ara

Yeni Öğrendim

Yeni öğrendiğin ve herkesin öğrenmesini istediğiniz bilgileri paylaş. Netten copy-paste YAPMA!

FiloWay

@filoway

ohitorisama
ohitorisama
Japon yalnız yaşama sanatı olarak tanımlanan ‘ohitorisama’, ülkedeki en son trendlerden biri haline geldi. 'Ohitorisama' kelime olarak 'tek başına olan' veya 'yalnız müşteri' anlamlarına gelebiliyor. Sayıları her geçen gün artan yalnız müşteriler, kendilerini doğrudan hedef alan işletmeler için çok büyük bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Yalnızlık kültürü ülkenin her yerinde ve her sektörde kendini gösteriyor. Tek kişilik bölmeler ayıran sinemalar ve restoranlardan, oyun parklarında yalnızların sıra beklemeden alınmasına kadar eğlence sektöründeki birçok işletme bu durumu kendi yararına çevirmeye çalışıyor.

insanlar bir karaoke barda küçük bir odaya girerek 90 dakika boyunca tek başına şarkı söylüyor.

Japonya’da artık yaygınlaşan akımla beraber işletmeler insanlara tek başlarına yapabilecekleri etkinlikler sunuyor.

Nüfusunun üçte birinin yalnız yaşadığı düşünülen ülkede ‘ohitorisama’ endüstrisi gittikçe büyüyor.
EK 1
en iyi bildiğim iştir yalnız kalmak... 12 sa
13 beğeni · 5 yorum
Mustafa (@mustafacakmak)
Ilginçmiş. Modernitenin giderek yalnızlaştırdığı ve maneviyatını yitirerek sığlaşan insan topluluğunun bir fotoğrafı.
13 sa beğen 4 cevap
Batuhan (@guangzhou)
Sosyal medya bombardımanı ile müthiş bir sosyalleşme saldırısı altında kalan insanların kendini koruma içgüdüsü ile geliştirdiği bir savunma mekanizması sanırım.
13 sa beğen 5 cevap
FEBİHÂ (@kadimcumleivecize)
Yalnızlık, alınyazısının insanı kendi kendisine ulaştırmak için başvurduğu bir yoldur. Herkesin yolu başka oluyormuş, Japonya da bu sektörde yalnızların ömrü uzayabilir, bizde trajik, yıllarca koşup tam bulduk derken yığılıp kalıyoruz..
13 sa beğen 3 cevap

Yonca

@kitapokumakhuzurverir

Albert Camus'ye göre bir erkek karısına araba kapısını açıyorsa, ya araba yenidir, ya da karısı.
Albert Camus'ye göre bir erkek karısına araba kapısını açıyorsa, ya araba yenidir, ya da karısı.
Albert Camus'ye göre bir erkek karısına araba kapısını açıyorsa, ya araba yenidir, ya da karısı.
13 beğeni · 1 yorum
mstfats (@mustafaatas89)
araba yenidir :)
14 sa beğen 1 cevap
Böyle Hastalık Hiç Duymadım Kötüymüş
0 beğeni · 0 yorum

EL_NINO

@elnino

Öğreneli bir süre oldu ama ben bunu anca yazabiliyorum. Öğrenme şeklim ise şu şekilde derste bir anda hoca tarafından şu soru yöneltildi "Veni, Vidi, Vici" sözünü kim söylemiş biliyor musunuz. Cevaplar verildi Julius Caesar. Evet peki ne zaman ne için söylemiş? Savaş sonrasında galip geldikten sonra söylendiğinde de sınıf olarak hem fikiriz. Peki nerede ? Bu konuda tabi herkes bir şeyler söyledi ama cevaplar yanlış oldu haliyle. Hocada yeni öğrenmiş ve bizimle paylaşmak istemiş, bu savaşın Pontus ile gerçekleştiğini ve Tokat'ın 'Zile' ilçesinde geçtiğini söyledi. Sonrasında da şok dalgalarını işlemeye devam ettik sessizce.
Sonuç olarak "Veni, Vidi, Vici" ve Zile
7 beğeni · 2 yorum
zeyrek (@zeyrek)
Zile tarihi Antik çağlara dayanıyor, kalesi ise yaklaşık 4000 yıllık bir tarihe sahip. Hala ayakta olan bir kale. Tokat ve diğer birçok ilçesi de gezip görmeye değecek bir tarihi mirasa sahip.
13.11.18 beğen 2 cevap

