ara

Eğitici Videolar

Bilgi deposu, kafa açan videoları paylaş.

Bir Başak Kadını

@passiveaggressive

Robert Ingersoll: Neden Agnostiğim?
Çoğu düşüncemiz miras olarak geliyor. Alışkanlıkların ve geleneklerin mirasçılarıyız. İnançlarımız yöresel kıyafetler gibi, nerede doğduğumuza bağlı olarak değişiyor. Kalıplar içinde büyüyor, etrafımız tarafından şekillendiriliyoruz. Çevremiz bir heykeltıraş, bir ressam.

Eğer İstanbul'da doğmuş olsaydık, çoğumuz şöyle diyecekti: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Muhammed Allah'ın elçisidir." Eğer ailemiz Ganj nehri kenarında yaşasaydı, Şiva'ya tapıyor ve Nirvana'ya ulaşmaya çalışıyor olacaktık.

Çocuklar ailelerini sever, onlardan öğrendiklerine inanır ve annelerinin dinine içten bir biçimde inanmaktan gurur duyduklarını söylerler.

Çoğu insan dinginliği sever. Komşularından farklı olmak istemez. Arkadaş çevresi olsun ister. Sosyaldir. Grup halinde gezmekten hoşlanır. Yalnız yürümeyi sevmez.

İskoçlar Kalvenci’dir çünkü babaları da öyleydi. İrlandalılar Katolik’tir çünkü babaları da öyleydi. İngilizler Anjelikan’dır çünkü babaları da öyleydi. Amerikalılar farklı gruplara ayrılmıştır, çünkü babaları da farklı gruplara ayrılmıştı. Bu genel geçer bir kuraldır, istisnalar elbette vardır. Bazı çocuklar ailelerine baskın çıkıp düşüncelerinde değişiklik yapabilir ve farklı sonuçlara ulaşabilirler. Ama bu değişimler genelde gelişim şeklinde olur, yani tam bir dönüş az görülür. Zaten değişenlerin çoğu hala atalarının yolunda gittiklerine inanmaya devam ederler.

Hıristiyan tarihçiler tarafından toplumların dinlerinin aniden değiştiği ve milyonlarca Pagan’ın aniden Hıristiyanlığa geçtiği söylenir. Filozoflar ise bu görüşe pek katılmazlar. İsimler ve çatılar değişebilir ama fikirler, gelenekler ve inançlar aynı kalmaya devam eder. Bir Hıristiyan’ın kılıcını veya bir Müslüman’ın hançerini boynunda gören Pagan, muhtemeldir ki dini görüşünü değiştirdiğini söyleyecektir ama söylemler dışında her şey aynı kalmaya devam eder.

İnanç tercih meselesi değildir. İnsanlar, düşünmek zorunda kaldıkları biçimde düşünürler. Çocuklar isteseler de, tam öğretildiği gibi inanmazlar. Çünkü ailelerine benzemezler. Tabiatları, huyları, heyecanları, kapasiteleri ve çevreleri farklıdır. Bu sebeple ortada sürekli devam eden görülmez bir değişim vardır. Bilinçli ya da bilinçsiz yaşanan bu gelişim sonucu bir karşılaştırma yaparsak uzun müddetler geçtiği zaman eskinin tamamen terk edildiğini ve yeninin içinde kaybolduğunu görürüz. İnsanoğlu yerinde sayamaz. Zihinden çapa atılamaz, ileri gitmezsek geri kalırız. Büyümezsek daralırız, gelişmezsek kuruyup büzülürüz.

Çoğunuz gibi ben de ‘kendinden emin’ insanlar tarafından büyütüldüm. Bildiklerini sorgulamayan ve muhakeme etmeyen insanlar. Hiçbir şüpheleri yoktu. Kesin doğruya sahip olduklarından emindiler. İmanlarında ‘belki’ - ‘galiba’ yoktu. Tanrı’dan gelen açıklamaya sahiptiler. Her şeyin başlangıcını biliyorlardı. Bir gün, yaklaşık olarak İsa’dan 4,000 yıl kadar evvel Tanrı dünyayı yaratmıştı. Ve tabi ezelden beri, yani bu yaratılıştan önceki sonsuz dönemde Tanrı hiçbir şey yapmıyordu. Yine biliyorlardı ki Tanrı 6 günde dünyayı, bitkileri, hayvanları, yaşamı ve gökleri yarattı. Hatta hangi gün ne yaptığına ve hangi gün dinlendiğine kadar tam olarak biliyorlardı. Dünyadaki kötülüklerin, suçların, hastalıkların ve ölümlerin sebebini de biliyorlardı.

Sadece başlangıcı değil bitişi de biliyorlardı. Hayatta tek bir yol olduğunu biliyorlardı. Güzergâhın dar ve dikenli olduğunu ama sonunda rengârenk çiçekler ve lezzetli meyvelerle dolu, neşe ve mutluluk kaynağı olan cennete ulaşacağını biliyorlardı. Elbette Tanrı, bizim bu güzergâhı kullanmamız için elinden geleni yapmaktaydı. Şeytan ise tüm ustalığını bizi yoldan çıkarmak için kullanmaktaydı.

İyi ve kötü arasındaki bu ebedi çarpışma elbette insan ruhları içindi. Biliyorlardı ki yüzyıllar önce Tanrı tahtını bırakmış ve dünyaya oğlunu göndermişti. O oğul acılar içinde sadece insanlar için ölmüştü. Yine biliyorlardı ki insan doğası gereği ahlaksızdı. Tüm kudretine ve iyiliğine rağmen Tanrı’dan nefret ederdi.

