ara

ruhadam

Yarınlar kalleş dolu, mert olan her düne yan

ruhadam

@ruhadam

Müzik Ne Büyük Bir İcat
TÜRK SANATÇISI SEVDA AYDAN'A

Bir cüt kara göz görmüşem,
Katrandan kara.
Karalığı ışık saçır
Karanlıklara.
Bir cüt kara göz görmüşem,
O gözler nedir?
Belke Kara Deniz'den o,
İki katredir.
O gözlerin aleviyle
Yandı yüreğimiz.
O gözlere ulduz deyim,
Ya çırağ deyim...
Sahnemizde bir gu kuşu
Süzür bu akşam.
Bu ilahi kız sesinden
Efsunlanmışam.
Canı menim canımdandır,
Kanı kanımdan.
Lisanını ayrımıram
Öz lisanımdan.
Bu ses mene nece doğma,
Nece mukaddes!
Kılınçları ateşiyle
Erider bu ses.
Bir uğurlu sevgi kimi
Kalbe girir o.
Yürekleri,
Serhadleri
Birleşdirir o...
Deyin yarıp karanlığı
Gelsin meydana.
Hasret kalıp kırat ona,
Sahnemiz ona.
Azerbaycan toprağını titreten bir ses
Toprak altta kalabilmez,
Yok kalabilmez!
Bülbülleri lal eyleyen
Bülbülüm hani!
Cehcehiyle selamlasın
Sevda Aydan'ı...
Türkiye'nin güzel kızı,
Nağmekar kızı
Sen yanırdın yüreğimde
Sevda yılangı.
Elebil ki, telatümlü
Bir Hezer'im men,
Yollarına çiçek kimi
Söz düzerim men.
Söz düzerim Bakı'mızdan
İstanbulacan,
Sen arzusu çiçeklenen,
Aşkı gül açan
Milletimin nefesiyle
Etirlenmisen.
Güneş görüp,
Bir ay kimi
Bedirlenmisen.
Gelişin bir toy-bayramdır!
Gidişin ağır...
Yürüğinde meni sesle,
Meni de çağır.
Hayalim bir küheylan kimi
Çapar izinle,
Sene meftün yüreğimi
Apar özünle!..

TEVFİK BAYRAM
Sevda Aydan
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
11 beğeni · 3 yorum
Hamuş (@cehl)
?
13.07.18 beğen 1 cevap
ekar (@ekar)
çok güzel bir şiir.. sıcak-samimi-duru
13.07.18 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

Yeni Bir Betik Daha


Var olmak bu ise bıktım

---------

Bana kalsa ölümlerin en gücü
Yeni baştan yaşamaktır hayatı...

---------

Vietnam için yürüyüşler yapan, Zenciler için şiir yazan, Hiroşima için tablolar çizen dünya insanına, Sibirya zindanlarındaki Kırımlıların kısık sesini, Kansu'da yediden yetmişe kılıçtan geçirilen Uygur Türk'ünün son nefesini, Rodop dağlarında kurşuna dizilen Türk çocuklarının acı çığlıklarını duyurabilmek için önce milletçe duymak gereği vardır. Haklı davamızın temeli bu duygu üzerine kurulmuştur. Bizi birleştirip dirence ve atılıma hazırlayan bu duygudur. Ancak şu noktayı da hemen belirteyim ki, bu duygunun incelikle işlenmesi ve kaba bir nefret veya kuru bir hamaset çerçevesine sokulmaması gereklidir. Ben bundan dikkatle kaçıyor ve şiirlerimde gerçek bir acıyı, şuurlu bir sabrı ve haklı bir umudu işlemeye çalışıyorum.

---------

Milli şiirimizin dili şüphesiz ki Türkçe, öz Türkçe olmalıdır. Gerek kelime hazinesi, gerekse fonetik ahengi (ses uyumları) ile Türkçe, kendiliğinden bir şiir dilidir. İlk yazılı belgelerine Uygurlar döneminde rastladığımız eski Türk şiirini inceleyenler, adsız Türk ozanlarının katıksız bir Türkçeyle ne güçlü şiirler yarattıklarını hayranlıkla görürler. Karacaoğlan'la baharın bütün renklerini, Yunus Emre'yle insan ruhunun en gizli emellerini, Veysel'le toprağın duyulmaz sesini veren dil gene o Türkçedir. Türkçeyi kaba ve yoksul bir dil sayan anlayış, aşağılık duygusuyla kendi değerlerine karşı çıkan ruh hastasının anlayışıdır. Türkçeyi sevmek, Türkçeci olmak her Türk'ün başta gelen vazifelerindendir. Ancak şurası acı bir gerçektir ki, günümüzde dil bizim felsefemize bağdaşmayan bir takım politik akımların yanlış ve tehlikeli kalıpları içersine sokulmuştur, doğru Türkçeyi seçebilmek büyük çaba gerektiren bir mesele haline gelmiştir. Kökü XV. yüzyıla kadar çıkan ve Tanzimat basamağından sonra Ziya Gökalp'le çeşitli yönlerden sağlam sayılabilecek esaslara bağlanan "dilde özleşme akımı, günümüzde Türkçeyi bilmeyen, Türklüğü ve Türkçülüğü kabul etmeyen bir zümrenin elinde uydurmacılığa dönmüş; bir yandan Türkçeye kıyarken, öbür yandan da dilde tutuculuğun hortlamasına sebep olmuştur. Bu iki fanatik cephenin dışında doğru Türkçeyi savunan ve doğru Türkçenin başarılı örneklerini veren şairlerimizin, yazarlarımızın günden güne çoğalması bizi sevindiren ve doğru yolda olduğumuzu gösteren bir gerçektir. Şuna bütün kalbimle inanıyorum ki, pek yakın gelecekte, savunucusu olduğumuz bu akım hem Türklük düşmanının "uydurmaca"sına, hem de Türkçecilik düşmanının "karma diline" galip gelecek ve Kaşgar'lı Mahmut'ların, Ali Şir Nevai'lerin, Edirneli Nazmi'lerin ruhları şad olacaktır.

