ara

ruhadam

Yarınlar kalleş dolu, mert olan her düne yan

ruhadam

@ruhadam

Müzik Ne Büyük Bir İcat


11 beğeni · 1 yorum · Müzik Kutusu ·

ruhadam

@ruhadam

Selçuk Yurdunu Sularken Bereketli Terim
EK 1
-Kurumuş bitki olan fotoğrafı çektiğim yer; Taşlıca Köyüdür, bu köy tarihimizde çok önemli bir değere sahiptir. Anadolu Selçuklu Devleti Hükümdarı Alâaddin Keykubat, Başköy Rum kalesini fethetmek üzere yol üzerindeki Taşlıca köyüne uğrar. Burada, yıllar önce gelip yerleşmiş kadın Erenlerden Kırmızı Ebe ve Oğlu Oruç yaşamaktadır. Kırmızı Ebe Türk askerlerini karşılar ve kendilerine ayran ikram etmek ister. Yayıkta yeni çalkadığı taze ayranı, oradaki taş oluğa döker. Bütün asker de hem ayran içmek hem de kaplarını doldurmak için sıraya geçer. Herkes ayran içip kabını doldurduğu halde, taş yalakdaki ayran hiç tükenmez. Bu arada, ayran içip kaplarını dolduran askerlerle Kırmızı Ebe arasında şu diyalog yaşanır

Doldurun Gazilerim,

Doldur Ana,

Doldurun yavrularım,

Ana, dolu,

Bütün bir orduyu, bir bakraç ayran ile doyurduğu, Sultan’ın kulağına gider ve Kırmızı Ebe’yi huzuruna davet eder. O’ nda gördüğü keramet ile etkilenir ve çevre toprakları oğlu Oruç Gazi’ ye yurt olarak bağışlar.

-At arabası tekerleğinin fotoğrafını çektiğim yer ise; Kazan'dır bugün adı Kahramankazan olarak değiştirildi. Kazan adı 1402 yılında Timur ile Osmanlı arasında yapılan Ankara Savaşında verilmiştir. Osmanlı orduları bu bölgede dev yemek kazanları kurmuşlar ve savaştan bu kazanlar bölgede kalmış ve bölge Kazan adı olarak kalmış.

-Eski bakkal, köpekli, camili, ve virane evlerin fotoğrafını çektiğim yer ise; Ünlü Gezgin Nurettin Çelebiye Göre, zamanın birinde göçebe insanlar üçbaşa köyüne gelirler ve onlardan köy kurmaları için yer isterler üçbaşlılarda derki bize uzak olunda gidin deey şöylelek bir yere yerleşin derler göçebe insanların yetişdirdiği beyaz bir doğan varmış bu doğanı uçuralım doğanın konduğu yere yerleşelim derler doğanı uçururlar ve şimdiki akdoğan köyünün yere konduğu yere yerleşirler ve beyaz doğanın adı akdoğan olur ve köyün adı Akdoğan olarak kalır.

-Ördeklerin, kütüğün içindeki çiçeklerin ve eski bisikletin olduğu fotoğraf ise; bir Tımardır, burada Tımarlı Sipahi dediğimiz askerler yetiştirilmiş zamanında. Dönemim Osmanlı Padişahı IV. Mehmet (Avcı Mehmet) tarafından, 1651 yılında tımarlı sipahi yetiştirilmek üzere İzbeli Ailesi’ne verilmiş. Ayrıca şu anki sahiplerinin atalarından Hafız Selman İZBELİ, Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kadınlar Kolu kurucularından ve Kastamonu’da ilk kadın meclisi üyesi, sıkı bir Atatürk hayranı ve kendi deyimiyle bir “Cumhuriyet kadını”imiş…

