ara

Ruh Hassası

.

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Fotoğraf - 1978 Yılından Gelen
Hassas Fotoğraf - 1978 Yılından Gelen
En nihayetinde an itibariyle @semih-oktay ağabeyin gözde kitabının bir nüshasını elde etmiş bulunuyorum.

Halis muhlis 1978 yılı basımı bir Para. Sayfalarını koklayınca içindeki kadim tozlar vesilesiyle en az üç kere hapşırtma meziyetine sahip.

Ev sessiz, ben sakin, merakım aç. Eh, başlayalım o zaman.
Para
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
52 beğeni · 22 yorum
Eseflal (@eseflal)
Keyifli okumalar 😇
13.02.18 beğen 2 cevap
Zeynep Y.☂️ (@zeynepy)
Eski kitapları çok seviyorum ben de 🤗 keyifli okumalar😊
13.02.18 beğen 1 cevap
Adem Tepe (@adem-tepe)
Ne paraymış arkadaş! Bu sitede kaçıncı görüşüm. Ne anlatıyor? Parayı deme sakın :)
13.02.18 beğen 4 cevap

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar - Ölüme Gitmek
Hassas Yazılar - Ölüme Gitmek
Bir toprağı, sadece toprak olarak göremeyenlerin, bastığı yerleri toprak diyerek geçemeyenlerin bu talihsiz coğrafyasında…

Uzak tarihinden yakın tarihine ve hatta günümüzde, her daim, çetin mücadelelerin içinden çıkamayan mazlum, yalnız ve kanayan; ama bir o kadar soylu, asil ve baş eğmez bu millet…

Kader; soğuk, merhametsiz ve aşılamaz bir dağ gibi önlerine dikildiğinde; ben gitmem diyenlerin dahi içindeki yakıcı dürtüye kayıtsız kalamayacağı bir eylemdir, ölüme gitmek.

Ana ben gidiyom düşmana karşı diyen, buradaki düşmanın aslında ölüm olduğunu bilen ’onbeşliler’in alın yazıdır bu.

Çünkü bu toprakların insanları bilir yazgısını. Söz gelimi varoluşlarının yegane temelinin özgürlük olduğunu, ölümün esarete yeğ tutulacağını. Vakti zamanında atalarından öyle öğrenmişlerdir çünkü.

Çünkü tarihi Sivas Kongresi’nde baş kaldıran bir Mustafa vardır:
‘’Halbuki Türk'ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. BÖYLE BİR MİLLET ESİR YAŞAMAKTANSA YOK OLSUN DAHA İYİDİR.
BUNDAN ÖTÜRÜ, YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM!’’

Ama yine de insan üzülüyor. Ya ateş her yere düşüyor, ya da sadece düştüğü yeri yakmıyor. Bizde ağıt 'yakmak' derler; ateş gibidir çünkü.

ŞEHİDLERE AĞIT

Bir soğuk mermi konarken hasretli bedene
Toprak titredi, dedi, artık dayanamam almaya
Bir beyaz hayalin kanat çırpışları boğuldu damla damla
Bir beyaz güvercin ağladı gökyüzünde
Ağzındaki zeytin dalını çalmışlar, bulamıyor.
Çirkin postallar, çirkin postallar
Baba kelimesini çalmışlar süt kokulu ağızlardan
Sabileri omuzlarında gezdirecek güçlü kollar şimdi nerede?
Düğünleri olacakmış Elif ile Mehmet’in
Hani düğün alayı, davul zurna nerede?

Bir soğuk mermi konuyor bedene
Toprak yeter, alamam diyor.
Bir beyaz güvercin ağlıyor gökyüzünde
Zeytin dalını çalmışlar, bulamıyor.
EK 1
@mustafakemalinaskeri özellikle sen oku isterim. 11.02.18
10 beğeni · 1 yorum

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar - Kimseyi Beklemedim Seni Beklediğim Gibi
Hassas Yazılar - Kimseyi Beklemedim Seni Beklediğim Gibi
Şu yaşadığımız hayatla tetris arasında gerçekten inanılmaz derecede ortak noktalar var. Özellikle de ‘’uzun çubuk’’ imgesi bu metaforun tam merkezini, kilit noktasını oluşturuyor.

