ara
Misliyna
8.117 230

Misliyna

neokur.com/misliyna
Zamansız & Uyumsuz Ruhumdaki düğümler fazlasıyla sıkı. Kimsenin onları çözecek kadar ince tırnakları yok. Bense çoktan vazgeçtim tırnaklarımı uzatmaktan…!

Misliyna

@misliyna

21. Yüzyılda Damızlık Kızın Öyküsü
Margaret Atwood, 1984'te kaleme aldığı ve geçtiğimiz ay Doğan Kitap etiketiyle dilimizde yayımlanan Damızlık Kızın Öyküsü'nün 21. yüzyılda ne anlama geldiğini anlattı. Atwood'un kitabının Anchor tarafından yayımlanacak baskısının önsözü için kaleme aldığı ve The New York Times'ta yayımlanan makalesini sizler için hazırladık.


21. Yüzyılda 1984 yılının ilkbaharında, başta Damızlık Kızın Öyküsü olarak adlandırmadığım bir roman yazmaya başladım. El yazısıyla, çoğunlukla sarı not defterlerine yazıp sonrasında Almanca klavyeli, kiralık, devasa bir manuel daktiloyla neredeyse okunmaz haldeki karalamalarımı temize çektim.

Klavye Almancaydı çünkü etrafı hâlâ Berlin Duvarı ile çevrili Batı Berlin’de yaşıyordum. Sovyet İmparatorluğu hâlâ dimdik ayaktaydı ve gelecek beş yıl daha parçalanacak gibi görünmüyordu. Her pazar Doğu Almanya Hava Kuvvetleri, bize ne kadar yakın olduklarını hatırlatmak için sonik patlamalar yapardı. Demirperde’nin (Çekoslovakya ve Doğu Almanya) ardındaki pek çok ülkeye yaptığım ziyaretler sırasında, ihtiyatlı olmayı, gözetlenme hissini, sessizlikleri, konuların değiştirimesini, insanların ima yoluyla bilgi aktarmaya çalışmalarını deneyimledim ve tüm bunlar yazdıklarımı etkiledi. Kullanım amacı değiştirilmiş binalar da öyle. “Bu bina “…”lara aitti. Fakat sonra ortadan kayboldular.” Böyle hikâyeleri birçok kez duydum.

1939 yılında dünyaya gelip kendilik algımı İkinci Dünya Savaşı sürerken kazandığımdan, kurulu düzenlerin bir gecede yerle bir olabileceğini biliyordum. Değişim, bir şimşek kadar hızlı da olabilirdi. “Burada olmaz” söylemine güvenmemek gerekirdi. Bu koşullar göz önüne alındığında, herhangi bir şey herhangi bir yerde meydana gelebilirdi.

1984 yılına kadar, bir-iki yıl boyunca romanımı yazmaktan kaçmıştım. Bu bana riskli bir girişim gibi görünmüştü. Lise yıllarıma tekabül eden 50’li yıllardan bu yana, kapsamlı bir şekilde bilimkurgu romanları, spekülatif kurgular, ütopyalar ve distopyalar okumuştum fakat hiç böyle bir kitap yazmamıştım. Altından kalkabilecek miydim? Bu biçim, aralarında vaaz verme eğilimi, alegoriye sapma, inandırıcılıktan yoksunluk gibi gizli tuzaklarla bezeliydi. Hayali bir bahçe yaratacaksam da, o bahçedeki kurbağaların gerçekçi olmasını istiyordum. Kurallarımdan biri, James Joyce’un “kâbus” olarak nitelendirdiği tarih sahnesinde meydana gelmemiş herhangi bir olaya ya da henüz keşfedilmemiş herhangi bir teknolojiye kitabımda yer vermemekti. Hayal ürünü cihazlar, hayal ürünü kanunlar ve hayal ürünü zulümler olmayacaktı. Tanrı ayrıntıda gizlidir derler. Şeytan da öyledir.

1984 yılında, kitabın ana fikri bana bile son derece cüretkâr gelmişti. Okurları, Birleşik Devletler’in ülkeyi bir zamanların liberal demokrasisinden, hayal gücünden yoksun, teokratik bir diktatörlüğe dönüştüren bir askeri darbeye maruz kaldığına inandırabilecek miydim? Kitapta, anayasa ve meclis yok. Gilead Cumhuriyeti, bildiğimizi sandığımız günümüz Amerika’sının zeminini oluşturan on yedinci yüzyıl Protestanlığı temelleri üzerine kurulur.

