ara

Biliyor musun?

Yeni öğrendiğiniz veya herkesin öğrenmesini istediğiniz bilgileri kendi cümlelerinizle paylaşınız. Sizin cümleleriniz ve yorumunuz önemlidir.
Kuraldışı: Copy-Paste, metinsiz link

SPİNOZA

@karacurin

Ernst Cassirer Kimdir?

Ernst Cassirer 1874-1945. Alman filozofu. Kant felsefesinden hareket eden ve Kant'ın insan zihnindeki a priori kavramların doğal dünyaya şekil verme yollarıyla ilgili temel ilkelerini genişleten Cassirer, bir kavramın çok sayıda tekil örnekten, bireysel varlıktan soyutlama yoluyla elde edildiği görüşüne şiddetle karşı çıkmış ve tıpkı Platon gibi, kavramın, bilgiyi düzenleyen bir araç olarak, tikellerin, bireysel nesnelerin sınıflandırılabilmesi için daha önceden var olduğunu belirtmiştir.

Cassier'in Temel Felsefesinin Özeti

Ernst Cassirer Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Breslau'da doğmuş. Yeni-Kantçı felsefe ekolüne bağlı olmasıyla bilinen Magdeburg Üniversitesi'nde asistan olarak görev almıştır. Kant'a yakınlık duyarken, "absolute kurallar" peşinde koşan Hegel'i eleştirmiştir. Ayrıca Vico ve Herder gibi hermeneutik ve kültürel bilimlerde etkili olmuş şahısların tesiri altında kalmıştır.

Ernst Cassirer düşüncelerini Kant'a dayandırmıştır. "Sembolik Formların Felsefesi" isimli eseri ile de ün kazanmıştır. Cassirer bu eserinde, tüm sembolik formların genel bir felsefesini inşa etmeyi amaç edinmiştir. Dilsel formlardan mistik düşünceye ve oradan da bilim felsefesine geçiş yapmıştır. Bu değişik formların nasıl oluştuğunu anlamayı amaç edinmiştir.

Cassirer elementlerin içeriğinin ve ilişkilerin karşılıklı olarak birbirlerini oluşturduğunu ve inşa etiklerini söyler. Epistemolojik süreçlerde bir farklılaşma vardır, bu da bireysel elementlerin farklı tipteki ilişkilerle ifade edilmesinden kaynaklanır.

Tüm sembolik formların temel prensibi onların sadece spesifk olanla anlaşılabileceği, spesifik olanın ise genele referans verilerek anlaşılabileceği düşüncesini 1942'de yazdığı "The Logic Of Cultural Sciences" isimli eserinde anlatmıştır. Bu manada sosyolojide, özellikle kültür sosyolojisinde önemli bir isim olarak kabul görmektedir.
EK 1
Düşünürümüz bir eserinde Yunan uygarlığın 'özgün' olmadığını ifade eder bilhassa sanskrit yazısının bilinmeyişinin doğan bir yanılma olduğunu ifade eder Yunan uygarlıgını baş/tacı edilmesini. 7 sa
2 beğeni · 2 yorum · Biliyor musun?
volkancan (@akordeon)
Eserini okudun mu dostum? - 4 sa
volkancan (@akordeon)
Değişik bir bakis acisi olan,fakat referans verilen bir kaynak değil bahsettigin eser.birçok söylemi gerçekçi bulunmayip,elestiriliyor. - 4 sa

Murat Gencer

@muratgencer

Devletler aldıkları vergilerin karşılığında mal yada hizmet vermekle yükümlü değilmiş. Vergiler karşılık gösterilmeksizin tahsis edilirmiş. Böylelikle devletler vergi veriyoruz tabi ki yapacaklar olayının önüne resmen Çin Seddi çekiyor.
2 beğeni · 1 yorum · Biliyor musun?
volkancan (@akordeon)
Senden aldiklarini sana verirken kendilerinden bir parca veriyormus gibi yapmak devlet mekanizma sini normal bir şey gibi gösterme cabasidir dostum.mahkum edildiğini farketmesin diye insan, herşeyi kendi iyiliği için yapilfigini düşündürten asaglik bir yapidir devlet - 4 sa