---------

OTUZ YEDİNCİ DAMLA
Değme geç, değme geç bana tan yeli!
Tünle kırbaçlanmış yüzüm bu sıra...
Yaraya tuz basılır mı?
Gerçi gönlüm yedi kuşak Ege'li;
Ağrı doruğunda gözüm bu sıra.
Var, gökçe güller al eyleyip git
Bakır bulutları şal eyleyip git!
Kısır ahlatları dal eyleyip git!
Göğe adam asılır mı?
Kırık divitlerde gözüm bu sıra.
Otuz yedi yıldır seni bekledim;
Kah beşiğe girdim, kah emekledim...
Sonunda yarını düne ekledim;
Başak boşa kasılır mı?
Üç değirmen taşı sözüm bu sıra

---------

Kendi pençesiyle kazar
Kurt, kabrini azar azar

---------

Var mı şu köhnemiş zaman rafında
Tozlanmayan kitap, üflenmeyen toz?
Harfler bir beyinin hücreleridir,
Beyinlerse bir hücrede rehindir...

---------

Yaşamak değil bu, bir uzun yitiş..
Nere başlangıç, nerede bitiş?
Ay dost, iki avuç ağıyla yetiş!
Ölsün bülbül, kalsın altın kafesler;
Kuş değil, bir tutsak yürektir öten

---------

Ve yumdum gözlerimi kara-kızıl akşama, bir güneş artığının üç bin yıllık börküme yamandığı sırada. Sabırdan çarıklarla Turanlaşan dedemin bir kağnılık ününden pay almağa giderken, susuzluğa pervane kesilen kırk-erenler, söküp yüreklerinden en duraksız emeli, "al", dediler, "bu tayı, götür çile dağına... Yemi yeşil azatlık, gemi tutsaklık olsun. En yalçın kayalara en kara yosunların kına olduğu toyda halay çekerken barış savaş ile kol-kola, bir Kırgız kopuzunun bam teliyle kamçıla. Kızıp soluk-soluğa geçsin gökkuşağından, arıtsın yüreğini bir yitişte korkudan bilsin niye gerekli nal döğen demirciye tekenin soluğu ile pelitin kıvılcımı, bilsin terle demirin arasında bilinen en amansız kılıcı ve en erdemli hıncı."

Binip o bengi taya
Yönümü verdim aya...
Gider gibi Altay'a
Gönlüm sevince daldı.

---------

Üç baykuş ötümü kala sabaha
Kim bilir, gün gene gebe kaç aha?
Her kuşluk-çağında bir Kür-Şad daha
Taşı kinden, harcı kandan bir surda
Ölüp ömrümüze katacak ömür.

---------

Sözümü yakılmış kağıda yazdım,
Özümü yıkılmış söğüde kazdım,
Sızımı bıkılmış öğüde dizdim;
İşledikçe ışır, durdukça burda
Ta Ergenekon'dan söktüğüm demir.

---------

Kurşun derelerin sustuğu çağdır;
Susuzluk çağıldar taşlar katında,
Yeşilin kendini astığı çağdır
Uzak çamlar, sürgün kuşlar katında.
Yetik Ozan Bütün Şiirleri
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
27 beğeni · 4 yorum
EL_NINO (@elnino)
Kapağı da ayrı bir hoş duruyor :D
13.07.18 beğen 2 cevap

ruhadam

@ruhadam

HER ŞEY YALAN, VAR MI BENİ BİR ANLAYAN?
Dalıverdim düşünceye
Okyanusta yüzer gibi
Koşuverdim her köşeye
Bulutlarda gezer gibi

Bomboş geldi dünya bana
Her şey yalan anlayana
Ağlıyorum yana yana
Acılarda gezer gibi

Her şey yalan her şey yalan
Varmı beni beni bir anlayan
Her şey yalan her şey yalan
Bu dünyada varmı kalan

Bilmiyorum neden doğdum
Gerçek varken hayal kurdum
Neler gördüm neler duydum
Rüyalarda gezer gibi
Müslüm Gürses
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
4 beğeni · 0 yorum

ruhadam

@ruhadam

Yeni Bir Betik Daha




Şamanizmin kutsal kitabı Doğa'dır.

---------

Şamanlar soyundan gelen ve Hakasça adı Çula olan Anastasia ninemin, çocukluğumda bizlere aktardığı sözleri biz de Türkçe üzerinden bütün insanlığa aktaralım:

"Şamanizmin anlayışı şudur: Esasında Doğa insana değil, insan Doğa'ya muhtaçtır, çünkü insan Doğa olmadan yaşayamaz, ancak Doğa insan olmadan çok daha rahat var olabilir, yani insan Doğa'nın dengesinde kilit öneme sahip bir halka asla değildir.

---------

Herkes az ya da çok 12 Hayvanlı Türk Takvimi kavramını işitmiştir herhalde. İşte bu takvimde bile yer alan hayvanların arasında o hep pis diye kaçtığımız veya yüzümüzü kıvırdığımız tonguz, yani domuz mevcuttur. Ne olacak şimdi? Hani domuz pis idi ve önemsiz idi? Öyle bir önemsenmiş ki domuz, takvime girebilen sayılı hayvanlardan biri olarak bu önemli zaman ölçme sisteminde onurlu yerini almıştır.

---------

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk, tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı. Onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.
ATATÜRK

---------

Prof. Dr. Kozlov'un şu sözlerine de yer verelim: "Şamanizm, dünyada mevcut bütün dinlerin ön biçimi ve hatta atasıdır."

---------

Şamanizmi yaşatan Hakaslarda günümüzde de her 22 Nisan Toprak Ana Günü olarak kutlanmaktadır.