Hikâyenin geçtiği mekân, şimdilerde liberal bir eğitim kurumu olsa da, geçmişte Protestan bir ilahiyat fakültesi olan Harvard Üniversitesi’ne ev sahipliği yapan Massachusetts eyaletindeki Cambridge şehri. Gilead Gizli Servisi, benim saatlerce raflar arasında New England kökenli atalarımı ve Salem büyü ayinlerini araştırdığım Widener Kütüphanesi’nde konumlanıyor. Harvard duvarının, idam edilmiş insanların bedenlerinin sergilendiği bir alan olarak kullanılması bazı insanları incitebilir miydi? (İncindiler.)

Hikâyede insan nüfusu çevre kirliliği yüzünden azalıyor. Hayatta kalabilen bebeklere sahip olabilmek bir ayrıcalık. (Yapılan araştırmalar, günümüz dünyasında Çinli erkeklerin üreme yetisinde ciddi bir düşüş olduğunu gösteriyor.) Totaliter rejimlerde ya da katı bir hiyerarşiye dayanan toplumlarda, iktidardaki sınıf değerli şeyleri tekeline alır ve rejimin elitleri kendilerine doğurgan “Damızlık Kızlar” bulmak zorunda kalır. Bu durumun İncil’deki örneği, Rahel ve Lea isimli iki karısı ve onların iki hizmetçisi ile Yakup’un hikâyesidir. Bir adam, dört kadın, on iki oğul. Fakat hizmetçiler oğullar üzerinde hak iddia edemezler. Onlar, saygıdeğer eşlere aittir.

Ve böylece olaylar gelişmeye başlar.

Damızlık Kızın Öyküsü’nü yazmaya başladığımda kitabın ismi, aynı zamanda başkarakterin ismi olan Offred’di. Bu isim bir erkek ismi olan “Fred” ile İngilizcede aitlik belirten “of” ekinden oluşuyordu. Yani, Fransızcadaki “de” ya da Almancadaki “von” yahut Williamson gibi İngiliz soyisimlerinde kullanılan “son” eki gibi. Bu ismin içinde bir başka olasılık da gizli: Dini bir kurbanı ya da kurban edilmek üzere sunulmuş bir mağduru belirten “offered” (sunulmuş / teklif edilmiş) kelimesi…

Bana “Başkarakterin ismini neden hiç öğrenemiyoruz” sorusu sık sık soruluyor. Çünkü tarih boyunca pek çok kişi ismini değiştirmiş ya da birdenbire ortadan kaybolmuştur diye cevap veriyorum onlara. Bazıları, Offred’in gerçek isminin June olduğu çıkarımına vardı çünkü spor salonunda/yatakhanede Damızlık Kızların kulağına fısıldanan isimler arasında bir daha hiç ortaya çıkmayan tek isim June. Bu benim gerçek fikrim değildi fakat kurguya uygun göründüğü için okurlar öyle düşünmek istiyorlarsa, düşünebilirler.

Yazım sürecinin bir noktasında, romanın ismi hem Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri’nin hem de dünyayı sarsan olaylardan sağ çıkmış insanların anlattığı hikâyeler gibi, başkarakterin anlattığı hikâyenin, yıllar sonraki dinleyicisine inanılmaz ve fantastik geldiği peri masalları ve halk hikâyeleri şerefine Damızlık Kızın Öyküsü’ne dönüştü.

Yıllar geçtikçe Damızlık Kızın Öyküsü pek çok farklı şekil aldı. Kırktan fazla dile tercüme edildi. 1990 yılında sinemaya uyarlandı. Bir opera eseri ve bir de baleye dönüştürüldü. Şimdilerde ise çizgi roman haline geliyor. 2017 Nisan’ında MGM /Hulu yapımı bir televizyon dizisi olacak.

Dizide ufak bir rolüm var. Kırmızı Merkez olarak bilinen tesislerde muhafızlara verilen eğitime benzer bir şekilde yeni devşirilmiş Damızlık Kızların beyinlerinin yıkandığı sahnede oynuyorum. Damızlık Kızlar, eski kimliklerinden vazgeçmeyi, yerlerini ve görevlerini bilmeyi; gerçek haklara sahip olmadıklarını ama tüm bunlara alışınca kaderlerini kabullenip kaçmayı ya da başkaldırmayı düşünmeyecekleri noktaya kadar korunacaklarını öğrenmek zorundalar.