Hakan

@hakani

Cızırtı Radyo
Arkadaşlar merhaba,
Bugünden itibaren radyoda sesli kitap yayını yapmaya karar verdim. Böylece yayınları dinleyerek hep beraber kitapları okumuş kadar olacağız.
Bu ilk yayında sizler için seçtiğim seslendirme Youtube'da Sesli Kitap Kütüphanesi kanalında seslendirme yapan sevgili Tarık Mehmet Arı'nın Kürk Mantolu Madonna kitabı olacak. Tarık Mehmet Arı'ya bu güzel seslendirmeleri için ve bu seslendirmeleri sizlerle buluşturmama vesile olarak izin verdiği için teşekkür ederim. Seslendirmeleri sizin de seveceğinize eminim. Hepinizi yayınıma bekliyorum.

http://cizirti.caster.fm
EK 1
Radyoyu oylamayı unutmayın. 8 sa
11 beğeni · 7 yorum · Biliyor musun?
Betül (@lotus)
Tarık Mehmet Arı' yida buraya bekleriz ;) - 8 sa
Hakan (@hakani)
Var profili sanırım ama girmiyor sanırım hiç - 8 sa
Hakan (@hakani)
Yayınımız sona ermiştir. Dinleyen arkadaşlara teşekkür ederim. - 8 sa

SPİNOZA

@karacurin

Paradigmasal Metofor
Okuduğum kitaptan bir kesit .
3 beğeni · 0 yorum · Biliyor musun?

ayse gülce

@aysegulce

Kadınlara Dayatılan 1000 Yıllık İşkence : Lotus Ayak
Dün başladığım Çin'de yaşamış 3 kuşak kadının hayatını anlatan “Yaban Kuğuları" kitabında anlatılan, hepimizin bildiği, fakat ayrıntılarını okuyunca ürperdiğim ayak bağlama ile ilgili küçük bir araştırma yaptım..  Buyrun.. :)

Çinde 10. yüzyılda başlayan bir gelenek vardı. Bu geleneğe göre kız çocuklarının ayakları bandajla çok sıkı şekilde sarılıp (yada gerekirse kırılıp) ayaklarının küçük olması sağlanıyordu.Bu ayaklara lotus veya zambak ayak deniyordu. Bu o günlerde eş bulabilmenin tek yoluydu.
10. yüzyılda başlayan bu gelenek 1911’de sona erdi, yani neredeyse 1000 yıl boyunca devam etti. Kız çocukları daha 4 ile 7 yaş arasındayken ayaklarının küçük kalması için ilk önce ayakları sıcak suyun içerisine sokulduktan sonra uzun süren bir masajla yumuşatılıyordu. Yumuşatma işleminden sonra ayak uzun bir bandajla ömür boyu çıkarılmamak üzere sıkıca bandajlanıyordu. Bu işlem ayağın normal boyuta gelmesini engelliyor ve zamanla baş parmak önde olmak üzere geri kalan dört parmak büyülerek ayağın altında kalıyordu. Böylece ayak ucu sivri bir üçgen şeklini alıyordu.
Bu uygulamanın neden olduğunu kangren yüzünden kız çocuklarının %10’u hayatını kaybediyordu.
Sadece temizlik amacıyla zaman zaman çıkartılan bandaj henüz küçük yaştaki kız çocukları için gerçekten çok acı verici oluyordu. Eskiden Çin’de ayağı bağlanmamış kadınların eş bulmalarına neredeyse imkansız gözüyle bakılıyordu ki, Erkekler de ayağı bağlanmamış kadınların ayakları hakkında doğanın onlara verdiği ucube bir özellik şeklinde bir düşünceye sahipti.
Bunun nedenine gelince bu konuda birkaç teori var. Teorilerden biri Çinli kadınların ayak bağı ile daha kolay kontrol edilebileceği ile ilgili. Buna göre eskiden Çinde kadının özgürlüğü babaları tarafından kontrol ediliyordu, daha sonra eşleri en son olarak da oğulları tarafından konan kurallar kadar özgürlüğe sahiptiler. Böylece kadınların acı yüzünden özgürce oradan oraya gitmesine engel olunuyordu. Bir diğer teori ise küçük ayaklı kadınların daha çekici olduğuydu. Bu konuda son teori ise ayak bağlamanın tırnak uzatma gibi bir statu sembolü olarak görüldüğü.