---------

XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut, Umay'a tapan birisinin çocuğu olur demiştir. Asıl burada Türk milletinin ilk ansiklopedi müellifi alimlerinden biri olan Kaşgarlı'nın sözlerine hak vermemek elde değildir. Siz de hak verirsiniz ki bir melek çocuk doğurtamaz, bir kadın kahraman da bunu yapamaz. O halde XI. yüzyılda bile Umay'ın henüz Müslüman olmayan Türkler tarafından bir Tanrıça olarak algılanmaya devam ettiği anlaşılmaktadır.

---------

Şamanizmde canlılar arasında güdülmediği için iyi ve kötü, temiz veya pis diye ayrımcılık yapılmaz. Çünkü bunların tümü de bir bütün olarak algılanmakta, hepsi de karmakarışık gerçekliğin birer ögesi olduğu kabul edilmektedir.

---------

Anadolu'ya tarih veya mevsim döngüsü bakımından yaklaşıldığında bu topraklarda Fars kültürünün etkisi gerçekten de yadsınamaz seviyededir. Bu öyle bir etkidir ki Küçük Asya'da mevsim adlarının anlamları itibarıyla kaymasına yol açmıştır. Fars kültüründen gelen bahar sözcüğü ile birlikte mevsim isimlerinde ciddi bir değişim yaşanmıştır. Bu kelime eski Türkçedeki bahar anlamına gelen jaz, yani yaz kavramının yerini almış ve bazen de ilkbahar biçiminde de anılmaya başlanmıştır. Önüne "son" eki getirilerek de Türk kültür çevresinden gelen kadim güz kavramı yerine de geçmiştir. Bunların neticesinde esasında bahar anlamına gelen yaz kavramı da Anadolu'da bir adım geriye çekilerek yaz mevsimine kaymış, eski Türkçe yaz (summer) anlamına gelen jaj, yani yay kavramı ise bir mevsim adı olarak ortadan kalmıştır neredeyse ve yerini bahar anlamına gelen yaz sözcüğüne bırakmıştır.
Şaman
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
28 beğeni · 7 yorum
ayse gülce (@aysegulce)
Kitapta şamanizm mi anlatılıyor, yoksa şamanlardan kalma doğanın şifası mı? Baktım da içeriği hakkında bilgi yok.@ruhadam
10.07.18 beğen 2 cevap
Gülcan (@gulcann)
Abi at poz vermeyi nereden öğrenmiş ?
11.07.18 beğen 2 cevap

ruhadam

@ruhadam

Ve belki de en büyüleci olanı, toponomi'nin gösterdiğinin yüzeyde gerçek olduğudur. Eski Türkçe bir terim olan "Ing", "Ganimet" anlamına gelir. Bu "Ingland"ın kökeni, "Zapt edilmiş/Ganimet alınmış Toprak", değil mi? Türkler gelmeden önce adaya Albion denilirdi.

---------

Türkçe "Uzak" anlamında, "Aleman" denirdi. Günümüzde Almanya olan Alemania ismi buradan gelir. Pek çok "Germen kavmi" mavi gözleri, geniş elmacık kemikleri ile belirgin biçimde Kıpçak görünüşlüydü ve runik yazılarında, adetlerinde ve halkın hafızasında da gösterildiği gibi Türkçe'yi konuşuyorlardı. Onlar uzak Altay'dan gelen kişilerdi.

---------

“Hoday” hitabı (kelimesi kelimesine “mutlu ol” demektir) farklıydı; o, bu dünyada Her Şeye Kadir Tengri’yi işaret ediyordu. Dünyadaki her şeyin Yaratıcısı, Var-Eden’i. Kadir-i Mutlak, Mutluluk Verici buradan geliyor. “Alla”yı (Ala) eski Türkler nadir olarak - sadece Yüce Han-Tengri’den bir şey istedikleri zaman - telaffuz ediyorlardı... En mahrem şeyleri... Bu söz, Türkçe “al”dan (el) geliyordu. Başka bir ifadeyle, “veren ve alan”, işte bir zamanlar “Alla” (Allah) kelimesi bu anlamdaydı. Onu telaffuz ederek dua okumak ve Sonsuz Mavi Gök’e avuç açmak usuldendi. “Gospadi” sözü pek nadir kullanılırdı. Onu telaffuz etme hakkına sadece din adamları sahiptiler. O, kelimesi kelimesine “gözü açan” veya “göze ışık veren” anlamına geliyordu. Bu, tengri’ye en yüce, en mahrem hitaptı. Çok derin bir anlama sahipti. Ruhen temiz dindar kişi, onu söyleyerek, hadiselerin görünür yüzünün gerisinde yatan şeyi anlamak için doğru yola iletmesini niyaz ederdi.

---------

Yüce Tengri, yani Türk kültürünün kalbi kimdir?
Tengri, gökte oturan görünmez ruhtur. Uludur. Gökten ve bütün dünyadan Yücedir. Bu yüzden, eski Türkler O’nu “Sonsuz Mavi Gök” veya “Han-Tengri” diye saygıyla isimlendirdiler. “Han” unvanı, O’nun Evrendeki hakimiyetine işaret etmekteydi.

Tengri’ye olan inancın hikmetini e derinliğini anlamak için, insanların bedihi bir gerçeği kavraması gerekliydi: “Tanrı birdir, O her şeyi görür.” O’ndan hiçbir şeyi gizlemek mümkün değildir. O, maliktir, hakimdir.

Türk milleti, o zamanlarda İlahi Yargılamadan korkma düsturuyla yaşıyordu. Fakat, dehşetle değil!.. İnsanlar şundan emindiler: Dünyada yüce adalet vardır. Bu İlahi Mahkeme’dir. Onu kimse atlatamaz, ne kral, ne de köle.

Tanrı... Himaye ve ceza bir şahsiyette! Türklerdeki Bir Tanrı inancı buna dayanıyordu.

Din... İşte Türk milletinin manevi kültürünün en üstün başarısı; insanlar putperestlikten uzaklaştılar. Onlar, Tengri’ye daimi farklı hitap ettiler: Bog (Bogda veya Boje) Hoday (veya Koday), Alla (veya Ollo), Gospadi (veya Gozpadi).