Aynı zamanda Tanrı’nın insana kendi ruhundan üflediğini ve onu mükemmel biçimde yarattığını da bilirlerdi. Şeytanın Tanrı’ya rağmen bu insanın kanına girip, türlü oyun ve hilelerle onu kandırdığı biliyorlardı. Sonunda Tanrı’nın erkek ve kadını lanetleyip ölümlü olarak dünyaya gönderdiğini biliyorlardı. Tanrının tüm yaptıklarını sadece insanı kötülükten arındırmak ve yüceltmek için yaptığına inanıyorlardı. Büyük Tufanı biliyorlardı, birkaç sayılı kişi haricinde yaşayan herkes genç-yaşlı demeden boğulmuştu. Biliyorlardı ki Tanrı, çocuklarının akıllanması için onları silkeleyen bazı depremler, fırtınalar ve yangınlar da göndermiş, büyük kıtlıklar ve savaşlar yaşanmıştı. Tüm bunları çocukları Tanrı’ya inansın, onu sevsinler diye yapmıştı. Biliyorlardı ki, tek kurtuluş inançtaydı.

Ve tabii şüphe eden herkes kaybedecekti. İnanç dışında yapılacak hiçbir şey; yani dürüst ve namuslu bir hayat sürmeniz, ailenize ve yakınlarınıza iyi bakmanız, vatansever olmanız, düşünceli ve saygılı olmanız cehenneme gitmenizi engellemiyordu.

Çünkü Tanrı insanları dürüst, cömert ya da cesur olmalarına göre değil inançlarına göre yargılıyordu. İnancı olmayanlar içinse tek seçenek sonsuza kadar cehennemde acı içinde yanmaktı.

İşte tüm bu rahatlatıcı ve mantıklı şeyler din adamları tarafından ibadethanelerde, öğretmenler tarafından okullarda, aileler tarafından evlerde öğretilir. Çocuklar burada kurbandır ve çoğu zaman henüz beşikte annelerinin kollarındayken hedef olurlar. Düşünmeye başlayacak çağa geldiklerinde ise hocaları tarafından çocuğun sağduyusuna bir savaş açılır. Okuduğu kitaplarda gerçekleşmesi imkânsız olaylar, gerçekmiş gibi anlatılır. Zavallı çocuk çaresizdir. Nefes aldığı hava yalanlarla doludur ve bu yalanlar kanına işler.

*****

Çocukluğumda İncil okunurken dinlerdim, sonrasında kendim de okudum. Tarihe yönelik ilk bilgilerim İncil’dendi. Yahudiler, Musa’nın başından geçenler, diğer peygamberler hepsi önemliydi. İnsanlar tarafından yazılmış kitaplarda insanların kendi düşünceleri vardı ama İncil’de Tanrı’nın kutsal gerçekleri mevcuttu.

Yine de çevreme ve öğretilenlere rağmen Tanrı’yı pek sevemedim. Merhamette cimri, öldürmekte müsrifti. İşkenceye ve yok etmeye o kadar meraklıydı ki tüm kalbimle ondan nefret ettim. Bana Eski Ahit’in tanrısını hiçbir uygar insan da sevemez gibi geliyor.

Hıristiyanlar der ki; Tanrı onları yok etme hakkına sahiptir, çünkü başta onları yaratan da Tanrı’dır. Peki, o zaman neden yaratmış insanları? Ölürken izlemekten zevk aldığı için mi?

Yine Hıristiyanlar der ki; Eski Ahit’teki acımaz Tanrı’nın aksine Yeni Ahit’te Tanrı daha şefkatlidir. Oysa Yeni Ahit’teki Tanrı daha da acımasızdır çünkü Eski Ahit’te Yehova’nın ebedi bir hapishanesi, sönmeyen bir ateşi bulunmuyordu. Onun insanlara olan nefreti dünyada kalıyordu. Düşmanı öldüğü zaman işi bitiyordu.

Yeni Ahit’te ise ölüm bir son değil, sonu gelmeyen cezalandırmanın başlangıcı oluyor. Tanrı’nın kini ve intikama olan açlığı Yeni Ahit’te hiç bitmiyor.

Tanrı, insan kılığına girdiğinde müritlerine düşmanlarını bile sevmelerini, yüzlerine tokat atana diğer yanaklarını uzatmalarını tembih ediyor. Ama aynı Tanrı bir yandan da sonsuz ateşi hazırlıyor.

İnsanoğlunun dünyada yaşayabileceği tüm acıların toplamının – kayıp bir ruhun cehennemde çekeceği sonsuz acının yanında hiçbir şey olduğu söylenir. İnsanın hayal gücünün bile ötesinde bir dehşet.

Ama bu Hıristiyan dünyası için Tanrı’nın adaleti, İsa’nın merhameti oluyor.

Bu korku verici dogma, bu büyük yalan beni de büyük bir Hıristiyanlık karşıtı yaptı. Çünkü bu sonsuz işkenceye olan inanç, gerçek işkencelerin sebebi oldu. Engizisyonu kurduran, toplumları köleleştiren, sayısız insanın kanını döken oydu. Adalet kavramını tersine çeviren, merhameti kalpten silen ve insanları şeytana dönüştüren oydu.

İnsanı Tanrı’nın bitmeyen şiddetinin kurbanı yaptı. Öğretildiği tüm kiliseler toplum için tehlikeli, öğreten tüm vaizler toplum düşmanıdır. Hıristiyan dogması sürdükçe vahşilik de sürecektir. Çünkü o sonsuz kötülüğün, nefretin ve intikamın ta kendisidir.

Yaşadığım ve nefes aldığım sürece, tüm gücümle ve kanımın son damlasına kadar bu yalanla mücadele edeceğim.

Hiçbir şey beni bu sonsuz ıstıraba olan inancın zayıflaması ve onu öğretenlerin bu duruma bozulmasından daha mutlu edemez.

Yüzyıllarca Hıristiyan âlemi tam anlamıyla tımarhane gibiydi. Papalar, Kardinaller, Piskoposlar, Rahipler, Keşişler hepsi deliydi.

Sadece çok kısa dönemlerde akıl ve mantık üstün geldi. Tüm gürültü ve patırtı arasında sağduyunun sesi duyuldu. Cahilliğin şiddetle hüküm sürdüğü dönemde, çok nadiren bilgelik öne çıkabildi.