Bakın biz insanlar hayatımızı idame ettirirken pek çok şeyi ıskalama ve erteleme eğilimindeyiz. İşin garip tarafı buna asıl sebep olan, bizi güdülemesi gereken hayallerimiz ve umutlarımızın ta kendisidir. Hayallerinin gerçekleşeceği günü sadece beklemekle oyalanan insanla tetriste uzun çubuğun gelip bütün oyunu kurtaracağını bekleyen insan arasında hiçbir fark yoktur.

Tetrisi açtınız oynuyorsunuz. Bütün parçaları, en son uzun çubuğun gelip de en nihai darbeyi vuracağı şekilde çocuksu bir hevesle diziyorsunuz. Sırf o uzun çubuk narin vücuduyla gelecek de o ince boşluğa cuk diye oturup içinizin yağlarını eritecek diye bütün fırsatları tepiyor, tepeden inmeye devam eden parçaları olur olmadık yerlere yerleştirmeye devam ediyorsunuz. Ama gelmiyor efendim, gelmiyor. Siz ince belli, selvi boylu, sırrım gibi uzun çubuğu beklerken karşınıza bu tipsiz, şekilsiz ve bir o kadar da lanet olan bu ne idiği belirsiz şey geliyor!


Yahu bu namussuzun peş peşe dört kere geldiği oyunları bilirim ben. Bu tipsiz bizim nice rekorluk oyunlarımızı mahveyledi, herc-ü merc etti, per-ü perişan kıldı. Ve biz, bu uzun çubuğun hayaliyle beklerken işte öylesine aldandık. Oyunumuz bu süreç içinde önüne geçilemeyecek şekilde bozuldu, tarumar oldu. Öyle ki, uzun çubuk en nihayetinde çıkıp geldiğinde artık her şey için çok geçti. İşte gözlerimiz geleceğin düşleriyle öylesine büyülendi ki, kaçıp giden şu anımızı fark edemedik bile.

Artık bu uzun çubuğu gömmenin zamanı gelmedi mi? Ben gömdüm, üstüne bir de mersiye yazdım.

UZUN ÇUBUĞA MERSİYE

Az mı bekledim seni
Hazır ettim her şeyi
Çok beklettin gel çabuk
Neredesin uzun çubuk

Hızlı indireyim derken tutturamadım
Küpü boşluğa sığdıramadım
Atıyorum artık üç buçuk
Neredesin uzun çubuk

Hassas söyler, hain felek
Çubuk bize yaptı kelek
Perişan oldu yandı yürek
Neredesin uzun çubuk
22 beğeni · 29 yorum
Ruh Hassası (@ruhhassasi)
Ayrıca Necip Fazıl'ın çok bilinen bir şiiri de sanılanın aksine, tetristeki uzun çubuk için kaleme alınmıştır. Fakat yine uzun çubuk gelmeyince Necip Fazıl da benim gibi sitem etmekten kendisini alamamıştır. Şiirinin şerhini bu bağlamda yaptığınızda ne kadar haklı olduğumu göreceksiniz. Aynen naklediyorum:

BEKLENEN
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
04.02.18 beğen 10 cevap
Eseflal (@eseflal)
😂 hem bu kadar gercekci hem de bu kadar uzun cubuk gibi bir yazı 😂😇 kalemine saglik 😂 onumuzdeki bes dk gulup sonra dusunmeye baslicam 😂
04.02.18 beğen 3 cevap
yeşilflr (@yesilflr)
Eğlenceli bir paylaşım
idi :) kaleminize kuvvet.
04.02.18 beğen 2 cevap

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar
