ara

Edebiyat Köşesi

Deneme, şiir, aforizma gibi edebi değer taşıyan metinleri paylaşınız. İnternetten bulduğunuz bir haberi paylaşmak istiyorsanız kendi yorumunuzla beraber haberin linkini paylaşabilirsiniz.
Kuraldışı: Copy-Paste haber, metinsiz link

volkancan

@akordeon

Devrim Sonrası Rusya’nın Hikâyesi: Gladkov ve “Çimento” Romanı
Dünya edebiyatı, insanlığın tarihe keskin dönemeçlerle şekiller verdiği; sınıflar mücadelesi ile düzenleri alt üst ettiği dönemlerde en unutulmaz eserleri vermiştir. Kimi eserler anlattığı dönemin çok ötesinde bir tarihsel öneme sahip olmuş, milyonlarca kişi tarafından yüzlerce dilde okunmuştur.

Rusya, bu nedenle en verimli eserleri veren ülkelerden birisi olmuştur. Çok önemli yazın örnekleri, 1905 ile başlayan süreçte 1917’deki işçi sınıfı tarihinin en büyük atılımı döneminde ortaya çıkmıştı. Sınıflar mücadelesinin bambaşka ufukları işaret eden ilhamı Gorki başta olmak üzere, Şolohov, Gladkov, Mayakovski gibi usta edebiyatçıları bağrında büyüttü.

Sanatın hayata salınmış kökleri, yepyeni bir toplumun derinliklerinden kahramanlarını, romanlarını, destanlarını, şiirlerini büyütüyordu. Tarihin ve toplumun dinamikleri sınıf mücadelesi ile ilerlemelerle, sıçramalarla, geri düşmelerle birlikte soluk alırken, sanat da aynı havayı teneffüs ediyordu. Sovyetlerin yükselişi, iç savaşın destansı bir mücadele ile kazanılması ve ardında bıraktığı büyük yıkıntı dönemin bütün eserlerinden okunuyordu.

Fyodor Vasilyeviç Gladkov’un Çimento (1925) (Fabrika olarak da basılmıştır) adlı romanı bu konusu itibari ile özgün ve önemli bir yere sahiptir. Gladkov’un romanının konusunu bürokratikleşme üzerine koymuş olması, belki de Gladkov’un diğer Rus edebiyatçılardan farklı olarak mücadelenin en başından beri içinde bulunmasından; dolayısı ile kendi elleri ile yaptığı devrimin akıbeti sadece bir yazar değil devrimci bir Bolşevik olarak tanıklık etmesinden geçiyor.

Gladkov, 1883 yılında çok yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, henüz on yedi yaşında gazetede ilk öyküsünü yayımlatmıştı. İlk dönem öykülerinde sınıfsal öfke ve devrimci romantizmi harmanlayarak tarzını oluşturmaya başladı. Gorki’ den oldukça etkilenmişti. Çok genç yaşta 1904’te Bolşeviklere katılmıştı. 1905’te Tiflis’teki bir öğretmen okuluna devam ederken tutuklanıp Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Ekim Devrimi’nde ise Kızıl Ordu saflarında mücadeledeydi. İç savaş boyunca cephede yer aldı. İç savaştan sonra ise Gladkov, yazarlığa ve öğretmenlik mesleğine devam etti. Çimento adlı romanında da iç savaş ve sonrasındaki döneme dayalı deneyimlerini çarpıcı bir politik bilinç ile kaleme almayı başarmıştır. (Ancak romanlarında dile getirdiği sürece karşı net bir tavır koymamış, 1949 yılında Stalin Edebiyat ödülü almıştır.)