Emrah Yağan

@emrahyagan

Güzel Bir Makale 8
8. Günümüz Fiziğinin Temel Soruları
Fizik uzay, zaman ve madde hakkında birçok soruya cevap verdi. Teknolojik gelişmeler sayesinde evrenin büyük ölçekli yapısına ve maddenin küçük ölçekli yapısına daha derinlemesine bakabildik. Teleskobun icadından parçacık hızlandırıcıların zamanına kadar içgörü ve anlayış arttı. ama hala çözülmemiş birçok gizemler var. Madde, uzay ve zamana ilişkin günümüzdeki modeller eksiksiz değildir ve dünyaya ilişkin anlayışımızda hala boşluklar vardır. Günümüzde fizikteki en çetin sorulardan bazıları şunlar:
Karanlık madde nedir?
Galaksileri kuşatan gözle görünmeyen ve karanlık madde adı verilen gizemli bir materyalin oluşturduğu bir hale varmış gibi görünüyor. Bilim adamları bu karanlık (=görünmez) maddenin varlığını kütleçekimsel çekiminden çıkarsıyorlar. Bu karanlık madde, bir galaksinin dış bölgelerindeki yıldızların sadece görünür maddenin varolması durumunda olacağından daha hızlı bir şekilde yörüngelerinde dönmelerinde sebep oluyor. Karanlık maddenin varlığını imleyen bir diğer nokta da kendi bölgesel kümemizde gördüğümüz galaksilerin birbirlerine doğru yaklaşıyor olmaları.
Samanyolu'ndan 2.2 milyon ışık yılı uzaktaki Andromeda galaksisi bize saniyede 266 kilometre hızla yaklaşıyor. Bu hareket ancak kütleçekimsel çekimle açıklanabilir. ama gözlemlediğimiz kütlenin bu türden bir çekim kuvveti yaratabilmesi mümkün değildir. Bu çekimi oluşturabilmek için iki galaksi arasında kabaca Samanyolu'nun on katı büyüklükte görünmez bir kütlenin var olması gerekir.
Gökbilimciler evrendeki bütün maddenin tahminen yüzde 23'ünü oluşturan karanlık maddenin ne olduğu hakkında hiçbir fikirleri yok. Karadelikler ve devasa nötrinolar iki olası açıklama. Karanlık madde kozmosun evrimi sırasındaki galaksi oluşumunda önemli bir rol oynamış olmalıdır. Ama, bütün bilinen ve varlığından şüphelenilen karadelikler hesaba katılsa bile, şimdiki görebildiğimizden veya tahmin edebildiğimizden çok daha fazla madde varmış gibi görünüyor.
Karanlık enerji nedir?
Karanlık enerji belki de karanlık maddeden çok daha gizemlidir. Karanlık enerjinin keşfi sürernovalar üzerine yürütülen 10 yıllık bir çalışmanın şaşırtıcı bir yön aldığı 1998 yılına uzanıyor. Bir grup bilim adamı onlarca süpernovayı kaydetmişti. Bunlar arasında öyle uzak olanları vardı ki, bunların ışığı Dünya'ya doğru yol almaya başladığında evrenin yaşı şimdiki yaşının çok küçük bir parçasıydı. Bu bilim adamları grubunun amacı evrenin genişleme oranındaki küçük değişimleri ölçmekti. Bu da kozmosun kökeni, yapısı ve kaderi hakkında bize ipuçları sağlayacaktı. Beklentilerinin tersine bu bilim adamları evrenin genişlemesinin yavaşlamayıp tam tersine hızlandığını buldular.
Hızlanmanın karanlık enerji denilen şeyin karşı-kütleçekimsel [anti-gravitational] özelliklerinden kaynaklandığı düşünülüyor. Bu enerjinin tam olarak ne olduğu şu an itibariyle bilinmiyor olsa da bilim adamları karanlık enerjinin evrenimizin baskın bileşeni olduğu konusunda hemfikir. Bu da karanlık enerjinin, görünür maddeyle karanlık maddenin toplamından daha büyük olduğu anlamına geliyor. Einstein bir karşı-kütleçekimsel kuvvetin varlığını yirminci yüzyılın başında öne sürmüştü. Gözlemlenen maddenin çökeceğini kabul etmiş ve dolayısıyla Görecelik'i gözleme uyarlı hale getirmek için bir kozmolojik sabit ortaya koymuştu. Hubble tarafından evrenin genişlediği keşfedildikten sonra Einstein bu kozmolojik sabitin hayatının en büyük gafı olduğunu söylemişti.
Ama 21. yüzyılın başında görünüşe bakılırsa karşı-kütleçekim [anti-gravity] yeniden gündeme geliyor. Olası bir açıklama şu ki: bir vakumun enerji içeriği, negatif bir basıncı olan sıfır-eşitsizdir [non zero]. Vakumun bu negatif basıncı evren genişledikçe artacaktır ve bu da genişlemenin hızlanmasına sebep olacaktır. Eğer hızlanma durmayacak olursa bu da Caldwell'in öngördüğü gibi Büyük Yarık senaryosuna yol açacaktır. Yani evren birkaç milyar yıl sonra karşı-kütleçekimsel kuvvetle paramparça olacaktır.
Evren nasıl varoldu?
Stephen Hawking The Cosmos Explained (1997) adlı kitabının önsözünde şöyle der: "Büyük Patlama'da evren ve zamanın kendisi var oldu, böylece bu ilk sebeptir. Eğer Büyük Patlama'yı anlasaydık, niye evrenin böyle olduğunu bilebilirdik. Bilim yasalarını evrenin başlangıcına uygulamanın olanaksız olduğu düşünülürdü. Ama yakın zamanlardaki, yirminci yüzyıl biliminin iki temel ayağı olan Einstein'ın Görecelik Teorisi ile Kuantum Teorisi'ni birleştirme yolundaki gelişmeler bizi evrenin yaratılışı sırasında bile geçerli olan yasalar bulabilmenin mümkün olabileceğine inanmamız konusunda bizi cesaretlendirdi. Bu durumda, evrendeki her şey bilimin yasalarıyla belirlenmiş demektir. Böylece, eğer bu yasaları anlayacak olursak bir anlamda evrenin efendileri oluruz."
İnsanlığın yakın bir gelecekte böylesi bir teori geliştirip geliştiremeyeceği belirsizdir ve bu bilginin bizi Stephen Hawking'in dediği gibi evrenin efendileri kılmaya yardım edip etmeyeceği ise daha da şüphelidir. Kuşkusuz henüz ortaya çıkmamış bir teori üzerine spekülasyon yapmak kolay değildir. Bu teorinin herhangi bir kılgısal değeri olmayabilir. Yirminci yüzyılın büyük fizik teorileri bize anlaşılırlık ve kılgısal uygulanabilirlik azalırken karmaşıklık ve soyutlamanın arttığını göstermektedir. Birleşik bir fiziksel teoriden elbetteki madde, uzay ve zamana ilişkin daha tam bir anlayış umabiliriz. Bu teori bazı büyük felsefi sorularımıza cevaplar verebilir. Ama bunun ötesinde, bu teorinin herhangi bir kılgısal değeri olup olmayacağı oldukça belirsizdir.
Birleşik teoriler: Kütleçekimin büyük resimdeki yeri ne?
Einstein'ın formüle ettiği kütleçekim teorisi kuantum mekaniğinin kurallarıyla uyuşmazdır. Fizikçiler kütleçekimin kuantum versiyonunu oluşturmaya çalışırken ciddi güçlüklerle karşılaşıyorlar. Einstein ileri yaşlarında kütleçekimle kuantum teorisini birleştiren bir teori ortaya koymaya çalıştı ama bunda başarılı olamadı. 1960'larda zayıf nükleer kuvvet elektro-zayıf teoriyi oluşturmak üzere elektromanyetizm ile birleştirildi. Ve bu elektro-zayıf teori sonradan parçacık hızlandırıcı deneylerinde doğrulandı. Bir sonraki adım diğer temel kuvvetleri birleştiren bir model yaratılmasıdır.
Teorisyenler büyük birleşik teori [grand unified theory - GUT] adını verdikleri böylesi bir model üzerine çalışıyorlar. Bu model elektromanyetizmi zayıf ve güçlü nükleer etkileşimle birleştiriyor, ama kütleçekimi hesaba katmıyor. Büyük birleşik teoriden parçacıkların neden gözlemlediğimiz kütlelere sahip olduklarının cevabını bekliyoruz. Her ne kadar "elektro-zayıf kırılma" denilen şey yoluyla oluşan elektronların, protonların ve nötronların kütlelerini gözlemliyor olsak da, bu kırılma mekanizmasının nasıl işlediğini bilmiyoruz. Büyük birleşik teori elektro-zayıf kırılma sürecini yorumlayabilmelidir ve böylece bir parçacığın kütlesini açıklayabilmelidir.
