın eğitiminin okul müdürünce sabote edilmesi Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nin entellektüel enkazını fazlasıyla devraldığının güzel bir örneği. Sözkonusu olay yaşlı musiki muallimi Necati bey’in öğrencisi Macide’nin müzik yeteneğini keşfetmesiyle başlar. Piyano öğrenmeye başlayan Macide'nin musiki eğitimi, yaşlı muallimin başka memlekete nakledilmesiyle, genç muallim Bedri tarafından devam ettirilir. Mektep müdürü genç kızla Bedri'nin münasebetinden hoşnut olmaz. Bedri'nin postalanmak üzere Macide'ye verdiği mektubu Macide'nin elinden alıp bir erkek talebeye verir. Küplere binen Bedri, Müdür'le konuşmasından sonuç alamaz. Tatil için İstanbul'a giden Bedri bir daha geri dönmeyecektir.

Günün birinde İstanbul'dan Balıkesir'e akrabalarını görmeye gelen Emine teyze, Macide'nin hayatına bambaşka bir istikamet verir: Müziğe eğilimli bu kızı alır İstanbul a götürür. Ömer ilk gördüğü anda Macide'ye aşık olur. Ömer'in bir türlü Macide'nin yüzünü hayalinde canlandıramayışı ona olan aşkının delilidir. Biliyoruz ki, aşık olan kişi aşık olduğunun yüzünü bir türlü gözünün önüne getiremez.

Devlet dairelerinde çalışan kişilerin, insan doğası gereği, verimli çalışmadıklarına işaret ediyor Sabahattin Ali. Ömer de, diğer çalışanlar da kendilerini görevlerine vermiyorlar. Dairede iş gören yegane adam veznedar Hafız Hüsamettin Efendi.

Ömer, tanışmasının ikinci gününde ilan-ı aşk eder Macideye, oldukça uzun bir konuşmayla. Memleketten gelen para kesilince, Emine teyze ile Galip amca Macide’nin eve geç döndüğü bahanesiyle onu evden çıkmaya zorlarlar. Macide, derin bir istihfaf duyarak en kısa zamanda gece yarısı o evi terkeder. Hislerini dinleyen Ömer onu hemen evin çıkışında bekliyordur. Ömer içindeki şeytanla konuşmaya ve mücadeleye başlar. Ömer duygularının yoğunluğunu, aşkını Macide'ye şu kelimelerle dillendiriyor: "...Sizin için ölsem bile, bana uğrunuzda ölmek müsaadesi verdiğiniz için yine size minnettar olmalıyım..."

Macide ailesi ve yakın çevresinden kopuşunu ve etkilerini zihnimizde iz bırakacak şekilde tanımlıyor: "Tam yaşamaya başladığım bu andan itibaren beni öldü saysınlar..." Macide’nin görünürde paradoks içeren bu söyleminin derin göndermeleri olduğu açık: Acı verici şekilde de olsa Macide’nin kaldığı evden zorla çıkarılması onu bağımsız olmaya ve kendini keşfetmeye itecektir. Aslında insan doğasını dikkate aldığımızda Macide’nin kimsesiz kalması bir felaket değil, bir şanstır. Sanıldığının aksine, insanın çevresindeki kişilerin –anne, baba, kardeş ve benzeri yakınlıktaki kişiler de dahil olmak üzere- kendi bireysel çıkarları sözkonusu olduğunda örtük bir vahşet gösterdiklerini ve bu tutumlarını kurnazca sürdürebildiklerini rahatlıkla gözlemliyoruz. Zaten, bütün bunları farkında olan bir anne ya da babanın özgürleştirici tutumu bile, bilinç dışı dayatmadan kısmen de olsa nasibini alacaktır. Dolayısıyla, kaldığı evden çıkarılması ve akrabalarıyla bağlarının tamamen kopması Macide’de “yaşamaya başladığı” hissi uyandırmıştır. Macide’nin yaşadığının Franz Kafka’nın Dönüşüm’ünün (Die Verwandlung) kahramanı Gregor Samsa’nın talihi yanında bir hiç olduğu da başka bir gerçek.