Roman, 1921 yılında, iç savaşta cepheden dönmüş olan Çumalov’un etrafında bir Rus devrimini anlatır. Çumalov Ekim ayaklanmasına katılmış, iç savaşta kahramanca savaşarak defalarca ölümden dönmüş bir Bolşevik’tir. Roman Çumalov’un iç savaşın bitmesinden sonra bir sahil kenti olan memleketine dönmesi ile başlar. Ülke adeta bir harabedir. Çarlık rejiminden miras alınan açlık ve yoksulluk iç savaşın Bolşevik kadroları adeta bitirdiği ve devrimi büyük sıkıntı içine soktuğu dört yıl ile birlikte katmerlenmiştir. Çumalov için silahlı mücadele bitmiş, silahsız ve asıl mücadele başlamıştır. Ancak evine döndüğünde hiçbir şeyin beklediği gibi olmaması ilk şoku yaratır. Çumalov’un cephede olduğu dört yıl, Sovyet halkının, köylülerinin, emekçilerinin, kadınlarının hayatlarını baştan aşağı değiştirmiştir.

Karısı Daşa, bıraktığı gibi çocuğuna bakan, bakımlı ve temiz bir ev için didinen uysal-duygusal bir kadın değil, devrimci bir kadın olmuştur. Çocuğu tüm diğer çocuklar gibi kreşte iken Daşa şehrin en yetenekli en çalışkan devrimci kadınlardan birisi olarak dört yıl boyunca büyük acılara katlanmış, Beyazların elinden, işkencelerinden kurtularak hayatta kalmayı başarabilmiştir. Yaşadıkları artık Daşa’yı bir çelik gibi sertleştirmiş, eskisinden bambaşka biri haline getirmiştir. Bu hızlı dönüşümden toplumun tüm kesimleri payına düşeni almıştır.

Değişen yalnızca insanlar değil, bütün bir şehirdir. Gleb Çumalov’un bir zamanlar işçiliğini yaptığı fabrika, metruk bir halde yıkılmaya yüz tutmuş, bir zamanların canlı şehrinde uyuşukluk, miskinlik, umutsuzluk kol gezmektedir. Kreşteki çocuklar bakımsız, olanaksızlıklar içinde büyümekte; üretimsizlik şehri adeta çürütmektedir. Şehir komitelerine çöreklenmiş olan bürokratlar kapılarında “içeri girilmez” yazan tabelalarla, kırtasiyecilik ve ayrıcalıkları ile proleter devrimi içeriden yozlaştıran unsurlar olarak son derece gözle görülür şekilde serpilmektedir.

Gleb Çumalov ilk iş olarak, bürokrasinin sosyalist dönüşüm için elzem olan üretimi bile anlamayan bürokrasisini aşmaya, fabrikayı yeniden canlandırmaya karar verir. Kendisi gibi bir zamanlar çimento fabrikasında işçi olan herkesi umutsuzluğu saplanmışlıktan o fabrika kurtaracaktır. Fabrika yalnızca çimento üretmeyecek, yeni kurulmuş işçi iktidarının birer parçası olması gereken bu insanları sınıflarının en büyük gücü ve motivasyonu olan üretime yeniden dâhil edecektir.

Fabrikanın yeniden çalıştırılmasının yanında daha birçok gündelik yaşamsal sorunlar bürokrasinin elinde felakete dönerken Çumalov gibi atılgan ve tuttuğunu koparan işçiler tarafından halledilmeye çalışılma
ktadır. Çumalov’un özellikle böylesine ideal bir Bolşevik olarak resmedilmesi aslında Ekim Devrimi’ni omuzlayan fedakâr devrimci kuşağın palazlanmakta olan bürokrasi ile tezatını resmetmesi bakımından çok başarılıdır. Çumalov’un durmak nedir bilmez zihni, devrimci inatçılığı ve burjuvaziye ait sosyalizme karşı her ne varsa duyduğu sınıfsal kin en büyük samimiyeti ile tüm Bolşevikleri anlatmaktadır.

Öte yandan adeta akıntıya karşı kürek çeken Çumalov’un en büyük çelişkisi bürokrasiye karşı verilecek olan mücadelenin kendi şehri dışına çıkaracak bilinçten yoksun olması, topyekün bir mücadeleden uzak algılayışıdır.