Büyük birleşik teorinin ötesinde doğadaki kütleçekimin de dahil olduğu dört temel kuvveti açıklayabilen bir teori vardır. Fiziğin en büyük işi önceden ilgisiz ve uyuşmaz teorileri tek bir birleşik teori içerisinde bir araya getirmektir. Böylesi bir sistemin avantajı aşikardır: Halihazırda bilinen bütün görüngüleri teorik boşluklar bırakmaksızın açıklayabilir ve gelecekteki çalışma alanlarına işaret edebilir. Böylesi bir teorinin doğanın anlaşılmasında yeni bir temel oluşturabileceği varsayılıyor. Sicim teorisi, süpersimetri ve M-teorisi şu sıralardaki adaylardan bazıları.
Kuarklar ve leptonlar gerçekten en temel parçacıklar mı yoksa daha temel parçacıklardan mı oluşuyorlar?
Şu anda kuarkların ve leptonların asal [elementary] parçacıklar mı yoksa bileşik parçacıklar mı oldukları bilinmiyor. Görünüşe göre bilim adamları atomların, atom çekirdeklerinin ve nihayet protonlar ve nötronların bölünebilir olduğunu öğrendikten sonra, artık temel parçacıktan söz etmekte daha sakınımlı davranıyorlar. Dahası, kuarklar ve leptonlar o kadar küçükler ki, bunların uzayda hiçbir uzamsal boyutu olmayan geometrik noktalar oldukları düşünülebilir. Bu belki de kulağa ilk geldiği kadar mucizevi bir şey değil, çünkü Rutherford'un modelinden atomun hacminin çoğunun "boş" uzaydan oluştuğunu öğrendikten sonra, maddenin aslında boş uzaydan başka bir şey olmadığını görmek çok da şaşırtıcı değil.
Maddenin ortak kabul gören standart modeli deneylerde gözlemlenen görüngülerin çok iyi bir betimlemesini vermekle birlikte, bu modelin hala eksikleri vardır. Parçacıkların davranışlarını çok iyi betimleyebilir, ama bazı parçacıkların neden bu şekilde var olduklarını açıklayamaz. Örneğin, tepe kuarkın [top quark] kütlesini, deneysel olarak belirlenmedikçe, teorik çıkarım yoluyla tam doğrulukla önceden kestirmek olanaksızdı. Daha önce sözü edildiği gibi maddenin standart modeli gözlemlenen kütleyi hesaplamamıza olanak veren herhangi bir matematiksel model sağlamıyor.
Bir diğer soru üç kuark ve lepton ailesi olmasıyla ilgili. Bu üç parçacık ailesinden (veya neslinden) sadece ilki yani, üst/alt kuarklar, e-nötrinolar ve elektronlar istikrarlıdır. Görünüşe göre doğal dünyada diğer iki nesile ihtiyaç yoktur, ama yine de vardırlar. Teorik fiziğin bu iki istikrarsız nesil için hiçbir açıklaması yoktur. Benzer şekilde gözlemlenebilir evrende anti-maddenin neden hemen hiç bulunmadığı sorusu da henüz açıklanabilmiş değildir. Madde ve anti-madde arasında neredeyse kusursuz bir simetri olduğundan evrenin bazı bölgelerinin maddeden ve diğer bölgelerinin de anti-maddeden oluştuğu düşünülebilir, ama gözlemleyebildiğimiz kütlenin neredeyse tamamı bildiğimiz maddeden oluşmaktadır.
Evrenimiz tek midir, yoksa çok sayıda evrenler mi vardır?
Stanford Üniversitesi'nden Andrei Linde çoklu bir evrenin kozmolojik bir modelini ortaya koydu ve buna "kendi kendini üreten genişleyen evren" adını verdi. Bu teori Alan Guth'un genişleme teorisine dayanıyor ve bir tür uzay-zaman köpüğünde birbirine örülmüş çok sayıda evrenleri içeriyor. Her evren kapalı bir uzay ve zaman oylumunda var oluyor. Linde'nin kuantum fiziğinin gelişmiş ilkelerine dayanan bu modeli kolayca görseleştirilmekten hayli uzak. Epey basitleştirirsek, bu model, evrenin şişerek genişlemesi dönemindeki kuantum dalgalanmalarının dalga benzeri bir karakteri olduğunu öne sürüyor. Linde bu dalgaların bir diğeri üzerinde "donabileceğini" ve böylelikle etkilerini artırabileceğini teorik olarak düşünüyor.
Üstüste duran kuantum dalgaları bu şekilde sayıl alanlarda [scaler field] --yani, temel parçacıkların davranışını belirleyen temel alanlarda-- öylesine şiddetli düzensizlikler yaratabilirler ki kritik bir eşiği aşabilirler ve yeni şişme alanları yaratmaya başlayabilirler. Bu çoklu evren [multiverse] Linde'ye göre büyüyen bir fraktal gibi genişleyen alanlar filizlendiriyor ve bu alanların her biri yayılarak ve soğuyarak yeni bir evren oluşturuyor.
Eğer Linde doğruysa, evrenimiz bu filizlerden sadece biri. Bu teori evren hakkındaki iki antik düşünceyi yani evrenin belli bir başlangıcı olduğu ve sonsuza dek var olacağı düşüncelerini kendisinde birleştiriyor. Linde'ye göre, çoklu evrenin herbir belli bölümü, bizimki de dahil olmak üzere, geçmişte bir yerlerde bir tekillikten [singularity] başladı ve bu tekillik kendisinden önce meydana gelmiş ve kendisinden sonra devam edecek olan sonsuz bir dizinin sadece birini oluşturuyor.
Evrenin eksiksiz bir fiziksel modeli nihai gerçekliği anlamamızı sağlayabilir mi? Nihai gerçekliği bilim yoluyla anlayabilir miyiz?
Bazı fizikçiler eksiksiz bir fiziksel modelin gözlemlediğimiz her şeyi açıklayabileceğine inanıyor. Temel yasalar bilindiğinde ve güçlü bilgisayarlar bu yasaları uygulayarak dünyayı modellememize imkan verdiğinde nihayet bütün görüngüler için açıklamalar çıkarsayabiliriz. Diğer deyişle fizik bizi nihai gerçekliği anlamaya götürebilir. Bu gerçekten mümkün müdür?
Bundan kuşku duyulabilir. Fizikçileri kaydadeğer keşifleri için takdir etsek de araştırmalarının yalıtılmış bir bilgi alanı içerisinde gerçekleştiğini farketmemiz gerekir. Fizik kendi alanı dışındaki meselelerle ilgilenmez. Örneğin biyoloji, yaşam ve kimyanın konuları ve bunun yanısıra zihin ve bilinç görüngüleri fiziğe dayanarak açıklanamaz. Buna ek olarak aşağıdaki şu temel sorular ortaya çıkar:
1. Fizik sadece ölçümlenebilen şeyle ilgilenir. Eksiksiz bir fizik modeli dolayısıyla kaçınılmaz olarak materyalist bir gerçeklik görüşü üretecektir. Her ne kadar materyalistler genellikle ölçülemeyen veya bir şekilde nicelenemeyen görüngülerin varolma olasılığını inkar etseler de, bunlar gerçekten de var olabilirler.
2. Belirsizlik İlkesi'nin gösterdiği gibi ölçülebilir olmanın sınırları vardır.
3. Materyalist görüş genellikle indirgemecilikle ittifak içerisindedir. Materyalistler genellikle biyolojik veya psikolojik görüngüler gibi üst düzey görüngülerin fiziksel görüngülere indirgenebileceğini iddia ederler. Ne var ki bu o kadar da aşikar değildir. Örneğin, bilince ilişkin olarak genel kabul gören bir indirgemeci teori yoktur. İndirgemecilik çoğu kılgısal durumda başarısızdır. Örneğin DNA kopyalama sürecini atomaltı özelliklerle betimlemek kılgısal olarak olanaksızdır.
4. Gelişkin fizik modelleri çoğu insan için anlaşılamayacak kadar soyuttur. Modern fizik yüksek matematiğe dayanmaktadır ve sıradan dille hemen hiç anlatılamaz. Görecelik ve sicim teorisinin çok-boyutlu dünyaları, örneğin, görsel olarak hemen hiç tahayyül edilemezler. Herhangi bir bilimin değeri modellerinin bir bütün olarak insanlığın düşünceleri ve eylemleri için ne kadar yararlı olduğuna bağlıdır. Dolayısıyla da yayarlılık bir bakıma anlaşılır olmayı gerektirmektedir.
2 beğeni · 0 yorum