Fotoğrafların coğrafyası böyle işte... 24.07.17
kübra (@kubra94)
"Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı
Unutulmuş şekilleri taşıyan bulutlar
Bir gökyüzü genişliğiyle ruhuma dolar
Otların üstüne sırt üstü yatmanın tadı" köpeğin bakışlarında gizlenmiş bir hüzün var. Pek bir mahzun bakıyor.
22.07.17 beğen 1 cevap
bâd-ı muattar (@reyhandundar)
"Yayla rüzgarları geçer içimden" yine etkileyici bir paylaşım. Eski yapılar her zaman gizemli havasını korumuştur benim için
22.07.17 beğen 2 cevap
bâd-ı muattar (@reyhandundar)
Fotoğraflarını takip ettiğim birisine nereli olduğunu sormuştum. Gülmüştü ve "Anadolu denizinde bütün hazineler birbirine benzer." demişti. Bir kere daha gördüm ki, çok haklıymış. Gözler görmeyi bildikçe, Anadolu'nun hazineleri tükenmeyecek.
22.07.17 beğen 2 cevap

ruhadam

@ruhadam

Dayı Oğlu Şu Evrağa Bir Bakar Mısın?
8 beğeni · 11 yorum · Komik ·
Gülcan (@gulcann)
😂😂 Tanımıyorum işte kimseyi 😢
20.07.17 beğen 2 cevap
Gülcan (@gulcann)
Bir adet bakan, bir adet milletvekili, bir tane de belediye başkanı akrabaya ihtiyacım var. Mümkünse iktidar partisinden olsunlar. 😁 Ama bunlar olmazsa da çok şey yapmayın direk Cumhurbaşkanıyla akraba olsam da yeter. 😇
20.07.17 beğen 4 cevap
Nisf (@nisf)
Gidip tanışalım ya nasıl tanışılıyosa.
20.07.17 beğen 2 cevap

ruhadam

@ruhadam

Yeni Bir Betik Daha
Ruh Adam kitabında da bahsi geçen bu kitabı uzun süredir okumayı istiyordum, başlamak bugüne kısmetmiş...

-----------

Kitabın ilk iki paragrafı:

Bir hikaye yazsam onu mevzu seçerdim; bir efsane donatsam, onu alır işlerdim. Zira o, şiir de olur masal da olur, kıssa da...

Daha, daha neler olmaz, neler?... Aşk ve hamaset destanı, mey ve mahabbet fermanı, bu yanık gönülden derya misali, gece demez gün demez akar durur. Cemiyetin görünmez temellerinin oturduğu bu sağlam toprak, bu bereketli zeminden daha neler ve neler fışkırmaz?

-----------

Rastgele bir sayfa çevirip bir paragraf seçiyorum:

Varlık aleminde görünür ve görünmez her şey insana aşıktır. Her şey sessiz bir vurgunlukla şu özleyiş yalvarasını okur: "Beni anla, beni yen, beni kullan. Yaradılışımın manasına kavuşmaklığım senin eline verilmiştir, ademoğlu beni hasretime ulaştır, senin zafer anıtında ben malzeme olayım..."
Gülcan (@gulcann)
😊Abi o küçük küçük parmaklar kızına mı ait? Benim yerime de öpüver ponçiği 😁
20.07.17 beğen 2 cevap
Gayb (@gayb)
:)
20.07.17 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

Orhan Şaik Gökyay




Geçen sene Kastamonu'yu gezme fırsatı bulmuştum, birçok ilçesini gezdim gördüm, güzel bir ilimiz. İnebolu ilçesini gezerken ilçe merkezinde Orhan Şaik Gökyay'ın ve Oğuz Atay'ın heykelleriyle karşılaştım. Bu vesileyle size biraz internetten bulduğum bilgilerle Orhan Şaik Gökyay'dan bahsetmek istiyorum.

---------------------------

16 Temmuz 1902 tarihinde babasının öğretmen olarak görev yaptığı İnebolu’da dünyaya geldi. İlköğretimine Kastamonu’da başladı. Kastamonu idadisinin dokuzuncu sınıfında okurken, ailesinin maddi sıkıntıya düşmesi sebebiyle öğrenimine ara verdi.

