ara
Asım Mauser
2.565 63

Asım Mauser

@mauser

Aşağıdaki yazının üzerinde bulunduğu Mezar taşı, Niğde müzesinde imiş. Şiir Karamanlıca yani Grek alfabesiyle Türkçe dilinde yazılmış.

1Sebeb-i meftim civanıma meram etti felek
2 Kenç yaşımda ömr ü dünyayi haram etti felek
3 Ne tahamül eglesin kardaş mader ehl-i ayal
4 Yirmi peş yasimda ömrümü hitam etti felek
5 Yerde insan agledi kökte melekler etti ah
6 Mezarim topragını amper-i fam etti felek
7 Sebep-i meftim olan versin sualim aglesin
8 Hak divanında peni mahsun aram etti felek
9 Okusun rahmet-ile ismimi hep halk-ı cihan
10 Mezarım taşına köz yaşımı kam etti felek
11 Tarih-i meft 1894 İouniou 23 E. Esiroglu.

Karamanlılar, Türkçe konuşan, Konya, Sille, Ermenek, Karaman, Niğde, Bor, Kayseri civarı bölgelerde yaşayan, Ortodoks bir toplulukmuş. Kaynaklarda ilk defa 16. yüzyılda bahsi geçen Karamanlılar, nüfus mübadelesi ile Yunanistan’a göçe zorlanmışlar. Dilleri Türkçe olan bu topluluk yazı yazarken Grek alfabesi kullanıyormuş. Kimilerine göre onlar Türkçe konuşan Rumlar, kimilerine göre de Ortodoks Türkler, ancak birinci ihtimalin gerçek olma olasılığı daha yüksek. Zira Evliya Çelebi seyahatnamesinde Karamanlılardan bahsederken “Urum keferesi” demekte.

Şimdi size bir soru soracağım, ilk Türkçe roman hangisidir? Hepinizin aklında Şemsettin Sami’nin 1875’te yazdığı Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseri var değil mi? İşte yanıldınız, çünkü ilk Türkçe roman Karamanlı Evangelinos Misailidis tarafından Grek alfabesi ile yazılmış. İsmi de: “Temaşa-i Dünya ve Cefakar ü Cefakeş “


Karamanlı Rumlar, mübadele sonrası çok sıkıntı çekmiş çünkü Rumca bilmiyorlarmış. Kimileri unutmuş, kimileri hiç öğrenmemiş Rumcayı, kimileri de çocuklarına Türkçe öğretmiş, yani şu anda Yunanistan’da hala Türkçe konuşan bir topluluk bulunmaktaymış. Şarkıyı söyleyen Katina Farasopoulou da onlardan biri, bu videoda da Konyalım’ı söylüyor:



Lise yıllarımda iken bir gün sırtıma aldım bağlamamı, arkadaşım milli gelirle buluşmak üzere dershanesinin önüne gittim. Milli gelirin inmesini beklerken, aşağıdaki yaşlı ayakkabıcı sırtımdaki bağlamayı gördü ve beni dükkanına davet etti. Sohbet, muhabbet derken yaşlı amca ile bağlama çalmaya başladık. O sırada benden “Gesi Bağları” isimli türküyü çalmamı istedi. Çaldım ama beğenmedi, bağlamayı istedi. Hani bir türkü var ya “Hey on beşli, Tokat yolları taşlı” onun girişi ile başladı, sonra garip bir Gesi Bağları çaldı söyledi. Ben pek mana verememiştim o zaman. Yıllar sonra bu şarkının bir Karamanlı Rum şarkısı olduğunu öğrendim. Meğer Konya’da aynı tını bozulmadan uzun yıllar çalınagelmiş. Artık ben de bu türküyü böyle çalıyor ve söylüyor, orijinalini bozmuyorum. İleride belki ben de birine bu şekilde çalmayı öğretirim. Şimdi Katina Farasopoulou’den dinleyelim. Saygılar

6 beğeni · 0 yorum · Müzik Kutusu

Asım Mauser

@mauser

Sabahattin Ali
@ebru-g- davetine icabet ediyorum.

Bugün Sabahattin Ali'nin 110. doğum günü ve gördüğünüz resim İngiltere'de bir metroda çekilmiş. (Ben çekmedim, nerede o günler)

Artık İngilizlerden sütlü çay eşliğinde çekilmiş Kürk Mantolu Madonna paylaşımları bekleyebiliriz. Resimde görüldüğü üzere Kürk Mantolu Madonna kitabı her yerde, Sabahattin Ali her yerde...

Bir zamanlar, Sabahattin Ali'nin bestelenen şu şiirini terennüm etmiştim:

Kimseye soramadığım,
Doyunca saramadığım,
Görmesem duramadığım
Nazlı yarimden ayrıldım.*

https://soundcloud.com/as...kartal-gibiydim

110. doğum gününde Sabahattin Ali'yi saygıyla anarak, topu kitabı en olmadık yerlere sokabilecek bir arkadaş olan @bku 'ye atıyorum. @bku şaşırt bizi, kanımızı dondur.
35 beğeni · 1 yorum · Kitap Her Yerde
B.K.Ü (@bku)
Çağrını aldım mauser kardeşim şimdi paylaşıyorum - 25.02.17

Asım Mauser

@mauser

Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.

Mustafa Kemal Atatürk



Son günlerde İzmir Marşı üzerine tartışmalar almış yürüyor. Nedense İzmir Marşının söylenmesinden rahatsız olanlar var ne garip. Halbuki İzmir Marşı, Anadolu namusunun müdafaasından başka ne anlama gelir ki? Bundan neden rahatsızlık duyulur?