buket vural

@buketvural

ıduk hayvanları
Eski Türkçe’de ‘ıd’ fiili ‘göndermek,yollamak’ anlamında kullanılıyordu.Bu kökten türeyen ‘ıduk’ kelimesi ise ‘gönderilmiş’ anlamından üst anlama ulaşarak ‘kutsal ve kurban’ anlamlarını da kazanmıştır.Türkler kutsal kabul ettikleri hayvanını:’Sen bize Tanrı’dan gönderildin.Tekrar Tanrı’ya git.’ diye doğaya salar ve o hayvan kutsal olduğu için için avlayıp kanını akıtmak yasak kabul edilirmiş.Iduk hayvanları içerisine:Tay,ceylan,geyik,kulun (yabani eşek) sayılabilir.
EK 1
Türkçede* 11.11.18
15 beğeni · 23 yorum
buket vural (@buketvural)
Doğaya salınan hayvanın gittiği yer tabi ki yine obanın çevresi.:)
11.11.18 beğen 1 cevap
kader.cmln (@naturmort)
kutsal olduğunu hayvanın hangi hareketi düşündürüyormuş acaba 🤔
11.11.18 beğen 1 cevap
Emre Şen (@senemre)
Bizim memlekette geyik ve ceylanı kutsal gibi addederler tesadüfen hayvan su içmeye falan geldiğinde bizimkiler gördüklerinde çok sevinirler.
11.11.18 beğen 2 cevap

Mustafa

@mustafacakmak

Doğal Termometre
Doğal Termometre
Yaz mevsiminde dışarıda duyduğumuz sesiyle bildiğimiz cırcır böceğinin cırlaması aslında sıcaklıkla ilişkiliymiş.

"Erkek Ağustos böceklerinin karınlarının altı sağlı sollu gergin bir zarla örtülüdür. Bunlar bir çift ses çıkarma organıdır. Kas yardımıyla bu zarları titreterek ses çıkarırlar. "

Cırcır böceğinin çıkardığı sesler sayılarak hava sıcaklığı yaklaşık olarak ölçülebiliyor imiş. 1897 yılında Amerikalı bir fizikçi olan Amos Dolbear bu hesaplama için bir de formül bulmuş ve buna Dolbear yasası deniyor.