Katip olarak Özel İdarede çalışmaya başladıktan sonra edebiyatla ilgilendi. İlk şiiri Kastamonu’daki Açıkgöz gazetesinde 1922 yılında yayınlandı. Aynı yıl öğrenimini tamamlamak üzere Ankara’ya gitti. Ankara Darülmuallimin’den mezun olduktan sonra Piraziz, Samsun ve Balıkesir’de öğretmenlik yaptı. Balıkesir’de görev yaptığı sırada Çağlayan ismin de bir edebiyat dergisi çıkardı ve takma isimle yazı ve şiirlerini yayımladı.

1927 tarihinde İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine kaydoldu. Burada hocası Fuat Köprülü’den etkilendi. Almancasını ilerletti. Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra Kastamonu, Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir ve Bursa’da iken yazdı. Edirne’de görev yaptığı sırada kendisi gibi öğretmenlik yapan Ferhunde Sarıoğlu ile evlendi. 1938 yılında Dede Korkut hikayelerini yayınladı. Daha sonra Musiki Muallim Mektebinde, Galatasaray Lisesinde ve Çapa Eğitim Enstitüsünde Edebiyat Öğretmenliği yaptı.

1959 tarihinde Londra’ya gitti ve buradaki School of Orient and African Studies’te Türk Dili ve Edebiyatı okutmanı olarak çalıştı. 1962’de Türkiye’ye döndükten sonra Çapa Eğitim Enstitüsündeki görevine tekrar başladı. 1967 yılında yaş haddinden emekli oldu. Emekli olduktan sonrada eğitim ve öğretimden kopmadı. Eğitim Enstitüsünde Marmara ve Mimar Sinan Üniversitelerinde ders verdi. 2 Haziran 1989’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından kendisine fahri doktorluk unvanı verildi. Değerli kitaplardan oluşan kütüphanesini Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezine bağışladı. Yetmiş yıllık öğretmenlik hayatında binlerce öğrenci yetiştiren Orhan Şaik GÖKYAY, 2 Aralık 1994 tarihinde vefat etti ve cenazesi ertesi gün Üsküdar’daki Nakkaştepe Mezarlığında toprağa verildi.

Kendime yalnız ben ağlayayım
Acırım arkamdan ağlayanlara
Matem diye şerit bağlayanlara
Yalnız unutulmayayım, ah unutulmayayım.


---------------------------



BU VATAN KİMİN?

Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır,
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir.

Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından
Alnına ışıklar vuranlarındır.

Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır.

İleri atılıp sellercesine
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine
Şu kara toprağa girenlerindir.

Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
Her taşı yakut olan bu vatan
Can verme sırrına erenlerindir.

Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlusundan görenlerindir.

---------------------------

SİTEM

Ay geçti, yıl döndü unuttu beni
Üstüne adını yazdığım ağaç
Açtın dertlerini kanattın beni
Atında türküler düzdüğüm ağaç
Sendeki yemişler böyle değildi.
Dört yana haber saldığım kuşlar
Yarı yolda unuttular haberi
Kırık kanatlarla döndüler geri
Artlarından bakıp kaldığım kuşlar
Benim bildiğim kuşlar böyle değildi.
Dilimce öterdi kuşlar dallarda
Lügatta geçmezdi senin sözlerin
Su gibi akardı adın dillerde
Dediğini anlardım bütün gözlerin
Gözlerde bakışlar böyle değildi.
Soran olmaz bizi yardan ağyardan
Ne çare namımız çoktan yitmiştir
Yol üstü çeşmeler bakar kenardan
Bizi bilen sular akıp gitmiştir.
Mermerde nakışlar böyle değildi.
Meyveden kırılan dallar nasılsa
Arzular içimde öyle kurudu
Bir dalda bin türlü meyve verirdi
Takvimde bahardı ne gün bakılsa
Ne deyim bu işler böyle değildi.

