ara

Nil☕

Nil☕

@nill

- 2017
9 (1 oy)
Yalnız kalpler kırılmazlar
Geçen haftalarda, Beyoğlu Sineması'nda izlemiştim. Sinema adını özellikle yazdım. Zira kapanma ile karşı karşıya kalmış bir sinemadır orası. Zar zor toparlansalar da desteğe hala ihtiyaçları var.

Ay Yapım'dan çıkan ve yönetmeni Onur Ünlü olan bu film, vizyona girmedi şimdiye kadar. Filmi izledikten sonra da vizyona gireceğini hiç düşünmüyorum. Genel izleyiciye uygun değil hiç, hem de aşırı sahneleri fazlasıyla mevcut. Diğer Onur Ünlü filmlerinde olduğu gibi, sadece tek bir şey anlatmıyor bu film. Saykodelik, aşırı küfürlü, aşırı kusmalı(bildiğimiz istifra yani), çok komik, aksiliklerle ve göndermelerle dolu, anlaması ve takip etmesi güç bir filmdi. Genç yaşlarında senaryosunu yazmış ama dediğine göre maddi durumlardan ancak 2017 yılında çekebilmiş. Kadro efsane filmde. Zaten onun filmlerinde oynattığı kadronun hepsi ve bir kaç yeni çehre. Hepsi usta oyuncular. Sırf bunların performansı için de izlerdim bu filmi.

Filmden sonra Onur Ünlü ve Hazal Kaya ufak bir söyleşi yaptı izleyicilerle. Aşırı gıcık bir insan Onur Ünlü. Sorulara aklına gelen ilk yanıtı söylüyor. Ama çok da zeki gerçekten. Başka türlü bütün o filmleri nasıl çekebilirdi ki? Diyor ki;" Dizi izlemeyin, benim çektiklerimi de izlemeyin. Boşa zaman kaybetmeyin" :)

Film Romeo ve Juliet'in modern ve yeşil sahalara yansımış hali. Evet, futbol üzerinden ilerleyen bir film. İki karşıt aile ve arada trans bir birey. Olan da ona oluyor ya zaten, garibim. Filmde en çok ona üzüldüm. Onu da Osman Sonant şahane oynamıştı gerçekten. Filmden sonra olan söyleşide, bu filmde dahil bir çok filminde neden Shakespeare'den eserlerden ilham aldığını sordular. O da Shakespeare'in bitip tükenmez bir derya olduğunu ve her zaman bir durum anlatılacaksa onun eserlerine gönderme yaparak "şu kitabındaki şu karakter gibi" diye sinema sanatçılarının, senaristlerin kendi aralarında konuştuğunu belirtti. Romeo ve Juliet'i futbol sahasında izlemek benim adıma da çok ilginç oldu.

Filmin müziklerini Yasemin Mori ve Korhan Futacı yapmış. Filmde Ahmet Mümtaz Taylan'ın bir müzik performansı var ki gerçekten çok başarılı. Diğer sahnelerdeki müzik seçimi de filmin etkisini arttırıyor. Ama tekrar etmek istiyorum, filmden net bir sonuç çıkmıyor, net bir anlam da çıkmıyor. Filmde bir çok kişi ölüyor, ama sonra yeniden canlanıp filme dahil oluyorlar. Bunu soran bir kişiye Onur Ünlü'nün cevabı ilginçti:" Benim insanın neden varolduğuna dair problemlerim var. Bir insan neden olur ve neden ölür?" diyor. Ve bir süre sonra da filmlerinde ölen kişileri canlandırmayı tercih etmiş ve öyle devam etmiş. Bence de bir filmde ölen bir karakterin tamamen silinmesi çok saçma. Çünkü o filmi o karakter de var ediyor ve o karakter olmazsa filmin bir parçası eksik kalıyor gibi. Yani bu konudaki tavrını destekliyorum Onur Ünlü'nün :)

Film vizyona girmez bence. Girmesin de aslına bakarsanız. İzlemeyi başarabilmiş azınlıktan kalmak daha güzel :)
Verdği Puan: 9
6 beğen · 0 yorum · film inceleme ·