T (Fahrenheit)= 40 + N . Yani 15 saniyede sayılan cırcır böceği sesine 40 eklenince fahrenheit cinsinden hava sıcaklığını buluyoruz.

T (Celcius) = 10 + [ ( N – 40 ) / 7 ] formülü geçerli oluyor.

Yada kısaca: N 8 saniyede sayılan cırcır böceği ötüş sayısı olmak üzere:

T (Celcius) = 5 + N olarak formülize edilebilir. ( Sekiz saniyede sayılan cırcır böceği ötüş sayısına 5 ekleyerek hava sıcaklığının kaç derece olduğunu bulabiliriz.)
0 beğeni · 0 yorum

Emrah Yağan

@emrahyagan

Güzel Bir Makale 7
7. Farklı evren tasavvurları
Başlangıçta, Dünya düzdü. En azından ilk gözlemciler olan avcı ve toplayıcılara, yani ilk medeniyetlerin üyelerine öyle görünüyordu. Gezegenimizin kavislenişi ilk bakışta görülemediği için bu çok da anlaşılmaz bir şey değil. Ama gayet iyi bildiğimiz gibi duyularımız zaman zaman bizi aldatabilir. Dünyanın düz oluşu, eğer sonsuza dek uzayıp gittiğini düşünmüyorsak, bir sonu olması gerektiği sorununu getirir. Sonsuzluk aklın pek almayacağı bir kavramdır, dolayısıyla Ortaçağa kadar insanlar Dünya’nın sınırlarından aşağı düşme olasılığından korkuyorlardı.
İlk evren tasavvurları
Bu sınırların ötesinde ne olduğu büyük bir bilinmezlik içindeydi ve spekülasyona açıktı. Yıldızlı gökler sınırsız bir merak ve esin kaynağıydı. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar göklerden ve gök cisimlerinden esinlenerek kendi mitlerini yarattılar. Kozmonogileri evrendeki yerlerini açıklamaya yönelik bir girişim olarak görülebilir. Bundan altıbin yıl önce Sümerler Dünya’nın evrenin merkezinde olduklarına inanıyorlardı. Bu inanç sonradan Babil’e ve Yunan uygarlıklarına taşındı.
Tarih kitaplarına göre gezegenimizin yuvarlak olduğu fikrini ilk ortaya atanlar Yunanlılardı. M.Ö. 340 yılında Yunanlı düşünür Aristoteles bu teoriyi destekleyen birkaç noktayı ortaya koydu. İlk olarak, ufukta yaklaşan bir geminin önce yelkenlerinin sonra ise gövdesinin göründüğünü, bunun da denizin yüzeyinin kavisli olduğunu imlediğini söyledi. İkinci olarak, Ay tutulmalarının Dünya’nın gölgesinin Ay üzerine düşmesiyle oluştuğunun farkına vardı. Eğer Dünya düz olsaydı -Güneş Dünya diskinin merkezinin tam altında olmadıkça- Ay’ın üzerine düşen gölge yuvarlak olmazdı. Üçüncü olarak, Yunanlımar uzak ülkelere yaptıkları yolculuklardan biliyorlardı ki Kuzey yıldızı kuzeye gidildikçe daha yukarıda, güneye gidildikçe ise daha aşağıda görünüyordu. Aristo bunu küresel bir cisimde iki gözlem noktası arasında hareket ederken ortaya çıkan paralaks kayması yoluyla doğru bir biçimde açıkladı. Yunanlılar arasında Güneş-merkezli sistem Pisagoryenler ve Samoslu Aristarchus tarafından ortaya kondu. Ne var ki, Aristoteles Güneş-merkezli görüşü kabul etmedi.
Ptolemi’nin Dünya-merkezli evren modeli
Aristoteles’in etkisi büyüktü. M.Ö. 150’de Claudius Ptolemaeus (Ptolemi veya Batlamyus) Aristoteles’in düşüncelerini bütünsel bir kozmolojik model haline getirdi. Dünya’nın evrenin merkezinde hareketsiz olarak durduğunu ve Güneş’in, yıldızların ve bütün gezegenlerin Dünya7nın çevresinde dairesel yörüngelerde döndüğünü düşündü. Bu yüzden bu model zaman zaman Dünya-merkezli sistem olarak da adlandırılır. Ptolemi kusursuz dairesel yörüngeler varsayımının gözlemlerle çeliştiğinin farkındaydı, çünkü gezegenlerin hareketi, boyu ve parlaklığı zaman içerisinde farklılık gösteriyordu. Gözlemlenen sapmaları açıklayabilmek için ilmekler (epicycle) düşüncesini ortaya koydu. Buna göre, gezegenler Dünya’nın çevresinde dönerken, bulundukları bu dairesel yörünge üzerinde, küçük dairesel yörüngelerde de dönüyorlardı. Bu açıklama, gökbilimcilerin gök cisimlerinin hareketleri hakkında makul ölçüde doğru öndeyilerde bulunabilmelerini olanaklı kıldı ve sonuçta Batlamyusçu model büyük bir başarı elde etti. Bu sistem sonradan Hıristiyan Kilisesi tarafından da benimsendi ve 16. yüzyıla kadar hakim kozmoloji olarak kaldı.
Ptolemi’nin evren modeli bir soğana benziyordu. Bu modelde Dünya merkezdeydi ve yıldızlar katmanlar halinde onun çevresinde yer alıyordu. En dıştaki katman, yıldızların üzerinde sabit bir şekilde durduğu bir kristal gibi düşünülüyordu.
Kopernik
1514’te Polonyalı gökbilimci Nicolaus Copernicus (1473-1543) alternatif bir model ortaya koydu. Bu, Güneş’in evrenin merkezinde olduğu Güneş-merkezli bir sistemdi ve Dünya da dahil olmak üzere bütün gezegenler Güneş’in çevresinde dönüyordu. Bir gezegen Güneş’ten uzak olduğu ölçüde, devrini tamamlaması da daha uzun sürüyordu. Copernicus Güneş’in gözle görünen hareketininin Dünya’nın kendi kuzey-güney ekseni üzerine dönüyor olmasından kaynaklandığını söyledi. Güneş-merkezli sistem Ptolemi’nin muğlak ilmeklerinden (epicycle) kendini kurtarıyordu. Bu ilmeklerin temel zayıflığı ne Mars’ın, Jüpiter’in ve Satürnn’ün gözlemlenen geriye doğru haketketini açıklıyor ne de Merkür ve Venüs’ün Güneş’ten belli bir uzaklıktan fazla hareket etmediğini açıklayamıyor oluşuydu. Ama maalesef Kopernik’in sistemi Dünya-merkezli sistemden daha yalın değildi ve gezegenlerin hareketine ilişkin daha doğru hesaplamalar sağlamıyordu.
Galileo