Altay dağları, bu sözleri iki bin beş yüz yıl önce işittiler! Tabi ki, Tengri’ye hitaplar farklı idi.

Fakat “Tanrı” sözü, daha çok kimse tarafından telaffuz edildi; bu söz, “barışa, huzura ve kemale kavuşmak” anlamına geliyordu. Artık, Türkler Tanrı ile savaşa girmekte; her güç işe Tanrı ile girişmekte idiler.


---------

Dünya ilk kez Kuşan Hanlığının azametini, ünlü ulu Kral Kanishka Türk ırkını zafere taşıdığında öğrendi. Ne mutlu ki, onun gerçek adını biliyoruz Erke Han (ya da sikkelerin üzerinde yazıldığı şekliyle Kanerka).

Ondan önce ya da sonra kim gelirse gelsin, doğuştan filozof ve şair, ferasetli bir yönetici ve parlak bir kumandan olan Erke Han, Türk kültürünü hiç olmadığı kadar yükseltmişti. Onu Doğu'da zirveye çıkartmıştı. Onun huzurunda "Türk" sözünü, sesleri titreyerek telaffuz ediyorlardı. O kadar kutsal bir sözdü.

---------

Piri Reis'in haritasını dikkatlice gözden geçirdikten sonra, tarihçiler Güney Meksika, Orta Amerika ve Güney Amerika'nın ve aynı zamanda Afrika'nın batı sahilinin ana hatlarını ayrıntılı ve kesin bir biçimde gösterdiğini hayretler içinde kalarak yazmışlardı. Ancak onları şaşırtan haritanın bu kısmı değildi çünkü bunları çizmek için Kolomb'un haritaları kullanılmıştı. Onları asıl hayrete düşüren, günümüzde Vera Cruz olarak bilinen, kıyıdan uzaktaki geniş bir ada ve kutup bölgelerinin, bugünkü gibi binlerce kilometre buzla kaplanmadan önceki Kuzey Kutbu ve Antartika'nın dağlarının, vadilerinin, adalarının, nehirlerinin, ve ovalarının eksiksiz bir taslağıydı. 1818'e kadar güya kimse Antartika'nın varlığından haberdar değildi. Bilim adamları Antartika'daki buzulların milyonlarca yıllık olduğu fikrinde ısrarlıydı. Bu buzul örtüsünün on binlerce yıldır var olduğunu söylüyorlardı. O geniş adaya gelince, Platon buna benzer bir adanın MÖ 9000 yıllarında denize gömüldüğünü söyler! Piri Reis haritası Greenland'ı iki ada olarak göstermektedir. Fransız bir keşif heyeti, iki Greenland arasındaki boşluğun buzullarla kaplı olduğunu kanıtlayan sismik sondaj çalışmaları yapmışlardır. Ordu mühendisleri ve Amerikan donanması Hidrografi Ofisi'de, diğer bilimsel örgütler gibi, Piri Reis'in haritasının, buz ve karla kaplanmadan önce Kuzey ve Güney Buzulları altındaki yer şekillerini olduğu haliyle kesin olarak gösterdiğini şüphe bırakmayacak şekilde kanıtlamışlardı.

---------

Kuşkusuz, dünyada "Tanrı" için kullanılan pek çok kelime vardır. Muhtemelen Tufan öncesi ve sonrası dünyada Tanrı için kullanılan en yaygın sözcük Türkçe Tengri ya da Tenri'ydi.

---------

Sırası gelmişken, uzun süredir çekiciliğini koruyan kurganları uzak İngiltere'ye kim ulaştırmıştı? Kesinlikle Büyük Bozkır'ın diğer topraklarında da aynı kurganlar vardı. İskoçya'da ise hiç bulunmuyor... Ve İngilizler bilmelidir ki, onların sevilen oyunu polo, (at üstünde sopalarla oynanır) Büyük Kavimler Göçünden önce Altay'da oynanırdı. Onlar tahta bir top değil de düşmanın deri bir torbaya sarılmış kafasını sürerlerdi. Türkler eski oyunlarının çoğunu unuttukları gibi, bu oyunuda unutmuşlardır.

---------

Türk dünyası onlarca halkı birleştiriyor; hepsi aynı kökten ve hepsi kendilerine özgüdür. Farklı nüanslı sesleri ve anlamlarıyla, dilleri kendilerine özgü. Bazen aynı kelime, farklı topluluklarda, tamamıyla başka bir anlama geliyor. Bu da normal! Çünkü bunda Türk dilinin sonsuzluğu, onun hayret verici sadeliği ve eskiliği bulunuyor.

---------

Türk dünyası, büyük ve olağanüstü. Bu dünya içinde en kalabalık olanlar "Türkler". Onlar, dünyanın her köşesinde tanınan büyük bir ülkede, Türkiye'de yaşıyorlar. Kendi halkıyla, eski töreleriyle, yüksek ve emsalsiz kültürüyle. Bu millet hakkında binlerce kitap ve makale yazılmıştır.

---------

Nuh'un Gemisi Orta Asya'da güneye doğru ilerledi ve Doğu Anadolu'da Ararat Dağı'nda karaya oturdu. Tarihin o zamanında, birçoğumuza da öğretildiği üzere, dünya üzerindeki herkes yalnızca Sanskritçe konuşabiliyordu. Dünyadaki bütün ulusların atası olan Hyperborea sakinleri, bugün bizim Türkler olarak adlandırdığımız insanlardı.
Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
12 beğeni · 0 yorum

ruhadam

@ruhadam

EDEBİYAT, HAKİKATLERİN HAYALLE SÜSLENMESİDİR. (ATSIZ / RUHADAM)
Olcay YAZICI'nın çok sevdiğim bu şiirinde "Ömer" yazan yerleri "Ruh Adam" olarak değiştiriyorum... Nedendir bilmem ama kendime yakıştırdım galiba.