Macide-Ömer birlikteliği geçim sıkıntısını ve korkunç bir parasızlığı doğuruyor. Çaresizlik Ömer’e çorap bile çaldırıyor. Neyse ki, Dostoyevski’nin İnsancıklar’ında olduğu kadar zirve yapmaz parasızlık. Güç koşullarda Ömer’in sergilediği omurgadan yoksun duruş okuru, daha da önemlisi Macide’yi düş kırıklığına uğratacaktır.

Ömer-Macide ve Bedri’nin yollarının kesiştiği dönemde, Ömer’i bambaşka bir yazgı beklemektedir.

İnsanın dış dünya ile ilgili her sözü, her yorumu kendi iç dünyasını ele verir. Hatta, daha ince ve derin bir kavrayış bir yazarın ne yazdığını ve hangi motiflerle yazdığını –doğal olarak- farkında olmadığını ortaya koyar. Bu iki cümle, başyapıtı “İçimizdeki Şeytan”ı yazan Sabahattin Ali için de geçerlidir. Okul müdürünün Bedri’ye “Siz Almanya’da bulunmuştunuz, değil mi?” sorusu Sabahattin Ali’nin izlerine rastlamamıza neden oluyor. Ömer’in fiziği, okumaya düşkünlüğü, yaşam öyküsü Sabahattin Ali’yi çağrıştırıyor.

Ömer’in felsefe talebesi yakın arkadaşı Nihat’ın "Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hakim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak... Dünyada bundan başka istenecek ne vardır?" şeklindeki basit görünen, ancak insan ruhunun karanlık dehlizlerine ışık tutacak kadar da dürüst, açık söylemini izleyen “Kuvvet her hareketi mazur gösterebilir” tesbiti Nihat’a saygı duymak zorunda bırakıyor bizi.

“İçimizdeki Şeytan” adlı eserine Sabahattin Ali’nin kişiliğinin birbirinden keskin sınırlarla ayrılmış üç farklı yönünü yansıttığı tesbitinde bulunmak sanırım aşırı iddialı bir yaklaşım olmayacaktır. Nihat, onun içindeki şeytanın somutlaşmış şekli. Sabahattin Ali eserde kendisini Nihat karakterinden fazlasıyla yalıtmayı başarmış. Ömer, onun romantik ve teorik olarak idealist duruşunu simgelese de, şeytana uymaktan geri duramıyor. Neyse ki, Sabahattin Ali Ömer’i tutuklatarak şeytana uymuş olmanın hem bedelini ödeyerek günahlarından arınıyor, hem de Ömer’i demir parmaklıkların arkasına göndererek ondan kurtuluyor ve izleyen süreçte en güçlü, en gerçekçi kişiliği olan Bedri karakteri ile yaşamını arzu ettiği şekilde devam ettiriyor.

Sabahattin Ali’nin insan ruhunun karanlıklarına yaptığı bu cesur ve hünerli yolculuklar, ne yazık ki, oldukça erken yaşta hayatının sonlandırılmasıyla yarım kalacaktır. Yoksa, Nihat’ın dediği gibi “Kuvvet her hareketi mazur gösterebilir” mi?

İbrahim Ateş
Verdiği Puan: 10
0 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Fatih Ergün

@fatih-ergun

- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
Halbuki ne şeytanı azizim?
Halbuki ne şeytanı azizim?




Sabahattin Ali ile tanışmam çok uzun sürdü. Çevremdeki okurlar sürekli olarak yenilenen bir edebiyatın peşinde giderlerken ben kendimi geçmiş dönem, 1960’lı yıllar Türk Edebiyatı’nın tadını almış bir şekilde buldum. İnsanların karmaşalar içinde yürüdüklerini ve her sokağa bir önceki sokaktan kaçmak için girdiklerini düşündüğüm o yıllar, şiir ve öyküleri ile asma katsız ve çok asansörlü yaşamlarımızdan çok farklıydı.




Bir roman okuduğunuzda nasıl fark etmeden içerisine girip kendinizi bir gölge altında vakitsiz bir varlık gibi hissediyorsanız ve okuduğunuz romandaki bir cümle size bir tokat hızıyla gerçekliğe düşmenize vesile oluyorsa, benimde okuma serüvenimde, gerçekliğin iç karartıcılığına düşüşüme neden olan eser Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ıydı. Ondan sonra aklımı kurcalayan bir tutamak arayışı benim yönümü bulmamın imkansız olduğu, kısa, dolambaçlı ve ışıksız mağaralara sokmuştu. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama mağaranın içerisinde geçirdiğim onca zamana rağmen kafam bir türlü Sabahattin Ali’yle çarpışmamış ve karşılaşmadığım her gün için üzüldüğüm romanlarını bulmam pek zor olmuştu.




