ara

ruhadam

Yarınlar kalleş dolu, mert olan her düne yan

ruhadam

@ruhadam

Deli Hüseyin Paşa
Deli Hüseyin Paşa
4. Murat dönemidir...

Kimine göre Bursa'nın Yenişehir'inden, kimine göre de Kastamonu'dan gelen Hüseyin adlı bir Türk delikanlısının şansı yaver gitmiş; Osmanlı Sarayı'nın "odun" işlerine bakmaya başlamıştır. Saray'daki ünvanı da "Zülüflü Baltacı"dır.

Hüseyin, işini hakkıyla yapar. Okumuş değildir. Anadolu Türkünün fazla okumasına zaten gerek de yoktur; o, bunu bilir... Devlete okumuş, güvenilir adam yetiştirmenin yolu bellidir.: Enderun!

Saray'ın bağdırndaki Enderun'a yeteri kadar Hıristiyan çocuğu alıp, okutarak "adam edip", onları yeri geldikçe devletin makamlarında kullanmak bir Osmanlı yasasıdır.

Türk'e ne gerek vardır!

Oduncu Hüseyin, Anadolu'nun bozkır çiçeği ile bezeli özgür yaylalarında büyümüş; arı-duru havasını solumuş; güreş tutarak eğlenmiş, pazusu kuvvetli bir Türk delikanlısı idi.

O kirlenmemiş bir bozkır rüzgarıdır, Saray'ın boz bulanık atmosferinde esen!

Zeka gücüne itibar edilmediğine göre; o da, pazu gücüne önem veriyordu. Başka "Zülüflü Baltacılar"ın iki seferde taşıyacağı odunu o, bir defada taşıyordu... Bu hareketlerinden dolayı adı deliye çıkmıştı.

Odunu fazlaca taşıyor, saatlerce yorulmadan odun kırıyordu; ama, aklı hep İran'dan gelen yay'da idi...

İran Elçisi, Osmanlı'ya "armağan" olarak bir kurulu yay getirmiş: "Bu yayın kirişini çıkarıp, tekrar kuracak bir yiğit, Osmanlı mülkünde acep var mıdır?" diye bir soru ortaya atarak, armağanını vermişti!

Elçi, bu yayı Osmanlı mülkünde kimsenin çekemeyeceğini sanıyordu. Yay, İran'da hazırlanmıştı...

İran bu yayı, "armağan" bahanesiyle Osmanlı'nın kucağına atmakla; Osmanlı'nın başına bir büyük dert sardığının farkındaydı...

Gerçekten, İstanbul ve çevresi aranmış, taranmış ama; bu yayı değil bozup kurmak; kirişini bile oynatacak bir yiğit bulunamamıştı!

Bu uğursuz yayı çekecek biri bulunduğunda, derhal Saray'a gönderilmesi için her yere el altından adamlar salınmıştı ama ne çare ki günlerdir hala bir ses çıkmamıştı...

Devlet adamları, İranlı Elçi'nin başlarına sardıkları bu "milli belayı" bir an önce defetmek için yoğun çaba harcıyorlardı. Bu uğursuz yayın hakkı verilmedikçe, devlet adamlarına huzur yoktu. Aslında Elçi'ye belli etmiyorlardı ama, içten içe, kendilerini İran karşısında yenilmiş sayıyorlardı... Bağdat'ı fethetmiş bir Sultan Murat, bu aşağılanmaya dayanamazdı!

Hele, Elçi'nin sofra başında veya vezirlerle konuşurken işi şakaya getirip; "Bizim yay ne alemde?" diye sormasına, verilen yanıtlar "Biz onu önemsemiyoruz" gibisindendi ama içleri yanıyordu...

Gerçek şu ki; İran, Osmanlı'nın gücü ile alay ediyordu!

Bu "mel'un" yay, Saray'da kızlar Ağası'na emanet edilmiş; o da duvara asmıştı. Yay, Ağa'nın odasındaki duvarda, kendisini hakkıyla kullanacak bir Osmanlı yiğidini bekliyordu...