Damızlık Kızlar daire şeklinde oturur ve şok tabanca taşıyan Teyzeler, kızları, şimdilerde cinsel günah çıkarma ayini olarak adlandırılan ritüeli (1984’te böyle bir tanım yoktu), ergenliğinde uğradığı toplu tecavüzü anlatması istenen Jeanine’e uygulamaları için zorlarlar.

Sadece bir “televizyon dizisi /şovu” olmasına, Damızlık Kızları kahve molasında kıkırdayacak kadın oyuncuların oynadığını bilmeme ve kendim de “yalnızca–mış gibi” yapmama rağmen bu sahneyi korkunç derecede acı verici buldum. Aşırı derecede “tarihi” bir sahneydi. Evet, kadınlar diğer kadınlara cephe alacaktır. Evet, kadınlar diğer kadınları, kendilerini sağlama almakla suçlayacaktır. Gruplaşmalara mahal veren sosyal medya çağında bunu her gün açıkça görüyoruz. Evet, bazı kadınlar büyük olasılıkla, hatta özellikle örgütlenmiş kadınların kısıtlı güce sahip olduğu sistemlerde, diğer kadınlardan üstün olan pozisyonları memnuniyetle kapacaktır. Her çeşit güç görecelidir ve zor zamanlarda, insanlar bir güç kırıntısını bile yoksunluğa yeğ tutar. Teyzelerden bazıları, Damızlık Kızlar’a iyilik yaptığını düşünen inanç sahibi kadınlardır. En azından onların zehirli atık temizlemeye gönderilmediklerini, ya da bu cesur yeni dünyada tecavüze uğramadıklarını düşünürler. En azından yabancılar tarafından tecavüze uğramadıklarını. Bazı Teyzeler sadist, bazıları fırsatçıdır. 1948 yılının, porno karşıtı kampanya ya da cinsel istismara karşı koruma gibi feminist politikalarını ustalıkla uyarlayıp kendi lehlerine çevirirler. Benim deyişimle, gerçek hayat!

Bu durum beni, sıklıkla karşılaştığım üç soruyla baş başa bırakıyor:

İlk soru: Damızlık Kızın Öyküsü feminist bir roman mı? Bütün kadınların birer melek olduğu ya da ahlaki bir seçim yapamayacak derece istismar edildiği ideolojik bir sistemi kast ediyorsanız, hayır. Kadınların her çeşit karakter ve davranış biçimiyle birer insan; her birinin birey olarak önemli ve ilginç; başlarına gelen olayların, hikâyenin kurgusu, teması ve yapısı açısından önemli olduğu bir romanı kast ediyorsanız, evet. Bu açıdan bakıldığında pek çok kitap “feminist”tir.

Neden “ilginç ve önemli”? Çünkü gerçek hayatta kadınlar ilginç ve önemlidir de ondan. Onlar, doğanın sonradan aklına gelmiş bir fikir değildir. Kadınlar, insanlığın kaderinde ikinci planda yer alan oyuncular değildir ve her toplum, her zaman bu gerçeğin farkındadır. Doğurgan kadınlar olmasa insan nesli tükenirdi. Öteden beri soykırım savaşlarının ve insan nüfusunun zapturapt altına alınmasına ve sömürülmesi yönelik mücadelelerin önemli bir öğesinin, kadınlara, genç kızlara ve çocuklara yönelik toplu katliam ve tecavüzler olmasının sebebi budur. Kedilerin yaptığı gibi, onların bebeklerini öldür ve yerine kendi bebeklerini koy. Kadınları, yetiştirmeye güçlerinin yetmeyeceği ya da daha sonra kendi amaçların için onlardan söküp alacağın bebekler doğurmaya zorla. Yaygın ve asırlık bir eylem olarak: Bebekleri çal.