Nil☕

@nill

- 2017
7.5 (29 oy)
Yetiş Bacım
Allah'ını seven defansa gelsin..
Filmin uzun olmasını saymazsak keyifle izlenebilecek bir film. Gal Gadot ise güzelliği ve çevikliği ile filme cuk oturmuş. Dövüş sahnelerindeki müzik de insanı hemen saran bir melodi. Ben gerçekten beğendim.
"Dünyayı güzellik kurtaracak ve iyiler her zaman en sonunda kazanacak" temalı sağlam bir süper kahraman filmi. Sinema dünyasının böyle bir kadın kahramana kesinlikle ihtiyacı vardı.
Verdği Puan: 9
7 beğen · 0 yorum · film inceleme ·

Nil☕

@nill

- 2015
8.4 (61 oy)
Blood is not limonade
2015 yapımı 110 dakikalık bir Türk filmidir. Filmde limonata imgesinin geçtiği tek yer çok kısa görüntüsü olan bir duvar yazısıydı; "Blood is not limonade(kan, limonata değildir).
Yönetmen Ali Atay. Senaryo Ali Atay ve Ertan Saban. Oyuncu Serkan Keskin, Ertan Saban. Bu üç insanın olduğu her şeyi izlerim, dinlerim, okurum... Gözlerim Osman Sonant'ı aramadı desem yalan olmaz vallahi.. Bu ekip Türk Sinemasında çok kıymetli ve değeri bilinmesi gereken sanatçıların arasında ilk sıralarda bence. Rollerini tamamen yaşıyorlar ve yaşattırıyorlar.

Filmin konusu; iki farklı ülkede olan kardeşlerin kavuşması ekseninde aile ve babalık ilişkileri, insanların yoksunlukları, bir gerçeğin ancak ölüm döşeğinde meydana çıkması ve olaylar olaylar... Ertan Saban zaten Makedonya doğumlu olması sebebiyle aşina olduğu aksanıyla rol değil adeta gerçek hayatını oynuyor gibiydi. Serkan Keskin ise bol küfürlü ama aşırı doğal haliyle kızılamayan abi oluyor. Birbirleriyle atışmaları ve Ertan Saban'ın kocaman pörtlek mavi gözleriyle gülmesi... :) Ve filmde rahmetli Ciguli'nin de kısa bir rolünün olması insanı gülümsetiyor. Imdb puanı 7,6. Biraz daha yüksek olabilirdi aslında.

Film bence Türk sineması için övgüyü hakeden bir yapıt olmuş. Ali Atay'ın hayatından da izler taşıdığını okumuştum bir yerde ve filmin sonunda Ali Atay'ın babasına ve Ertan Saban'ın kanserden ölen eşi İnci'ye ithaf edildiği yazıyor. Kısa ve hep bi hareket, yol, manzara ve çoğu zaman komik ama bazen de aşırı gerçekçi diyaloglarla keyifli zaman geçirmeyi sağlıyor film. İzlenmesini tavsiye ederim.
Verdği Puan: 9
4 beğen · 0 yorum · film inceleme ·

Nil☕

@nill

- 2016
9.3 (7 oy)
Şimdi bir kabağa sebze gözüyle nasıl bakacağım?
2016 Fransız yapımı bir animasyon. Ruhu saran ince müzikleri ile 1 saatlik tam bir meditasyon cinsinden. 2017 En İyi Animasyon Oscar ödülüne aday olmuş. Ve bir çok önemli ödülleri de kazanmış. İzlerseniz de o ödülleri sonuna kadar hakkettiğini göreceksiniz.

Annesi onu "Kabak" diye çağırıyor çünkü. Bu yüzden gerçek adı olsa bile onun adı Kabak! Annesinin ölmesine istemeyerek sebep oluyor, babası zaten yoktu. Ve bir yetimhaneye götürülüyor yufka yürekli bir polis tarafından. Daha sonra bu polis bizim Kabak'ın hayatında çok büyük bir önem kazanıyor. Yetimhanede, önce düşmanlığı görüyor. Oranın en büyüğü gelen her çocuk üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyor fakat bizim Kabak bununla baş etmesini biliyor. Sonrasında dostluk, dayanışma, sevgi, heyecanlar ve bol bol şebeklik :)) bütün çocuklar bir şekilde ailelerinden uzaktalar. Birisinin annesi sınır dışı edilmiş o kalmış. Birisinin annesi ve babası gözlerinin önünde ölmüş. Birisinin annesi de babası da uyuşturucu bağımlısı. Birisinin babası cinsel istismarda bulunmuş...Ve orada sadece birbirlerine güvenerek ayakta kalıyorlar. Biz de çocuk gözünden hayatı, dünyayı ve yetişkinleri görüyoruz. Bu anlattıklarım bir saatlik bu animasyonla o kadar şahane gösterilmiş ki dakikaların nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Animasyon bitince de yüzünüze hüzün ve umutla karışık bir gülümseme yerleşiyor.