Ama ilerledik. Umalım ki Hıristiyanlar yakın bir dönemde dogmalarını reddederler ve onun açık bir şekilde akılla ve adaletle çeliştiğini görürler.

*****

Gençliğimde dini kitaplar okudum, Tanrı hakkında, inançla gelen kurtuluş hakkında, diğer âlemler hakkında kitaplar okudum. Tutarsızlıkları ve gerçekleşmesi imkânsız efsaneleri olabildiğince küçültüp anlaşılabilir hale getirmeye çalışan bazı yorumcuları okudum.

Mesela Nuh’un gemisindeki hayvanların gemiye binince aniden huylarının değişip bir arada mutlu mesut yaşadıklarını okudum. Bunları kabul etmek imkânsızdı ama inananlar için pek bir şey fark etmiyordu.

William Paley’in teolojik kanıtını bilirsiniz. Bir adam yerde harika bir kol saati buluyor ve bu saati yapan bir saatçi olduğuna kanaat getiriyor. Daha sonra saatçiyi buluyor ve bu sefer de insanı yapan bir güç olduğuna kanaat getiriyor. Böylece tanrıya ulaşıyor. Herhalde yanlış çıkarım diye buna denir.

Paley’e göre tasarımcı olmadan bir tasarım olamaz, ama tasarım olmadan tasarımcı olabilir. Saatten saatçiye, saatçiden de tanrıya ulaşılabilir ama tanrıya sebep olan olgu hiç sorgulanmaz ve o sonsuz kabul edilebilir.

Özgür irade konusunda Jonathan Edwards’ın değerlendirmesi kabaca şöyledir: Tanrı insanı olduğu gibi yaratır ve alın yazısını belirler. Ama tüm sorumluluk insanda olur. Ayrıca Tanrı isterse insana sonsuza dek işkence etme hakkına da sahiptir. İşte Edwards bu Tanrı’yı sever.

Eğer sonsuz kudrette bir Tanrı’ya ve sonsuz cezalandırmaya inanıyorsanız, bu din savunucularının vardıkları sonuçları da kabul etmeniz gerekiyor. Sonsuz derecede zalimce, sonsuz derecede absürt, Tanrı’ları sonsuz derecede haşin, ama mantıkları kusursuz.

Tabi ben açık yüreklilikle saçmaladıklarını söylemek durumundayım.

*****

Çok sayıda benzer kitap okuyarak gençliğim geçti. Dinin tüm tohumları özenli bir biçimde zihnime ekildi.

Bu dönemde bilim hakkında, yani diğer taraf hakkında, hiçbir bilgim yoktu. Kutsal kitaplara ve inançlara getirilen itirazları bilmiyordum. Elbette inkârcıların ve kutsal metinleri ciddiye almayanların başlarına neler geleceği hakkında detaylıca bilgilendirilmiştim. Eleştirilere cevap verilmiyordu ama inkârcıların ruhlarının şeytan tarafından nasıl ele geçirildiği anlatılıyordu. Ve ben, hayatım boyunca tüm okuduklarıma ve dinlediklerime rağmen, yine de buna inanamıyordum. Zihnim ve kalbim ‘Hayır!’ dedi.

Bir süre tüm dini düşleri, yanılsamaları, aldatmacaları, delilikleri ve kâbusları geride bıraktım. Astronomi okumaya başladım. Gök cisimlerinin, takımyıldızların isimlerini öğrendim. Büyüklüklerini ve bize olan astronomik uzaklıklarını öğrendim. Bizim küçük dünyamıza ışık hızıyla bile çok uzak mesafelerde bulunan yıldızların varlığı, tüm evrenin insan yararına yaratıldığı şeklindeki dini iddianın saçmalığını göstermekteydi.

Kutsal kitaptaki yaratılış ile gerçekleri karşılaştırdım. O kitabın yazarının astronomiden kesinlikle haberi yoktu. Acaba o kitabın yazarı, yıldızların ışığının bize ulaşmadan önce milyonlarca yıl seyahat ettiğini biliyor muydu?

Bilseydi Tanrı’nın dünyayı altı günde yaratırken; güneşi, ayı ve tüm yıldızları sadece yarım günde yarattığını söyler miydi?

Yine de milyonlarca insan bunun Tanrı’nın sözü olduğuna inanmakta ısrar ediyor.

Bugün ürkmeyen, düşünceleri korkuyla bastırılmayan, aklı başında herkes kutsal kitaptaki yaratılış hikâyesinin tamamen bilgisiz biri tarafından yazıldığını söyleyecektir. Hikâye gerçeklerle tamamen çelişmektedir ve gökyüzünde parlayan tüm yıldızlar buna şahitlik edebilir.

Kutsal kitabın bilinmeyen yazarının samimi olduğunu kabul ediyorum, en azından doğru bildiği şeyleri yazmıştı ve elinden geleni yaptı. Ama Tanrı tarafından yazdırıldığı doğru değildi. Kitap, yazıldığı dönemde yaşayan ortalama bir din adamının evren hakkındaki bildiklerini içeriyordu. Bir başka deyişle yazarın yazdığı şeyler hakkında hiçbir fikri yoktu.

Burada bana cephe alan din adamlarına şunu söylemek istiyorum: Yanlış hedef seçiyorsunuz. Muhterem cemaat, lütfen astronomlara saldırın. Kepler, Kopernik, Newton, Herschel ve Laplace’ı hedef almanız gerekiyor. Kutsal hikâyelerinizi çürütenler bu adamlardır. Hevesinizi bu adamlardan aldıktan sonra yıldızlara ve sonrasında da kendi kitabına bu kadar ters düşecek deliller bıraktığı için Tanrı’nıza savaş açmalısınız.