Lotus ayaklara giyilen ayakkabılara da altın lotus deniyordu. Altın lotus cinsel cazibenin ve yüksek toplumsal statünün sembolü haline geldi yıllar içinde. İdeal ayak büyüklüğü 10 cm idi,bu da ayakkabı numarası olarak yaklaşık 17 numaraya denk geliyor.Fakat derin acılara katlanıp bu küçüklüğe erişmek de hiç kolay olmuyor , çoğu kişinin ayakları an fazla 13- 14 cm arasında kalıyor. Ayakların büyümesini engellemek ve iltihaptan dolayı kötü kokuları örtbas etmek için ayakkabılarını gece yatarken bile çıkarmıyorlar. Bu şekilde işleme tutulmuş ayaklara sahip olan kadınlar tabii ki uzun mesafe yürüyüş bile yapamıyorlar, bir işte çalışamıyorlar..
Çok şükür ki bu 1000 yıllık işkence kızıl devrimden sonra sona eriyor.Hatta Mao’nun askerleri o dönemde ülkede küçük ayaklı kız avına çıkmışlar tabir caizse aristokrat ailelerin kızlarını küçük ayaklarından tanıyıp öldürmüşler ne yazık ki. Devrim ayakları tek tip pabuçla kontrol altına almış ve bu kısa sürede işe yaramış. bu korkunç gelenek 1950 lere kadar azalarak yok olmuş
Günümüzde yaşayan lotus kadınları hala var. Fakat hemen hepsi yaşlanmış. Ve yeni nesil çinli kadınlar belki başka konularda değil ama en azından ayak işkencesinden kurtulup daha özgür bir şekilde yaşayabiliyorlar..
Aşağıdaki fotoğraflar yaşanan acıları değil ama durumun vehametini biraz olsun anlatıyor.. 
9 beğeni · 1 yorum · Biliyor musun?
ayse gülce (@aysegulce)
Hangi fotoğraflar ? :)) fotoğrafları ekleyememişim.. - 12 sa

SPİNOZA

@karacurin

Darvinist-ce
Darvin'nin bir/çok kuramı ve theorilerini uygulamı deneyler le çürütmüş bir bilgin.
7 beğeni · 5 yorum · Biliyor musun?
Mümmüklerin Ozanı (@mumdurdum)
theori - 17 sa
SPİNOZA (@karacurin)
Eski hocalarımız bu şeklen yazıyorlar idi . - 14 sa
Hasan Yürekli (@hasanyurekli5)
Bu deneylere kaynak alabilir miyim ? - 14 sa
Gözleri sürekli kendinden gayrisine bakan bir insanın nefsine bakmaya vakti kalır mı? Bu cümleyi tersinden okuduğumuzda bizi yoldan çıkaranın ne olduğunu da rahatlıkla görebiliriz!
Peki başkalarını hiç eleştirmeyecek miyiz, yanlışlarını söylemeyecek miyiz, hatalarına işaret etmeyecek miyiz? Evet, elbette yapacağız ama insan gibi, Müslüman gibi... Önce kendimize bakarak, kendi kusurlarımızla yüzleşerek... Sonra kendimizi hakkın, hakikatin, hukukun ve hakkaniyetin tek sahibi olarak görmekten ve Allah'ın kullarına en ufak bir haksızlık ve yanlışlık yapmaktan Allah'a sığınarak...
Bu dünya gelir geçer, mahşer meydanında yapayalnız ve çaresiz kalırız. Üstümüzde ağırlaştıkça ağırlaşan kul haklarıyla... Bakarsınız bir tek içten iman cümlesi bir kulun deryalar kadar büyük günahlarını siler ve bakarsınız üzerimizdeki bir tek kul hakkı Cennet'le aramızı açar.
Demem o ki; Allah'ın hiçbir kulunu yargılamayalım, harcamayalım, üstünü çizmeyelim, aşağılamayalım, mahkum etmeyelim. Varsa söylenmesi gereken bir hatası dostça yüzüne söyleyelim. İncitmeden, utandırmadan, rahatsız etmeden... İmalarla laf geçirmeyelim, arkasından çekiştirmeyelim, alay etmeyelim, lafını oraya buraya taşımayalım, kimseyi ortaya alıp pataklamayalım, kimseyi orasından burasından çekiştirmeyelim.
Hakikatin sahibi biz değiliz, bizler sadece kuluz ve aciziz. Yanılır ve yanıltırız. O sebeple ki çok düşünüp az söylemeliyiz. Bizler Allah'ın dediği gibi kardeş olmalı, birbirimizi gerçekten sevmeliyiz. Sevmek kolay değil, gayret ister, emek ister. Her hatayı görmeyen, her ayıbı dillendirmeyen, bir yanlışı farkettiğinde doğrusu için dua eden, iyilik dileyen ama asla kendi sınırlı yargılarının peşinden gitmeyen, aslını bilmediği, derinliğine vakıf olmadığı hiçbir meselede ahkam kesmeyen kimseler olmalıyız.
Gerçekten iki Müslüman gibi, iki kardeş gibi, iki dost gibi davranmalıyız birbirimize, yani sevmeliyiz birbirimizi. Hatalıyken de sevmeliyiz, acizken de, zayıfken de, günahkarken de, birbirimizin yanında duramadığımızda da, karşı karşıya olduğumuzda da sevebilmeliyiz. Saçmalarken de, dağıtmışken de, frenleri patlatmışken de sevecek bir şeyler bulabilmeliyiz birbirimizde. Değil mi ki inanmışız aynı Allah'a, aynı peygambere, aynı kitaba, aynı mahşere, bir muhabbet bulunmalı içimizde birbirimize doğru.
Yanlışı da söylesek, doğruyu da söylesek, asıl önemli olan kendimize ve başkalarına, yani insana, yani eşref-i mahlukat olana nasıl ve hangi gözle, hangi kalple, hangi hissiyatla baktığımızdır. Allah'ın sonsuz bir rahmetle “kulum” dediğine, bir tövbeye ne günah işlerse işlesin affettiğine yafta asmak kimin haddine!
Her şeyin en doğrusunu bilen ancak Allah'tır. Kullar bilemezler. Kulların hayır bildiklerinde şer, şer bildiklerinde hayır olabilir. O sebeple ki herhangi bir katı iddianın, bükülmez yargının, yaftalayıcı kararın ağırlığını taşıyamaz kullar. Kalemi kırmaya yetkisi yoktur kulların Allah'ın kanununda. Kullar kendilerine bakar, kendi muhasebelerini yapar, kendi hesaplarını görür. Onu da yapamazlarsa ellerini açar yakarırlar; kendilerinden, nefislerinden, had bilmezlikten, kibre kapılmaktan, hakkaniyetin dışına çıkmaktan, kara çalmaktan, ölü eti yemekten, fitne çıkarmaktan, Allah'ın kullarını incitmekten yine Allah'a sığınırlar.
Kulların Allah'ın üstün kıldıkları dışında birbirlerine üstünlükleri yoktur. Üstünlük ancak takva iledir ve muttakiler birbirlerini harcayarak zengin olmaya çalışmazlar
16 beğeni · 9 yorum · Biliyor musun?
[silindi]
Zeynep Şen (@zeynep-sen965)
Ne güzel bi yazı. Maşallah. :) - 18.01.17
Merve Kapu (@mervekapu)
Çok güzel bi paylaşım olmuş elinize emeğimize sağlık - 18.01.17

Murat Gencer

@muratgencer

Merhabalar, dersin birinde ilginç bir olay anlatmıştı hocamız. Sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle fikir sahibi olmanız açısından yabancı otun ne olduğundan kısaca bahsedeyim. Tarımda yetiştirmek için kendimizin seçtiğimiz (elma,buğday vb) bitkilerin dışında birde o arazinin gerçek sahipleri diyebileceğimiz bitkiler var. Bunlar (canavar otu, küsküt vb) arazide biz istemesek bile kendileri çimlenip çıkıyorlar. Doğal olarak kültür bitkimizin daha verimli olmasını engelliyorlar. Bir miktar yararları da var ancak zararı yararından daha fazla olduğu için yabancı otlar tarımcılıkta istenmiyor diyebilirim.

Yabancı otlar tamamen kendi çabaları ile büyüyüp tohum veriyorlar. Bunları engellemek için tarım ilaçları mevcut. Mevsimlerin tarım için olumsuz gittiği, besin maddesi, su gibi bitki hayatı için önemli olan faktörlerde bir terslik olduğunda bildiğimiz gibi meyve ağaçlarımız meyve veremeden o seneyi kapatıyor. Yabancı otların birçoğu tek yıllık olduğu ve tohum veremediği taktirde nesli bir sonraki seneye o alanda tükeneceği veya ertesi sene rekabet edecek kadar güçlü olamayacağini anladığı anda kendini geliştirmeyi bırakıp olan gücüyle tohum bırakmaya çalışıyormuş. Bu durumda örneğin 6 aylık bir yaşam süresi varsa olumsuz bir durum hissettiği anda vejetatif gelişmeyi(yaprak, dal) bırakıp tamamen generatif(tohum, meyve) oluşumuna kendini veriyormuş. Böylelikle o olumsuz durumlarda tohum veremeden ölmek yerine o şartlar daha kendini hissettirdiği anda bitki tohumunu toprağa bırakıyor ve olumsuzluktan epey kendini kurtarmış ve ertesi seneye neslini sürdürmüş oluyor.

Ne kadar sade anlatabildim bilmiyorum ama beni çok şaşırtan bir olaydı. Zincirin belkide ilk halkası bitkisel ürünler. Bu ürünler sayesinde birçok canlı hayatını devam ettiriyor. Şu yabancı otlar resmen kendi nesliyle bizlerin neslini de koruyor.
1 beğeni · 0 yorum · Biliyor musun?

Cahandar Sultan.

@cahandar-sultanlibox-az

20 Ocak
80'lerin sonlarına doğru ermenistan, moskova'nın da desteğiyle Azerbaycan türklerine yönelik katliamlara başlamıştı. Sovyetler birliği'nin olaylara duyarsız kalması Azerbaycan'da tepkiye yol açtı. 1990 ocak ayının 19'unu 20'sine bağlayan gece kızılordu başkent Bakü'yü işgal etti. daha sonra rus birlikleri, işgali protesto eden sivil halkın üzerine ateş açtı, yüzlerce kişi öldü, binlerce kişi yaralandı. 20 Yanvar(Ocak) Azerbaycan'ın en kanlı en hüzünlü günlerinden biri kabul edilse de bağımsızlık fikrinin temellerinin atıldığı gün olarak görülüyor..
4 beğeni · 0 yorum · Biliyor musun?

ruhadam

@ruhadam

Yeniçeri Duası
Allah Allah illallah
baş üryan,gögüs kalkan,dide al kan,sine püryan bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran kahrımız,kılıcımız düşmana ziyan (adüvvden korkmadık korkmayız hiçbir zaman kuranda zafer vadediyor hazret i yezdan uğrun açık olsun ey serdar ı mücahid hüda kılıncını keskin etsin ömrünü gün gibi medid fahr i alemi hoşnud ettin hak gazay ı ekberini etsin mübarek ve said) kulluğumuz ,padişaha ayan sayılmayız parmakla tükenmeyiz kırmakla üçler,beşler,yediler,kırklar nur-u nebi,kerem-i ali,keramatı veli gülbang-i muhammedi pirimiz,hünkarımız,üstadımız kutb-ul arifin hacı bektaş-ı veli dem-ü devranına hü diyelim hûûû...