Güzel bir şans olarak açık hava sinemasında izledim bu animasyonu. Film boyunca konuşanlar, rahatsız edenler vs olur diye düşünüyordum ama kimseden çıt çıkmadı. Herkes pür dikkat filme odaklandı. O bütünlük içinde izlemek de ayrıca bir keyifliydi.

Fransız yapımı olur da finalde şu müzik çalmazsa olur mu? Tabi ki olmaz:
https://www.youtube.com/watch?v=AyUp1rnv7rY
EK 1
Imdb puanı 7,8
Daha yüksek olmalıydı. 13.07.17
Verdği Puan: 10
6 beğen · 2 yorum · film inceleme ·
ruhadam (@ruhadam)
Bu şarkı Cafe De Flore (Ruh Eşim) filminde de çalıyordu. Film güzel değil ama müzikleri güzeldi. 13.07.17
Nil☕ (@nill)
Fransız müziğinde önemli bir şarkı demek ki, bir çok Fransız yapıtında kullanılıyor. 13.07.17

Nil☕

@nill

- Samuel Beckett
8.8 (79 oy)
Estragon: Çok canım sıkılıyor. Vladimir: Kendimizi asalım istersen.
Eser 2 perdelik bir tiyatro. Yaklaşık 2 saatlik videosu da var. Takip etmesi ve bir anlam çıkarması çok zor olsa da ilginç bir eser.

Sahnede iki arkadaşımız var; Estragon nam-ı diğer "Gogo" ve Vladimir nam-ı diğer "Didi. Bu iki arkadaş Godot isimli birisini bekliyorlar. Gerçekten de bizzat sabahtan akşama kadar bekliyorlar. Ama ikisi de bilmiyor aslında kimi beklediklerini ve neden beklediklerini. Gelse de onlara nasıl faydası dokunacağını... Sadece hayatlarının kurtulacağını düşünüyorlar Godot geldiğinde. Akşam vakti geleceğini söylemiş Godot onlara. Ya da onlar öyle anlamış bile olabilir. Boşa bekliyor bile olabilirler. Godot çoktan gelip gitmiş olabilir. İşte tüm bu belirsizlik içinde birisinin onların yanına gelip kendilerini bulmasını ve perişan oldukları hayattan kurtarmasını bekliyorlar aslında.

Sonra yanlarına iki kişi daha geliyor kısa süreliğine. İkisi de çok tanıdıklar. Dördü de çok tanıdık aslında. Gogo ve Didi iyice düşündüğümüzde bizden başka kim olabilir ki? Tek yaptığımız oturup beklemek. Neyi beklediğimizi de tam bilmiyoruz. Ama bekliyoruz. Birisi gelip bizi kurtaracak. Verilen sözlere hemen inanıyoruz. Düşünüp araştırıp öyle hareket etmeyi bilmiyoruz. Yani bu Estragon ve Vladimir​ bize hiç uzak karakterler değiller.

Yanlarına iki kişi geldi dedim sonra ; Pozzo ve Lucky. Evet Lucky ama ismiyle tam tezat bir durum içerisinde. Böyle bir ironi yapmış yazar burada. Pozzo ise özel odasında oturan patronumuza ne kadar da çok benziyor. Kerli ferli, kodaman, elinde kırbacı yok belki ama, tek bir zil sesi ya da çığırmasıyla birçok kişiyi etrafında pervane yapabiliyor, Pozzo'nun Lucky'i yaptığı gibi. Çok rahatsız edici bir karakter Pozzo. Tiyatrodaki 5 karakterden biri. Ama en sinir bozucu olanı. Lucky ise tamamen iradesini kaybetmiş. Pozzo ne derse onu yapıyor. Aşağılama ve hakaretlere hiç aldırış etmeden emirlerle sadık kalıyor.