Ruh Adam'ın yüzünde ölümü gördüm
Herşeyi hiçleyen derin bir kuyu
Ankebut sabrıyla bir kefen ördüm
Yenmek için içimdeki korkuyu

Ruh Adam'ın hasreti sakin bir mekân
Ürkütmeyen bir diyârın arzusu
Nasıl sükûn bulmuş o delişmen kan
Yorulup, durulmuş kök söktüren su

Ruh Adam Ruh Adam değil, Ruh Adam ben oldu
Kendimi seyrettim o uçurumda
Ne olduysa eşya uyurken oldu
Artık şebnem açmaz bu kızgın kumda

Ruh Adam bir mağara, Ruh Adam bir çığlık
Yankısı dolanır körpe yüzlerde
Büyük endişeyi gizleyen sığlık
Hikâyemiz mahzun kalır cüzlerde

Ruh Adam kalbi kırık bir yılkı atı
Hülyasını, rüyasını yel almış
Ruh Adam ki, sırtında taşır sıratı
Yaşamaktan, var olmaktan usanmış

Ruh Adam’ın ışığı söndü sönecek
Hüzünlü bir ilticadır son satır
Ruh Adam bir kuşlukta yine dönecek
"Güneş yalnız dirileri ısıtır!"

Ruh Adam'ın elinde sırlı bir ayna
Aynada yılların puslu sureti
Esenlik ol ateş, su artık kayna
Ruh Adam şimdi terke hazır gurbeti!

Olcay Yazıcı
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
38 beğeni · 9 yorum
kübra (@namtenahi)
? fotoğraf çok orijinal olmuş
25.06.18 beğen 4 cevap
Hayata Gülümse (@hayataagulumse)
Ruh adam sen bu işi çok iyi biliyorsun. Etkileyici bir fotoğraf ? şiirle gayet denk düşmüş ? resim içinde resim, karartma, objeler vs. çok iyi ??
26.06.18 beğen 2 cevap

ruhadam

@ruhadam



Sizin gibi kolaylıkla eser vücuda getirmek saadetinden yazık ki mahrumum.

---------

Kışın bizi geçmişle baş başa kalmaya çağırdığı günler olur; bu çağrıya uyar, gerilere doğru bir geziye çıkarız. Şimdi artık arayıp uğrayanların azaldığı yerlerde bildik yüzler bekler bizi. Ya günün her anlamında kapanık havasından kurtulma, ya adını koymayı gerekli saymadığım ya da koymadığım biz özleyişle değişik yerlere uzanmak isteyerek, bu yolculuğumda bir kılavuz arar gibi raflara bakarım. Elime bir davan geçer, “Benim aradığın!” der bana. Alır, odamda br bucağa çekilirim; kasideden gazele, gazelden rubaiye atlayarak avunur giderim, anlayabildiğim kadar.

---------

Yıllar yılı Türk Dili ve Edebiyatı okutan bir kişinin, kulaç attığı bu engin denize bir kıyıdan bakıp durmaktansa içine girip inciler toplamak gönlümüze düştü. Girdik, baktık ki sığlık. Ama yine de saçtığı incilerin demirbaş defterini görmek merakına düştük.

---------

Sabah keyfi... Kahvemi içmiştim, baharı muştulayan bir meltem kıpırdanıyor ortalıkta. Balkona çıktım, uzaklardaki denize bakıyorum. Bir böcek gözüme ilişiyor, güzel dünyaya yeni doğmuş bir böcek, belki de bu yılın ilk böceği bu... Nereden nereye, Ahmet Haşim’in “Müthiş Bir Böcek” adlı yazısını hatırlıyorum, münasebetsizlik. Çağrışımın yumağı bir kez çözülmeye başladı mı tutamazsınız artık; birbirleriyle ilgisi olmayan bir yığın inceli kalınlı ipler ve düğümlerle ağını örmeye başlar çağrışım; bunların nereden, nasıl geldiğini araştırmaya vakit bırakmaz, göz açtırmaz size; öyle oldum bu sabah.

---------

Bir dilin sözcükleri donmuş, taş kesilmiş, mumyalanmış ölü varlıklar da değildir; dil de büyüyen, genişleyen, günün gereklerine durmadan yeşeren, durmadan değişik, yeni yemişler veren ulu bir ağaçtır. Düşen yaprakları ve yeniden açan yaprakları vardır.

---------

Amma elif önemli, öyle anlaşılıyor; elif başlangıç, elif... Başka bir yerde, ilmin ilk mertebesi haddini bilmektir, diyordu bir ulu kişi. Demek ki "elifi bilmek haddini bilmektir", öyle ise "elifi bildirmek de belki bir kimseye haddini bildirmek olsa gerek", biz o dağlara nereden çıkalım? Biz hala "men allemeni harfen..." sırrına ermeye çalışıyoruz. Elif yazıyoruz, ba'ya geçemedik henüz.

---------

Biz salt gülmek ve keyiflenmek hakkımızı kullanıyoruz; hele ortada bu kadar gülünecek nesne varken ve bunların ardı arası bir türlü kesilmezken... Bunu kim kınarsa kınasın, biz eğer başkalarının yanlışlarından başımızı alabilseydik, kendimizinkilere gülmekten de geri durmazdık. Ama bizim ilişip güldüğümüz yanlışlar gülünecek soydan değil, ağlanacak soydan diyenlere de öğüdümüz şudur: O halde okuyup okuyup ağlasınlar.

---------

Son seneler içinde birçok eser türedi. Ekseriya, ölen bir büyük şairin terekesinden bir türlü mirasa konarak neşriyat sahasını istila eden bu kolay eserler seviye düşüklüğünün, hazırcılığın, emek vermeden eser sahibi olmak maharetinin gittikçe tehlikeli bir şekil alan sirayetini bize haber veriyorlar. Yalan yanlış, öteden beriden çırpıştırılmış, tahlilsiz, terkipsiz bir söz kabalığının ardında, bu cins eserlerin çok defa, üzerlerinde işlemeye kalkıştıkları şahsiyetleri tanınmaz hale soktuklarını görmekle üzgünüz. Edebiyatımızda bir meşhur adam avcılığı aldı yürüdü ve avcıların şikarlarından birçoğu işte önümüzde ruhsuz serilmiş yatıyor.