Araştırmalarıma jeoloji ile devam ettim. Ama öyle çok derinlemesine değil, sadece doğa olaylarının nasıl oluştuğunu anlamaya yetecek kadar. Ateşin ve suyun hareketini, adaların ve kıtaların oluşmasını, volkanların ve kayaçların yapılarını, denizleri, nehirleri, buzulları ve resifleri tanıdım. Ama öyle çok derinlemesine değil, sadece alttaki kayaların üzerine bastığım çimenlerden milyonlarca yıl daha yaşlı olduğunu öğrenecek kadar. Rüzgârın, suyun ve ateşin gerçek doğası hakkında ‘ilhamla yazılan kitapta’ hiçbir bilgi olmadığını anlayacak kadar.

Yine burada söylemem gerekir ki din adamları lütfen bana değil yerbilimcilere saldırsınlar ve onların bulduğu gerçekleri reddetsinler. İnkârcı denizleri ve kâfir kayaçları lanetlesinler.

Daha sonra biyoloji üzerine okumaya başladım. Ama öyle çok derinlemesine değil, milyonlarca yıllık kayaçlar gibi milyonlarca yıllık canlıların da var olduğunu, Âdem ve Havva’nın dünyaya düşüşünden çok önce soyu tükenen hayvan kemiklerinin bulunduğunu öğrenecek kadar.

Sonrasında bu ‘ilhamla yazılan’ kitabın doğru olmadığına, milyonlarca insanın aldatıldığına, insanın kökeni hakkında sunulan açıklamanın yalan olduğuna emin oldum. Eski Ahit’in; tamamen kafası karışık bilgisiz bir adam tarafından yazılmış, gerçeklerle yalanların, şefkatle gaddarlığın, felsefeyle akılsızlığın, şiirler ve beylik söylemlerle karıştırıldığı, kimi zaman coşkulu, kimi zaman nefret dolu yakarışlar içinde ortaya atılan delice kehanetler, saplantılar ve kaotik hayallerden ibaret olduğunu hissettim.

Elbette din adamları bilimciler tarafından bulunan kanıtların kendi hikâyelerini desteklediğini iddia ettiler. Bulunan kanıtların inancımızı test ettiğini ya da şeytan icadı olduğunu söylediler.

Jeologlara yaratılış anlatımında geçen ‘gün’lerin daha uzun zaman dilimlerini ifade ettiğini, büyük tufanın ise aslında yerel bir tufan olduğunu söylediler. Astronomlara güneş ve ayla ilgili anlatımların mecaz tanımlar olduğunu söylediler.

Eski Ahit’te bulunan ve karşı çıkılmayan köleliği, çokeşliliği veya şiddeti maruz göstermek için ise o zamanlarda yaşayan insanların düzeyinden ve önyargılarından dem vurdular.

Her durumda ruhban sınıfı kendini çürüten kanıtları başından savmak ve imanını korumak için türlü üçkâğıtlar dener.

Sırasıyla gidersek; ilk olarak bilimin sunduğu gerçeği inkâr ederler. Sonrasında onu küçümserler. Sonrasında yeni gerçekle uyum sağlarlar. En son olarak da aslında hiç inkâr etmediklerini söylerler. Kutsal kitabı, yeni gerçekle uyumlu olacak şekilde yorumlamaya başlarlar.

Başta iddianın gerçek olamayacağını, aksi durumda dinin çökeceğini söylerler. Sonda ise yeni gerçeklerin dinle tam uyumlu olduğunu söylerler.

Hileyle kurtulamayacakları her şeyi yutarlar, yutamadıkları her şeyden hileyle kurtulmaya çalışırlar.

Ben Eski Ahit’e hataları, saçmalıkları ve caniliğinden dolayı itibar etmiyorum. Yeni Ahit’e ise bilimsel çelişkileri, dini mucizeleri, İsa ve havarilerinin insan ve hayvan bedeninden şeytan çıkarmış olmaları sebebiyle itibar etmiyorum.

Evet, tek başına bu sonuncusu bile yeterli. Biliyoruz ki, yani gerçekten bildiğimiz bir şey varsa, şeytan diye bir şeyin gerçek olmadığıdır ve İsa asla şeytan çıkarmamıştır ve eğer gerçekten bunu yapmaya çalıştıysa ya sahtekârdır ya da delidir.

Böyle iddialara inanacak kadar saf olmamı bekleyen ve hiç bitmeyen işkenceyi yücelten bir kitaba itibar etmiyorum.

*****

İlgim zamanla diğer dinlere, kutsal kitaplara ve Hindistan, Mısır, İran gibi yerlerdeki diğer inanç ve törenlere yöneldi.

Tüm dinlerin benzer yapıları olduğu sonucuna vardım. İnsanların taparak, dua ederek ve kurban vererek iletişim kurabildiği doğaüstü bir güce olan inanç.

Tüm dinlerin temelde doğanın yanlış algılanmasına dayandığını, o insanların dinlerinin aynı zamanda o insanların bilimi olduğunu; dünyayı, yaşamı ve ölümü, geçmişi ve geleceği açıklamaya çalıştıklarını gördüm.

Tüm dinlerin birbirine benzediğini, aynı ağacın dalları olduğuna karar verdim.

Afrikalılar tüm kalpleriyle taştan bir heykele nasıl tapıyorlarsa aslında cüppeli bir papaz da aynı coşkuyla kendi Tanrı’sına yakarıyor. Aynı batıl inanç onları diz çöktürüyor, gözlerini perdeliyor. Aynı şeyleri istiyorlar ve istedikleri şeyin imkânsız olduğu hakkında en ufak bir fikirleri bile yok.

İlk organize dinin güneşe tapma olabileceği bana mümkün görünüyor. ‘Gök Tanrı’, ‘Tepeden İzleyen’, ‘Yaşamın Kaynağı’… Ayrıca ‘Güneş’ her gün karanlıkla yani insanın baş düşmanı olan kötülükle de savaşıyor.

Tarihte çok sayıda güneş tanrısı oldu ve antik dinlerde en büyük tanrı olarak yer buldu. Pek çok toplumda, pek çok değişik toprakta tapıldı.

Apollo bir güneş tanrısıydı, ‘Gece’ ile savaşırdı. Baldur bir güneş tanrısıydı, ‘Şafak’ ile aşk yaşardı. Chrishna, Hercules, Osiris, Bacchus, Mithra, Hermes, Buddha, Quetzalcoatl, Prometheus, Zoroaster, Perseus, Cadom, Lao-tsze, Fo-hi, Horus ve Rameses hepsi güneş tanrılarıydı.

Tüm bu tanrıların babaları da Tanrı’ydı, anneleri ise bakireydi. Doğumları yıldızların hareketleriyle müjdelenirdi. Mağara içi, ağaç altı gibi gösterişsiz yerlerde kış gündönümünde doğarlar, bebekken titanlar tarafından öldürülmeye çalışılırlardı. Kırk gün oruç tutar, ibret verici hikâyeler anlatır, mucizeler gerçekleştirirlerdi ve ölümden sonra da tekrar dirilirlerdi.

Yani kısaca bu tanrıların hikâyeleri İsa’ya benzerdi.

Bu bir tesadüf ya da kaza değil çünkü İsa sadece eski bir özgeçmişe koyulan yeni bir isim. O yaşamış bir insan değil bir mit, bir efsane.

Daha sonra gördüm ki sadece İsa’nın hayat hikâyesi değil, pek çok dini sembolü ve dinsel töreni de geçmişten almışız. Hıristiyanlıkta yeni hiçbir şey yok.

Haç işareti bin yıllar öncesine dayanıyor ve ölümsüzlüğün simgesi. Vaftiz sadece Hıristiyanlıktan değil Yahudilikten de eski. Hintliler, Mısırlar, Yunanlar ve Romalılar, Katoliklerden çok daha önce kutsal suya sahiplerdi. İsa’nın son akşam yemeği Paganlardan alıntı. Teslis inancı Mısırlılarda da var, onlar Osiris, Isis ve Horus’a, Baba oğul ve kutsal ruhtan binlerce yıl önce tapıyorlardı.

Yaşam Ağacı, Âdem ile Havva’dan çok önce Hindistan, Çin ve Aztekler’de varmış.

Başka kavimlerin de kutsal kitapları olmuş. Cennetten dünyaya düşme, kefaret, kurtuluş kavramları çok daha eskilere dayanıyor.

Kutsal hakikatimiz esasen yeni ve orijinal hiçbir şey içermiyor, hepsi alıntılar ve yamalardan oluşuyor.

Tüm dinlerin benzer hikâyeler ve çeşitlemelerden oluştuğuna kanaat getirdikten sonra da hepsinin insan yapımı olduğu sonucuna vardım.

*****

Din adamları her zaman Tanrı’nın tüm canlıların yaratıcısı olduğunu, birbirinden farklı türlerde, renklerde ve boylarda bütün canlıların onun isteği ve arzusu ile bulundukları halde yaratıldığını söylerler. Kimilerine saldırı kabiliyeti, kimilerine savunma kabiliyeti, yüzgeç, kanat ya da bacak vererek uygun biçimde yarattığını belirtirler.

İnsanın ise hayvanlardan farklı olarak daha özel bir şekilde yaratıldığını söylerler.

Aklı başında insanlar, bilhassa dini önyargılardan uzak olanlar, doğayı incelerler ve gerçekleri ararlar. Bitkileri ve hayvanları, fosilleri incelerler, kas ve kemik yapılarına bakarlar, hava şartları ve çevrenin etkisiyle türlerde şaşırtıcı değişimler yaşandığını görürler.

Alexander von Humboldt önemli fikirler içeren çalışmalarını yayınladığında, yaptığı parlak genellemeler ile doğada bir bütünlük bulunduğu sonucuna varmıştı. Yaşayan, büyüyen, nefes alan veya düşünen her şey aslında aynı ailenin üyeleriydi.

Charles Darwin, ‘Türlerin Kökeni’nde doğal seçilim süreciyle, bitki ve hayvan yaşamı hakkında merak edilenlere bir açıklama getirmiş ve aydınlanma sağlamıştı.

Aslında benzeri düşünceler pek çokları tarafından kestiriliyordu, ancak Darwin özenle ve sabırla yaptığı çalışmalarla bu kestirimlere somut kanıtlar getirdi. Bu yönüyle Darwin belki de en keskin gözlemci ve doğa bilimcisiydi.

Teolojik görüş ise artık daha küçük ve bayağı görünmekteydi.

Herbert Spencer evrim teorisini yeni ve sayısız fikirle güçlendirmiş, bir filozof ve düşünür gözüyle ilham kaynağı olmuştu.

Thomas Henry Huxley de Darwin’in tarafındaydı. Hiç kimsenin bu kadar keskin kılıcı ve sağlam bir zırhı yoktu. Zekâ, çalışkanlık, yetenek ve düşüncelerini ifade edecek cesareti vardı. Gerçeğe bağlıydı, önyargısız ve korkusuzca tüm dünyadaki din adamları ve onlarla söz birliği eden bazı bilim adamlarına meydan okudu. Yaşamın ayak izlerini en basitinden en karmaşığına kadar takip etti.

Teoloji hiç olmadığı kadar gülünç durumdaydı.

Ernst Haeckel en basit organizmadan – insana kadar tüm canlıların gelişimini incelemiş, bu esnada hiçbir dış müdahale olmadığını, gelişimin tüm evrelerinin doğal olduğunu göstermişti.

Bunlar gibi pek çok büyük insanın çalışmalarını inceledikten sonra ‘özel yaratılma’ inancının doğru olmadığına ve din adamlarının yanıldığına karar verdim.

Âdem ile Havva’nın cennet bahçesi silikleşmeye başladı, teoloji bir efsaneye dönüştü.

*****

Doğaya baktığımda iyilik-kötülük, akıl-akılsızlık, merhamet-zulüm, sevecenlik-umursamazlık, tasarruf-savurganlık gibi zıtlıkları bir arada görüyorum. Başarılı sonuç vermemiş tasarımlar görüyorum.

Birbirlerini yesinler diye yaratılmış hayvanlar bana zalimce geliyor.

Dişler ve gagalar, pençeler ve kıskaçlar, paramparça edilen hayvanlar beni korkutuyor. Aralıksız devam eden bir savaştan daha kötü ne olabilir? Her köşede can almak için bekleyen bir başka canlı var.

Ölüm evrensel. Her yerde acı, hastalık ve ölüm var. Ölüm her zaman saçların beyazlamasını beklemiyor, ufak çocukları annelerinden, anneleri de çocuklarından ayırabiliyor.

Hıristiyanlar bunu nasıl açıklarlar?

Hayatın güzel olduğunu biliyorum. Güneş ışığını ve yağmuru biliyorum. Ama depremi ve seli de biliyorum. Sağlığı ve sevgiyi unutmuyorum ama hastalık ve düşmanlık nedir? Tüm bunları sınırsız güce sahip iyi bir Tanrı ile örtüştüremiyorum.

Din adamlarına göreyse kötülükler bizim yararımızadır. Bu günahkâr ve acı dolu dünyada yaşayarak kendi kişiliğimizi oluştururuz. Peki öyleyse küçük çocuklar annelerinin kollarından neden ölüyor?

Hayvanların kendilerini düşmanlarından korumak için sivri dişleri olduğu söyleniyor. Peki Tanrı hayvanlar arası düşmanlığı neden yaratmış? Gergedana boynuz veren Tanrı suaygırını neden hor görmüş? Kartalı, doğanı, akbabayı üstün özelliklerle donatan Tanrı, onlara av olan hayvanları neden es geçmiş?

Eğer insanı Tanrı yarattıysa, eğer hepimizin babasıysa, o zaman suçluları, sapıkları, psikopatları, manyakları neden yaratmış?

Bir köle Tanrıya şükretmeli midir? Çocuğu sakat doğan bir anne Tanrıya şükretmeli midir?

Eğer Tanrı rüzgâra, yağmura ve yıldırıma hükmediyorsa; kasırgalar, su baskınları, kuraklıklar ve öldüren yıldırımlar için ona hesap nasıl soracağız?

Diyelim ki ülkedeki tüm hava durumunu kontrol edecek gücü bir tek adama veriyoruz. Ve bu adam bazı şehirleri kasırgalarla yok ederken, bazı şehirleri de kuraklıktan yakıyor. Ne yaparız? Tepemiz atmaz mı?

Kendi gücünü dostlarını korumak için kullanmayan biri hakkında ne düşünürüz? Hıristiyanlar ölürken, taptıkları Tanrı neredeydi?

Bunun cevabını verecek kadar usta biri var mıdır?

Engelleyebilecek gücü varken, masumların hapsedilmesini, zindanlarda çürüyerek can vermesini kim izler?

Eğer dünyayı Tanrı yönetiyorsa, temiz kalpliler neden koruma altında değil? Neden adaletsizlik var?

Bunların cevabını kim verebilir?

Aklı başında birinin buna vereceği cevap ancak ‘Bilmiyorum.’ olabilir.

*****

Eğer varsa şu Tanrı, bilinçli biri olmalıdır. Ama sonsuz bir güç nasıl bir şeydir? Tanrı düşünemez. Çünkü zaten tüm sonuçları bildiğinden bir sonuca varmak için düşünmesi gerekmez. Geleceği bildiği için de hiçbir korkusu, umudu ya da duygusu olamaz. Her şeye zaten sahip olduğundan dolayı yeni bir şey isteyemez. Bu şekilde düşünülürse aslında sonsuz sakinlikte ve hareketsizlikte kalmak durumundadır.

Bu da dört köşeli bir üçgen ya da çapı olmayan bir daire kadar imkânsızdır.

Yine de Tanrıyı sevmek gibi bir görevimiz olduğu söylenir. Bilinmeyen ve tasavvur edilemeyeni nasıl sevebiliriz? Herhangi birini sevmek gibi bir görevimiz olabilir mi? Bir resmi beğenmek, bir şiirden etkilenmek veya bir melodiden hoşlanmak zorunda mıyız? Hayranlık kontrol edilemez. Zevkler iradenin denetimi altında değildir. Sevgi bir çiçekten yükselen güzel koku gibi kalbimizden kendiliğinden yükselmelidir.

Binyıllarca kadınlar ve erkekler tanrılarını sevmeye ve ondan yardım istemeye çalıştılar.

Güneşe ya da taştan heykellere tapanlar şu anda gözümün önüne geliyor. Görünmeyen güçler için kan dökenleri, kurban verenleri görebiliyorum. Doğal olayların doğaüstü işaretler olarak değerlendirildiğini, kaçık peygamberlerin kutsal kitaplarındaki masalları, çeşitli efsanelerin dilden-dile ve nesilden-nesile aktarıldığını görebiliyorum. Yunanların Zeus heykeli yaptığını, Romalıların yüzlerce farklı tanrı önünde diz çöktüklerini, Mısırlıların Osiris ve Isis’e selam durduklarını, Hinduların Brahma’ya taptığını görebiliyorum. Tüm güçlerini ve mallarını daha büyük ve görkemli dev ibadethaneler için harcadıklarını görüyorum. Acımasızca dünyayı nefretle, savaşla ve ölümle doldurduklarını görüyorum. Yok olan uluslar ve kaybolan tanrılar görüyorum. Tüm görkemli tapınakların ve edilen duaların sonuç vermediğini görüyorum.

Sonra kendime şu soruyu soruyorum: Bu dünyayı kontrol eden ve her olayın arkasında duran bir doğaüstü güç var mı?

Açık söylemek gerekirse bilmiyorum – ama inanmıyorum da. Doğalın ve olağanın dışında, dualara yanıt veren, tapınma ile ikna edilebilecek, insanları umursayan bir üst güç yok.