Saldırıya uğramış, işgal edilmiş, şerefi yerlere atılıp çiğnenmiş bir halkın onurlu çığlığına dil uzatanları kınıyor ve de protesto amacı ile "YAPMA BUNU, İZMİR MARŞINA DOKUNMA!" diyorum.

Ve işte kurallara uygun bir resim:

http://www.resimag.com/e55f0478.jpeg


Biliyorum ki bu meşazımı alıp "Ben de varım" diyecek pek çok arkadaşım var. Lakin ben sizi seçiyorum: @gulcan ve @bku İzmir Marşını müdafaaya var mısın?
13 beğeni · 0 yorum · Sohbet

Asım Mauser

@mauser

meşaz
Rahman Kardeşim (@meursaultsamsa) meşazını almadım çünkü beni etiketlememişsin. Tesadüfen gördüm. Daha güçsüz, daha istikrarsız bir neokur için ben HAYIR diyorum. Çünkü ben bir trolüm. Bana pas atarak da bir trol zincirinin ilk halkasını oluşturdun. Adının Rahman olduğu iddiası ile ilk seni trolledim farkındaysan.

Meşazım şu: arkadaşlarına KANSIZ, YARASIZ BALDIR GÖSTERME, meseleleri konuşarak HALLETME!

Bu KILINCI yani bu KILIÇI bana hediye eden,

Sultan-ı Trol,
gavsü azam,
es seyyid
@kisibasinadusenmilligelir hazretleri

daha istikrarsız bir neokur için bu israyil oyununu bozmaya sen de var mısın kardeşim? Eğer varsan absürd bir meşaz zincirini devam ettirir misin kardeşim?
26 beğeni · 6 yorum · Yapma Diyorum
Nisf (@nisf)
Hattori Hanzo kılıcı mı o? :O - 10.02.17
Betül (@lotus)
Ooo sende mi @mauser :P - 10.02.17
Gülcan (@gulcan32)
Bende bir absürt mesaj verebilir miyim burada? ^_^ - 10.02.17

Asım Mauser

@mauser



Scarface filminde Frank Lopez Tony Montana’ı, bütün şampanyayı içmek bütün kızlara sahip olmayı istemekle suçluyordu. Neticede haksız da sayılmazdı çünkü o “world is yours” yazısına bakarak keyiflenen, bencil, açgözlü, hırslı bir uyuşturucu taciriydi. “Ben dünyayı istiyorum ve içindeki her şeyi” diye ünlemesi onun kişiliğini tanımamız için bir etkendir. Evet, o varoluş amacının farkında bir karakter. Maksadı yemek, içmek, üremek ve hayatta kalmak. Yani temel tabiatının ne olduğunu bilen bir insan. Nitekim Elvira ile lokantada kavga ettikten sonra çektiği nutuk da kendi ilkel kişiliğinin farkında olduğuna işaret eden bir diğer husus. Burada kendisinin en azından dürüst olduğunu, diğerleri gibi maskeli olmadığını, aslında diğerlerinin de kendisinden farklı olmadığını beyan ediyordu. İşte bu dürüstlük neticesi ortaya çıkan farkındalık ve kendini tanıma onun içindeki insani yanın titreşmesine neden olacak, Sosa’nın katillerinin küçük kız çocuklarını öldürmesini engelleyecektir. O halde insan olma yolunda atılacak ilk adımın dürüst olmak, bu sayede kendini tanımak olduğunu beyan edersek sanırım yanılmamış oluruz.

Bu noktada yüce manalar yüklenen sanatla bir bağlantı kuralım. Saatte bilmem kaç km hızla Güneş etrafında dönen bir gezegende yaşıyoruz, üstüne bir de gezegenimiz delirmiş gibi fırıl fırıl kendi etrafında dönüyor. Güneş etrafındaki turlar 60’ı 70’i , kendi ekseni etrafındaki turlar bilmem kaç bini bulduğunda sonumuz gelecek. O halde acele ile yapmamız gereken bir şeyler var: Mümkün olabildiğince hayatta kalmak! Bu nokta-i nazardan hareketle evvela karnımızı doyurmalı, sonra rakiplerimizi galebe çalmalı ve son olarak da ölüm karşısındaki mutlak çaresizliğimizi yok etmek adına bizden bir parça taşıyan çocuklarımızı dünyaya getirmeliyiz. Böyle bir çılgınlık ortasında kimse sanata ulvi manalar yüklemesin. Muhakkak sanat da her hareketimizin yöneldiği yaşamak amacına yönelecektir. Lakin gerek sanat sever gerekse sanatçı açısından şunu belirtmekte fayda var: bu durumun farkına varmak bizi ilkel bir yönelmeden bir miktar kurtaracak ve kalite işte burada ortaya çıkacaktır. Bu iddiaları belki başka bir yazıda daha net temellendiririm.