Kitapta Gogo ve Didi iki gün bekliyorlar Godot'yu. Gelip gelmeyeceği bile belli değil. Ve birbirleriyle de sık sık kavga ediyorlar ama yine de iyi dostlar. Birbirlerini seviyorlar. Hep birbirlerini yanlış anlıyorlar. Birisi sürekli gitmek isterken diğeri ısrarla Godot'yu beklediklerini söyleyerek kalmasını sağlıyor. O sıralarda iki karaktere de gıcık oluyorsunuz. En az Pozzo ve Lucky kadar sinir bozucu oluyorlar. Neyse artık son gece küçük bir çocuk geliyor ve Godot'nun bu gece gelmeyeceğini söylüyor. Ümitsizlik içinde geri dönmeye çalışırlarken kenarda duran ağaca kendilerini asmak istiyorlar. Bu kendilerini asmak konusu sık sık da geçiyor aralarında. Eğer kurtarıcıları gelmezse son çare ölümü düşünüyorlar. Yani bizim hiçbir şey yapmayıp sadece günlerimizi geçirip ölümü beklediğimiz gibi.
EK 1
İşte bu da videosu:
https://youtu.be/-Va9xN_xXYw 07.07.17
Verdiği Puan: 9
6 beğen · 1 yorum · kitap inceleme ·
misafir
ben de yıllardır sosyalizm gelir diye bekliyorum amma gelmiyor https://www.youtube.com/watch?v=WzSNO0SeTtg 08.07.17

Nil☕

@nill

- 2016
9.8 (4 oy)
Doğanın ortasında; yalnızlığın dışında
Studio Ghibli'den çıkan ama yönetmeninin Japon olmadığı şimdilik ilk animasyondur. Yönetmen ise Hollandalı Michael Dudok de Wit. Animasyon Ghibli stüdyolarından çıkmış olsa da Ghibli stilinde görmeye alıştığımız tarzda değil. Çok renklilik, çok boyutluluk, canlılık ve macera yok. Konuşma dahi yok. Sadece gerçek doğa sesleri ve tropik bir adanın tüm güzelliği var. Müzikler çok yumuşak, dinlendirici ve sözsüz. Animasyonda insan sesine dair sadece bir kaç yerde olan çığlık var o kadar. Onun haricinde insana ait hiçbir şey yok animasyonda.

Düz bakılırsa muhtemelen çok sıkıcı bir 80 dakika geçer. Ama film düz değil. Hiçbir şey açık da değil çok sembolik anlatım olmuş bunu hissedebiliyorsunuz ama derine inmek de kolay değil. En azından benim için kolay olmadı.

Şimdi filme düz bakmazsak anladıklarımı anlatayım. Baştan diyeyim çok pis spoiler içerebilir:
Bir denizci fırtınada yolunu kaybediyor ve bu ıssız adaya düşüyor. Sadece kum, ağaçlar, deniz ve yengeçler var görünürde. O yengeçler de olmasa zaten :) Adam önce adayı tanımaya çalışıyor ve zamanla kendine sal yapıp adadan kurtulmaya çalışıyor. Fakat her seferinde bilinmeyen bir şey tarafından engelleniyor. İşte gitmesini engelleyen şey ise Kırmızı Kaplumbağa... Ve insan olarak ıssız bir adada da olsak elimizden hiçbir şey gelmese de içimizdeki vahşeti çıkarıyoruz ortaya ve o kırmızı kaplumbağayı öldürüyoruz. Neden? Çünkü o bizim kaçışımızı engelliyor. Çünkü o bizim hayatta kalma şansımızı yok ediyor. Adam kaplumbağayı öldürüyor yani. Burada aslında insanın doğaya yaptığı orantısız hasarı anlayabiliriz. Fakat sonra pişman oluyor ve doğa yine insandan bereketini, güzelliğini esirgemiyor ve kırmızı kaplumbağamız bir kadına dönüşüyor adeta pişman olup gözyaşı döktü diye. Ona yalnız kalmaması için bir yaren veriyor. Kaplumbağa çok güzel bir kadına dönüşüyor. Kırmızı saçlı çok güzel bir kadına. Ve burada da doğa ile barış içinde yaşandığı takdirde mutlu ve huzurlu olunabileceği mesajı görülüyor. Bir çocukları oluyor. Tek eğlencesi yengeçler. Onlar animasyonun en olmadık yerlerinde çıkıp biraz olsun tebessüm ettiriyorlar. Sonra büyük bir tsunami atlatıyorlar. Ve doğa yine kendini yeniliyor. Doğanın sonsuz, güvenli ve huzurlu döngüsü devam ediyor insana rağmen. Çocuk olgunluğa erişince aslını inkar edemiyor, sonuçta o bir kaplumbağa ve kendini bulmaya gidiyor kaplumbağalar ile. Ve nihayetinde adam huzur içinde ölüyor. O huzuru görebiliyorsunuz gözlerinde. Doğa ise yani kırmızı kaplumbağa yani kadın, tekrar kaplumbağaya dönüşüyor. İnsanı yalnız bırakmama görevini tamamlamış olarak kendi yuvasına, okyanusuna dönüyor. Animasyon bence doğa ile barış içinde olunduğu takdirde doğanın bizi hep koruyacağını ve yalnız bırakmayacağını anlatıyor. Ve bunu da olabildiğince sade, basit, sessiz ve açık bir şekilde yapıyor.