‘’Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, - Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur, demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın! ‘’- Yusuf Atılgan, Aylak adam.


Sabahattin Ali; doğmuş, yazmış ve öldürülmüştür.


Kendisini yakından tanımıyorum, herhangi bir ahbaplığım olmadı fakat kitaplarıyla ettiğim sohbet doğrultusunda, yazarın büyük bir soru işaretini göğsünde öldürülene kadar taşıdığını söyleyebilirim. Aylak Adam’ın bu denli üzerinde durmamın sebebi, Atılgan’ın yürüdüğü sallantılı ve korkuluksuz köprüde, Ali, hayatının her anında -hapishanede, kaldığı otellerde, yazdığı ve çıkardığı dergilerde- orada yaşıyordu. Onunla sohbetim, Kürk Mantolu Madonna ile başlamıştı. Roman boyunca ve sonrasında belli bir süre Raif karakteri benimle beraber yemek yemiş, yürüyüşe çıkmış ve hatta ders çalışmıştı. Daha öncesinde de okuduğum bazı eserlerin beynimde genişçe yer tuttuğu olmuştu fakat Kürk Mantolu Madonna’nın içerisinde sizi gerçekliğin içerisine sokan ve ardından perdenin arkasında oluşan gölgelerden , derin bir anlamın farkına varmanızı sağlayan bir yazım vardı. Sabahattin Ali ile tanıştıktan sonra başka bir yazarı aynı sevinç ve güzellikte okuyamıyordum. Eserlerini bir bir okumaya ve sohbetimi derinleştirmeye başladım. O sıralarda İçimizdeki Şeytan’ı elime almıştım. Ömer ve Macide’nin haricinde içinde bulunan her karakterin ortak bir anlam bulvarına çıktığı, cümlenin içersine, virgülüne kadar bakıldığında başka bir öykü bulunan İçimizdeki Şeytan, benim ruhumda bir kaldırım taşı olmuştu ondan sonra adımlarımı hep onun üzerinde onunla atmaya başlamıştım.




Romanın bir özetini burada çıkaramayacağım. İstemediğimden dolayı değil üstelik, hangi bölümü kısaltsam hangi kurguyu özetlesem dahi eksik kalacak daha doğrusu gereksiz bir cümle yok ve bundan dolayı kısaltılamaz da. Genel bir bilgi verecek olursak, roman 1960’lı yılların İstanbul’unda geçiyor. Ana karakter olan Ömer aylak ve zamanını bu şekilde değerlendiren daha büyük şeyler isteyen ama intihara dahi üşenen bir genç. Bu genç daha ilk sayfalarda büyükçe bir felsefiyatla giriş yapıyor ve boşluğunu doldurmadan bir kıza aşık oluyor. Bu aşk doğrultusunda ve buna paralel olarak Ömer’in içerisinde süregelen gidişat bize ikircimde ve ezilen bir insanın taşın altından çıkmaya çalışmasını, çıkamayışını, yolun olmayışını ve tek yolu gösteriyor. Ayrıca belirtmekte yarar var ki Ömer, Kuyucaklı Yusuf’ta ki Yusuf gibi, Kürk Mantolu Madonna’da ki Raif Efendi gibi Sabahattin Ali’den bir parçayı, onun göğsünde taşıdığı soru işaretini yansıtıyor.




Bir solukta okunsa da her cümle iki kere okunmadan bu kitabın bitirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ve hayatta yer edinmeye ve bu yeri eş, iş yada başka herhangi bir uğraşla edinmemeye çalışan her insanın okuması gerektiğine inanıyorum. Öyle ki okuyan herkes aralıklarla kitabı elinde alıp tekrar okumaya başladığında fark edecek ki, Ali, edebiyatta bir bayrak açmış ama fark ettirmemiştir. Şimdi kendisinin romanı hakkında, özellikle İçimizdeki Şeytan hakkında ne söylense eksik kalacaktır. Bir dünyayı küçük sayfa birikintilerine sığdırabilmeği başarmış ve her sayfada farklı bir size ayna tutmuştur.



“İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa ve tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…” Sabahattin Ali- İçimizdeki Şeytan


Umarım en yakın zamanda bu kitabı elinize alır ve kendinizle baş başa kalırsınız.




Sağlıcakla kalın.
Verdiği Puan: 10
3 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Görkem Tan

@gorkem-tan

- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
Birçok kitaplar okursun. Bittiklerinde içinde huzur dolaşır; bitmiştir işte. Sonunu hayal ettiğin gibi olsun ya da olmasın, yarıda kalmışlık hissi versin yahut vermesin farketmez. Asıl üzerinde durduğum durum, sonunu yazarın bitimsiz ve acı son cümleleriyle bırakamamak ve tahayyülünde yepyeni sonlar yaratmak. Bunu çok az kitap yaşatır bana kalırsa. En azından bende öyle oldu. En son Aylak C.’e o mel’un otobüsü kaçırsa da bir sonraki durağa taksiyle yetişebilmek şansını vermiştim. Bu son bir haftada ise sıkça Ömer ve Macide’yi düşündüm. Sahi, o yokuşu kalbini kaplayan acı ve buhranla; kamburlaştırdığı sırtını Macide’ye dönerek gerçekten gitmeyi bilmiş miydi Ömer? yoksa, dayanamayıp yokuş aşağı mucizesine ; Macide’sine doğru gözyaşları içinde mi koşacaktı? Macide cebinde katlanmış duran mektubunu hiç veremeyecek miydi?Ya da yıllar sonra, Macide’nin kucağında Bedri’nin çocuğu ile o narin kızcağızı kudretli ve güzel bir anne olarak mı bulacaktı karşısında? her ne olursa olsun -kendimden bilirim- sessiz ve sonu olmayan vedasız gidişler insanın içinde doldurulması imkansız bir gedik açarak olur… Son bir veda konuşması, belki kavga etselerdi.. yahut başka türlü..bilmiyorum. Ama ne olursa, bu kadar sessiz ve ‘yaşanmamış’ olmasaydı.
Ömer nereye giderse gitsin şeytanını beraberinde götürecek. Ve bence, ne zaman içindeki öz’de yaşayan bu şeytanın kendinden gayrı olmadığını, her insanda aynı ya da farklı farketmez ama mevcut olduğunu anladığı; o’nunla yaşamayı öğrendiği an kurtulacak azaptan. Küçük ve değersiz kötülüklerin arasında -gösterme- iyiler sürüsü olarak yaşamayı deniyoruz. Gerçek erdem ve iyi bir ruh hem her yerde hem hiç. Anlamak zaman alacak..
Lakin ben içimdeki hikayede ne Macide’ye ve ne Ömer ve Bedri’ye kıyabildim. Sızı gibi kaldılar içimde..
Sabahattin Ali bir karakteri ete kemiğe bürümekle kalmıyor işte. Ruhunun derinliklerine de dokunma fırsatı veriyor okuyucuya. Ama acı bir deneyim oluyor bu ekseri. Hani, yanan sobadan annelerimiz bizi korumak için evvela elimizden tutup dokunmamızı sağlayarak sobanın bir an için elimizi nasıl yaktığını göstermek isterlerdi.. İşte Sabahattin Ali de elimizden tutuyor, korkma, iyi biliyorsun sen de tüm bu tutkuları,zaafları, yoklukları,yalnızlıkları, bu kokuyu.. bu teri,kahkahayı ve çıldırtan ne varsa seni, işte beni de yaktı’ der gibi..
'doğru' olmak o'nca eğriliğin içinde zor; beter bir yalnızlık. En tepede devlet tek gözlü bir zalim dev gibi çörekleniyorken omuzlarına, insan denen de geri kalmıyor yıkmakta. Tam orada; sokağın ortasında, tramvay sesine karışan insan gürültüsü ve kokusunu duyumsayarak ilk kez bize ait olmayan ve garip bir şekilde kendi ruhumuzdan daha net ve aşina görebileceğimiz bir ruhla tanışıyoruz. Caddebostan K.M.'nde fotoğraflarını ve kişisel eşyalarını incelerken burnum sızlamış, gözlerim dolmuştu.. bazen birine nasıl teşekkür edeceğini bilmediğinde ve geç kaldığında olur bu. Öyle hissediyorum…