Kadınların ve bebeklerin kontrol altında tutulması, gezegendeki tüm baskıcı rejimlerin en önemli özelliği olmuştur. Napolyon ve onun fedaileri, kölelik ve durmadan yenilenen insan ticareti… İkisi de bu konuya güzel birer örnek. Zorla doğumu destekleyenlere şunu sormak gerekir: Peki ama kimin yararına? Kim kazançlı çıkar bu işten? Kimi zaman şu, kimi zaman bir başkası. Ama asla kimseye faydası olmayan bir girişim olarak kalmayacaktır bu.

İkinci soru: Damızlık Kızın Öyküsü din karşıtı bir roman mı? Bu sorunun cevabı, yine, din karşıtı terimiyle neyi kast ettiğinize bağlı. Otoriter bir grup erkeğin yönetimi ele geçirip kadınların (on dokuzuncu yüzyıl Amerika’sındaki kölelik gibi) okumasının yasak olduğu müfrit bir ataerkil düzeni geri getirmeye çalıştığı doğru. Dahası, bu kadınlar İncil’de adı geçen kadınların aksine, parayı kontrol edemiyor ve evleri dışında bir iş sahibi olamıyorlar. Amerika’yı ele geçiren her otoriter yönetimin yapacağı gibi, rejim, İncil temelli semboller kullanır. Komünist ya da Müslüman olmazlar.

Gilead kadınlarının giydiği iffet giysileri, Batı’nın dini ikonografisinden esinlenilerek yaratıldı. Eşler, Bakire Meryem’in içinde resmedildiği ve saflığı temsil eden mavi renk giysiler giyer. Damızlık Kızlar, doğum kanına atfedilen, aynı zamanda Magdalalı (Mecdelli) Meryem’i temsil eden kırmızı renk giysiler içindedir. Ayrıca, kırmızı renk, kaçmaya çalışırsanız hemen fark edilmenize sebep olur. Orta sınıfa mensup erkeklerin eşlerine Ekonokadınlar denir ve bunlar çizgili giysiler giyerler. İtiraf etmeliyim ki, yüzleri gizleyen boneler yalnızca Kraliçe Victoria dönemi rahibelerinden değil, 1940’larda piyasaya çıkan ve yüzü kapalı bir kadını resmettiği için çocukken beni korkutan Old Dutch Cleanser marka sabunların paketindeki görselden de ilham alıyor. Pek çok totaliter rejim insanları etiketlemek ve kontrol altında tutmak için (sarı yıldızı ve imparatorluk morunu düşünün) mecbur kıldığı ya da yasakladığı kıyafetleri kullanmış; dinsel bir maske kullanmışlardır. Bu durum, heretiklerin ortaya çıkmasını son derece kolaylaştırır.

Kitapta, baskın “din” algısı, dogmatik kontrolü ele geçirmek kavramına evrilirken, tanıdık dini öğeler yok ediliyor. Politik rekabeti ortadan kaldırmak için Bolşeviklerin Menşevikleri katlettiği, Kızıl Ordu hiziplerinin birbirleriyle ölümüne savaştıkları gibi, Katolikler ve Baptistler hedef alınıp ortadan kaldırılıyor. Quaker’lar yeraltına iniyor ve Kanada’ya giden bir kaçış yolunda ilerliyorlar. Offred’in kendine özgü bir duası var ve içinde yaşadığı rejimin adil ve merhametli bir Tanrı’nın himayesinde olduğuna inanmayı reddediyor. Bugün, gerçek dünyada bazı dini gruplar, kadınları da kapsayan savunmasız grupların korunması için girişimlerde bulunuyor.

Yani, kitap “din karşıtlığı” ile ilgili değil. Dinin zorbalığı örten bir peçe olarak kullanılmasına karşı. Bu ikisi birbirinden çok farklı kavramlar.

Kaynak : http://www.artfulliving.c...-oykusu-i-11099
2 beğeni · 0 yorum · Sohbet ·

Misliyna

@misliyna

36. İstanbul Film Festivali’nden Radara Takılan 10 Film
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, 5-15 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek olan 36. İstanbul Film Festivali’nde öne çıkan 10 filmi mercek altına aldık. Dünya festivallerinden önemli ödüllerle dönmüş yenilikçi filmlerin yer aldığı festivalde gerilimden, komediye, belgeselden, animasyona birçok farklı türde film bulunuyor.

Birbirinden çekici filmlerin arasında kaybolanlara şifa niyetine derlememiz huzurlarınızda.

RAW

İçeriğinin aşırı şiddetli olması nedeniyle bazı seyircilerin fenalaşmasına hatta bayılmasına sebep olan Raw, son yılların en yaratıcı gerilim filmlerinden biri. Vejetaryen bir aileden gelen Justine, Veteriner Hekimliği Fakültesi’ne girer ve ardından olaylar gelişir. Justine’in yurtta, bir okul ritüeli esnasında çiğ et yemeye zorlanmasıyla değişen hayatının anlatıldığı film, şimdiden gerilim türünün modern klasiği sayılmaya başladı. Seyirciyi baştan sona pamuk ipliğinde hissettiren film, aynı zamanda 2016 Cannes FIRPESCI Ödülü’nün de sahibi.

93 Yazı / Summer 1993

Yönetmen Carla Simon’un, küçük bir kızın evlatlık verildiği ailedeki zor günlerini anlatan ilk uzun metrajlı filmi 93 Yazı / Summer 1993, dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yaptı. 2016 Berlin Film Festivali GWFF En İyi İlk Film Ödülü’nü kazanan yapım, annesinin hasretini içinden atamayan altı yaşındaki Frida’nın yeni ailesinde kendine bir yer edinmeye çalışmasını naif bir dille işliyor. Otobiyografik ögeler taşıyan 93 Yazı, festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde bulunuyor.

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanından, Ömer Kavur tarafından uyarlanan 1987 yapımı Anayurt Oteli, restore edilmiş haliyle festivalde yer alıyor. Küçük bir kasabada bulunan Anayurt Oteli’nin kâtibi Zebercet’in (Macit Koper) gecikmeli bir Ankara treni ile otele gelen ve bir gece kaldıktan sonra ayrılan kadına (Şahika Tekand) karşı duyduğu arzuyu ve bu arzunun bir saplantıya dönüşmesini anlatan film, Türkiye sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak anılıyor.

Son Portre/ Final Portrait

Geoffrey Rush’ın ünlü heykeltıraş Alberto Giacometti’yi canlandırdığı Son Portre / Final Portrait, sanatçının son yapıtı üzerinde çalıştığı bir zaman dilimini anlatıyor. Ünlü heykeltıraşın, 1960’lı yıllarda kendisini ziyarete gelen Amerikalı sanat eleştirmeni ve yazar James Lord’un portresini çizerken pekişen arkadaşlıklarının ve kültür karşılaşmasının işlendiği filmde Giacometti’yi Geoffrey Rush, James Lord’u ise Armie Hammer canlandırıyor. Terminal, Açlık Oyunları adlı filmlerden tanıdığımız aktör Stanley Tucci’nin yönettiği film, festivalin Galalar bölümünde gösterilecek.


Ben Senin Zencin Değilim / I Am Not Your Negro

Raoul Peck imzası taşıyan Oscar adayı Ben Senin Zencin Değilim / I Am Not Your Negro, Amerikalı yazar James Baldwin’in yarım kalmış eseri Remember This House’dan hareketle Amerika’daki ırk ayrımı hikâyesini anlatıyor. Yönetmen Raoul Peck, yarım kalmış bu metni arşiv görüntüleriyle harmanlayarak, Baldwin’in metninin yazıldığı dönemdeki ırkçılığa dair söylemlerinin modern Amerika’daki geçerliliğini sorguluyarak perdeye yansıtıyor. Baldwin’in eserini ünlü oyuncu Samuel L. Jackson seslendirdiği belgesel, festival seçkisinde Sinemada İnsan Hakları Yarışması bölümünde yer alıyor.


Elleri Olmayan Kız / The Girl Without Hands

Grimm masallarından esinlenen animasyon filmi Elleri Olmayan Kız/ The Girl Without Hands, prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yaptı. Filmde değirmenci bir babanın kızı, babasının onu şeytana satması üzerine iki elini kaybetmek pahasına şeytandan kaçmayı başarır. Ailesinden uzaklaşmaya başladıkça doğa üstü varlıklarla tanışan kızın öyküsü Sébastien Laudenbach’ın yönetmenliğinde hayat buluyor. 2016’da ANIM’EST En İyi Film ve BUCHEON (G. KORE) Büyük Ödülü sahibi film, seyirciye dokunaklı bir öykü sunuyor. Film festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde yer alıyor.