Deli, Hüseyin, odaya her odun getirişinde gözünü yay'dan ayıramıyordu... İçinden o yayı alıp çekmek geçiyordu ama; "yayı çekerken üstüme Ağa gelir de; "niçin burnunu görevin olmayan işlere sokarsın?" diye azarlarsa korkusu, kendisini engelliyordu...

Bir gün dayanamadı; yayı duvardan aldığı gibi, çekmeye başladı. Hiç zorlanmadan kirişinden çıkarıp bozdu. Tam tekrar kuracaktı ki, diğer Baltacılar "Ağa geliyor" diye, kendisini uyardılar. Hüseyin de, Ağa'nın hışmına uğramak korkusundan, telaşa kapıldı ve yayı kurmadan duvara astığı gibi odadan fırlayıp, koğuşuna gitti...

Ağa, odaya girince, günlerdir olduğu gibi uğursuz yaya nefret dolu bir bakış daha fırlattı...

Fakat o da ne? Yay, bozuk durumdaydı! Derhal Kethüdasını çağırarak:

-Bu yayı bozanın kim olduğunu sordu.

Kethüda saklayamazdı:

"Ağam, Deli Hüseyin odaya odun getirdiğinde bu yayı bir kaç defa çekti... Sizin geldiğinizi duyunca korkusundan kaçtı" dedi.

Kızlar Ağası, bu sözlere değil kızmak; sevincinden ne yapacağını şaşırdı... Hemen Deli Hüseyin'i buldurdu. Karşısında bir kaç defa yayı çektirdi, bozdurdu, tekrar kurdurdu...

Ve bu mutlu haber, 4. Murat'a aynı gün ulaştırıldı.

Deli Hüseyin, giydirildi, kuşatıldı ve Padişahın huzuruna çıkartıldı.

Sultan Murat:
-Yiğit hele bir çek bakalım şu yayı, dedi.

Deli Hüseyin, yayı birkaç defa çekti, bozdu, tekrar eski haline getirdi. Deli Hüseyin yayı bozup dağıttıkça, Sultan Murat sevinçten, sadece:
-Yüzün ak ola... İki cihanda berhüdar olasın... diyor, başka birşey demiyordu.

4. Murat da hiç vakit kaybetmeden İran Elçisi'ni davet etti.

Saray'da yenilip, içilirken, her zaman olduğu gibi, Elçi:

-Bizim yay ne alemde? diye sordu.

4. Murat günlerdir omzunda taşıdığı bir yükün ağırlığı kalkmış insanların rahatlığıyla:
-Hangi yay? dedi.

-Şu benim İran'dan getirdiğim yay...

-Haa.. o mu? Biz onu hepten unuttuk... Siz o yayın kirişini bile çekecek adam bulamaz diyordunuz... Osmanlı mülkünde onun için pehlivan adam aramamıza gerek yoktur. O yayı, sarayımın oduncu bile çeker, dedi ve Deli Hüseyin'i çağırttı.

Deli Hüseyin, İran Elçisi'nin huzurunda o "çekilemez" denilen yayı, bir çekişte paramparça etti! Elinde kalan parçaları ile de, yaş söğüt dalını büken çocuklar gibi oynadı...

--------------------

Daha sonra Deli Hüseyin saray odunculuğunda terfi ederek Paşa ünvanı aldı ve müthiş başarılara imza attı. Fakat bu yükseliş onun sonunu da getirdi. Dönme ve devşirmelerin kumpaslarıyla Padişa 4. Mehmet'in ve Şeyhülislam'ın onayıyla Aralık 1658'de boğularak öldürüldü. Kahramanlıkları çok uzun yazmak isterdim ama birkaç saatimi alacak gibi malesef o kadar vaktim yok. Diyebilirim ki Gazi Osman Paşa gibi bir şahsiyet, müthiş bir komutan... Venedikli ressamlar, Deli Hüseyin Paşa'yı "Kaytas" adlı atı üzerinde gösteren tablolar yapmışlar ve bu tablolar Avrupa'da kapışılmış.
kübra (@namtenahi)
O zaman "canlı"ya!
20.09.17 beğen 2 cevap
Gayb (@gayb)
Deli Hüseyin Paşa devşirme ve dönmelerin ne ilk ne de son kurbanıydı...
21.09.17 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

15 Eylül 1918 - Nuri Paşa
15 Eylül 1918 - Nuri Paşa




Yazın evvelinde Gence çölünde
Çıhıblar yene de dize laleler
Yağışdan ıslanan yaprağlarını
Seripler dereye düze laleler

Heyalımdan neler gelib ne geçer
Yaz geler ellere durnalar göçer
Bulağlar semaver ağ daşlar şeker
Benzeyir çemende köze laleler

Meylim üzündeki gara haldadır
Hicranın elacı ilk vüsaldadır
Ne vahdır aşığın gözü yoldadır
Bir gonağ gelesiz bize laleler

ruhadam

@ruhadam

YENGEÇLER VE İNSANLAR
YENGEÇLER VE İNSANLAR
Belli bir yengeç türü vardır ki, kolay kolay yakalanamaz. Bu yengeç türü, her yengeç tuzağından sıyrılacak kadar zeki ve hızlıdır, fakat sahip oldukları insani bir özellik yüzünden her gün bu yengeçlerin binlercesi avlanıyor.

Yengeçleri yakalamak için kullanılan tuzak aslında çok basit bir düzeneğe sahip; üst tarafı açık tel bir kafes. İçine yem yerleştirilen kafes suyun içine konuluyor. İlk yengeç gelip kafese giriyor ve yemi yemeye başlıyor. İkinci bir yengeç onu takip ediyor ve sonra diğerleri... Sonunda yem bitiyor. Yem bitince yengeçlerin ağzı açık kafesten çıkıp gitmesini bekliyorsanız, yanılıyorsunuz. Aslında bunu kolaylıkla yapabilirler, ama yapmıyorlar. Bunun yerine kafeste kalmaya devam ediyorlar. Yem bittikten sonra bile başka yengeçler gelip onlara katılıyorlar. Hepsi birlikte hapis hayatı yaşamaya başlıyorlar.



Niye mi? Yengeçlerden bir tanesi kapanda daha fazla kalmaya gerek olmadığını düşünüp kapanı terk etmeye kalkarsa, diğer yengeçler hemen üzerine çullanıp onu durdururlar. O ne kadar çabalarsa çabalasın, onu her defasında kafesin dışına gitmekten alıkoyarlar. Eğer inat ederse, tırmanmasını engellemek için kıskaçlarını koparırlar. Eğer daha da inat ederse, onu öldürürler. Yengeçler, çoğunluğun zoruyla kafesin içinde kalır. Kafes sudan çıkartılır ve afiyetle yenmek üzere lokantalara götürülürler...

Bu tür yengeçlerle insanlar arasındaki en önemli fark, yengeçlerin suda, insanların ise karada yaşıyor olması. Biz size, iki ayaklı kara yengeçlerine karşı uyanık olmanız için birkaç ipucu verelim. Yengeç-insanlar genellikle fiziksel güç kullanmazlar. Genelde güç kullanmalarına ihtiyaçları bile yoktur. Daha etkileyici metotları vardır onların: İmalı sözler söylemek, kuşkuya düşürmek, alay etmek, küçümseiyici davranışlar, hor görmeler, dudak bükmeler, gurur kırmalar, utandırmalar ve sataşmalar, takılmalar, yalanlar ve daha neler neler...

"Yengeç-insanlar" tarafından incitilmek, yaralanmak ve yok edilmek istemiyorsanız, siz siz olun, onların düştüğü tuzaklara düşmeyin!

---------

Arasıra rastgele bir sayfa belirleyip, açıp okuduğum bir kıssadan hisse kitabından bugün payıma düşen bu bilgiydi, sizinle paylaşmak istedim...