Görkem/Nisan’12
Verdiği Puan: 10
2 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Tuğba Gngr

@tugba-gngr

- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
Kitabı bitirdiğinizde derin bir nefes alıp yine enfes bir Sabahattin Ali eseri okumanın verdiği mutlulukla hüznü, iç içe geçmiş pek çok duyguyu aynı anda yaşamanız mümkün.
Ömer... söyleyecek çok şey var Ömer'e dair fakat hepsini toplamaya çalışmak bir o kadar güç. Vapurda başlayan bir aşk hikayesi... Macideyi dolu dizgin seven fakat garip bir şekilde tek bir kişiye bağlanamayan, kendi deyimiyle "içindeki şeytan"a mağlup olan bir Ömer duruyor karşınızda. Tam da burada -yine yazara ait olan bir cümle- "Bir insan bir insana elbette yeterdi" geliyor aklınıza. Yetmeyen neydi o zaman? diyorsunuz kendi kendinize.
Macide... Bir genç kızın duyabileceği en güzel sevgi sözcüklerini duyacak kadar mesut, bu güzelliklerin çok sürmemesinin verdiği elemi yaşayacak kadar bedbaht... Başlangıçta Macide'nin ayaklarını yerden kesen, aklını başından alan Ömer malesef ki devamını getiremiyor o coşkunun. Daha doğrusu hakkını veremiyor o sevginin, bir genç kızın her şeyi geride bırakıp da kendine gitmesinin... Muhitinin ve arkadaş çevresinin de etkisiyle; gençlik heyecanlarının, günübirlik bir yaşamın peşinden sürüklenip gidiyor Ömer. Macide bir ümit değişir diyor, çok çaba sarf ediyor, haddinden fazla fedakarlıkta bulunuyor ama nafile... Sevdiği adamın üzerinde artık en ufacık bir tesirinin olmadığını gören Macide içinde hiç bitiremeyeceği birini yüreğinde taşıma pahasına da olsa, onun için ondan vazgeçiyor. Bir mektuba döküyor hepsini, ama ne mektup... Boğazi düğümler cinsten.
Kitapla ilgili şunu söylemek de gayet mümkün: yan karakterlerin bile -veznedar Hüsamettin Efendi, Bedri- öyle sarsıcı ve büyük rolü var ki... Hele Ömer'in veznedardan amiyane tabirle para aşırmasını istemesi ve bunun üzerine veznedarın; birini çok yanlış tanımanın verdiği sitem dolu ve bir o kadar yerinde sözleri kitabın unutulmaz yerlerindendir mesela.
Sabahattin Ali'nin ruh tahlillerinde ne kadar başarılı olduğunu söylememe gerek bile yok zaten. Her okuyucusu bunu gayet iyi bilir. Altılı çizilen pek çok satır, gözlerinizi dolduran pek çok yer...
Kitabın sonunda Ömer kendi kendine yaptığı itiraflarlarda o kadar samimi ki... Tüm yaptıklarıyla o sona müstehak da olsa üzülüyorsunuz yine de, Ömer'e ayrı, Macide'ye ayrı...
Bir yarım kalmışlığın, yitik bir sevdanın hikayesi...
Verdiği Puan: 9
8 beğen · 0 yorum · kitap inceleme ·

Merve T.

@mtrv

Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum.
- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
21 beğen · 0 yorum · alıntı ·

Baran Yusuf

@baranyusuf

''İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.''
- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
19 beğen · 0 yorum · alıntı ·

Baran Yusuf

@baranyusuf

''Herkes ne diyecek?.. Fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki... Bana en yakın olanlar dahil olmak üzere, bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız bir hale sokmaktan başka ne yaptı?''
- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
19 beğen · 0 yorum · alıntı ·

Merve T.

@mtrv

Türkçenin kendine mahsus bir manasızlığı... Dünyada hiçbir lisanda bu kabiliyet yoktur... Saatlerce konuşup hiçbir şey ifade etmemek kabiliyeti!
- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
17 beğen · 0 yorum · alıntı ·

Bayram KAYA

@bayram-kaya

İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.
- Sabahattin Ali
8.9 (843 oy)
16 beğen · 0 yorum · alıntı ·

Benzer Kitaplar

8.9/10
843 oy
Sence kaç puan almalı?
0