Ptolemik (Batlamyusçu) teorinin sonu teleskobun icadıyla geldi. Bu aygıtın yardımıyla Galileo Galilei (1564-1642) Jüpiter’in en büyük dört uydusunu keşfetti. Bu uyduların varlığı Ptolemi’nin teorisinin tersine, bütün gök cisimlerinin Dünya’nın çevresinde dönmediğini hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde gösterdi. Galileo Kopernik’in modelini teyit etti ve bu şekilde Roma Katolik Kilisesi’ni hoşnutsuz eden çok önemli bir bilimsel devrim başlattı. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde Galileo yaşamının büyük bir bölümünde kilise otoriteleriyle mücadele etti. 1594’te Alman gökbilimci Johannes Kepler (1571-1630) Güneş-merkezli modeli Mysterium Cosmographicum adlı kitabında daha incelikli bir hale getirdi ve gezegenlerin daire değil elips yörüngeler üzerinde hareket ettiklerini gösterdi. Kepler Güneş’in gezegenler üzerinde uzaklaştıkça azalan ve Güneş’e yaklaştıkça yörüngelerinde daha hızlı dönmelerini sağlayan bir kuvvet uyguladığını söyleyerek aynı zamanda kütleçekim fikrini de hazırladı. Bu teori nihayet gözlemlerle uyuşan öndeyiler yapılabilmesini olanaklı kıldı.
Kepler ve Newton: Çöken evrenin paradoksu
Kepler’in modeli 17. yüzyılın kabul edilen kozmolojisi oldu, ta ki Isaac Newton, Kepler'in gökcisimleri arasındaki kuvvetler anlayışını daha incelikli hale getirinceye kadar. Newton yer ve gökteki bütün cisimler için geçerli olan evrensel kütleçekim yasasını öne sürdü ve bunun matematiksel temelini ortaya koydu. Newton'a göre, cisimler birbirlerini boyutlarıyla orantılı bir şekilde ve aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı bir şekilde çekerler. Newton bu yasayla ayrıca gezegenlerin tıpkı Kepler'in önceden varsaydığı gibi elips yörüngelerde hareket ettiklerini gösterdi. Ne var ki, bu teorinin bir sonucu evrendeki yıldızların birbirlerini çekmesi ve en sonunda birbirleri üzerine çökmeleridir. Newton bunun neden gerçekleşmediğine ilişkin makul bir açıklama getirememiştir.
Bu paradoksu gidermek üzere evrenin uzayda sonsuz olduğu ve bu şekilde sonsuz sayıda dengeli bir şekilde dağılmış yıldızlardan oluştuğu ve dolayısıyla bunların da toplamda kütleçekimsel bir denge oluşturduğu çıkarımında bulunuldu. Bu varsayım, ne var ki, yine de bir istikrarsızlığın varlığını imlemektedir. Eğer denge uzayın bir bölgesinde bozulursa, en yakın yıldızlar çöker ve sonuçta ortaya çıkan daha büyük cismin kütleçekimsel çekimi bir sonraki yıldızlar öbeğini çeker. Bu şekilde yıldız öbekleri tıpkı iskambil kağıtlarından yapılma bir ev gibi çöker ve sonunda bütün bir evreni çeker. Bugün durumun böyle olmadığını biliyoruz, çünkü evren Newton'ın düşündüğü gibi durağan değildir. Evren sürekli genişleme halindedir ve bundan dolayı kütleçekimsel çöküş önlenmiş olmaktadır.
Evren uzay ve zamanda sonsuz mudur?
Evrenin zaman ve uzayda sınırları olup olmadığı sorusu ilk zamanlardan beri insanlığın zihnini meşgul etmiştir. Bazıları evrenin sonsuzdan beri varolduğunu söylerken, bazıları ise evrenin yaratıldığını ve dolayısıyla zamanda ve uzayda bir başlangıcı olduğunu söylemişlerdir. İkinci tez hemen evrenin zamansal ve uzamsal sınırlarının ötesinde neyin varolduğu sorusunu akla getiriyor. Hiçlik olabilir mi? Ama o halde hiçlik nedir? Maddenin yokluğu veya uzay ve zamanın kendisinin yokluğu mudur? Alman düşünür Immanuel Kant (1724-1804) bu soruyla epey uğraşmıştır. Saf Aklın Eleştirisi kitabında, bu sorunun, tez ve antitez denk bir şekilde geçerli olduğundan, insan bilgisinin sınırları içerisinde tam olarak cevaplandırılamayacağı sonucuna varmıştır. Kant zaman ve uzayın insan algısının temel yönleri olduğunu düşünmüştür.
Büyük Patlama: Evrenin doğuşu
Kant'ın şüphelerine rağmen, modern kozmoloji yukarıdaki soruyu cevaplamış gözüküyor. Gözlemleyebildiğimiz evren sınırlıdır. Uzay ve zamanda bir başlangıcı vardır ve bundan öncesi için uzay ve zamanın bir anlamı yoktur, çünkü uzay-zaman'ın kendisi evrenin bir özelliğidir. Büyük Patlama teorisine göre evren oniki ila onbeş milyar yıl önce şiddetli bir patlamayla başladı. Saniyenin kavranamayacak ölçüde küçük bir parçasında evren sonsuzcasına yoğun ve sonsuzcasına sıcak bir ateş topuydu. Henüz ne olduğunu bilmediğimiz olağandışı bir enerji biçimi birdenbire uzay-zaman'ın dokusunu "şişme" adı verilen ve yalnızca saniyenin milyonda biri kadar süren bir süreç içerisinde dışarıya doğru itti. Bundan sonra, evren bu kadar hızlı olmasa da genişlemeyi sürdürdü. Faz geçişi süreci doğadaki çoğu temel kuvvetleri oluşturdu: önce kütleçekimi, sonra güçlü nükleer kuvvet, bunun ardından zayıf nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet. İlk saniyeden sonra evren temel enerji ve kuarklar, elektronlar, fotonlar, nötrinolar gibi temel parçacıklardan oluştu.
Büyük Patlama'dan 3 saniye sonra protonlar ve nötronlarla başlayan çekirdek sentezi (nükleosentez) hidrojen ve helyum gibi basit elementlerin çekirdeklerini oluşturmaya başladı. Ama ilk sıcak genişlemeden sonraki ilk 100 bin yıl içerisinde bugün bildiğimiz anlamıyla madde yoktu. Bunun yerine bu ilk zamanlarda evrende hakim olan şey ışıma (ışık, x ışınları ve radyo dalgaları) idi. Işıma (radiation) döneminden sonra atomlar serbest elektronların çekirdeklere bağlanmasıyla oluştu ve bu şekilde madde yavaş yavaş enerji üzerinde baskın olmaya başladı.