Hayalet Hikâyesi / Personal Shopper

Fransız yönetmen Olivier Assayas, son filmi Clouds of Sils Maria’nın ardından Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandığı Hayalet Hikâyesi/ Personal Shopper ile seyircinin karşısına çıkıyor. Paris’te ünlü bir modelin danışmanlığını yapan Maureen, kısa zaman önce ikiz kardeşini kaybetmiştir. Maureen’in bir gün telefonuna bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmesiyle gelişen olayların anlatıldığı film, hayli farklı bir hayalet öyküsü olarak karşımıza çıkıyor. Başrolünde Kristen Stewart, Lars Eidinger, Sigrid Bouaziz gibi isimlerin yer aldığı film, festivalin Galalar bölümünde yer alıyor.

Hayvanlar/Animal

Viyana’dan Lozan’a doğru yolculuk eden Nick ve Anna’nın yolda arabayla bir koyuna çarpmasının ardından gelişen çok yönlü olayların anlatıldığı Hayvanlar/ Animal, Berlin Film Festivali’nin Forum Bölümü’nde prömiyerini gerçekleştirdi. 2011 yılında Wymyk adlı uzun metrajıyla dikkatleri üzerine çeken yönetmen Greg Zglinski, bu son filmiyle gizemin ve metafiziğin sinemadaki en büyük yansımalarını seyirciye aktarıyor. Almanca çekilen film, senenin en iyi gerilim filmlerinden olmaya aday. Hayvanlar/Animal festival programında Uluslararası Yarışma seçkisinde yer alıyor.


Deha / Gifted

Matematik becerisine herkesin hayranlık duyduğu yedi yaşındaki Mary’nin eğitimi, annesi ve amcası Frank arasında bir çıkmaza neden olur. Yeğenini kendi istediği gibi yetiştirmek isteyen Frank ile eğitimciler arasında bir anlaşmazlık başlar. Başroldeki Chris Evans ve Mckenna Grace’in olduğu Deha / Gifted, Aşkın (500) Günü filminden tanıdığımız yenilikçi yönetmen Marc Webb’in son filmi. Eğlenceli ve zekice diyaloglarıyla öne çıkan film; çocuk yetiştirme, aile ve sistem ile ilgili taşlamalar içeriyor. Film, festival seçkisinin Galalar bölümünde yer alıyor.


Saygın Vatandaş / El Ciudadano Ilustre

Uzun yıllardır Avrupa’da yaşayan bir yazar olan Daniel, Arjantin’den gelen bir daveti kabul etmesiyle birlikte 40 yıl sonra topraklarına geri döner. Romanlarına ilham olan büyüdüğü kasabayı görür görmez birtakım trajikomik durumların içine düşen Daniel’in hikâyesinin anlatıldığı film, 2016 Venedik Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı. Arjantin sinemasının son zamanlardaki başarılı filmlerinden olan Saygın Vatandaş, Nobel edebiyat ödülünü kazanmayı bir düşüş olarak gören bir yazarın gözünden entel kibri ile kasaba cehaleti arasında izleyiciye gel gitli bir yapı sunuyor. Film festivalin Dünya Festivallerinden adlı bölümünde yer alıyor.

Kaynak : http://www.artfulliving.c...10-film-i-11285
0 beğeni · 0 yorum · Sohbet ·

Misliyna

@misliyna

HBO, Bilimkurgu Klasiği Fahrenheit 451’in Filmini Yapıyor
Kayra Keri Küpçü 20 Nisan 2017 - 08:07 Sinema Haberleri

Bilimkurgunun önemli isimlerinden Ray Bradbury‘nin yazdığı distopya bilimkurgu eseri Fahrenheit 451, 50 yılı aşkın bir sürenin ardından yeniden film oluyor.

Alternatif bir gelecekte kitapların zararlı olarak görüldüğü ve itfaiyecilerin işinin kitap yakmak olduğu bir düzende geçen hikayede itfaiyeci Guy Montag‘ın yaptığı işi sorgulamasını ve Montag’ın kitabı keşfetmesini anlatan bir romandır Fahrenheit 451. Genellikle bilimkurgu türünün de en başarılı eserleri arasında gösterilir.