Şimdi Platon’un hayatı hakkında bir alıntı ile devam edelim:

“Sokrates öldüğü zaman Platon yirmi sekiz yaşındaydı. Yakışıklı, güçlü kuvvetli bir insandı. Omuzlarının genişliğinden ötürü sonradan Platon adını almış derler. Soylu, zengin bir ailenin çocuğuydu. Çağında görülebilecek in iyi eğitimi görmüş, matematikte ve şiirde erkenden sivrilmişti. Olimpiyatlarda yarış kazanmış ünlü bir atletti. Kısacası olması en az beklenecek delikanlılardan biriydi.” (S. Eyüboğlu, Platon-Devlet, Önsöz)

Anlatılana göre Platon yukarıda bahsini ettiğimiz amaçlara pek de kolay ulaşabilecek biri. Stadyuma çıkıp da iki disk sallasa bütün Atinalı hatunları sıraya dizerdi elbet. Zengin, soylu, yakışıklı, sportmen ne ararsan var. Lakin o ne yapıyor? Filozof oluyor. Hiç mantıklı bir yol değil. Peki durduk yere mi oluyor? Elbette hayır. Sokrates’le tanışması ve onun zekasından etkilenmesi neticesi bu sonuca varıyor. Yani varoluş maksadı aynı olsa da bunu daha insani ve daha yüce ve daha zorlu bir şekle sokuyor. Ve bu yola girmesinde ustası Sokrates’in payı çok büyük. Nedir bu pay onu izah edelim. Sokrates her daim dobra dobra konuşan ve insanları inandıkları hususlar hakkında şüphelendiren biri imiş ve şu iki cümleyi ağzından hiç düşürmez, sık sık tekrar edermiş: “Benim tek bildiğim, bir şey bilmediğimi bilmektir” ve “Kendini tanı”

Görüldüğü üzere Platon’u daha insani bir yola sevk eden düşünce bir önceki yazımızda iddia ettiğimiz hususlarmış: Bilmediğini bilmek ve kendini tanımak. Yine Descartes’ın “Düşünüyorum o halde varım” sözü üzerine de konuşmuş, Descartes’ın felsefesine başlarken şüpheci bir şekilde varlığını dahi sorgulamasından, bunu ispata gayret etmesinden bahsetmiştik. Filozof varlığından şüphe duyuyor ve bir yanılsama içerisinde olup olmadığını kavramak için evvela maddi varlığının farkına varmak amacıyla kendini kontrol ediyordu. O halde biz de sanata olan ilgimizin sebebini kavramak için evvela maddi varlığımızın ne olduğunu bilmeli, varoluş amacımızı kavramalı, bilgimizi tartmalı ve içinde bulunduğumuz kültürü, yetişme tarzımızı anlamalıyız. Yani açıkçası kendimizi tanımalıyız. Böylece şüphesiz sanata ilkel bir amaç yerine daha insani saiklerle ilgi duyacağızdır.

Bakınız Cemil Meriç ne demiş: “Adam vardır, Aristo’yu Atina kerhanelerinin adresini sormak için, köşe başında bekler. Adam vardır, kenef süpürtür Venüs’e. Ve kitabı, ağzına kadar ruhla dolu kutsal bir emanet olarak değil, maddi refahına hizmet edecek bir hüddam olarak görür.” İşte kendi gerçeğinin farkına varamayan, tabiatının sırlarını çözemeyen insan sanat hususunda daima Aristo’yu Atina kerhanelerinin adresini sormak için, köşe başında bekleyen adam olacaktır. Fakat sanat sevgisinin, karşı cinsi etkilemek yahut bireysel bir güç mücadelesinde galip gelmek duygusundan kaynaklandığını fark eden insan yaptığından utanç duyacak, üremek ve başarılı olmak amaçlarına ket vuramasa da en azından bunu daha insani bir şekle koyacaktır. Bir şey bilmediğinin farkına varacak, şüpheyle yaklaşacak ve gerçek manada öğrenmeye gayret edecektir. Ve onun sanat sevgisi diğer insanlara nispeten daha temelli olacak ve daha insani gayelerden doğacaktır. Nitekim geçmişte sanat hakkında yaptığı zırvalamaları tekrarlamayacak, onun gerçek manada ne olduğunu kavramaya gayret edecektir. Saygılar.
19 beğeni · 22 yorum · Edebiyat Köşesi
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Şimdi efendim rivayet odur ki stendhal nam zat şahıs gitmiş floransaya gotti miydi neydi bu adamın cızdığı freskli görmüş bayılmış. Bu bana abartı geldi biraz. Ne bileyim tansiyonu düşmüştür , karnı açtır, şekeri düşmüştür bayılmıştır. Bu stendhal çok mu ulvi bir şahsiyet ki, bizim bilmediğimiz hususiyetleri mi var ki bayılsın?Nedir Bu işin esbab ı mucibesi? Ben ikna olmadım bi açıklayıverin hele. - 07.02.17
Asım Mauser (@mauser)
Giotti'nin freskleri imiş evet. Psikolojide bir de "Standhal sendromu " diye bir rahatsızlıktan bahsetmişler sonrasında. Yüce sanat karşısında duyulan bir duygu hali imiş. Şimdi demişsin ki "ben ikna olmadım" ben de ikna olmadım fakat stendhal ın olayına değil stendhal olmadığı halde aynı şekilde konuşanların beyanlarına. Stendhalin dünya edebiyatında bir yeri var. Stendhal'in durumunu şartlarını bilemiyoruz. Belki gerçek belki yalan onu sonra tartışırız. Sen şuna cevap ver: hadi stendhal düşüp bayılıyor ve bunun bir esbab ı mucibesi var diyelim, siktiriiboktan bir anadolu üniversitesinde okumuş bir adam neden düşüp bayılacak gibi olduğunu iddia ediyor. Ya da neden bir insan başka birine ait bir sanat eserinin bir numaralı müdafii oluyor. Ben bunun bir yanılsama olduğunu ve de bilinçaltında cinsellik, misyon kazanma gibi hedeflere ulaşmak maksadı ile verilmiş beyanatlar olduğunu düşünüyorum. İnsan temel maksadının kirliliğinin farkına varınca da bir miktar utanç duyuyor. ve yine amaçları bu olsa da en azından gerçekten bir şeyleri öğrenmeye çalışıyor. Yani stendhal dan önce kitap fetişistlerini, sanat aşıklarını falan tartışalım diyorum. - 07.02.17
[silindi]