---------

Meraklı ve bir şiiri anlamak isteyen okuyucunun kendi gözlemleri ve çağrışımlarıyla beslenmedikçe şiir bize anlamsız görünür. Bir dağın yüksekliğini metre ile ölçmek başkadır, tırmanarak onu adım adım tanımak başkadır. Bütün ırmaklar haritalarda gördüğümüz mavi çizgilerden mi ibarettir? Başkasına bir şey söylemeyen Sakarya, bizim için bütün bir İstiklal Savaşı'nın zengin kahramanlık hatıralarıyla akar gelir. Bizim için o, coğrafyanın anlattığından bambaşkadır.

---------

Herhangi bir sözcüğün nerelerde, hangi anlamda kullanıldığı üzerinde doğru bir yargıya varmak için tutulacak yol nedir? Hangi kaynaklardan yararlanarak kesin sonuçlara varabiliriz? Bence ilkin o dili konuşan halka gidilir. En zengin kaynak odur; ana ve öz kaynak odur. Onun dağarcığında bulunan her söz, dilin kendi malıdır. Nitekim Hz. Peygamber'den sonra Kur'an-ı Kerim'de kimi sözlerin ve ayetlerin anlamında ayrılık baş gösterince, Arap bilginleri çöllere düşmüşlerdir.

---------

Söylemek gerekmez ki, bir yazıyı anlamak için sözlük en son akla gelen kılavuzdur. Şunun için ki, hele şiir söz konusu olunca, bizim en büyük yardımcımız şairin kurduğu hayal dünyasında ona eşlik edebilmek gücümüze bağlıdır. Yoksa "sözlük" dediğimiz sözcükler mezarlığından bize yarar nesne bulamayız. Sözcükleri diriltip onu yeni anlamlar ve kavramlarla ortaya atan büyücüler vardır. Hangi büyü bu ölülere yeniden can vermiştir? Onu elde edemedikçe ne yapsak, canlıyı bir kez daha öldürmekten öteye gidemeyiz.

---------

Osmanlıcayı savunanlar ve onu ille de yaşatacaklarını sananlar, hiç olmazsa, Türkiye'de yüzyıllar boyu yaşamış, okutulmuş ve bugün de edebiyat fakültelerimizde okutulup öğretilmeye çalışılan bu Osmanlıca'nın eskiden Rüşdiye öğrencilerinin su gibi bilip uyguladıkları kurallarına böylesine yabancı, böylesine ondan habersiz olmamaları beklenirdi. Büyük bölüğünün bu soydan yabancı kelimelerin meydana getirdiği bir sözlüğü bugünkü harflerimize aktarmaya kalkışmadan önce bu basit Osmanlıca kurallarını öğrenmek gerektiğini düşünürlerdi. Bizim dilde sadeye, "arıya" yönelenlerin ne denli haklı olduğumuz bir kez daha böylece ortaya çıkmış oluyor. İşte bunun içindir ki anlamlarından vazgeçtik, daha doğru okuyamadığımız, bu yüzden de ortalara yanlış yunluş saçtığınız kelimelerin yerine biz kendi kelimelerimizi, Türkçemizi sunuyoruz.

---------

Fizyoloji kelimesi çengellendi kafamda, çağrışımla bir ilgisi var mı acaba demeye kalmadı, bir şairin sanatını, kişiliğini anlamak için, bu bilimin gerek olduğunu okumuştum bir yerde, bir yetkili dilinden. Bütün bildiğim “loji”leri zihnimden geçirdim, gelip “vantroloji”de durdum, var mıydı böyle bir bilim? Olur muydu? Varsa ne demektir? Tatbik alanı ne olabilir bunun? Acaba fizyoloji gibi bir yerde, sanat alanında demek istiyorum, işe yarar mı? Diyelim, tenkitte ya da eleştirmede bundan yararlanmak nasıl mümkündür? Bilemedin, yanlışların, bağıran yanlışların sesini kısıp duyurmamak ya da bunları savunmak babında? Hem varsa bu “vantroloji” denen bilim anlamı nedir? Türkçede nasıl karşılamalı bunu? Osmanlıcada bulunabilir sanırım bir karşılığı: “İşkembe-i kübradan atmak” var, aklımda kaldığına göre...
Destursuz Bağa Girenler
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
13 beğeni · 0 yorum

ruhadam

@ruhadam

Edebice Dergisi'nin 11. sayısından karışık alıntılar;

Atatürk: Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

---------

Bir Fars atasözünde; "Arapça bir lisan, Farsça bir tatlı, Türkçe ise bir sanattır." diyor.

---------

1940'ların, karanlık bir Adana gecesinde, Türk Milleti'ni, büyük bir milli heyecana, sevince, birliğe ve coşkunluğa sevk etmesini sağlamak için "petrol lambasının yorgun ışığı altında" Arif Nihat Asya tarafından yazılan "Bayrak" şiiri, ne hazindir ki, 2012 yılında yani yazılışından 72 sene sonra, dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer tarafından okul kitaplarından çıkarılmıştır.

Buna, yegane mazeret veya bahane de şiir de geçen şu mısralar gösterilmiştir:

"Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazcağım
Seni selamlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım."

---------

Abdurrahim Karakoç hakkında; Daha dokuz yaşındayken "Kavgam" adlı eseri, on iki yaşında ise "Das Capital"i okuyarak hayatına devam eden bir çocuk elbette ki çağdaşlarından fersah fersah önde olacaktır. Seyrani'nin taşlamalarını dinleyip Dadaloğlu ile coşan, Yunus ile dinen bi insanın şüphesiz ki muhayyilesi de geniş olacaktır

---------
Sarı saçlarına deli gönlümü,
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban...