HBO kanalı, Ray Bradbury’nin 1953 yılında yazdığı bu eseri film yapmak için kolları sıvadı. Fahrenheit 451 filmini, daha çok kısa film ve belgesel üzerine ağırlık veren yönetmen Ramin Bahrani yönetecek. Başroller ise belli.

Filmin başrollerinde Michael B. Jordan ve Michael Shannon yer alacak.

Michael B. Jordan, filmin başrolünde olacak ve itfaiyeci Guy Montag rolünü oynayacak. Michael Shannon ise itfaiye şefi Beatty rolünü üstlenecek.

1966 yılında François Truffaut, Fahrenheit 451’i film yapmıştı. Sonrasında bir dönem Mel Gibson da eseri filme uyarlamak için çalışmalara başlamış ancak başarılı olamamıştı. Şimdi ise HBO bu işi üstleniyor.

Filmin ne zaman vizyona gireceği ile ilgili bir açıklama yok ama en erken 2018 diyebiliyoruz.

Kaynak : https://frpnet.net/kultur...filmini-yapiyor
0 beğeni · 0 yorum · Sohbet ·

Misliyna

@misliyna

Penguen Bu Sefer Üzdü... !
Penguen Dergisi Kapanıyor!

Ülkemizde oldukça eksik olan çizgili dünyalara mizah katan ve yüzümüzü gülümseten Penguen dergisi yayın hayatına son veriyor. Haftalık mizah dergisi Penguen, Twitter hesabından kapanacağını duyurdu.



Penguen @penguendergi
Dergimiz Penguen son 4 sayısına girdi, önümüzdeki sayımızda uzun uzun anlatırız. Sevgiler...
15:34 - 21 Apr 2017
3.193 3.193Retweet 4.212 4.212 beğeni


2002 yılında bir başka köklü mizah dergisi Leman’dan ayrılan ekiple kurulan Penguen’de ünlü karikatüristlerin çizimleri yer aldı.

Kurucuları arasında Metin Üstündağ, Erdil Yaşaroğlu, Selçuk Erdem gibi Türkiye’nin ünlü mizahçılarının bulunduğu Penguen’de Yiğit Özgür, Serkan Altuniğne, Ersin Karabulut dahil genç isimler yetişti.

Derginin Twitter hesabından son dört sayıya girildiği duyurulurken ayrıntılı açıklamanın yeni sayıda yapılacağı belirtildi.

Çok özleyeceğiz…

Kaynak : https://frpnet.net/haberl...rgisi-kapaniyor
1 beğeni · 0 yorum · Sohbet ·

Misliyna

@misliyna

The Mist'i Nasıl bilirsiniz...
Stephen King'in The Mist dizisinden ilk fragman
Stephen King'in daha önce sinemaya da uyarlanan hikayesi The Mist dizi oldu. İlk fragman beklediğimiz ölçüde gizemli!

Frank Darabont'un çektiği The Mist filmi bugüne dek imza atılmış en başarılı King uyarlamaları arasındaydı. Hollywood'un ünlü prodüktörleri Weinstein biraderler The Mist hikayesini bu defa geliştirerek bir televizyon dizisi olarak uyarlamaya karar vermişler. Dizinin ilk sezonunda kısa hikayede görmediğimiz farklı karakterlere ve hikayelere de değineceğini müjdeleyen bu fragmandan sonra beklentilerimiz iyice arttı. King’in 1980 yılında kaleme aldığı The Mist, Spike kanalında yayın hayatına 22 Haziran'da başlayacak. The Mist'i heyecanla bekliyoruz.

2 beğeni · 1 yorum · Sohbet ·
Mert Yitmen (@mert-yitmen)
Keşke daha kaliteli işler çıkartan bi kanalda olsaydı. Umarım hikayeyi güzel aktarırlar. - 14.04.17

Misliyna

@misliyna

Bu da Bonus olsun, I Love You Ferdinand...
Animasyon tutkunları Ferdinand'ı kaçırmayın
Animasyon filmleri sevenler muhteşem Ferdinand fragmanını görmeliler. Dünyanın en romantik boğasıyla tanışın!