İlk varolan gazdaki düzensizlikler galaksileri oluşturmaya başlayıncaya kadar 200 milyar yıl geçti. Gaz paketlerinin kütleçekim sayesinde yoğunlaşmasıyla ilk yıldızlar oluştu. Güneş sistemimizin Güneş'i kabaca beş milyar yıl önce Samanyolu Galaksisinin spiral kollarından birindeki böylesi bir gaz paketinden oluştu. Güneş'in çevresinde ilk zamanlarında dönen büyük gaz ve toz diski gezegenleri oluşturdu ve Bunlar arasında 4.5 milyar yaşında olan Dünyamız da bulunuyordu.
Günümüzde en yaygın kabul gören Büyük Patlama teorisine göre evrenimizin tarihi kısaca böyle.
Büyük Patlama teorisini destekleyen bulgular
Bir dizi farklı gözlem Büyük Patlama teorisiyle uyuşuyor. Edwin Hubble (1889-1953) galaksilerin bütün yönlerde bizden uzaklaşıyor olduğunu keşfetti. Farklı galaksilerin ışık spektrumlarında bizden uzaklıklarıyla orantılı kaymalar gözlemledi. Galaksi ne kadar uzaksa spektrum da o kadar spektrumun kızıl ucuna doğru kayar ve bu, bir şekilde Doppler etkisiyle karşılaştırılabilir. Bu kızıla-kaymacisimlerin uzayda uzaklaşmasına ya da daha iyisi uzayın kendisinin bir balon gibi şişmesine işaret eder.
İki farklı galakside iki kişi birbirlerine bakıyor olsalardı, algıladıkları şey aynı olurdu. Diğer galaksinin ışığı, daha yakındaki cisimlere nazaran kızıla kaymış görünürdü. Bunun sebebi dışarıya salınlan ışığın dalgaboyunun şişen uzay tarafından uzatılmasıdır. Bu etkinin boyutu gözlenen galaksinin uzaklığıyla orantılıdır.
Kopernikçi kozmolojik ilkeye göre evren uzaydaki her noktadan her istikamette aynı görünür. Ya da daha bilimsel terimlerle söyleyecek olursak: evren homojen ve izotropiktir. Bu iddia için birçok kanıt vardır. En iyi kanıt kozmik arkaplan ışımasının neredeyse kusursuz eşbiçimliliği tarafından sağlanmıştır. Bu gözlemlenen ışıma çok büyük ölçüde izotropiktir ve başlangıçtaki Büyük Patlama'nın kalıntısı olduğu düşünülmektedir. Arkaplan ışıması ilk atomların oluştuğu, Büyük Patlama'dan sonraki birkaç bin yıl sonraki bir dönemde ortaya çıkmıştır. Büyük Patlama lehindeki kanıtlardan bir diğeri hidrojen, döteryum (ağır hidrojen), helyum ve lityum gibi hafif elementlerin çokluğudur. Büyük patlama çekirdek sentezi öndeyisine göre evrendeki kütlenin yaklaşık olarak dörtte biri helyum-4 olmalıdır, ki bu da gözlemlerle uyuşmaktadır.
Evren sonsuza dek genişleyecek mi?
Geçmişteki ve şimdiki evreni anlayışımıza dayanarak evrenin geleceği hakkında tahminde bulunabiliriz. Temel soru galaksiler arasındaki kütleçekimsel çekimin günün birinde genişlemeyi yavaşlatıpsonunda evreni büzüşmeye zorlayıp zorlamayacağı veya genişlemeyi ve soğumayı sonsuza dek sürdürüp sürdürmeyeceğidir. Şimdiki genişleme oranı (Hubble Sabiti) ve evrenin ortalama yoğunluğu kütleçekimin genişlemeyi durdurmaya yetecek kadar güçlü olup olmadığını belirler. Genişlemeyi durdurmak için gereken yoğunluk (=kritik yoğunluk) metreküp başına 1.1 * 10^-26 kilogramdır veya her metreküp başına altı hidrojen atomudur. "Gerçek yoğunluk" / "kritik yoğunluk" ilişkisi Omega olarak adlandırılır. Omega'nın 1'den az olmasıyla evren "açık" olarak adlandırılır, yani sonsuza dek genişleyecek demektir. Eğer Omega 1'den büyükse büzüşecek ve nihayetinde bir Büyük Çöküş [Big Crunch] içerisinde çökecektir. Pek mümkün gözükmese de Omega'nın 1'e eşit olması durumunda evren asimptotik olarak yavaşlayacak ve genişlemesi neredeyse farkedilemez olacaktır ve çökmeyecektir.
Büyük Patlama mı - Büyük Çökme mi?
Bazı bilim adamları evrenin genişleme ve büzüşme dönemleri arasında salınıp duruyor olmasının olanaksıs olmadığını düşünüyor, yani her Büyük Patlama'yı bir Büyük Çöküş izliyor. Ama her şey Büyük Patlama'ya işaret ederken, gelecekteki tersine dönüş ve evrenin büzüşmesi oldukça belirsiz. Büyük Çöküş en fazla bir hipotezden ibaret, çünkü Omega=1 için gereken maddenin ancak yüzde biri gözlenebiliyor.
Buna karşın, galaksiler ve yıldız kümeleri görebildiğimizden daha fazla maddeye sahipmiş gibi davranıyor. Sanki bu cisimler görünmez bir madde ile sarılmışa benziyor. Bu açıklanamayan "karanlık madde" kozmolojideki ucu açık sorulardan biri. Karanlık maddenin evrenin yüzde 23'ünü oluşturduğu düşünülüyor.
Büyük Yarık
Bugün birçok kozmolog genişlemeyi durdurmakve tersine çevirmek için evrende yeterince madde olmadığına inanıyor. Dartmouth Üniversitesi'nden Robert Caldwell geçenlerde evrenin kaderi için bir üçüncü alternatif ortaya koydu. onun ortaya koyduğu Büyük Yarık [Big Rip] senaryosu 1990'ların sonlarındaki gökbilimsel gözlemlere dayanıyor. Buna göre evrenin genişlemesinden sorumlu olan şey karanlık enerji adı verilen gizemli bir kuvvet. Karanlık enerji evrenin yüzde 73'ünü oluşturuyor. Eğer ivme oranı artarsa, zaman içerisinde itici kuvvetin öylesine güçlü olduğu öyle bir noktaya gelinecek ki bu kuvvet kütleçekimini ve diğer temel kuvvetleri bastıracak. Caldwell'e göre bu 20 milyar yıl sonra olacak: "Genişleme o kadar hızlanacak ki, bütün bağlı cisimleri paramparça edecek. Galaksi kümelerini paramparça edecek. Yıldızları paramparça edecek. Gezegenleri ve güneş sistemlerini paramparça edecek. Ve sonunda bütün maddeyi paramparça edecek." Zamanın sonundan önceki son 10-19 saniyede atomlar bile parçalanacak.
Bu senaryonun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bundan sonra yapılacak araştırmalar karar verecek. O zamana kadar bu alan spekülasyona açık.
1 beğeni · 0 yorum