Rivayete göre Orhan Gazi devşirme çocuklardan kurulu bir ordu kurduğu zaman Hacı Bektaş dergahına gelip yeni kuracağı yeniçeri ocağı için dua istemiştir. Dergahı ziyaret eden Orhan Gazi, orada bulunan pire, "Pir hazretleri, yeni kurduğum ocak için sizden hayır duası almaya geldim" diyerek, duasını istemiş Hacı Bektaş'taki Pir'de, elini çocuklardan birinin başına koyarak: "Bunların adı yeniçeri (yeni asker) olsun diyerek Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun diye dua eder. O yüzden yeniçeri ocaklarına Ocak-ı Bektaş-î-yân , kendilerine Taifei Bektaş-î-yân, Güruh Bektaşiye, Zümre-i Bektaşiye gibi isimler vermişlerdir. Ancak erken dönem Osmanlı tarihçileri Aşıkpaşazade, Neşri, Kemal, Oruç ve anonim tarihler yeniçeri teşkilatının, I. Murat tarafından 1361 yılında Edirne 'nin fethini takiben kurulmuş olduğu konusunda hemfikirdirler. Yeniçerilerin kanun ve kaidelerini içeren Kavanin-i Yeniçeriyan da bu görüşü benimser.

Edirne'nin 1361 yılında fethinden sonra Rumeli'nde gerçekleşen fetihler sonucu savaş esirleri büyük artış göstermişti. Gazilerden Sultan için esir başına beşte bir pencik (penc-i yek) alınmaya başlandı. Genelde her türlü ganimeti askerin elinde bırakmak cömertlik sayılırdı. I. Murat, Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa'nın arzı üzerine Gelibolu geçidinde Kara Rüstem'e pencik toplama yetkisi verdi. Pencik, her beş esirden biri yahut esir beş değilse değerinin beşte biri olarak toplanmaya başladı. Bu yenilik askerin hiç hoşuna gitmemiş ve bu uygulamadan kaçmak için esirleriyle Anadolu'ya başka yollardan geçmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Evrenos Gazi'ye, pencik'in sınırda toplanması için emir gönderildi ve dini niteliği göstermek üzere tahsil işi için de bir kadı atandı. Çandarlı, devlet elinde toplanan çok sayıda pencik oğlanlarından sultan kapısında yeni bir asker, yeniçeri yapma fikrini buldu. Oğlanlar Bursa civarında Türk köylerine gönderildi ve Türkçeyi öğrenip İslamlaşmaları sağlandı. Sonra bunlar bir kışlada toplanıp sultanın emrinde bir yoldaş ordu, yeniçeri ordusunu oluşturdular. Kökenleri ne olursa olsun, Türk dilini ve İslam dinini öğrenmek üzere Anadolu köylerine gönderilen bu devşirme çocukların sünni-alevi İslam'dan ziyade halk inançlarına eğilim gösterdikleri kuşkusuzdur.