---------------------------

ÖĞRETMEN HAKKI

Orhan Şaik Gökyay, doktorasını tamamlayan öğrencisine yıl sonunda takılmak
ister. "Sen bizim evimize her gün erkenden geldin, sana ders verdim. Allah ne
verdi ise yedik içtik ve geç vakitte gittin. Benim ücretim ne olacak, ne
vereceksin?" Çocuk şaşırır, kekeler:

"Hocam ücreti ne ise veririm."
Bunun üzerine Gökyay Hoca talebesine güleryüzle hitap eder:

"Sen benim hakkımı ancak ileride sana gelen talebeleri geri çevirmeyerek,
yetiştirdiğin an ödeyebilirsin. Benim sana yaptığımı sen de onlara yapacaksın,
unutma bunu sakın!"




---------------------------

TURANCILIK DAVASINDAKİ SAVUNMASININ BİR KISMI

Ben; vatanın dört bir bucağında, on yedi yıldır alnının akıyla Türk Milletinin
hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben; on yedi yıldır ne kendi
şerefine, ne vatanın ve milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen
ben; şerefi, haysîyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben; yâni bugün
artık her iki mânâda adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda,
yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelîli, en iğrenci, en vatan hainliği ile
vasıflandırılmış olarak, vatan hâini ithâmı altında bulunuyorum. Bir madalya
takar gibi, bir sadaka verir gibi vicdanımız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli
ve çirkin emâneti daha lâyıkına verilmek üzere verenlere iâde ediyorum.

Karşınıza, makalelerin, resmî tebliğlerin, nutukların geceleri içinden; her biri bir
türlü saldıran kalemlerin teşhirleri arasından; kısacası hür vatandaşlar
diyârından geldim. Fakat bir köle gibi geldim.

Ne elimde kendimi müdâfaa edecek bir kalem, ne dilimde fânî kulaklara
ulaştırılması mümkin bir söz kudreti vardır. Yalnız sırtımda, efkâr-ı umûmiyeyi
dile getirmeye yeltenen bâzı gazete kağıtlarından bir mahkûm gömleği.. Hem
bu benim sırtımdaki, belki de ne kumaş olduğu milletçe malûm olan ve millete
îlân edilen bir gazetenin kağıdındandır ve belki de müseccel vatan hâinlerinin
çuvaldızıyla dikilmiş âdînin bayağısı bir gömlektir.


Hür vatandaşlar diyârından bu adâlet sığınağına varabilmek için uzun, ızdıraplı,
karanlık yollar yürüdüm. Bu zehri içmiş olan bir insanın kendini müdâfaada
kullanacağı dil tatlı olamazsa mâzurdur. O insan, Türk Milletine, yalnız
tâbiiyetiyle, yalnız şahsî menfaatleriyle, yalnız sandalyesiyle bağlı değil;
kanıyla, târihiyle, mensûbiyetinden kendine düşen şeref payıyla, duygusuyla,
taşımaya ve kendini bildi bileli edinmeye, içine sindirmeye çalıştığı yalnız Türk
olana has gurur ve karakteriyle ondandır, o millettendir; o büyük ummandan
bir katredir. Onun için bu yersiz ve çürük ithamlar, benim adımın üzerinde o
engin denizdeki çer çöp gibidir. Çünkü darağacına da çeksen sancak yine sancaktır.
Hürriyetim alınmış, şerefim ve vicdânım bende kalmıştır.

Bu bir müdâfaa değil, elinden en kıymetli varlığı alınmak istenen bir insanın
çırpınmasıdır. Bu, her Türkün alnında taşıdığı şeref çelenginin kurtarılması için,
bütün feryat takâtini ortaya koyan bir insanın meçhûlden istimdâdıdır. Bu, o
çelenkten mahrum edilmiş bir Türkün, alnından koparılan çelengin açtığı
yaraları, şimdi artık kendisince çok daha şerefli bir çelenk olan yaraları,
göstermek için, aylardır hasretini çektiği bu güne, o yaraların küşât resmi olan
bu güne sizi dâvettir.