11 beğeni · 3 yorum · Biliyor musun? ·
Gayb (@gayb)
Güzel bir paylaşım :)
18.09.17 beğen 1 cevap
AFD (@afd)
Pavurya bir yengeç türü. Bu şarkı da benden olsun. Çok sevdiğim bir şarkıdır. https://youtu.be/fsMhSuBH34E
18.09.17 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

Müzik Ne Büyük Bir İcat
8 beğeni · 2 yorum · Müzik Kutusu ·
Alicia Nash (@alfa)
İyi geldi, eyvallah.
13.09.17 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

FELSEFE-MATEMATİK KİTAPLARI CAİZ Mİ?
Şehit Ali Paşa, aslında bir kitap kurdu idi. Binlerce kitabı vardı. Kitaplarının yalnız fihristi dört cilt tutuyordu. Özellikle Mora seferi sırasında eski Yunan kültür hayatına ait pek çok kitaplar getirmişti.

Ali Paşa'nın şehadeti üzerine, gelenek gereğince el konulan malları arasında özellikle Mora'dan getirilen kitaplar vardı...

İşte bu kitaplar, zihinlere çöken, aklı felç eden o köhne zihniyetin ortaya çıkmasına vesile olacaktı...

Gelişmeler şöyle olur:

Padişah, bu kitapların vakfının şer'an caiz olup olmadığını Şeyhülislam Ebu İshak İsmail Efendi'den sorar. Şeyhülislam Efendi'nin verdiği yanıt çok ilginçtir. Efendi, "Felsefe, tarih,astronomi kitaplarının vakfı caiz değildir" diye fetva verir!

Bu hüküm üzerine Padişah 3. Ahmet, Ordu Kadısı Sun'ullah Efendi'ye gönderdiği Hattı-ı Hümayun'da şöyle demek zorunda kalır:

".... Üç cillte mestur olan kitaplarının, defterlerinde yazıldığı üzere her bir fenden olanı başkaca ve alelicmal defteri ve Mora Seferi avdetinden sonra aldığı kütüp henüz bu defterlere kayıt olunmağla anların bile defterleri mazbut ve hususu mezkür a'lemül ülema-ül mütebahhirin, bilfiil Şeyhül İslam ve müftü-el-enam olan Mevlana Ebil İshak İsmail Adam, Allah-ü Teala fazluhundan istifa olundukça kütübükasiresi olan Zeyd'in Felsefe ve Nücum ve Ekazib ile meşhun olan eş'ar ve tevarihe müteallik kitapları bile vakıfta bilel olamaz. Ol makule kütübün vakfı mütearif değüldür deyu fetvayı şerife verilmekle...

Kısacası Padişah diyor ki: Şeyhülislam'ın verdiği fetvaya göre Ali Paşa'nın kitapları arasında bulunan felsefe, tarih ve astronomi-matematik kitaplarını millete okutmak dinen caiz değildir!

Ve bu kitaplar halka sunulmuyor...

Avrupa'da bilginin, bilimin heyecanı sürerken, Farabi'nin, İbni Sina'nın, Uluğ Bey'in yüzlerce yıl önce okuyup faydalandığı kitapları, Osmanlı Şeyhülislamı Ebu İshak İsmail Efendi, 18. yüzyılın başında, "din adına caiz değildir" diye, gerçek dışı bir hüküm ile Türkler'den-Müslümanlar'dan esirgeyebiliyordu1
Gülcan (@gulcann)
Felsefeye karışmam da matematik caiz değildir. 😣
12.09.17 beğen 2 cevap

ruhadam

@ruhadam

YEMEN ZIRHI
4 beğeni · 9 yorum · Biliyor musun? ·
Hayata Gülümse (@hayatagulumse998)
Bunun gibiler halâ dikkate alınıyorsa pes doğrusu
09.09.17 beğen 1 cevap
TÜLaY (@tulayy)
A,an tanrim inanamiyorum
09.09.17 beğen 1 cevap
TÜLaY (@tulayy)
Kesinlille ben de almaliyim ☺
09.09.17 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

LALE!
LALE!
Lale!
Ne "efsunkar" bir çiçekti o!
Onsuz mutluluk yarım, onsuz insan boş, onsuz hayat anlamsız!
Lale, bir eşsiz hükümdardır o gönül dünyasına...

Bütün sohbetler onun üstüne kuruluyordu; "Ali Efendi, bahçesinde bir lale türetmiş; gören bayılıyormuş..."

Halka da bulaşmıştı bu lale salgını!
Lale "modası" ortalığı kasıp kavuruyordu.
Ne var ki, lale fiyatları "kese" yakıyordu. Bu duruma devlet derhal el koydu: 1722 yılı Eylül'ünde padişah 3.Ahmet bir ferman yayınlayarak, her lalenin fiyatının belirlenmesi için İstanbul Kadısı'na buyruk verdi!

O kadar pahalanmıştı ki lale fiyatları; hele şu "Mahbub" adı verilen lale soğanı yok mu? Hınzıra güç yetmiyordu ki alına! Tam bu sırada önüne gelen "Benim lalem daha değerlidir demez mi?

Lale piyasasında, haksız kazançlar başını almış gidiyordu. İstanbul az kalsın karışmak üzereydi... 239 çeşit lale, devletin düzenini sarsıyordu!

Devlet, bu duruma yine seyirci kalmadı; Mahkeme kararıyla Vefalı Mehmet Bey'in yetiştirdiği "Nize-i rummani" isimli laleye en yüksek fiyat biçildi ve ortalık duruldu.



Zevkler alabildiğine incelmiş, davranışlar "nezaketin doruklarındaydı... Ne var ki; Veziriazam Damat İbrahim Paşa'nın arada bir kendini kaybettiği de söyleniyor; sözgelimi İstanbul Kadısı Zülali Hasan Efendi'nin karısına cinsel tacizde bulunduğu iftirası da yayılıyordu. Dedikodu üretenler bununla da kalmıyor; Kağıthane'de yanından geçen kadınların yaşmaklarını hedefleyerek; usta bir nişancı gibi altın attığı, attığı altınların hiçbirinin yere düşmeden kadının yaşmağının içini bulduğu, sözleri dillerde dolaşıyordu...

Kuşkusuz bunlar, İbrahim Paşa'yı çekemeyenlerin sözleriydi...

Kimse bu dedikodulara kulak asmıyor; herkes Nedim'in şarkı ve gazelleriyle coşuyordu:

"Erişti nevbahar eyyamı, açıldı gül-ü gülşen;
Çırağan vakti geldi, lalezarın didesi ruşen.
Çimenler döndü ru-yü yare reng-i lale vü gülden,
Çırağan vakti geldi, lalezarın didesi ruşen"

Aynı yıllarda, Osmanlı mülkü Anadolu'da Ercişli Emrah'da şöyle diyordu:

"Tutam yar elinden tutam,
Çıkam dağlara, dağlara!
Olam bir yaralı bülbül,
İnem bağlara, bağlara!"

Bu arada, Veziriazam Damat İbrahim Paşa, hiç boş durmuyor çalışıyordu.
Damat Paşa, çok şeyler yaptı.
Ailesinin tüm üyelerini devletin en üst makamlarına getirdi. Anadolu'da doğduğu köy olan Muşkara'yı görülmedik biçimde imar etti ve Nevşehir adını verdi. Anadolu'ya bir başka önem daha verdi: Kütahya'nın ve İznik'in o zarif çinilerinin etkileyici görüntüsü herkesi hayran bırakıyordu. Bunu haber aldı ve önemle üzerinde durdu. Ne var ki, çinicilik yıllardır ihmal edilmiş, Kütahya ve İznik bu konuda bir "sahip" bekliyordu... Damat İbrahim Paşa sahip çıktı. Çiniciliği yeniden öne çıkardı. Ancak bunları ne Kütahya'da, ne de İznik'te yaptı; İstanbul dururken Anadolu'ya ne gerekti? Ustalar getirtti İznik'ten, Kütahya'dan İstanbul'a çini fabrikası kurdu.

Gerçekten çok güzel işler de yaptığı oluyordu: İstanbul'da iki kumaş fabrikası kurdurdu ve pek çok yabancı kitap tercüme ettirdi.

Bir aksilik oldu...

"Şan" için sürdüğü İran savaşı devam ederken, cephelerden yenilgiler gelmeye başladı. Durum çok nazikti... Oysa yıllardır sürekli savaş halinde olan Doğu'daki vilayet askerlerinin kazandığı her küçük zafer için, İstanbul'da ne eğlenceler düzenliyorlardı! Hatta o yıllarda, İran'ın barış önerilerini bile kabul etmemişlerdi. Şimdi ise, İran barış yapmayı istemiyordu!