Hareketli filmler sevenler için muhtemelen sıkıcı gelecektir. Ben de Studio Ghibli etiketini görmeseydim izlemezdim sanırım. Dikkatimi çekmezdi yani. Çünkü dikkat çekecek hiçbir albenisi yok dışarıdan. İşte burada da belki insanın önyargısını sınıyor yönetmen. Çünkü kötü bir animasyon değil. Sadece alışıldık tarzda değil o kadar. Sonuç olarak izlediğim, 80 dakikamı ayırdığım için de pişman değilim. Daha dikkatli ve sembolleri daha iyi okuyabilenler daha çok anlam çıkaracaktır eminim.
Verdği Puan: 9
5 beğen · 0 yorum · film inceleme ·

Nil☕

@nill

- 2017
5.7 (18 oy)
İstanbul'un rengi kırmızı; Kırmızının şehri İstanbul
Az önce izledim filmi. Sıcağı sıcağına inceleme yazmak istedim. Filmin yönetmeni Ferzan Özpetek ve film, Ferzan Özpetek'in 2013'te İtalya'da; 2014'te de İstanbul'da çıkan kitabından uyarlama. Kitap, yazarın ilk romanı. Ve seçmiş olduğu isim bence tam oturmuş filme de kitaba da. Gerçi kitabını okumadım ama filmden çok da bağımsız olmaz diye düşünüyorum. Bence de İstanbul'un rengi kırmızı.

Filme gelecek olursak, film öylece kalmış. Sonu yok. Ama her şeyin bir sonu olmak zorunda mı? Bence değil... Birileri ölüyor, birileri kayboluyor, birileri geride kalıyor... sonra da asıl kim ölen, kaybolan kim, geride kalanlar aslında her şeyi biliyorlar mı?... kafanızda deli sorularla kala kalıyorsunuz filmin sonunda. Her filmin sonunun olması gerekmez diye düşünerek izlerseniz güzel bir film. Ama illa bir son olmalı, her şey açıklığa kavuşmalı diye beklerseniz izlemenizi tavsiye etmem. Ben beğendim açıkçası. İkinci kez izlemem ama...

Filmin kadrosu da efsane bana göre. Halit Ergenç var, ki gerçekten çok iyi oynamış bence. Mehmet Günsur ise kısa bir rolü olmasına rağmen o asi ve saldırgan ama aynı zamanda da çok kırılgan karakterini çok iyi yansıtmış. Tuba Büyüküstün ise soğuk ve gizemli bir karakterle çıkıyor karşımıza. Ve Ferzan Özpetek'in vazgeçemediği oyuncusu Serra Yılmaz. O da çok sinir bozucu bir karakteri canlandırmış. Nejat İşler'i de unutmayalım. Filmin sadece başlarında gözükmesine rağmen film boyunca adı kimsenin dilinden düşmüyorum. Hastalığından sonra gerçekten iyi toparlanmış ve çok da iyi oynamış. Onu tekrar ekranlarda görmeyi özlemişim.