Oysa mesele en geniş çerçevede, devrimi ayakta tutmak adına NEP (Yeni İktisadi Politika) döneminde verilen tavizler ve devrimden sonra partiye akın eden küçük burjuvazinin devrimi içten içe kemirmeye başlamış olması sorunu idi. Devrim’in Rusya’ya hapsolması da geçici olduğu düşünülen tavizler bürokratikleşmeyi ölümcül bir yara haline getirmişti. Lenin’in de sık sık vurguladığı üzere eski rejimin kalıntılarının, bürokrat, teknokrat, memur, küçük burjuva köylülük vb. kalıntıları ciddi bir bürokrasi tehlikesi yaratmaktaydı ve işçi sınıfı bu ölümcül tehlike konusunda çok dikkatli olmak zorundaydı. Aynı yıllarda partinin 10. Kongresinde Lenin’in ağırlığını koyması ile partide devrim öncesi üye bulunmuş olanlar, işçi olanlar gibi unsurların dışındaki büyük bir kesim ile küçük burjuvazi partiden çıkartılması ile parti yozlaşmasının önüne geçilmeye çalışıldıysa da bu ancak geçici bir formül olarak kalabildi. Ülkede dipten serpilen bürokrasi ile NEP döneminin avantasını kapmış olan küçük burjuvazi iş birliği bağlarını daha o zaman oluşturmaya başlamıştı.

Ezilenlerin şöleni olan Ekim Devrimi’nin peşi sıra gelen bu zor günler, roman boyunca Bolşevik militanların gözünden verilmeye çalışılmıştır. Gladkov, Çumalov’un yanında her biri birbirinden farklı Daşa, Polya, Yuk, Sergey gibi bedel ödemiş insanlı komünist militanların bu dönemde yaşadıkları hayal kırıklıklarını okuyucuyu derinden etkileyerek vermesini bilmiş: Kapılar arkasında “devrim” adına vaaz veren bürokratların varlığı, NEP ile yeniden ortaya çıkan tefecilerin, avantacıların, küçük sermayenin varlığı karşısında duydukları öfke nedeniyle takındıkları tutum militanlardan bazılarının partinden ihracına kadar gitmiştir.

Bolşevik Parti’nin 1936 mahkemelerinde çok daha büyük boyutlarda Stalinist ‘temizlik’ operasyonunda bürokratik bir kasta dönüşümü göz önüne alındığında devrimin akıbeti konusunda Gladkov, ciddi uyarılar veriyor. Partiden atılan Polya’nın “Bunca mücadele işçi kulübelerinde sefalet ve açlık eskisinden daha ezici bir ağırlıkla tekrar üzerimize çöksün diye miydi? İçimizde yaşayan, kanımızı kurutan zehirli yılanlar, hırsızlar ve sömürücüler yeniden eski rahat hayatlarına kavuşsun diye miydi bizim mücadelemiz?” , “Ölümsüz bir devrimi yaşatabilmek için, ucunda ölüm bile olsa, ilerleyeceğiz! Devrim yangını genişlemeli, bütün dünyayı sarmalı.” sözünü romanda söyleyen bir militan olarak partiden atılması; bürokrasi kliğinin kendisine düşman bellediği tarafın daha o zaman bile sürekli devrim ve dünya devrimi bilincine sahip militan işçiler olarak resmedilmesi romanda Gladkov’un bir diğer başarısı.

Partiden atılmış olan Polya ve Polya gibi niceleri yalnızlık, keder ve içine düştüğü bunalım hali ise de yakın bir gelecekte ‘sol komünistlik yapma’, partide ‘motivasyonsuzluk yaratma’, ‘disiplin bozma’ gibi türlü uydurma sebeplerle benzer duruma düşürülen, partiden atılan Bolşeviklerin durumunu özetlemesi açısında önemli.