'60'larda çekilen ve Romantik Boğa Ferdinand olarak bilinen Walt Disney yapımı animasyon film, dövüşmeyi hiç sevmeyen naif Ferdinand'ın öyküsünü anlatırdı. 20th Century Fox bu karkaterin yayın haklarını Disney'den almış ve yepyeni bir Ferdinand filmi için bundan üç sene önce kolları sıvamış. Modern animasyon teknikleri kullanılarak hazırlanan yeni Ferdinand görünüşe göre eğlencesinden ve naifliğinden hiçbir şey kaybetmemiş! Ferdinand, ülkemizde 22 Aralık tarihinde vizyonda!

5 beğeni · 1 yorum · Sohbet ·
Ebru G. (@ebru-g-)
Animasyon severim ama bu yılın en sevdiğim animasyonu Zootopia oldu özellikle tembel hayvanların olduğu sahne ve genel olarak sosyolojik işlediği konusu. Onun üstüne gelenleri sevemedim. Tabii bu izlemeyeceğim anlamına gelmiyor. Şu da I Love You'ya binaen: 😌 - 14.04.17

Misliyna

@misliyna

eh bir şey kalmamış :)
King Arthur'dan Türkçe dublajlı fragman
Charlie Hunnam ve Jude Law'un başrolleri paylaştığı King Arthur macerasından Türkçe dublajlı fragman geldi!

Yönetmenliğini Guy Ritchie'nin üstlendiği King Arthur: Legend of the Sword filmi, efsanevi kılıç Excalibur'un hikayesi etrafında şekillenen fantastik bir macera. Charlie Hunnam, Jude Law ve Astrid Berges-Frisbey'in başrolleri paylaştığı filmde Kral Arthur'un babasına kumpas kurarak öldüren amcasından hakkı olan tahtı geri alma mücadelesini izleyeceğiz. Yetimhanelerde büyüyen, batakhanelerde dövüşmeyi öğrenen Arthur, Excalibur'a kavuştuktan sonra işler kökten değişecek ve tarihin gördüğü en kaotik taht mücadelesi başlayacak! King Arthur: Legend of the Sword, 12 Mayıs'ta ülkemizde vizyonda olacak.

2 beğeni · 0 yorum · Sohbet ·

Misliyna

@misliyna

The Wolves at the Door ortalığı kana bulayacak
Charles Manson ve çetesinin işlediği ünlü cinayetlerden yola çıkarak çekilen bu film içinizi ürpertecek!

Annabelle ve Wish Upon gibi korku filmlerinin yönetmeni John R. Leonetti'den bu kez tarihi bir cinayetin yeni uyarlamasını izleyeceğiz. 60'ların sonunda, Cahrles Manson ve çetesinin işlediği cinayete kurban giden Sharon Tate'in yaşadıklarını oldukça kanlı bir yorumla izlemeye hazır mısınız? Dört arkadaş, Summer of Love olarak da bilinen 69 yılının yazında oldukça lüks bir malikaneye yerleşirler. Bilmedikleri şeyse aşk yazının kendileri için kanlı sonuçlanacağıdır. Basit bir yaza veda partisi kısa sürede bir kıyıma dönüşecektir! The Wolves at the Door, 18 Nisan'da tüm dijital platformlarda.



Not : Fragmanda Agent Of S.H.I.L.D dizisinden Ajan Simons'ı görmek ayrı bir keyif kattı... :)
1 beğeni · 0 yorum · Sohbet ·

Misliyna

@misliyna

Biri aksiyon mu dedi !
Not: Posterde ki ciddiyetlerine kanmayın sakın... :)

The Hitman's Bodyguard'dan muhteşem fragman
Ryan Reynolds, Samuel L. Jackson, Gary Oldman ve Salma Hayek'ten aksiyon destanı izlemeye hazır mısınız?

Dünyanın en başarılı ajanlarından biri uzun yıllardır peşinde olduğu kurt bir suikastçiyi korumakla görevlendirilirse ne olur? Üstelik bu öyle sıradan bir koruma görevi de değildir zira peşlerinde Doğu Avrupa'nın en azılı mafya liderlerinden biri vardır, maceraya davetsiz bir misafir daha eklenecektir! Ryan Reynolds, Samuel L. Jackson, Gary Oldman ve Salma Hayek'in başrollerinde döktürdüğü bu eğlenceli film yaz aylarının en sevilen yapımlarından biri olacak!

1 beğeni · 0 yorum · Sohbet ·

Misliyna

@misliyna

Günaydın...
Unutmayın...
8 beğeni · 0 yorum · Sohbet ·
/ 151