Asım Mauser

@mauser



Tabii ki gecenin bu vaktinde sanatın ne olduğunu insanlara izah etmek gibi bir derdim yok, fakat yaşamımızda bir yeri olduğu ve bir boşluğu doldurduğu da kesin. İşte ben bunu izah edeceğim birazdan, malum burası bir kültür sanat sitesi. İçim de sıkılıyor bir taraftan. Dert, keder, gam, kasavet içinde boğuluyorum. Aklıma meşhur bir beyit geliyor: "Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ'at…" Bir 

mübtelâ-yı gam olarak, daima üzülerek doldurduğum bitmek tükenmek bilmez ıstırap dolu gecelerden birini de yazarak, çizerek doldurmaya karar veriyorum. Bazen yazmak, çizmek, konuşmak en güzel ilaç oluyor. Eh, yazınca birilerine okutmak, konuşunca birilerine dinletmek de adettendir. Ben de sizi seçtim. Paylaş tuşuna bastıktan sonra tedavi olacağım, şayet okur, yorum yapar beğenirseniz daha çok tedavi olacağım. Aksi kanaat getiren olursa onunla da cidal ederek tedavi olacağım. Neticede her türlü kazanacağım.

Dün "Le Tatoué" diye bir Fransız filmi izledim. Bu filmde dikkatimi çeken bir husus oldu ki iştirak etmemek mümkün değil: Burjuvazi, kötü kitaplar okuyan, kötü müzikler dinleyen, kötü tablolara ve sanat zırvalarına tonlarca para harcayan bir sınıftır. Sanatı en iyi kavrayan ve de zaten sanatı icra edenleri kendi içinden yetiştiren sınıf ise aristokrasidir. Peki Bu neden böyledir? İlkin aristokrasi zekayı nesilden nesile aktarır, ikincisi iyi eğitim alırlar.Yani onlar zeka ve sanat kabiliyeti yönünden süzmedir. Sorarım size ömrünün 25 yılını meslek öğrenmek,daha sonra bir işe girip para kazanmak için harcayan insanın sanatı gerçek manada kavramasına imkan var mıdır? Bir ikincisi zaten edindiği birikimi bir nizam içerisinde değil de, sağdan soldan rastgele, sırf kimi ortamlarda iki çift laf edebilmek için edinmesi de tam bir kavramaya engeldir. Ve son olarak bir burjuva toplumunda eser, sanatsal kaygılarla değil, ticari kaygılarla yapılır. Sizin okuduğunuz çoğu kitabın yazarı bir sanatçı değil olsa olsa para kazanma derdi ile hareket eden bir meslek erbabıdır. Aslında burjuva toplumundaki sanatın, giyim sektöründen pek de farklı olduğu söylenemez. Mesela bu sene absürtlük moda, hemen absürtlük arz edilir. Kimisinin belli bir tarzı vardır o çizgiden de çıkmaz, ama bu da bir yöntem tabii ki. Bunlar da mesela köşe başlarında nam yapmış kokoreççilere benzerler. Geceleri ayyaş takımı uğruyorsa kafi, yeni işlere açılmak yerine kendi yağları ile kavrulup giderler. Lakin tek bir erek vardır bu işlerde: para kazanmak. Burjuva toplumunda ben buna inanırım. Bir sanatçının çıkıp sanatın yüceliğine dair attığı uzun nutuklar yüreğimi yumuşatamaz. İşte bundan sebep ben de onların eserlerini bir sanat eseri olarak değil de yenilecek, içilecek sonra vücuttan bir şekilde atılacak bir gıda, yahut sırta geçirilip bir süre sonra çıkarılacak bir kıyafet olarak görürüm. Bunun bilincindeyim.

Peki hakiki sanat ne arkadaş? Vallahi de, billahi de, tallahi de bilmiyorum. Belki bu soruyu ciddiyetle cevaplamam icap etse bir iki kelam edebilirim. Hadi Perran Kutman'dan biraz daha iyi olsun, ama en fazla bu kadar olur bunun farkındayım.Lakin hayatım boyunca girdiğim ortamlarda, kişilerin sanat ya da bir sanat eseri üzerine söylediği sözler , yukarıdaki Perran Kutman sözlerinden çok da iyi bir tahlil içermemesine rağmen bunun farkına varamamaları garibime gidiyor. Böyle durumlarda hakikat hakkında konuşunca da daima zararlı çıkıyorum. Aldığım tepkilere bakılırsa, bir insanın yüzüne bu hakikati çarpmak, onların nezdinde analarına küfür edilmesi kadar kötü bir şey anlaşılan. Hal böyle olunca o çok sevdiği, defalarca okuduğu kitap hakkında yaptığı "yani bööööööyle... yani böööööyle... işte böööööyle" tarzında açıklamalarını, kitabın akıcılığı, elden bırakılamaması ile alakalı bitmek bilmeyen nutuklarını dinlemek durumunda kalıyorum. Dinlemek dert değil ya, benim bozulduğum kişilerin bu nutukları atarken peygambervari gibi bir edaya bürünmeleridir. Kişilerin bana bir şeyler bahşettiğini düşünmek hakkına sahip olabilmeleri için gerçekten bana bir şeyler bahşetmeleri elzemdir. Şayet bir şeyler bahşettiği düşüncesinde değilse istediği kadar zırvalayabilir, hatta o zaman ben de onlara eşlik eder, beğendiğim bir şey söylerse takdir bile edebilirim.

Yazımın en başında sanatın insanların hayatında bir boşluğu doldurduğunu ifade etmiştim. Peki asla tam olarak anlayamadığımız ya da sanatla uzaktan yakından alakası olmayan şeyler bizim hayatımızdaki hangi boşluğu doldurabilir? Karşımıza çıkıp kötü bir sanat eserine sahip olmadığı manaları yükleyen, yahut yüce bir sanat eserini içi boş cümlelerle öven insanın gayesi nedir? Bu sorunun yanıtının dünyaya geliş tarzımızla pek alakalı olduğunu düşünüyorum. Elbette milyonlarca sperm hücresinin arasından, büyük bir yarışı kazanan sendin. En zeki, en hızlı, en gözü açık da sendin. Eh, malum içinde bulunduğun toplumun düzeni de tam tabiatına uygun, bitmek tükenmek bilmez bir yarış ve cidal üzerine kurulu. O halde sanat senin en zeki olduğunu ispata yarar bir aygıt. Şayet bulunduğun ortam uygunsa ve burada zekanın önemi varsa, karşı cinsi etkilemek için sanat üzerine konuşabilirsin. Yahut bir insanın dostluğunu ya da saygısını kazanmak, onunla ortak nokta bulabilmek için bundan iyi yöntem yoktur. Lakin bütün bunların farkında değilsen zaten asla anlayamadığın bir şeyi anlama ihtimalini de öldürdün demektir. Komik duruma düştüğün de bir gerçek. O halde kişinin sınıfı ne olursa olsun kendisi hakkındaki hakikatlerin ve kendi ilkel iç dünyasının farkına varmasının onu doğru yola sevkedeceği sonucuna varabiliriz. Kanaatimce bu insan olma yolunda atılacak ilk adımdır.

Bu samimi tespitler ve itiraflardan sonra SAByoseksüel qızların eklemesini umuyorum. Muvaffak olur yahut canım isterse ikinci bölümde daha deruni hususlara, sanat hakkında yanılgı olarak gördüğüm başka noktalara da değinirim. Saygılar.
27 beğeni · 25 yorum · Edebiyat Köşesi
Betül (@lotus)
Allahımmm sanat bu kadar mı anlatılır... ;) - 06.02.17
Şölen (@solen-b)
"İnsan düşünen bir canlıdır " deniyor ya, bizler o düşünen varlıkların düşünemeyen son tren halkasiyiz aslında. Demek istediğim : birileri bizden binlerce yıl önce yaşamışlar, bir çok şeyi düşünüp yorumlamislar, yoktan var etmisler ve biz onların yaptıklarının üzerinden halen anlamaya ve benzer yaratımlar çıkarmaya çalışıyoruz. Kisacasi, biz başkalarının dusunceleriyle dusunuyoruz. Sanat da bunlardan en başlıcası. Yeni bir şey yok yani :) Düşünüyorum öyleyse varım, bizim çağ için soylememis. (İyi sabahlar efenim...) - 06.02.17
Betül (@lotus)
sanatın; genel olarak insana haz ve ruhi bir zevk verdiğini düşünürsek size göre en basit ve sıradan bir sanatçınin sanatı belki onun yaptıgi ışten zevk alan biri için "sanat" tır, diye düşünüyorum. Ve tam tersi sanat iki insan arasındaki en önemli iletişim aracıdır, çünkü sanat insan doğasınin gereğidir. Her insanin bir sanat yönü olduğunu düşünuyorum bunlardan o duyguyu dışa vurabilenler sanatçı olarak bizi bize öğretmekteler. En büyük sanat neydi"normal insanların anlayabilecegi duygu" - 06.02.17

Asım Mauser

@mauser

Şairi tanımıyorum. Hakkında malumat da bulamadım. Lakin tahminimce Üryanizade ailesine mensup. Bu aileden yetişen mühim şahsiyetler devlette ciddi vazifelerde bulunmuşlar. Aile ile ilgili yaptığım araştırmalar neticesi ulaştığım neticeler şunlar:

1. Uryanizade Ahmed Esad Efendi (Şeyhülislam)
2. Torunu Üryanizade Cemil Molla (Danıştay Reisi)
3. Bu aile efradından büyük ihtimalle Molla Cemil'in torunu Avukat Adnan Cemil Üryani.

İşte şairin bu üçüncü kişi olma ihtimalini yüksek görüyorum. Çünkü şairin şiiri hem Sadettin Kaynak, hem de Fehmi Tokay tarafından bestelenmiştir. Adnan Cemil Üryani'nin 40'lı yıllarda basılmış "Diyemediklerimden" isimli bir kitabı var. Yazar Kerime Nadir'in de Adnan Cemil Beyle arkadaş olduğunu Kerime Nadir'in anılarından öğreniyoruz. Neticede şarkıların bestelendiği yıllar ve de Adnan Cemil Bey'in edebi kişiliği beni bu neticeye ulaştırdı lakin yine de emin olamadım.

Tüm bu bilgilere gazetelerde yer almış ölüm ilanlarından falan ulaşmak mümkün oldu. Araştırmalarım sırasında bir de tüm Türk vatandaşlarının adres bilgilerinin temin edilebildiği "agnots" isimli siteyi buldum. Ne acayip memleket, Trt repertuarında kayda alınmış bir güftecinin hakkında zerre bilgi bulamazken, kıytırık bir sitede tüm memleketin kişisel verilerine ulaşabiliyorsun.