Ne var ki ez az Polya kadar mücadele eden ancak bölgedeki tüm işçilerin büyük saygınlık gösterdiği öncü işçi Çumalov’a bürokrasinin gücü açıktan onu da partiden atabilecek güçte değildir. Aslında bu ayrıntı ile Gladkov, işçi sınıfının hala bürokrasi karşısında daha güçlü olduğunu açıkça gösterir. Fabrika her türlü engellemeye, devamlı olarak ‘merkezden beklenen emir’ ‘kaynak’ ‘öncelik’ vb. bürokrasi denizine rağmen yeniden, devrimin 4. Yıl dönümünde on binlerce kişinin katılması ile açılır. İşçiler, kazanır. Romanın sonu her ne kadar bürokrasi kliğinin işçilerin karşısında duramayacağı mesajı ile bitmiş olsa da her biri bir yana savrulmuş, türlü fedakarlık ve acılarla devrim uğruna savaşmakta olan militanların umutsuzluğu genel olarak tüm esere sirayet etmiş durumda.

Sonuç olarak, Çimento (Fabrika) iç savaş sonrası Sovyet Rusya’sını; insan ilişkilerindeki dönüşümlerden, bilinç dönüşümlerine, günlük yaşantıdaki mücadeleden bir dünya devrimi uğruna savaşa varana dek çok geniş bir pencereden anlatan başarılı bir romandır.

Gülcan

@gulcan32

Deli Kurt
Dört günde 50 sayfa okudum. Bi türlü kitabın başına oturup uzun uzun okuyamıyorum. Nazar ettiniz kitap okuyorum diye. ~_~ Bir maaşallah der insan.
- Hüseyin Nihal Atsız
9.1 (12 oy)
EL_NINO (@el-nino)
MAŞALLAH - 1 sa

KitapKadın

@benkitaptanibaretim

Alternatif Kitap Ayraçları.
Daha ilginç alternatifleri olanlar?
12 beğeni · 26 yorum · Edebiyat Köşesi
Onur Efe (@uzattiellerinibirnefesyalnizliga)
Doğalgaz faturası :/ - 2 sa
Motley (@nursenaslantas)
Ev terligi - 2 sa
Fatma (@fatmaaa)
Kalem - 2 sa

Sessiz Bayan

@buglem

Kusur arıyorsan tüm aynalar senin...
EK 1
Evet tüm aynalar benim 2 sa

Buğlem Öner

@buglemoner07

Hayat kisa diyor film.
Hayat kısa diyor film.
Bir şaire aşık olmalı, bir de daktilo almalı.
"Sonra belki çay içeriz."
cem mert (@cem-mert)
Guzel bir uyarlama olmuş sözlerin dansı buglem :) - 4 sa
cem mert (@cem-mert)
Senden bir ricam var beni takip edebilirmisin - 4 sa
cem mert (@cem-mert)
daha yeniyim burada biraz cevreye ihtiyacım var - 4 sa

Kübra Oğuz

@kubra-oguz

“Hatırladığım en unutulası şeysin…”

Ahmet can yazıc.

@ahmet-can-yazici

Ahmetcan yazıcı

FEBİHÂ

@kadim-cumlei-vecize

KORK BE ÂLLAHTAN...!
Hiç içinize taş gibi, ağır bir su gibi bir sevgi oturdu mu..? Oturmamış sa Âllah aşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan...

Sait Faik Abasıyanık-

FEBİHÂ

@kadim-cumlei-vecize

BİR HÜZNÜN GÜNDEN GECEYE GÖÇÜŞÜ...
Günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni, kim bilebilir ki kimin neyi eskittiğini...?

T.Uyar-

volkancan

@akordeon

Akp’nin 14 yıllık iktidarı döneminde rayından çıkmış politikaları her ne kadar kendine bağlı kemikleşmiş bir kitle yaratmış olsa da, bu politikalara kaşı olan bir kitle de yarattı. Fakat bu kitle çoğunlukla kemalizmin sınırlarını aşamamış bir durumda. Kemalizm de kapitalist sistemin sınırlarını aşmamaktadır. Aksine sistemi perçinleyen bir yapısı vardır.