Vahid Mammadov

@vahidmammadov

Kosmos qaranlığı, böyüklüyü, hadisələri ilə maraqlı, qarmaşıq və araşdırmaya dəyər olmuşdur. Bu səbəbdən insanlar hər dövrdə kosmosla maraqlanmışlar və davamlı kosmosu araşdırmaq üçün ixtiralar düzəldilmişdir. Teleskop bu sahədə çox önəmli bir alətdir. Dövrlər ötdükcə insanlar daha güclü teleskoplarla kosmosu araşdırmış, kosmos haqqındakı məlumatlarını artırmışlar. Beləliklə marağını aradan qaldırmağa başlayan insanlıq bununla kifayətlənməyib uçaraq daha çox məlumat toplamaq istəmişdir. İnsanlığın uçmayı kəşf etməsi ilə Dünyanı əhatələyən yaxın kosmos haqqındakı məlumatlar, daha da artmaya başladı. Nəhayət güclü raket silahları, süni peyklər, Aya pilotlu və pilotsuz raketlər göndərilməsi, süni peyklərin inkişaf etdirilməsi, çox güclü radio teleskoplar ilə kosmosun dərinliklərinin araşdırılması, XX əsrin ikinci yarısında insanlığın kosmos haqqındakı məlumatlarını önəmli səviyyədə genişlətdi. Həmçinin insanlar kosmosu araşdırmaq üçün "Astronomiya" elmini yaratdı.

Həmçinin nəzəri fizik və astronomiya mövzusunda inqilab yaradacaq fikirlər ortaya atan A. Eynşteyn kimi alimlərin kosmos mövuzusunda ortaya atdıqları bir çox nəzəriyyə, müşahidəçilərin kosmos üzərinə verdikləri kəşflərin məntiqli bir şəkildə açıqlamasını təmin etdi.
1 beğeni · 0 yorum

Vahid Mammadov

@vahidmammadov

Rusiyada laboratoriya siçanı heykəli olduqca mənalı formada bir DNT ipini hörən siçan olaraq təsvir edilmişdir. Sitologiya və Genetika İnstitutu digər laboratoriya heyvanlarını da şərəfləndirmək üçün bu heykəlin və mümkün başqa heykəllərin də daha çox önə çıxmasını ümid edirmiş, bu heykəl ilə bağlı nəşrlərdən oxuduğum qədərilə. Yolunuz o tərəflərə düşsə və heykəli görmək istəsəniz, Novosibirskdə Sitologiya və Genetika İnstitutunda park bənzəri bir sahədə yerləşir.

Bu arada alimlər heyvan təcrübələrini əvəz edəcək yeni yollar axtarırlar. İnsan toxuma və orqanlarının bənzədildiyi bir çip üzərində orqan inkişaf etdirmək də bu səyin arasında sayıla bilər. Hətta müxtəlif tədqiqat sahələrində bu çip üzərindəki orqanları tətbiq etməyə başlayıblar artıq.

Əslində bu mənalı heykəlin varlığını sizlərlə ilk dəfə 2016-cı ildə bölüşmüşəm. https://www.facebook.com/...077058685734912

Dərmanların inkişaf etdirilməsi kimi xəstəliklərin genetika, molekulyar və fiziki mexanizmlərinin başa düşülməsində laboratoriyalarda istifadə edilən heyvanlar böyük bir əhəmiyyətə sahib olublar.
1 beğeni · 0 yorum