Beni ve benim hâlimden benden fazla acı duyan sevdiklerimi bu gayyaya atan
kazanın mahiyetini anlatmağa, rabbânî kudreti tefsir ve izaha, ve takdiri, hiç
olmazsa yarı yoldan, geri çevirmeye çalışacağım. Haksızlığa uğradığına inanan,
suçsuzluğunu ilk gününden bu güne kadar bilen, açıkçası bir kasta kurban
gittiğine -imandan ötesi varsa- işte o şekilde kani bulunan bir kimse
haysiyetiyle ve onun korkusuzluğu ile konuşmak istiyorum. Bu müdâfaanın -
varsa- celâdeti bundandır. Bir mahkemenin burcuna sığınıp, ben de bir defa,
üzerimden pervasız akıp giden düşnamlara, tahkirlere, resmî ve hususî
tezlillere, ithamlara karşı hür vatandaşların diyârına seslenmek istiyorum.
Ondan öte târih varsın beğendiği dille konuşsun.
Onun, bizi, mütearifeleri isbât zorunda bırakan, dünyaca revaçta bir ilim
olduğunu bildiğim halde, siyasetin her türlüsüne karşı nefretim bu gün eskisine
göre daha artmış ve cehâletim bir mürekkep gibi daha da koyulaşmıştır. Onun
için, iddiânâmenin medih ve istihsanında bulunduğumu kekelediği ırkçılık ve
Turancılığın müdâfaasını yapacak değilim. Zîrâ benim suçum bu değildir. Ben,
dilimin döndüğü ve aczimin elverdiği kadar, hür vatandaşlar diyârı olarak tavsif
edilen, eşit adaletin yürüdüğü, müstakil Türkiye Cumhuriyetinde, on sekiz yıllık
bir mektep arkadaşını iki gece misafir etmenin basit bir muaşeret icabı
olduğunu ve bunun bir suç olamayacağını, dünyanın hiç bir yerinde, târihin hiç
bir devrinde suç sayılmadığını müdâfaa ve isbâta çalışacağım.

Gerçi târih, böyle bir hareketin müdâfaasına lüzum hasıl olduğuna hayret
edecektir. Fakat ne yapalım, yirmi yıla sığdırdığımız yirmi asırlık inkilâplardan
dolayı hayrette kalan târih varsın biraz da buna şaşsın.

Dünyanın döndüğünü isbât için bile, insanlığın asırlar harcadığını ve asırlarca
canlar harcadığını düşündüğüm zaman, benim şahsıma taallûk eden bu küçük
hakikatin üzerine adalet güneşinin doğması için beklemek mecburiyetinde
olduğum zamanı uzun görmüyorum. Fakat târihin misallerine rağmen, insan
nedense bu güneşin doğuşunu; kendisi ve onu sevenlerle birlikte, gönülleri en
candan, en lekesiz bir sadakat ve sevgi ile dopdolu, gözleri bu ufka dikilmiş
onlarla birlikte seyretmek ümidiyle titreyecek kadar hodbin olmaktan geri
kalmıyor, bu zevki târihe bırakmak feragatine bir türlü yanaşmıyor. Bu gözler
hâlâ bir yıldız masumluğu ve sabrı ile o ufukta asılıdır. İçimi bir cam kırığı gibi
yırtıp gelen bir sesle, kendi kendime de olsa diyorum ki; hür vatandaşlar
diyârında adalet güneşi hiç batmamalıydı. Çünkü onu bizim gözlerimizden
saklayan şey, bir bakımdan, o kadar zayıf, o kadar basit, öyle hiçten ki...
Ankara vâlîsine her nasılsa unutulup gönderilmeyen, fakat bundaki unutkanlık
bana ait olmayan bir davetiye ve kendisinden bütün hayatımda üç mektup ya
aldığım ya almadığım Necdet Sançarın iki üç satırlık bir tekerlemesi. Birincisi
yüzünden vâlî üç yıl bana dargın durmuştur; ikincisinin bana daha nelere mâl
olacağını kestirmek güçtür. Çünkü mevkufluya, ve savcı Kâzım Alöçün bize
açıkça söylediğine göre hatta masumluya taallûk eden bu davanın,
hürriyetinden mahrum her insana uzun görünen seyri, bende tahmine değil,
intizara bile mecâl bırakmamıştır...
erhan bb (@munzevi)
Kendisini İsmail Kara'nın Sözü Dilde Hayali Gözde kitabıyla tanımış ve bu denli geç kaldığıma üzülmüştüm. Müthiş bir hafıza. Orada bir anı geçiyor. Orhan Şaik anlatıyor. Kendisi Türkçülük/Turancılık davasından hapishanede. Hemen her gün idam kararını bekler bir halde. Ziyaret gününün olmadığı bir vakit ziyaretçinin biri geliyor. Korkutuğunu ve hatta dehşete kapıldığını söylüyor. Gidip de dönmemek var! Elinde dosyasıyla memur tipli biriyle karşılaşıyor. Köşeye çekilip konuşuyorlar. Adam diyor ki; "Beni milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel gönderdi. Dosyanın içinde kitap var. 'Yalnız o hazırlayabilir' dedi kendisi. Fakat bundan kimseye bahsetmeyin. İnönü'nün kulağına gitmemeli."

Açıp bakıyor dosyaya; Keykavus'un Kâbusname'sinin Mercimek Ahmet tercümesinin yazma nüshalarından bir kaçının fotoğrafı. Bundan sonra idam korkusu da gitti diyor. Başlıyor çalışmaya. Sözlük yok, kaynak kitap yok. Hapishaneden çıkınca da çalışıp çabaladı ve kitap basıldı sonra.

Bu arada kitabı da tavsiye ederim naçizane. Başta Yusuf Karali ve Nurettin Topçu olmak üzere, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Ali İhsan Yurt, Osman Turan gibi isimler de var.
18.07.17 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

Ben Bozkırım Sen Yağmursun, Gel Hadi
Ben Bozkırım Sen Yağmursun, Gel Hadi








45 beğeni · 17 yorum · Müzik Kutusu ·
Gayb (@gayb)
Ne zaman böyle eskimiş ya da metruk bir bina görsem, o binanın ilk yapılış heyecanını, ilk günlerini düşünmeden edemem. Ne kadar güzel güne, ne acılara şahit olmuştur o duvarlar :(
20.07.17 beğen 3 cevap
Can (@canae)
Yine kıskanacağım bir paylaşım 😍😍😍😍😍
20.07.17 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

14 Temmuz 1959
Bin yıldan beri Irak’ta varlık gösteren Türkmenler, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’den koparılmışlar ve İngiliz mandası olarak ihdas edilen Irak Devleti’nin vatandaşları olmuşlardır.

Irak’ın kuzeybatısından güneydoğusuna, Bağdat yakınlarına kadar uzanan geniş bir coğrafi sahada yaşayan Türkmenlerin en önemli yerleşim merkezleri, Musul’un batısındaki Telafer ilçesi ve çevresindeki Türkmen köyleri, Musul ve çevresindeki Türkmen köyleri, Erbil, Altunköprü, Türkmenlerin en büyük kültür merkezi ve kalbi olan Kerkük, Tazehurmatı, Tavuk, Tuzhurmatı, Bayat köyleri, Kifri, Hanekîn, Karatepe ve Mendeli’dir.

Nüfus oranları ile Irak’ın üçüncü unsuru olan Türkmen toplumu, özellikle dikta yönetiminin acımasız uygulamaları karşısında yıllarca dayanmaya çalışmışlardır.

Türkmenlerin evleri, tarım arazileri ellerinden alınmış, ticarî faaliyetleri kısıtlanmıştır. Yüzlerce Türkmen memuru görevden atılmış, yüzlercesi sürgün edilerek Türkmen bölgelerinin dışına gönderilmiştir….