-Spoiler-
Film ilginç ve kafa karıştırıcı sahneler barındırıyor ama benim bir sahne dikkatimi çekti. Orhan Neval'e aşık oluyor. İlk görüşte aşk... Fakat Neval evli. Bunu sonra "yuh" diyerek öğreniyoruz. Ama Neval de Orhan'a karşı boş değil. Ondan etkilendiğini itiraf ediyor ama bir şeyin olmayacağını söylüyor adama. Orhan bir gece kadının evine gidiyor ve kadının kocasına, Neval'e ilk görüşte aşık olduğunu, bu duyguyu unutmuş olduğunu fakat bu duyguyu yaşamak istediğini söylüyor. Kadının kocası da adama, gayet soğuk kanlılıkla, çok ilginç bir cevap veriyor:" Ama Neval'i önce ben gördüm." E be adam, bu nasıl bir tepkidir. Bu nasıl bir ailedir. Bu nasıl bir cesarettir...
-Spoiler-

Filmle ilgili bahsetmek istediğim diğer son konu da İstanbul görüntüleri ve müzikler. Gecesinin ayrı güzelliğini, gündüzünün ayrı güzelliğini yansıtmayı çok iyi bilmiş Ferzan Özpetek. Güzel müzikler eşliğinde bir İstanbul şöleni sunulmuş film boyunca. Sırf bunun için bile izlenir. Ama tekrar hatırlatmak isterim, gizemi, şizofrenik olayları, kimin kim olduğu belli olmayan ve sonunun açık olmadığı filmleri sevmiyorsanız pek tavsiye etmiyorum.
Verdği Puan: 8
10 beğen · 0 yorum · film inceleme ·

Nil☕

@nill

- 2013
8.1 (377 oy)
Belki unutmak değil ama; hatırlamamak gerekir.
Doğduğum yerde çekilen, çok bildiğim ve tanıdığım görüntüler gördüğüm ve çok memleketçi bir insan olmamama rağmen yine de içimi sızlatan bir filmdi. Film, Zonguldaklı iki şairin hayatını anlatıyor. Gerçek yaşam öyküsünü. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu. İkisi de yoksulluk ve ince hastalıkları yüzünden gün yüzü görememiş. İkisi de çok sıkı dost. İkisinin de kaderi aynı.
Bu da gerçek fotoğrafları:
[IMG]99c7b92bcd[/IMG]

Film 1940'larda geçiyor. O zamanlar Zonguldak kömür madenlerinde çalışıp da o hastalığa yakalanmayan çok az. Filmde ara ara maden işçilerinin zor ve dayanılmaz çalışma koşulları da gösteriliyor. Gerçekten insanın içi sızlıyor. Çok şükür hiçbir akrabam çalıştıkları maden ocağı yüzünden bir sorun yaşamadı ama çevreden tanıdıklarımızdan ölen ve hastalanan çok oldu.

İkisinin de tek istediği şiirlerinin bilinmesi ve bunun en garanti yolunun da bir dergide yayınlanması; Varlık dergisinde. Edebiyat dünyasında bir çok kapının anahtarıymış Varlık dergisi.

Sefalet, hastalık ama yine de umut dolu geçen acılı hayatlar... Muzaffer Tayyip bir şiirinde ; "Güzel olan yaşadığımızdır / Birgün öleceğimiz değil." Diyor...
Aslen İstanbul doğumlu imiş araştırdığımda gördüm fakat Zonguldak'ın acısını ve sefaletini yaşayıp paylaştığı için Zonguldaklı olarak bilinirmiş. Öldüğünde sadece 24 yaşındaymış. Bu rolü Kıvanç Tatlıtuğ canlandırmış filmde. Şunu itiraf etmeliyim ki, gerçekten oyunculuğunu beğendim. Rol için aşırı kilo vermiş ve sanki gerçekten ince hastalığa tutulmuş gibi o öksürmesi... Benden tam puan aldı.

Rüştü Onur'u da Mert Fırat canlandırmış. Çok aşırı iyi ve gerçekçiydi bence. Mert Fırat'ı daha çok severim. Bu şair de 22 senelik hayatında çok iyi şiirler yazmış. İnce hastalığı yüzünden eşine sarılmıyor ve onu öpemiyor olması filmde çok acı anlatılmış. Rüştü Onur İstanbul'a tedaviye geliyor ve dostuna mektup yazıyor:"Demek ki 3 öğün iyi yemek yiyince insan, bu hastalığı iyileşmeye başlıyor" diyor. Çünkü kendi hayatlarında böyle bir imkanları yok...