Şimdi şiirin tahliline geçebilirim

Gülle hem bezm-i visâliz gerçi hâr olsak da biz
Gönlümüz benzer bahara ihtiyar olsak da biz

Aşıkız meh-rûlara nezr eyledik can nakdini
Dönmeyiz sevda yolundan târümâr olsak da biz

Şairiz kan etmeden sayd eyleriz ahûları biz
Geçmeyiz gülden güzelden hâkisâr olsak da biz.

Şiir, yaşını başını almış bir çapkının elinden çıkmışa benziyor. Aruzlu yazılması elbet şiirin yüceliğini artıran bir husus. Son beyitte birazdan izah edeceğim üzere şiirin akışında bir değişiklik meydana geliyor. Bunun sebebini şu ihtimale dayandırıyorum: Sadettin Kaynak'ın okuduğu kimi gazellerde, şaire ait olmayan beyitlerin de gazele eklendiğine şahit oldum. Örnek vermek gerekirse 1927'de okuduğu Aşka Düştüm gazelinin güftesi, Şair Nedim'e aittir. "Aşka düştüm cân ü dil müft-i civânân oldu hep/Sabr ü tâkat reff-i çâk-i giribân oldu hep" beyiti ile giriş yapan gazelde, arada şiire ait olmayan bir kısım dinleriz: "Hali kâfir, zülfü kâfir, çeşmi kâfir/Ah ser be ser iklimi hüsnün kâfiristan oldu hep" Sadettin Kaynak bu beyiti öyle içten okur ki, sevgiliye edilen sevgiyle karışık sitemin doruğa ulaştığını görürüz. Her neyse bir ara da bu gazel üzerine eğilirim.

Evvela ilk beyit:

*Biz diken olsak da güle iç içe geçmişiz, onunla aynı mecliste kavuşmuşuz. Görünümüzün ihtiyarlığına da aldanma gönlümüz bahardır, gençtir.

İlk mısranın güzelliği üzerine bir iki söz söylemek istiyorum: Gül seyretmekten, onu eline almaktan hoşlanan insan için gülün en sevilmeyen yeri dikenidir. Hatta kimi zaman gülün koparılmasına mani olan koruyucudur diken. Hoş görülmese dahi, onu seyretmek isteyenden daha şanslıdır, zira o gülle iç içe geçmiş, güle kavuşmuş ve artık gülün koruyucusu olmuştur. Kendisini hor görenler bu şansa sahip değildir.

*Ay yüzlü güzeller aşığız, ömrümüzün geri kalanını onlara adadık; perişan olsak da sevda yolundan dönmeyiz.

Buraya kadar müptela, melankolik bir aşık izlenimini edindik. Şimdi biraz önce sonradan eklenmiş olabileceğini iddia ettiğim dizelerin tahlilini yapacağım.

*Şairiz, incitmeden öldürmeden ahu gibi güzelleri avlarız; gülden, güzelden toprak olsak, yani ölsek dahi vazgeçmeyiz.

İşte bu dizede o melankolik aşık gidiyor, yerine bir hovarda geliyor. Kadınları ayartma sanatındaki ustalığını şairliğine dayandırıyor ve güzelleri sevmekten ölse dahi vazgeçmeyeceğini beyan ediyor. Halbuki bir önceki dizede sevdaya tutkunluğu yüzünden perişan olmayı dahi göze aldığını iddia ediyordu. Şİmdiyse toprak olsa dahi gülden, güzelden vazgeçemeyeceğini. Bu da şiire şuh bir hava katıyor. Tabii ki bu tamamen benim tahminim.

Gönül isterdi ki hem hakikate ulaşıp mutlu olayım hem de bulduğum hakikatleri sevdiklerimle paylaşayım. Ama işte yıllar geçmiş, çoğu bilgi yitip gitmiş... Bu sebeple bilgi değil tahmin üzerine konuşmak zorunda kalıyorum.

Neyse sözü baya uzattım yine. Buyurun hicazkar gazeli dinleyin:

Asım Mauser

@mauser

Anıt
Sabahtan beri aldığım 5 6 çağrıya kulak vererek halkı selamlayan diktatör hehykeli dikmeye karar verdim. Bu ölmeyeceğini sanan insanın anıtıdır peki insanüstü anıt nasıl dikilir bir de ona bakalım şimdi


Ben insanüstü bir anıt diktim kendime,
Halkın yolu geçecek ordan
Boyun eğmez başıyla daha da yükseklere
Çıkacak o, Aleksandr Sütunu'ndan



Hayır, büsbütün ölmem ben -ruhum kutsal lirdedir
Yaşayacak bedenim ve kaçacak çürüme-
Şu yeryüzünde yaşadıkça tek bir şair
Duyulacak ünüm her yerde.



Adım dilden dile dolaşacak tüm Rusya’da,
Ona özgü her dilde herkes bilecek onu,
Gururlu torunu Slav’ın, Finli, şimdilik yabanıl Tunguz,
Ve Kalmuk, bozkırların dostu.



Ve halk gönlünde taşıyacak beni uzun zaman,
İyi duygular uyandırdığım için lirimle,
Özgürlüğü övdüğüm için şu acımasız çağda
Ve merhamet uyandırdığım için düşenlere.