Halkın Akp’ye olan öfkesi, haklı ve doğal bir öfkedir. Bilinçli veya bilinçsiz olsun, Akp’ye öfke duyan her kimse esasında sisteme öfkeleniyordur. Asgari ücret açlık sınırının altında ise, sokaklarda polisin işkencesine uğruyorsak, göstermelik yargılamalarla yıllarca hapisanelerde yatıyorsak, çocuklar öldürülüyorsa ve çok daha fazlası.. bunun sebebi yalnızca Akp değildir. Akp bu sistemin yalnızca bugünkü iktidarıdır. Fakat politik yetersizlik kişileri diğer hakim olan ideolojiye, yani Kemalizme çekmektedir. Kişilerin politik yetersizliği teşhisi yalnızca yaftalama amaçlı değil. Bu tanımlama belli başlı sebeplere dayanıyor.

Türkiye’de en çok 68 kuşağı kemalizmin sınırlarını zorladı veya aşabildi. Halk Denizlerin, Mahirlerin, İboların açtığı bayrağa büyük bir sempati duydu. Halk İslamcılar ve Kemalizm dışında başka alternatiflerin de mümkün olduğunu görmeye başladı. O dönem Chp de işini biliyordu. Kullandığı politik söylemler hep işçilerden, köylülerden, memurlardan, öğrencilerden yanaydı. Sanki devrimci olan Chp’ydi. Böylelikle Chp, uyanmaya başlayan halkı kendine çekmek istiyordu. ”Bize gelin, tüm taleplerinizi sistemi yıkmadan sistem içinde çözümler bulalım” diyen Chp, başlattığı bu kampanyada kısmi başarı sağladı. Bunun üzerine gelen 71 ve 80 darbeleri halkın sistem dışı devrimci kavgası ezilmiş oldu. Düzenden memnun olmayan halk için kemalizm dışına çıkmak, yeni bir düzeni inşa etmek için mücadeleye katılmak artık çok büyük bir cesarete sahip olmakla eş değer oldu.

Zannediliyor ki faşizm Türkiye’ye Akp’yle geldi, Akp’yle gidecek. Bu yüzden Kemalistler en büyük hayallerini ”Akp gitsin de kim gelirse gelsin” olarak açıklamaktadır. Öncelikle faşizm hakkında birkaç temel bilgi vermek gerekiyor. Faşizm kişilerle gidip gelen birşey değildir. Bu yanılsama en çok faşizmin Hitler, Mussoloni ile sembolleşmesinden kaynaklanıyor. Eğer faşizmi kapitalizmden bağımsız bir rejim olarak tanımlamaya çalışıyorsanız, bu yanılgınızın başlangıcıdır. Çünkü faşizm, kapitalist sistemin zor zaman dostu, can simididir. Hangi ülke olursa olsun, eğer o ülkede yoksulluk had safhada ise, buna bağlı olarak halk muhalefeti ve sokak eylemleri yükseliyorsa, sistem bir ekonomik krizin eşiğinde veya o eşiği aşmışsa devreye faşizm girer. Faşizmin hangi biçimde girdiğinin bir önemi yoktur. Bu askeri bir darbe yoluyla da olabilir, sandıkta oy çoğunluğu yoluyla da olabilir. Faşizmin kullandığı argümanlar hemen hemen aynıdır. Milliyetçilik, din, devlete bağlılık, demokratik hakların kısıtlanması veya tamamiyle yok edilmesi, işkence, katliam vb. Amaç halkın devrimci uyanışını bastırıp ekonomik krizden çıkmak. Bu amaç için herşey mübahtır. Faşizm aracılığıyla gerçekleştirilecek bu amaç sonrası eski burjuva demokrasisi düzenine geçilebilir. Fakat Türkiye gibi yeni-sömürge ülkelerde sürekli bir hal taşımaktadır. Çünkü bu ülkelerde ekonomik krizler dönem dönem değişen derecelerde sürekli bir hal taşımakta, yoksulluk halkların nezdinde sürekli bir gündem oluşturmakta ve buna bağlı olarak zayıf veya güçlü bir şekilde devrimci hareketler aktif durumdadırlar. Yani kapitalizm ve onun örgütü olan devlet için her zaman tehlike çanları çalmaktadır.