Sınırsız sayıda koluyla tabiatın her şeyi kucakladığını, tüm olayların arkasında sayısız ama doğal nedenler bulunduğunu ve olmaya devam edeceğine inanıyorum.

İnsan kendi kendini kollamalıdır. Bulutların üzerindeki hayali babalara veya doğaüstü güçlere bel bağlamamalıdır. Aklını kullanarak, kendine engel olan doğal sebepleri bulmalı ve onları lehine çevirmelidir.

Bir Tanrı var mı?

Bilmiyorum.

İnsan ölümsüz olabilir mi?

Bilmiyorum.

Bildiğim şey ise; umut ya da korkunun, inanç ya da inkârın var olanı değiştirmeyeceği. Her şey olduğu gibi ve gelecekte de olması gerektiği gibi olacak. Bekleyelim ve görelim.

*****

Evrenin doğal olduğunu anladığımda, yani içime işleyen tüm o hayaletler, tanrılar ve efsaneler toz olup dağıldıktan sonra özgürlüğü hissettim. Artık uşak, kul ya da köle değildim. Ne bu dünyada ne de sonsuz uzayda bir efendim yoktu. Düşünmekte, konuşmakta ve yaşamakta özgürdüm. Tüm yeteneklerimi ve zekâmı kullanmakta, istediğim gibi hayal kurmakta, kendi adıma kararlar vermekte, tüm boş inançları ve sözde kutsalları reddetmekte, rahiplerden ve din adamlarından, geceleri gelen kanatlı canavarlardan, şeytanlardan ve kutsal ruhlardan özgürdüm. Hayatımda ilk defa özgürdüm. Dünyaya karşı dimdik ve korkusuzca durdum.

Sonra tüm kalbimle; ellerimdeki ve aklımdaki kelepçeleri çıkarmama yardımcı olan büyük düşünürlere teşekkür ettim. Yaşadıkları dönemde düşünceleri sebebiyle aşağılanan, ama insanoğlunun özgürlüğe kavuşmasına neden olan tüm cesur bilgelere teşekkür ettim. Ve onların taşıdığı meşaleyi alarak daha da yukarı kaldırmayı, hala karanlık kalan yerleri de fethetmeyi kendime görev bildim.

Kendimize doğruları söyleyelim, gerçekten bildiğimiz doğruları söyleyelim ve her şeyden önce dürüstlüğümüzü koruyalım.

Eğer tanrılar varsa biz onlara yardım edemeyiz. Ama kendi kendimize yardım edebiliriz. Tasavvur edilemez olanı sevemeyiz, ama eşimizi, ailemizi, dostlarımızı sevebiliriz.

Ufkumuzun ardında ne olduğu sorulduğunda, bilmediğimizi söyleyebilmeliyiz. Sadece gerçekten bildiklerimizi söyleyecek özgürlüğe sahip olmaktan mutluluk duymalıyız. Batıl inancı, cahilliği, korkuyu ve ürkütücü her şeyi zihnimizden atabiliriz. Uygarlaşabiliriz. Hayatlarımızı insanca, sevgiyle, coşkuyla, sevecen bir iklimde yaşayabiliriz.

Robert Ingersoll
Kaynak: http://tanrivarmi.blogspot.com.tr/
2 beğeni · 1 yorum
Yrd.Doç.CEVİZKABUĞU (@karacurin)
Yahu inançlı biriydim lakin paylaşımın uzunluğunu görünce Ateist olup paylaşımı okumaktan vazgeçtim😁
23 sa beğen 5 cevap
LÖSEV iyi İnsanların El ele verdiği bit mucize
lösemili cocuklar vakfı'nın kısaltılmış hali. vakıf tedavisi tamalanan cocuklarla da kontağı koparmıyor gerek okul gerek is hayatında çeşitli olanaklarla kurduğu sinerjiyi arttırarak sürdürüyor. maddi kaygısı ve beklentisi olmaksızın gönüllü olarak yardımcı olmak isteyen hatta sadece merak ettiği için vakfa gelen herkese datalarla bilgi verip, hastalık hakkında bilinçlendirip vakıf ofislerinde misafir ediyor ayrıca. Farkındalık insanı insan yapan öğelerden birisi Hep farkında olalım
6 beğeni · 1 yorum
Uzm. Serdar T. (@lizbon)
Onlar benim gerçek dünyam 🙏
23.04.18 beğen 1 cevap

Fatma

@sosyologclara

Cinsel Devrim
Şu 👆 videoyu izleyince severek sevişmek istiyorsunuz. 🌸🌼⚘😙
8 beğeni · 16 yorum
Enis Kılıç (@dusundurucudusunce)
Kadın anyadan girdi konyadan çıktı. Videoya başlarken kendini tatmin olayının doğallığından başlayıp amerikan kültüründeki ergen -genç grubun şartlanmışlıklarından çıktı. Sanırım çevresinden kaynaklı olsa gerek bu konular hakkında çok dolmuş.
23.04.18 beğen cevap
Uzm. Serdar T. (@lizbon)
😑😑
23.04.18 beğen cevap
Im Not Scared (@im-not-scared19)
İnsanimizdaki mutsuzluk ,gereksiz gerginlik vb için Bir sürü neden sayılabilir geçim sıkıntısı terör eğitimsizlik vs fakat su hep atlanır yada görülmek istenmez cinsel tatminsizlik.Genç yaşlı orta yaş birçok kimsede bu var cinsellik cok büyuk bir tabu simdi bazı kimseler itiraz edebilir ulu ortamı sevisilsin tarzı şeylerle elbette bu denilmiyor (diyen varsada ben karşıyım çeşitli nedenlerle) ama bu tur baskılar hem toplumu bunaltiyor hem bireyleri .Ayrica hatri sayılır derecede bir kitle toplum önünde cinselliğin her türlüsüne karşı ahlak bekçisi kesilsede arzuları ni "gizli saklı" gerceklestiriyor kimi zamanda parayla yapiyor zaten hiç yaşayamayanlar ayri bir problem (istediği düzeyde yasayamayanlar gibi) .Çünkü cinsellik te bir ihtiyaçtir
güdüdür.Bu isteğini tatmin etmezsen şayet basta kişinin kendi psikolojisi olmak uzere birçok hasara sebebiyet verir sonra w.reich in deyimiyle bir sürü "küçük adam" toplumda yer alir,alıyor da ne yazıkki.
23.04.18 beğen 1 cevap

Uğur Çam

@ugurcam967

Sosyal Medyanın Çöplüğe Dönüştüğünün Kanıtı
Bilmeyenler, rast gelmemiş olanlar için özet geçeyim. İstanbul'da bir vakıf, otizmli, down sendromlu vb çocuklar için bir proje üretmek isterler. Bu istekle Roger Waters'ın (ki kendileri Pink Floyd grubunun bir elemanıdır) kapısını çalarlar. Akıllarındaki projeyi duyan Waters bunu çok beğenir ve Pink Floyd'un meşhur şarkısı The Wall'un hem Türkçeleştirilmesine hem de müziğinin kullanılmasına izin verir. Buraya kadar her şey normal. Proje güzel, ortaya çıkan eser benim çok hoşuma gitmese de içerik yönünden anlamlı. Lakin bu gün Facebook adlı sosyal paylaşım çöplüğünde şahit olduğum hadise beni çileden çıkardı. Ntv'nin sayfasında bu video paylaşılmış ve altına da haberin linki yerleştirilmiş. Gerekli bütün bilgiler haberde mevcut. Ancak yorum kısmına girdiğinizde karşılaşacağınız manzara gerçekten sürreal. En başta dokuz on farklı kişinin ısrarla belirtmesi üzerine şarkıyı "çalıntı" zannedebiliriz. Bunun dışında şarkıyı dinleyene, yazana, söyleyene ve yayınlayana sövülen yorumlar sinirimizi elbette bozar. Ancak en kötüsü, hayatında The Wall'dan başka tek bir Pink Floyd şarkısı dinlememiş insanların bütün cehaletlerini projenin üzerine kusmaktaki yarışlarına şahit olmak.
Arkadaşlar biz ne zaman bu hale geldik. Bizim nesil büyüklerinden hiç mi öğrenmedi insanlara hitap edilirken, yapılan bir iş eleştirilirken ne bileyim toplum içindeyken üsluba dikkat edilmesi gerektiğini. Hiç mi duymadık "Dil dokuz boğumdur, sekizi yutulur biri konuşulur" diyen atasözümüzü. Projenin iyi/kötü, doğru/yanlış olduğunu tartışmıyorum lakin sosyal medyanın bizi ne hallere soktuğunu bir kez daha hatırlatmak istedim. Burada akıllı insanlar da var en azından, durumu anlayacak biri mutlaka çıkacaktır. Saygılar.
Roger Waters
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
12 beğeni · 4 yorum
kübra (@namtenahi)
🎈
22.04.18 beğen 1 cevap
Enis Kılıç (@dusundurucudusunce)
Katılıyorum. Gerçekten de çok üzücü bir durum
22.04.18 beğen 1 cevap
Hakan (@hakani)
Gerçek hayatta anlamını yitiren paylaşma kültürü sosyal medyada böyle yapılıyor işte.
23.04.18 beğen 1 cevap

katilinellerinde

@katilinellerinde

''Büyükannemin ölmesinden hemen sonraydı. Büyükbabamı görmeye gitmiştim. Acı çektiğini biliyordum ama ne durumda olduğundan emin değildim. Onun 65 yıllık eşi, aynı zamanda şoförüydü. 'Büyükbaba, nasılsın?' dedim. 'Biliyor musun' dedi, 'Sadece dört dolara şehirde istediğim yere yolculuk yapabiliyorum. ' ' Bu harika büyükbaba.' dedim. Dedi ki: 'Geçenlerde bir bakkala gitmiştim. Tezgahın arkasındaki kadına dedim ki: 'Elimdeki liste bu, listemdekileri bulmama yardımcı olur musun? Yakın zamanda eşim cennete taşındı. ' Ve dedim ki: 'Büyükbaba her zaman bardağın dolu tarafını görmemi sağlıyorsun.' O da arkasına yaslandı. Gözlerimin içine bakıp 'Güzel bir bardakmış.' dedi.
3 beğeni · 0 yorum

Hasan Yürekli

@hasanyurekli5

Çeviri Konuşmalar
----
0 beğeni · 0 yorum

Hasan Yürekli

@hasanyurekli5

Geleneksel eğitim sistemine eleştirel bir bakış.
Kanalda kısa ama son derece zihin açıcı videolar var. Umarım sizler adına faydalı olur.
2 beğeni · 1 yorum
Yrd.Doç.CEVİZKABUĞU (@karacurin)
Teşekkür ederim.
18.04.18 beğen 1 cevap

Fatma

@sosyologclara

Eşcinsellik
Trans bireyler de var!
Eşcinsellik bir hastalık değildir!
8 beğeni · 22 yorum
Uzm. Serdar T. (@lizbon)
Karşıyız buna
23.04.18 beğen cevap

UmutPha

@umutpha

Zula
Oynayanları görelim 😅
0 beğeni · 0 yorum

grimalkin stone

@grimalkin

Obsesif Kompulsif Bozukluğu Olan Birisi Aşık Olursa
"Genelde bir şeye çok takıntılı olduğumda,cildimde tomurcuklar görürüm...Arabalar arasında ezildiğimi görürüm...Kafama taktığım tek güzel şey oydu."

"Kapılarımı kilitlemiyorum.Işıklarımı kapamıyorum."
16 beğeni · 6 yorum
Uzm. Serdar T. (@lizbon)
Nefes alamıyorum bende
16.04.18 beğen 2 cevap