Ey esin, boyun ey buyruğuna Tanrı’nın,
Övgüyü de iftirayı da umursama,
Ne hakaretten kork ne çelenk iste
Ve tartışma aptalla.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin


@adolfhitler @saddam @kaddafi @musollini @franco @polpot @cavusesku @enverhoca sen de var mısın?
34 beğeni · 7 yorum · Kitap Kule
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Hakikaten çam denlü yoğun olmuş - 02.02.17
Asım Mauser (@mauser)
daha yoğununu yapmışdim da alemden utandım. - 02.02.17
Tokmakan (@tokmakan)
Selam mı çakmış o arkadaş :D - 02.02.17

Asım Mauser

@mauser

Ey gözlerinin çevresi mor, benzi tutuşmuş,
Akşamladığım yolları yalnız gezen âfet!
Kaç yıl geçecek, böyle hazîn, böyle habersiz,
Sen Marmara'nın göl gibi durgun bir ucunda
Ben böyle atılmış gibi yurdun bir ucunda,
Sen benden uzak, ben sana hasret?

Sarmış beni gurbet,
Sarmış beni Mecnun diye zincir gibi dağlar;
Bir türbe ki ruhum, gelen ağlar, giden ağlar!

Burada bir es verelim. "Bir türbe ki ruhum, gelen ağlar, giden ağlar!" bu dizeyi güftesi Ali Şevket Bey'e ait "Hicrân ü elem sîne-i pür-hûnumu dağlar" isimli Sadettin Kaynak'ın okuduğu gazelde işitmiştim. Acaba ilk hangisi yazdı?



Her şey bana bîgâne bu yerde,
Herkes gibi her şey:
Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller;
Dillenmiş ağızlarla tutuk dilli gönüller...

Hattâ bana insanlara nisbetle yakındır
Bahçemde ölen kuş,
Bahçemde kefensiz gömülen kuş.

Herkes bana bîgâne bu yerde...
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden, eser yok;
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok;
Yok... yok!

Bir es daha. Yaşa Mustafa Keser! Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok;
Yok... yok!



Karşımda hayâlin, diyorum ki,
Bir fırtınanın kahrına kurban
Kuşlar gibi, derdinle bugün, darmadağındır
Kalbimde güneş, sevgi, emel, neş'e, ne var

Karşımda hayâlin, diyorum ki,
Birgün bu dudaklar beni hasretle anarsa,
— Rabbim, ne dudaklar:
Kül benzinin üstünde birer damla kıvılcım!
Birgün bana ağlarsa bu gözler,
Beyhude değildir, bunu bilsin;
Bilsin ki bugün, bir sen eziyyette değilsin:
Gurbet yayının okları geçmiş de içinden,
Günlerce uzakta,
Yorgun biri uzlet gibi yalnız yaşamakta.
Yorgun biri uzlet denilen kabre gömüldü:
ölmeden öldü.

Lise yıllarında iken edebiyat derslerinde Faruk Nafiz, Ahmet Haşim gibi şairlerle karşılaşınca burun kıvırırdım. Siz solcu olmadığınız için bilmezsiniz, o dönemler bize Attila İlhan'la, Nazım Hikmet'le gelmeli idi. Şiirden anlamıyor ve bir takım gençlik duygularıyla hareket ediyordum. Neticede ergendim ve de olgunlaştım. Şimdiyse ötekilere burun kıvırır oldum.

Bugün de müzik dinlerken aklıma geliverdi işte "Artık bu solan bahçede" şarkısı. Faruk Nafiz'in şiirini okudum, derin hislere gark oldum. Bir gurbet duygusu kaplayıverdi içimi. Lakin ben gurbette değildim ki! İşte o sırada Kemalettin Kamu yetişti imdadıma: Gurbet benim içimde!



Bu böyle uzar gider ve gecenin devamı meyhanede biter. Sonra da derim ki: "Ehli aşkın neşvegâhı kûşe-i meyhanedir" Bunu da biri söylemiş, sonra da Laedri olmuş. Ne garip değil mi? Bir insanoğlu bir aşka tutuluyor, sonra şiirler yazıyor, yazanın adı sanı unutuluyor, biri gelip o şiiri besteliyor; adam ölse, kadın ölse, aşk ölse de o şiir ölmüyor, kuşe-i meyhanede dolanan bir başka ehl-i aşkın kulağına çalınıyor... Hoş Tatyos Efendi çalan meyhane de kalmamıştır ya. Yine de iki kadeh parlatırken dinleyen vardır elbet. Bu kadar muhabbet yeter. Neşeniz bol olsun!
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Bir yazı okuyorum, bir şarkı dinliyorum, bir manzara görüyorum; neticede bir lahza geliyor asude bir hissiyata vasıl oluyorum. Sonra iki cümle yazayım beyan ı halim olsun diyorum. Rind nedir? Bohem bu kelimenin muadili midir? Zahit nedir? Nereden gelir bu efkar bu garibe i hilkat halet i ruhiye? Anlatayım diyorum. Bir türlü beceremiyorum. Sonra bir bakıyorum bir yahya kemal beyiti halimi hikaye etmiş cümle meramımı iki satırda şerh etmiş.