Her türlü mahrumiyet içinde varlıklarını günümüze kadar sürdüren Türkmenler, çeşitli yönetimler tarafından zaman zaman soykırımlarına maruz kalmışlardır. 1924, 1939, 1946, 1959, 1980 ve 1991 yıllarında Türkmenler unutulması mümkün olmayan acılı günler yaşamışlardır. Bunların arasında 14 Temmuz 1959 tarihinde Kerkük’te meydana gelen soykırım, Türkmenlerin yaşadığı en büyük facialardan biridir.

Tarihe ‘Kerkük Katliamı’ olarak geçen bu soykırımda, insanlık dışı vahşetler yaşanmıştır. Irak’ta cumhuriyetin ilanının birinci yıldönümünde kutlama şenliklerine katılmak gayesiyle çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek bütün Türkmen halkı, millî giysileri ile sokağa çıkmışlardı.

Ancak törenin başlaması ile birlikte, gözü dönmüş câniler, silahsız olan Türkmenlere saldırıya geçmişlerdi. Silahların patlaması ile birlikte, sinsice hazırlanmış korkunç bir soykırım planını sahneye koymuşlardı.

Devamını paylaşmak istemiyorum, merak edenler araştırabilir... Ben sadece anmak ve hatırlatmak istedim.



CEVİZKABUĞU (@karacurin)
İnsan sormadan edemiyor (denen?
14.07.17 beğen 1 cevap
Gayb (@gayb)
Bir süredir elde olmayan sebeplerden siteye girememiştim. Paylaşım için teşekkürler. Bu da burada dursun. https://m.youtube.com/watch?v=SbIpS22ey_k
20.07.17 beğen 2 cevap

ruhadam

@ruhadam

Müzik Ne Büyük Bir İcat
EK 1
@tabula-rasa 12.07.17
10 beğeni · 1 yorum · Müzik Kutusu ·

ruhadam

@ruhadam

Yeni Bir Betik Daha
Ey benim nazlı cananum
Severüm kimseler bilmez
Bir işdür geldi başuma
Çekerüm kimseler bilmez.

ruhadam

@ruhadam

423 YIL
423 YIL
@gayb ın hediye ettiği bu güzel kitaptan uzanca bir alıntı yapacağım.

Baş mimar kitap!

Günümüzde de bilginin ana kaynağı olma özelliğini koruyan kitap, 15. yüzyılda iyice belirginleşen Rönesans hareketinde baş aktör olarak görev yaptı. Kuşkusuz, kitabın bu işlevi matbaa ile gerçekleşti. Johannes Gensfleisch "Gutenberg" (1394-1468)' in İstanbul'un fethinden yaklaşık 14 yıl önce bulduğu matbaa, toplumun aydınlatılmasında önemli bir araç oldu. Avrupa'da devletler matbaayı adeta kucakladı. Fransa Kralı, matbaalardan vergi almıyor; matbaa çalışanlarını askerlikten muaf tutuyor; onlara kılıç taşıma izni veriyordu.

Yeni, zihniyet, günümüzün çağdaş bilimsel düşüncesinin de temellerini atıyordu. Müspet bilimlere ilgi çoğalıyor, bilimsel buluşlar toplumun hizmetine sunuluyordu. Sözgelimi; Leonardo da Vinci, Mona Lisa tablosunu yaparken, insan anatomisi üzerinde de çalışıyor; insanın nasıl kanat takıp uçabileceği konusunda da kafa yoruyordu.

Kitapların Saltanatı

Matbaanın gerçek anlamda ürün verdiği 1450 yılından 1500 yılına kadar geçen 50 yılda Avrupa'da 30 bin kitap basıldı. Bu kitaplar bilim kitaplarıydı, sanat kitaplarıydı... İşte o yıllarda Doğu, bir başka deyişle İslam dünyası içine kapanmış, zihniyette karanlık bir dönemi yaşamaya çoktan başlamıştı!

Bu durumu kendimizden, Türklerden vereceğimiz bir örnekle açıklarsak şöyle diyebiliriz:

İbrahim müteferrika, 1727'de kurduğu matbaada, Vankulu Lügati'ni 31 Ocak 1729'da basıp halka sundu. Böylece Türklerin elinde de matbaa ürünü ilk kitap değdi!