Yıllar sonra bu şiir hakkında konuşurken "Biz bu şiiri üç kişi yazdık; kalem kağıda, kağıt da bana fısıldadı." demektedir. Uzun uzun kağıdın başında düşünür. O zamanlar tabi elektrik yok, gaz lambası ile loş bir aydınlıktan yararlanmaya çalışılır. Pencere hafiften aralıktır. Abdurrahim, lambadaki alevin bir an titrediğini ve nazlı bir gelin gibi bir sağa, bir sola doğru salındığını görür. İşte bu olaydan sonra Türk edebiyatının belki de en güçlü imajlarından biri ortaya çıkar:

"Lambada titreyen alev üşüyor..."

---------

Varmak düşü yordu insanı. Varmak “bulmak” değildi oysa. Bulmak sancısı, olduğu yerin güzelliklerini bir bir örtmeye başlayınca yanıldığını anlamadı. Durup düşünmeden Adem telaşı ile oradan oraya savrulup durdu. Savrulurken ona verilen her şeyin manasına ya geç kaldı ya da yanından geçip gitti. Telaş sözcüğü erken yer etti gönlünde ve bilmedi ki telaşı öldürecek kalbini. Kalbi ölüce yaşar mı insan? Yaşadı. Kalbini öldürüp öyle yaşamayı, yetişmeyi, telaş etmeyi maharet belledi. Yetişmek, varmak, bulmak ve “en” olmak bu çağın düsturuydu ve zamana uymalıydı. Uymak modern insanın sosyal ödevi olduğundan beri aynı insan içinden çok dışını düşünmeyi, dışıyla var olmayı önemser oldu. Dış dünya istiyorsa doğru, içi istiyorsa yanlıştı. Toplum daima doğruyu yapıyordu. Çünkü toplum kendisinden çoktu. Uymak gerekti. Uydu. Dışlanmak ağır geldi ruhuna ve kalbiyle beraber ruhunu da öldürdü. Artık başkasının kalbi ve başkasının ruhuyla yaşamak onu sıradanlaştırırken o başkaları yanında rahat ediyor dışlanmıyordu. Uymak, istenilen yerde durmak, herkesleşmek acı vermiyor aksine belli muhitlerde yer ediniyordu. Alkışlanmak hoşuna gitti önce. Sonra bir bir manevi dünyasındaki içsel motifleri söküp atmaya diğerleri nasıl emrederse öyle devam etmeye başladı. Yanındakiler de insandı. Ne farkı vardı onun? Neden acı çeksin, karşı çıksın, dik dursun, kalbini önemsesindi ki! Bıraktı. Yoruldu. Yorulmak çekilmek de insaniydi ama beklemedi varmak istedi. Varınca bulacağım, ereceğim ve “en” olacağım sandı. Unuttuğu şey her kalbin robot olamayacağı bir gün olmadık bir yerde ruhunun iflas edeceğiydi...

Ayşe ÜNÜVAR

---------

Türklüğün vatanı bir
Dini bir, vicdanı bir
Fakat hepsi ayrılır
Olmazsa lisanı bir.
Ziya GÖKALP

---------

Tarık Buğra: Bir ödül için kendini satan adam yazar olamaz, hatta insan bile olamaz. İnsan olmadan da yazar olmaz.

---------

Üstad Mehmet Niyazi'nin dediği gibi "Edebiyat halkın kültür seviyesini arttırır, insanları geçmişine ve devletine bağlar. Fertlerde milli sorumluluk duygusu uyandırır."

---------

Bilir misin gardaş Türk illerinde,
Havada yıldızlar, dağlarda kar üşür.
Tutsak soydaşların türkülerinde,
Dört mevsim ötede bir bahar üşür.

***

Kara pas bağlamış ozan dilleri,
Ayıya in olmuş Bozkurt illeri,
Ulu Tanrısı'na açmış kolları,
Kökü Türlük olan bir çınar üşür.

Abdurrahim Karakoç

---------

Çeker beni sonsuz enginlerine,
Çevirir gönlümü yangın yerine,
Kapılırım büyüsüne, sihrine,
Bulamam kabahat, suç gözlerine.

İbrahim SAĞIR

---------

Sefil duyguların anaforunda,
Boğdum hayalleri kendi elimle.
Yakıp düşüncemi hicran korunda,
Sıvadım ruhumu sönmüş külümle.

İbrahim SAĞIR

---------

Kimi "deniz benimdir!" derken fırtınaya tutulur.
Kedere seremoni karıştırırlar, yas tutulur.
Yarının ekmeği için bugünden maya tutulur.
Bir uçurtma görürsün: Yüksektedir, yüksektir...
Bir yağmurluk canı vardır... İpi, sağlam ellerle tutulur.

Arif Nihat Asya

---------

Bin dokuz yüz yirmili yıllara kadar milletimizin yüzde doksan dokuzu Atilla ve Avrupa Hunları hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Macarların bin beş yüz yıldır bildiği, sevip saydığı Atilla'nın adını biz Anadolu Türkleri duyalı daha yüz yıl bile olmadı.

---------

Nedim:

"Güllü diba giydin amma korkarım azar eder
Nazeninim saye-i har-ı gül-i diba seni."
(Nazenim, nazlı sevgilim, güllü dibadan elbise giydin, ama korkarım ki, dibanın gülündeki dikenin gölgesi seni incitir.)
Abdurrahim Karakoç
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
25 beğeni · 5 yorum
kübra (@namtenahi)
Canlıya. ?
13.06.18 beğen 3 cevap
Hamuş (@cehl)
?
13.06.18 beğen 1 cevap
bâd-ı muattar (@reyhann)
''Dış dünya istiyorsa doğru, içi istiyorsa yanlıştı. Toplum daima doğruyu yapıyordu. Çünkü toplum kendisinden çoktu. Uymak gerekti.''

Ama biz uyamadık, aykırılığa devam :)
18.07.18 beğen 1 cevap

ruhadam

@ruhadam

Ve Şiir


SAKIN KESME

Ey hemşehri! Sakın kesme,
yaş ağaca balta uran el unmaz!
Na, kütükler!.. Nice yıldır,
hiçbirine kervan gelmez, kuş konmaz;
Bunları kes, o baltanla
Bu çürümüş ağaçları yere ser!