Vîrâne-i cihânede ne şâhız ne bendeyiz
Rind-i âbâ-be-dûş fakîr-i revendeyiz - 01.02.17
Asım Mauser (@mauser)
Zor elbet söylemesi. hele bir de beste gibi söylemesi daha zor. hoş herkesin şair olduğu memlekette ne söze ne besteye bakan da yok lakin rindin bunu kendine yakıştırması daha zor. kim benzetebilir ölümü asude bahar ülkesine. böyle benzetemedikten sonra kıymeti var mı? yahut sözü şu şekilde besteye kalbetmedikten sonra önemi var mı?
Sükûn-ı layetenahîye varmamız yeğdir
Nedir hayat uzayan ıztırabdan başka - 01.02.17

Asım Mauser

@mauser

İki gün içinde tam 12 film izledim. Neden böyle bir şey yaptım ben de bilmiyorum. Pijamamı giydim, yorganı çektim sadece izledim, izledim, izledim… Ne bulursam izledim…

İzlediğim filmlerin 11 tanesi Türk filmiydi ve başrol oyuncusu hep aynı kişiydi: CÜNEYT ARKIN. Büyük çoğunluğu intikam temalı olan bu filmleri izledikten sonra “Ulan dur, bir de yabancı film izleyim” dedim. Ne vardı intikam temalı? Ben-Hur vardı elbet. Kahpe Romalılar tarafından nahak yere kürek cezasına çarptırılmış; anası, bacısı zindanlarda atılmış, bu yüzden de cüzama tutulmuş Yahudiyeli delikanlı Judah Ben Hur. Evvelce de izlediğim bu filmi 11 Cüneyt Arkın filminin ardından izleyince, önceleri göremediğim bir şeyin farkına vardım: Bu nasıl intikam Ben Hur Efendi? Felaketine sebeb olan Mesala ile hesaplaşmanı at yarışı ile mi yapacaktın? Tüh yazıklar olsun! Halbuki bu felaket Cüneyt Arkın’ın oynadığı karakterlerden birinin başına gelse idi böyle sinik, korkak, çekingen bir politikayı asla gütmezdi. Örneğin ne diyordu Bizans Kalesinde karşılaştığı babasının katili Polemon’a “Ben senin kancık kelleni ödlek bedeninden ayırmaya geldim, hele davran Bizans kargası!” Babası Hüseyin Gazi’yi 17 kılıç yarası ile öldürmüşlerdi, o da babasının katilleri Kancık Polemon’u, Kahpe Leon’u 17 yara ile öldürerek intikamını aldı.

Savulun Battal Gazi Geliyor filminde ise kız kardeşine tecavüz eden 10 küsür şövalyenin hepsini önce muhtelif şekillerle hadım etti, sonra öldürdü. İntikama doydurdu bizi yani… Peki Ben Hur ne yaptı Mesala’ya? Hiçbir şey! Kendi kendine attan düştü Mesala, üstelik Ben Hur’a bulaşırken. Ben Hur yine pasif. Sonra da sen kalk, hasta yatağında ziyaret et Mesala’yı.Ulan vursana: “Bu anam için kahpe soyuuuu, bu kız kardeşim için kalleş köpeeeek” diyerek. Utanmasa eline bir şişe kolonya alıp geçmiş olsun diyecek.

İntikam, intikam!.. Biz de intikam önemli. Hayır kötü karakter onca şey yapmış, asabımız bozulmuş, gerilmişiz, filmin sonunda bir ferahlama yaşamak istiyoruz ama netice hüsran. Tabii ki Ben Hur Hıristiyanlık mihverinde bir film olduğundan, suratına bir tokat atana öte tarafını dönüyor. Aslında Ben Hur Yahudi ama yolculuğu sırasında karşılaştığı İsa ona su verince hidayete eriyor. İntikam almak istese de, bizimkiler gibi şiddetli hislerle değil. Ya da korkuyor Romalılardan bilemiyorum. Nerede en çetin işkencelere göğüs gerecek Türk akıncısı?

İşte böyle geçirdim hafta sonumu. Bir arkadaşıma bahsettiğimde “hayırdır sevgilinden mi ayrıldın?” diye dalga geçti benle. Halbuki bizim kafamız daima bozuktur.

Derdim nice bir sînede pinhân ederim ben
Bir âh ile bu âlemi vîrân ederim ben
Nef’i

Malum memlekette içki fiyatları almış başını gidiyor. Meyhanelerde bir duble rakı 20 liraya satılıyor. Ne yapaydık? Efkarımızı dağıtmak için, STV dizilerindeki kötü karakterler gibi bıçak zoruyla anamızın bileziklerini mi çalaydık? Ucuz yoldan kafamızı meşgul ediyoruz işte. Vallahi inanmazsınız günde bir paket sigara içen ben, dün sadece 7 tane içtim. İnsan karakterin derdini düşünürken kendi derdini unutuyor. Başka tesirleri de var: mesela dün gece rüyamda bir resmi geçit törenindeydim ve yabancı memleket orduları beni selamlıyordu. Çok hoşuma gitti. Şimdi altın listemi sizlere sunup veda edeceğim:

1. Çöl – 1983 - Ç.İnanç (Jaws)
2. Dev Kanı – 1984 - Ç.İnanç
3. Kaplanlar - 1985 - Ç.İnanç
4. Dört Yanım Cehennem – 1982 - Ç.İnanç (Mumya)
5. Son İstasyon – 1977 - Ş. Gören
6. Su – 1981 - Ç.İnanç
7. Battal Gazi Destanı – 1971 – A. Yılmaz (El Cid)
8. Savulun Battal Gazi Geliyor – 1973 – N.Baytan
9. Battal Gazi’nin İntikamı - 1974 – N.Baytan
10. Ölüme Son Adım - 1983 - Ç.İnanç (Mad Max)
11. Malkoçoğlu Ölüm Fedaileri - 1971 –A.R.Jöntürk
12. ben hur - 1959 - W.Wyler


11 beğeni · 2 yorum · Sinema TV
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Nerede mağrur, dik başlı, janti duruşuyla kürek mahkumu cüneyt arkın; nerede dili damağı kurumuş, iflahı kesilmiş, pejmurde görüntüsüyle judah Ben hur. Mukayese edilemez. - 30.01.17
/ 5