İşler tümüyle sarpa sarmaya başladı...

Yoksul halk, yıllardı ancak "seyrettiği" eğlencelerin baş mimarı Damat İbrahim Paşa'ya karşı sesini yükseltir oldu.

Durum ahimdi ve tez elden İran cephesinde bir zafer kazanılmalıydı... Ama nasıl?

Sonunda, kendine göre bir çare buldu. Padişah, 3. Ahmet, orduların başına geçer ve İran cephesine gider ise; Osmanlı ordusu şevke gelir; zafer de kazanılır!

Durumu padişaha arzetti. Padişah 3.Ahmet bu teklifi kabul etti. Bunun üzerine Revan, Tiflis, Gence, Kars ve Van muhafızlarına gönderilen fermanda özet olarak şöyle denildi: "Kaleleri şiddetle koruyun. Hiçbir ihmal göstermeyin. Savunmada ihmali olanlar, atalarımın başı için yemin ederim ki; kuş olsalar elimden kurtulamazlar. Ordumla geliyorum. Hazırlık yapın!

Ayrıca, Anadolu'daki geçit yerlerinde bulunan Vilayet ve Sancaklar'a buyruklar gönderilerek: "Padişahın ordu ile İran üstüne yürüyeceğini, dolayısıyla konaklama yerlerinin tespiti çalışmalarına başlaması", istendi.

Yol güzergahı konusunda ön hazırlıklar böylece tamamlandı.

Veziriazam Damat İbrahim Paşa, İstanbul'da da, sefer konusunda yapılması gerekenleri eksiksiz yerine getirdi: 1730 yılı 31 Temmuz'unda Padişah tuğları çıkartılarak Üsküdar'a götürülüp dikildi. Kapıkulu ocakları tamamen Üsküdar'a geçti.

Herşey hazırdı. Sadece, Padişah 3.Ahmet saraydan çıkıp gelecek ve ordu yürüyecekti...
Aynı gün Damat İbrahim Paşa, saraya giderek padişahın huzuruna çıktı:

"Her şey hazır. Vakit geldi. Ordunuzun başına saadetle buyurunuz" dedi.

Veziriazamın sözlerini dinleyen 3.Ahmet kısa bir süre düşündü... İstanbul'dan ayrılacak; Anadolu'nun o yollarında sefere çıkacak... Ya eğlenceler? Bu olacak şey değildi!
Padişahın yanıtı çok kısa oldu:

"Sefere gitmeyeceğim!"

Nevşehirli İbrahim Paşa kulaklarına inanamadı. Bu kadar hazırlıktan sonra, Yeniçeriler, Padişahlarının başlarına geçmeyeceğini bir öğrenirlerse, kesinlikle isyan ederlerdi! Nitekim bu haber Üsküdar'daki Yeniçeri Ağası Hasan Ağa'ya varınca, o da can korkusuyla aynı düşüncelerini Saray'a iletmişti.

Nevşehirli, Padişaha Yalvarmaya başladı.

Padişah 3.Ahmet, istemeyerek Sancağı Şerif'i çıkartıp Üsküdar'a vardı. Fakat ayakları bir türlü gitmiyordu. Bir ara "Ben Üsküdar'da kalayım ordu gitsin" dedi... Sadece padişah değil; Damat İbrahim Paşa'nın devletten en üst makamlar verdiği oğulları da İstanbul'un o baş döndürücü havasından ayrılmak istemiyorları.

Bütün bu olan-biteni Üsküdarda bulunan Yeniçeriler duydu ve isyan başladı!

Üsküdar'daki bütün devlet adamları tekrar Saray'a kaçtı.

İsyancıların başında Arnavut Patrona Halil ile Ulah Muslu Beşe vardı...

İsyan öylesine alevlendi ki, kısa sürede padişah ve diğer devlet görevlileri sinerek; her biri, isyancıların buyruklarını dinleyip, yerine getiren emir kulu oldu.

İsyancılar:
"Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ve tüm "damatlar" öldürüsün!" dediler.