Bir başka deyişle Matbaa, Avrupa'da ürün vermeye başladığı 1450 yılından 1729 yılına kadar Osmanlı Türklerine hizmet veremedi.

Şimdi şöyle bir hesap yapalım:

1729 tarihinden, Avrupa'da matbaanın seri ürün vermeye başladığı 1500 yılını çıkartırsak, geriy 279 yıl kalır. Bu şu demektir: Osmanlı'daki Müslümanlar Hristiyanlara göre 279 yıl boyunca matbaa ürünü kitap okuyamadı.

Pekiyi ne zaman okudu? 1729 yılı Ocak ayından itibaren...

Bunu böyle tespit ettikten sonra, bu konuda bir başka durum ise şudur:

Hesap yapmaya devam edelim...

Matbaanın Müslümanlara (Türklere) hizmet vermeye başladığı 1729 yılından, 1923 yılına kadar geçen 194 yıl içinde ancak 30 bin kitap basılabildi. Oysa Avrupa'da, biraz önce belirttiğimiz gibi, sadece 50 yılda 30 bin kitap basılmıştı. Avrupa'nın 50 yılını 194 yılını çıkartırsa geriye ancak 30 bin kitabın basılabildiği 144 yıllık bir süre kalır.

Matbaanın 279 yıl geç gelişine, bir de Avrupa ile aramızdaki basılı kitap açığını gösteren 144 yılı eklersek; bilgiyi çoğalyma-yayma aracından yoksun geçen yılların toplamı ortaya çıkar.

Ve o çıkan toplam 423 yıldır!

Bir başka deyişle, Türkler için kaybedilmiş, tam 423 yılı!

Yüzlerce yıl bilimde, teknolojik buluşlarda Avrupa'dan (Batı'dan) geri kalışımızın nedenlerinin başında, kaybedilmiş olan işte bu 423 yıl vardır!

Türk milleti bu acı durumu bilmek ve değerlendirmek zorundadır.

Bir diğer gerçek de şudur:

Batı, Doğu'nun ürettiği bilgilerle yeniden doğup, en az 400 yıldır harikalar yaratmış ve yaratıyorken, Doğu, anlaşılmaz biçimde zihniyette karanlık bir iklimi ne acıdır ki hala, evet hala yaşıyor!

Bu karanlık iklim bir ölçüde Cumhuriyet Türkiye'si dışındaki İslam dünyası egemenliğini hala sürdürüyor.

İslam dünyası...

İslam dünyası perişan... İşgaller, katliamlar, iç savaşlar...

Aksini kimse iddia edemez!

Ve yine İslam coğrafyası "Batı" dediğimiz gelişmiş üklelerin teknolojik pazarının azat kabul etmez tutsağı durumunda. Bu tutsaklık utanç verici davranışları da doğuruyor. Çok tuhaftır ki; üretmeyi beceremediği için satın aldığı yüksek teknoloji ürünlerini, anlaşılmaz bir keyifle ve huzur içinde kullanabilmektedir...

Biraz önce, Türkiye Cumhuriyeti dışındaki İslam dünyası karanlık bir iklimi hala yaşıyor demiştik.

Türkiye Cumhuriyeti İslam dünyası içinde niçin biraz daha aydınlık?

Bu sorunun yanıtını yine İslam dünyasından bir yabancı veriyor.

O yanıtı sizlere sunmam gerekiyor:

1980'li yıllarda İslam Konferansı Genel Sekreteri Habib Şatti, şöyle diyordu: "Türkiye, ekonomi, bilim ve endüstri alanında tüm İslam ülkeleri içinde en ileri yerdeyse; bunu Atatürkçü çağdaşlaşma modeline borçludur".

@gayb 'a bu güzel kitap için tekrardan teşekkürler...
- Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
10 (1 oy)
Gayb (@gayb)
Beğenmenize sevindim. Paylaşım için teşekkür ederim.
06.07.17 beğen 1 cevap
/ 53