Akp gidince yerine Chp gelse birşey değişecek mi? Hatta Chp demeyelim de, seçim yoluyla iktidara gelmek isteyen bir komünist parti gelsin iktidara. Değişen hiç birşey olmayacaktır. En fazla kullanılan sloganlar değişecektir. Belki de dini propagandanın yerini milliyetçi propaganda alacak. Kısa bir tarih bilgisi bile bunu kanıtlamaya yetmektedir. 1970 yılında Şili’de başkanlık seçimlerinde içerisinde sosyalistlerin olduğu Halk Cephesi adlı bir ittifak oy çokluğuyla iktidara geldi. Salvador Allende 3 yıl boyunca devrim niteliği taşımayan çeşitli reformlar girişiminde bulunsa da 1973 yılında askeri bir darbeyle iktidarı elinden alınarak kapitalizm ona kendi sivri dişini göstermiş oldu.

Türkiye’nin yakın tarihine bakalım. 19 Aralık 2000 tarihinde 20 hapisanede eş zamanlı olarak gerçekleştirilen katliamda Kemalistlerin biricik Karaoğlan’ı Ecevit Başbakan’dı, Dsp’li Hikmet Sami Türk ise Adalet Bakanı idi. Katliamın kişi olarak baş sorumluları bunlar idi. Yahut onbinlerce insanın katledildiği Dersim katliamına Kemalistler ne der? Elbette Kemalistler için bu katliamlar meşruydu.

Kemalistler kendilerini her zaman demokrat, solcu ve hatta devrimci görmüşlerdir. Hatta Doğu Perinçek’in İşçi Partisi (bugünün Vatan Partisi) kendilerini hem kemalist hem de komünist görmeye kadar götürmüştür işi. Kemalistler bir çelişki yumağının içerisinde çıkmazdadırlar. Kemalizmin bir ideoloji olup olmadığı da tartışmalıdır. İlkeleri denilen 6 ok birbiriyle çelişmektedir. Tam anlamıyla savunduğu bir ekonomik düzen bile olamamıştır. İzmir kongresinde liberal ekonomi kararı alınmışken dünyadaki ekonomik kriz sonrası (1930) devletçiliğe, planlı ekonomiye geçilmiştir. Daha sonra bundan da dönülmüştür. Fakat her halükarda anti-kapitalist olamamaktdır. Çünkü bugün dünyada kapitalizmin alternatifi sadece sosyalizm vardır. Hem kapitlist olmak hem de sosyalist olmak ekonominin doğasına aykırıdır.

Kemalistleri Kemalist liderler ve Kemalist liderlerden etkilenen kitle olarak ikiye ayırmak gerekiyor. Kemalist liderler her zaman eğer meclisin muhalefet kanadı olarak adlandırılan tarafta iseler iktidarın politikalarından hoşnut olmayan kitleleri kazanmak adına eşitlik, özgürük propagandası yapacaktır. Örneğin madenciler mi katledildi, Chp hemen katliam yerine koşacak ve işçi haklarından bahsedecektir. Akp karşıtı bir halk hareketi mi oluştu, Chp hemen oraya koşacaktır. Ama Chp en çok kendini Gezi sürecinde belli etmiştir. Halk ayaklanmış her gün eylem yaparken Kılıçdaroğlu Tayyip Erdoğan’a ”Bırakın eylemlerini yapsınlar, öfkelerini boşaltsınlar” diyerek devletin güvenliğini almaya çalışmıştır. Öyle ya, o öfke boşalınca herşey durulacak ve düzen devam edecek. Ki öyle de oldu.

Bugün iktidarda Akp değil de Chp olsaydı ve Akp muhalefette olsaydı, bugün yaşadıklarımızı farklı bayraklar altında yaşıyor olacaktık. Zaten Kemalistler ile İslamcılar arasındaki bu sürtüşmenin esas sebebi de sermayenin bandırıldığı rengin değişmesidir. Akp öncesi devletin her kademesinde örgütlü olan Kemalistler bir bir tasfiye edildi. Akp kendinden yana bir burjuvaziyi palazladı. Chp güç kaybetti. Ama halk için değişen birşey yoktur. Onlar egemen olan ideolojilerin birinden birine taraftır sadece.

Türkiye’de anti-akpci olarak oluşan kitlenin üst kademesi eski tüfek kemalistlerden oluşmaktadır. Alt kademesinde ise genç bir nesil vardır. Bu nesil politikayı Akp ile görmüştür. Akp öncesi siyasetleri ise bilmemekte, okuma alışkanlığı olmadığı için de araştırmamaktadır.

Anti-akpciliğin panzehiri kemalizm değildir. Kemalizm halklara ekmek, adalet, eşitlik, özgürlük dağıtmamaktadır. Ki bunlar verilmez, halkların mücadelesiyle alınır. Bekleniyor ki dev bir adam peydah olsun, halkları kucaklasın, iktidar olsun ve onlara ekmek ve adalet dağıtsın, sonra da ona tapınalım, heykellerini yapalım. Sadaka kültürü maalesef hayatın her yerinde.

Aslında kendini Kemalist, Atatürkçü olarak tanımlayan kişiler de bir çelişkiyi yaşamakta ve bu çelişkilerini açıkça ifade etmektedir: ”Chpli olmayalım da Akp’li mi olalım?” Chp’ye oy veren insanlar da Chp’ye güvenmemekte fakat başka bir alternatif görememektedir. Fakat yine de bu kitle devletin tornasından geçmiş olduğundan milliyetçilik ve din vazgeçilmezleridir. Toplumu ilerletici güç, ne milliyetçiliktir ne de din. Milliyetçilik ve din egemen sınıf olan burjuvazinin kitleyi geride tutabilmek için kullandığı en güçlü silahlardandır.

Kemalizmin milliyetçi yönü Türkler ile Kürtler arasına bir duvar döşüyor. Bu yüzden Batıda gerçekleştirilen bir eylem gayet demokratik bir eylem olarak tanımlanırken, Doğu’da gerçekleştilen bir eylem terör eylemi olarak tanımlanıyor. Batı’da polis tarafından kurşunlanan bir çocuk için herkes gözyaşına boğulurken, Hakkari’de beyni parçalanan bir çocuk için ”Çocuk teröristti” denilerek nefret çığlıkları atılıyor. Soma’da katledilen madenciler için herkes hükümeti topa tutarken Roboski’de katledilen insanlar için ”Devlet güvenliğini almak zorundadır, ne pahasına olursa olsun” deniliyor.

Herşeyden önce kendimizi toplum içinde nerede durduğumuzu görmekle başlıyor. İşçi miyiz? İşçinin çıkarı patronlarla ittifak halinde olan bir partide midir, değil midir? Toplumsal alanda en önemli şey, sınıfsal konumumuzdur. Irk, din, mezhepler, renkler her zaman egemen olan sınıfların propagandalarından başka birşey değildir. Öğrenci, öğretmen, memur, mimar, mühendis, esnaf mıyız? Kapitalizm sizin için ne demektir? Herşeyin alınır satılırın çerçevesindeyken, birey de aslında bir meta değil midir?

Her sistem kendi bireyini yetiştirir. Aileler, okullar, askeri kurumlar, gazeteler, televizyonlar bunun için vardır. Kemalist olmuşuz, İslamcı olmuşuz, anti-politik olmuşuz, pasifist olmuşuz; bunlar sistemin temelleri için sarsıcı, yıkıcı olan şeyler değil. Dönemsel çıkarlar gereği İslamcılar veya Kemalistler iktidar olabilir. Ama halklar iktidar olmadıkça halkların yakıcı sorunları hiçbir zaman çözülmeyecek; ağzımıza bir kaşık milliyetçilik, bir kaşık da din çalınacak; burjuvazi ise o eski zafer türkülerini söylemeye devam edecektir. Eğer biz gerçekleri görmez, o korku prangasını yırtmazsak.

Baran Sarkisyan