Uzun lafın kısası etkileyici ve dram dolu iki hayata bir pencereden bakıyoruz. Onların son yıllarına tanıklık ediyoruz. Şiiri çok sevmem ama şairlerin ince ruhlu olduğuna inanırım. Öyle olmalılar yani. Bu filmde de iki şairde bunu fazlasıyla gördüm.
Verdği Puan: 9
15 beğen · 6 yorum · film inceleme ·
Uğur Çam (@ugurcam967)
Filmin çekildiği günleri hatırlıyorum da ilk Rüştü Onur'un adı telaffuz edildiğinde içim içime sığmamıştı. Ancak yazık ki bu isimler hala daha Zonguldak'ta yeteri kadar ilgi ve alakayla karşılanmıyorlar. 16.06.17
Nil☕ (@nill)
Zonguldak'ta çok da bilinmiyor bu şairler. Filmi izlerken şiirden ziyade o dönemin yaşamı ve insanların mücadelesi daha çok ilgimi çekti. 16.06.17
Gülcan (@gulcann)
İncelemeni yönetim sabote mi etmiş? Beğen tuşuna basıyorum beğenilmiyor 😑 yeni beğenildi. 17.06.17
Nil☕ (@nill)
Ben de "demek ki Gülcan o kadar çok beğenmiş ki incelememi üst üste 5 kere beğen tuşuna basmış" diye düşünmüştüm 😄 öyle değil miymiş yoksa? 😅 17.06.17
Gülcan (@gulcann)
Yok güzel yazmışsın da beğen tuşu bozuldu. Ondan 5 beğeni oldu yoksa 100 beğeni de yapardım. 😀 17.06.17
Nil☕ (@nill)
Yapardın. Tahmin edebiliyorum 😁 17.06.17

Nil☕

@nill

- 1961
8.6 (43 oy)
Eksik hayatlar ve kedinin çilesi
Lula Mea nam-ı diğer Holly, eksik ve kötü geçmişini geride bırakıp kendine yalanlar üzerine kurulu bir dünya yaratır. Dünyasında bir sürü aşığı ve para kaynağı vardır. Her ne kadar para ile her şeyinin tam olacağını düşünse de kendine bile itiraf edemediği sevgi açlığı gün yüzüne çıkar en sonunda. Yine bir "Ey aşk! Sen nelere kadirsin!" temalı çok hoş bir film. Audrey Hepburn'un kendine has güzelliği ve ışığı ile çok daha hoş ve göz zevki yaşatan bir film olmuş.

Gelelim kediye :(
Holly'nin ginger bir kedisi var. Kedinin ismi yok. Sadece "kedi" diye sesleniyor. Buzdolabında sütün yanında ayakkabısı duruyor Holly'nin. Evi darmadağın. Kedisini kendisi gibi düzensiz besliyor. Ve sık sık kalabalık partiler verildiği için kedi hem çok gürültüye hem aşırı sigara ve alkol kokusuna maruz kalıyor. Ordan oraya kaçıyor, koşturuluyor kedi. Film boyunca içim acıdı kediye. Hele en son sahne!!! Zavallı kediyi itekleyerek yağmura atıyor Holly. Kedi sırılsıklam oluyor. Sonra arayıp buluyorlar ama ne fayda... Eskiden çekilen filmlerdeki perişan olan hayvanlara çok üzülüyorum ya. Yeni filmlerde daha dikkatliler. Hayvan severler mahveder insanı valla :))
Verdği Puan: 9
12 beğen · 0 yorum · film inceleme ·

Nil☕

@nill

- Mine Söğüt
8.3 (10 oy)
Hüsran sen ne yaptın?
İstanbul'un altı dehlizlerle dolu. Hem saklanmak, hem kaçmak, hem de gizemli dünyalara girmek için kullanılıyor. Bu kitapta herkes dehlizlerde aradığını buluyor. Zaman Dayı kaçıyor, Halat Niyazi geçmişini buluyor. Küçük Hüsran da oyun oynuyor. Benim de dengem bozuluyor. Okuduğum diğer Mine Söğüt kitaplarında olduğu gibi.

Iç içe geçmiş hayatlar... Ve hepsinin de hayatı kimsesizler mezarlığında birleşiyor. Rahatsız edici bir kitap. Ama okunmasını tavsiye ederim.

Kitabın ilk sayfası:
[IMG]8d93bd03[/IMG]
Verdiği Puan: 8
9 beğen · 1 yorum · kitap inceleme ·
Semih Oktay (@semih-oktay)
, 10.04.17
/ 16