Şu gerçek bilinmelidir ki, Osmanlı kuruluş yıllarında koyu sunni düşünceye sahip bir yapıda değildi.[kaynak belirtilmeli] Orhan Gazi'nin, dervişlerin konaklamaları, namaz, semah gibi ibadetlerini yerine getirmeleri için inşa ettirdiği imaret ve tabhaneli zaviyeler'in yanı sıra onun Babai dervişi Geyikli Baba ile ilişkileri bu izlenimi desteklemektedir. Hacı Bektaş-ı Veli, Osman Bey veya onun neslinden herhangi biriyle karşılaşacak kadar uzun yaşamamış olsa da Orhan Gazi'nin anne tarafından dedesi Osman Gazi'nin kayın pederi olan Şeyh Edebali'nin Hacı Bektaş ile birlikte Amasya'da yaşamış bir Vefai dervişi olan Baba İlyas'ın müridi olduğunu ve Edebali'nin de diğer müritler gibi Baba İlyas'ın yokluğunda Hacı Bektaş'a uyduğu bilinmektedir. Şeyh Edebali'nin kızını bilindiği üzere Osman Gazi ile evlendirmesi, Osman ocağı ile Hacı Bektaş arasındaki ilişki daha anlaşılır bir hale gelmektedir. Buna Edebali'nin yolculuk yapanlara hizmet veren bir misafirhaneye sahip Ahi şeyhi olduğu da eklenince, Osman Gazi'nin damadı olarak desteğini sağladığı Şeyh Edebali'nin Hacı Bektaş ile ilişkisi daha da önem kazanmaktadır. Bektaşilik, Hacı Bektaş ile çağdaş olup Kırşehir'de yaşayan Anadolu Ahiliğinin kurucusu sayılan Ahi Evren'in yakın ilişkileri sayesinde Anadolu Ahileri için çekim merkezi haline gelmişti. Ahilik icazeti verme yetkisine sahip derecede bir Ahi olan I. Murat, Hacı Bektaş tekke külliyesinin ilk anıtsal binası olan Meydan Evi'ni yaptırdıktan sonra yerleştirilen kitabede Melik kimliğinin yanı sıra Ahi kimliğini de kullanmıştır. Abdal Musa, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal gibi, öğretilerini benimsemiş ozan ve düşünürler sayesinde Hacı Bektaş, uç beyleri ve onlara bağlı reaya arasında giderek artan bir saygınlığa sahipti. Hacı Bektaş'ın Makâlât'ında, öğretileri bir savaşçı sınıfın ihtiyaç duyduğu şekilde şehitlik kavramını yüceltiyor ve İslamı kolay anlaşılır hale getirerek Hıristiyan doğmuş çocukların Müslümanlaştırılması sorunu için mükemmel bir cevap teşkil ediyordu. Muharebe esnasında gelecek fiziksel ölüm, onları müşahade, yani dört kapı kırk makam'ı olan yolun son aşamasına ulaştırıyor, şehitleri peygamberlerden daha ileri bir mertebeye yerleştiren Hacı Bektaş'ın öğretileri yeniçerilerin sıradan varlıklarını benzersiz kılıyordu. Bektaşilik gayrimüslimlere olduğu gibi Türk ya da Türkmen olmayanlara da açıktı. Bu nedenle devşirmelerden oluşan Yeniçeri Ocağı'nın Müslüman olmasını sağlayacak sistem olarak Bektaşilik en iyi çözüm olarak görülmüştür ve devletin kuruluş dönemi boyunca Osmanlı padişahları Bektaşiliğn gelişmesini desteklemişlerdir. Bektaşilik yeniçeriler tarafından 15. yüzyıldan itibaren benimsenmeye başlamış 16. yüzyıl sonlarından itibaren ise Hacı Bektaş-ı Veli, resmen yeniçeri piri kabul edilmiş, bu tarihlerde bir Bektaşi babası daimi olarak ocakta kalmaya başlamıştır. Bektaşi tarikatıyla yeniçeri ocağı o denli bir birinden ayrılmaz hale gelmiştir ki, bir dede tarikat başkanı seçildiğinde İstanbul'daki yeniçeri kışlasına gelir, tacını kendisine Yeniçeri Ağası giydirirdi. Yeniçeri Ordusu seferlere giderken yanlarında daima Bektaşi dede ve babaları eşlik ederlerdi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. 1826 yılına kadar Osmanlı Ordusu savaşa gitmeden önce, Yeniçeri ocağından bir müfreze Hacıbektaş'a geliyor, Dergah Avlusu'nda saf tutarak, Hacı Bektaş-ı Veli Evlâdı’ndan postnişi olan zatın da katılması ile: Mü’miniz Kalû-Beli’den beri... Hakkın Birliğine eyledik ikrar... Bu yolda vermişiz seri... Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar... La Yezal mestaneleriz... Nur-ı ilahide pervaneleriz... Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile... On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli... Üçler, beşler, yediler... Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli... Demine devranına Hü diyelim Hü! diye gülbang çekiyorlar (dua ediyorlar) ve Pir'den himmet istiyorlardı. O tarihlerde yaşayan kişilerden aktarılan bilgilere göre Yeniçeriler'in gür sesi Hacı Bektaş-ı Veli’ın her tarafından duyuluyordu.

15 beğeni · 8 yorum · Biliyor musun?