Bak, sizin köy şu yemyeşil
Koruluğun gölgesinde ne güzel!..
Gönülleri açmadadır,
Yaprakların arasından esen yel.
Yazık, günah olmaz mı ki,
Çıplak kalsın bu zümrüt yurt, şirin yer!



Hem dünyada en birinci borç değil mi her kula,
Bir tohumu fidan yapmak, fidanı da bir orman?..
Eğer böyle olmasaydı, ne kalırdı oğula;
"Mirâsımı artır" diye öğüt veren atadan?..

Sakın kesme, her dalından bir güzel kuş ses versin;
Sakın kesme, gölgesinde yorgun çiftçi dinlensin;
Sakın. kesme, şu sevimli köye kanad-kol gersin;
Sakın kesme, aziz vatan günden güne şenlensin!...
Mehmet Emin Yurdakul
Mehmet Emin Yurdakul
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
17 beğeni · 0 yorum

ruhadam

@ruhadam

Edebin zırhındır.

---------

Düşünce ve hayallerle oluşturduğumuz Allah'tan, daima yanımızda hazır bulunan Allah'a gitme vaktidir!

---------

Hey koca Hayyam; sen de bu dünyadan anlaşılmadan geldin geçtin ya...

---------

Artık çağlar ötesine hazırlık yapmak için "Yeryüzünden çekilelim".

---------

İnsanoğlunun da ilk çöreklendiği yer Kabil'in zayıf kalbiydi. Habil'in pak canı bu nifaka verdiğimiz ilk kurbandı, ilk şehitti.

---------

Dicle'de kaybolan koyunun hesabı sorulunca, Maveraünnehir'de kırık gönüller ufku gözlemeye başladı.

---------

Yerin yurdun seni artık bağrına basmıyorsa gurbet, sıla yoluna düşmek farz olur. Gidilen yer ne kadar güzel ve yeni olsa da terk edilen vatan her zaman özlenen ve hasret çekilen ata yurdudur. Eski olup da sevilen yegane varlık vatandır.

---------

Türklüğe, yasaya, töreye saldırı karşısında hangi Türk susarsa dili kurusun!

---------

Şu an hiçbir dilde hiçbir dinden konuşacak bir laf yoktu. Susmak ve edepli şekilde beklemek en büyük hitaptı.

---------

Sevgilisi yokluk yurdundan sonsuzluk yurduna göçen yolcu, kimi ararsın bu yabancı ellerde?

---------

Duvarın ardındaki evler, sokaklar sağlı sollu kenara çekilirken sokakların ardındaki çöl, ortadan ikiye ayrılıp "Haberci"ye yol verdi. Tüm dalgalar dondu, rüzgar nefesini tuttu. Dünya üzerinde ağlayan tüm emzikli bebeler, uykuya daldı. Secdesiz iblislerin tamamı, yüzlerini toprağa gömdü ve secdeye durdu. Kum saatinin kumları, havada asılı kaldı ve zaman durdu. Cehennemin üzerini, soğuk bir çiğ kapladı. Adem'den sonra "iki yüz yirmi dört bin vasiye uğrayan" geliyordu.

---------

Kimse ardımızdan gelmesin. Biraz dağlara doğru yürüyüp günahlarımıza, yavrumuzunu canına mal olan dünya zevkine boyanmış kara gönlümüze ağlamak isteriz.

---------

Önümüzdeki dağın ardında yeryüzünün sonu gelmişse, başı görklü bir duvara çarparsak bizi düşman elinden kim ala? Bunca öksüz yetim ve dulun hamisi kim ola?
Kendi gibi ulu göğünü üzerimize çökertmeyen Çalap, kut verdiğin yeryüzündeki gölgen, uluların kulaklarına kurşun mu döküldü? Devletli haşmetli Hakanların bizi bırakıp nere gittiler? Duy bizi artık Şimal Yıldızı ve Tanrı Dağları'nın sahibi.

---------

Şerefi ve sadakatini ispat edip canına kıyan şanlı Adberilgen’in yanına gelen Mete Han eğilip toprağa dökülen kanını avuçlayıp öptü, yüzüne gözlerine sürdü, asil kan gözyaşlarına karıştı, yumruğunu havaya kaldırdı ve dağları titreten, Azrail’in nefesi gür sesiyle haykırdı:

-Tanrı’nın erleri görklü bahadırlarım; dağları yıkarak yürüyün, ırmakların önünü kesin, bulutları ayaklarınızın altına alın, yeryüzünde fesat çıkaranları kıyamete kadar yok edin! Bu günden sonra kimse Kut’a ihanet etmesin! Kut, Türk’ü daha fazla özlemesin! Bahtsız babamı kara toprağa gömüp adımızı temizleyelim, emanetimizi teslim alalım!

Tengri Biz Menen!

---------

Kuşlar göklerde uçuyor, balıklar deryalarda geziyor. Bunlara özenecek ne var. İş odur ki adem donunda sarp yokuşu tırmanabilse, kullar insanlar insanları sevse, tüm aradaki kavgalar kalksa, bir tek çocuk aç uyumasa, gülden ağır söz söylenmese!
Sarp Yokuş
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
27 beğeni · 8 yorum
bâd-ı muattar (@reyhann)
"Eski olup da sevilen yegane varlık vatandır." ?
05.06.18 beğen 3 cevap
Gülşah Sönmez (@gulsahsonmez)
“Şu an hiçbir dilde hiçbir dinden konuşacak bir laf yoktu. Susmak ve edepli şekilde beklemek en büyük hitaptı.“ Alıntılarınız çok güzel, teşekkürler @ruhadam
05.06.18 beğen 1 cevap
Ayrıksı (@ayriksii)
Bu kitabı merak ettim...
07.06.18 beğen 1 cevap
/ 63