Padişah, öldürttü ve cesetlerini önlerine attı!
Padişah, isyancıların istediği her şeyi yerine getirdi ve sonra da tahtını yeğeni olan şehzade olan Şehzade Mahmut'a devretti.

Şehzade Mahmut, 1. Mahmut olarak Osmanlı Padişahı oldu.

Bu isyanda, Patrona Halil ve arkadaşları, kuşkusuz birer piyondular. Bu isyanın da gerisinde birileri vardı.

Bütün zevk ve sefa yerleri, köşkler, saraylar yıkılarak yerle bir edildi!

Ve böylece, yüzyıllar sonra "Lale Devri" anılacak olan bir devir kapandı.

1. Mahmut, isyancıların öncülerini teker teker öldürttü Bu arada, isyancı öncülerinin çoğu, İstanbul hamamlarında tellak olarak çalışan Arnavutlar idi. Bu durum devletin dikkatini çekti. Padişah 1.Mahmut, 1730 yılında bir ferman yayınlayarak, Türk'e önem verdi. Fermanında özet olarak şöyle dedi:

"Bundan böyle, İstanbul hamamlarında Türk'ten başka kimse tellak olarak çalıştırılmayacak!"

Kuşkusuz Türkler minnetkar kaldı!

Bu da bir şeydi!

Gayb (@gayb)
Ama o dönemlerde saraya Türk'ün oduncu olarak bile girmesi hayra alamet değildi. Adı üstünde Türk hamamı! Hamam neyimize yetmiyordu.
18.09.17 beğen 1 cevap
Hasan ÖZDEMİR (@hsnzdmr60)
Hülâsa; lâlenin eğlâl oluşu, Lâlenin hakîkat deryasına dalış hâlidir. der büyük üstadlar, bu manada bakılırsa, lalenin anlamı daha büyüktür, O güzelliği, O büyüklüğü bize farklı anlamlar katıyor.
18.09.17 beğen 2 cevap

ruhadam

@ruhadam

Dilaver Cebeci
Dilaver Cebeci


MAVİDE

Ürperir eşyada yumuşak bir iz,
Bilemezsiniz dostum, siz bilemezsiniz
Burada her gece bir çılgın zafer;
Her gece bir mağlup kahraman vardır!

Ve sonra bir şafak sarışın mahçup
Sıyrılır gözlerden gecenin sisi,
Başlar o tertemiz barış mavisi...
Mavide her derde bir kesin çare
Mavide!
Mavide, siz bilemezsiniz,
Her türlü ah için bir aman vardır!

Babil'in karanlık sokaklarında
Ben yarı üryan, yarı uykulu
Çok eski bir hikayedir bu,
Babilden çok eski
Siz bilemezsiniz
Milad'a bir hayli zaman vardır.

Dilaver Cebeci
Feyzanur (@vareste)
Canlı ! :)
05.09.17 beğen 1 cevap
Gayb (@gayb)
Capcanlı :)
08.09.17 beğen 1 cevap
Korkmaz. (@kgk)
Sitare isimli şiirini pek severim.
08.09.17 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

Kıymetli bir dostumuzdan hediye gelen bu güzel kitabı okumaya geldi sıra...




Türkler, devlet üst yönetimine ancak tesadüfen gelebildiler. Sözgelişi, Türk Çandalı'dan sonra, sadece 150 sene içinde Osmanlı Devleti'ni yöneten otuz yedi veziriazamın "dördü" Türk, diğer "otuz üçü" devşirme ve dönme sisteminden gelecekti. Doğaldır ki bu sayı, Osmanlı yıkılana kadar, Türkler aleyhine daha da artacaktı...
Fakat Müzeyyen 🌹 (@buderinbirtutku)
,
25.08.17 beğen 1 cevap
üzümcü (@uzumcu)
Kitabı okuduktan sonra Osmanlıda Türklüğün köreltildiğini düşünmüştüm.Bu yazar İlber ortaylı nın olduğu bir programa bağlanmıştı.İlber Ortaylı yı dinlediğimde fikrim değişti
25.08.17 beğen 2 cevap
/ 54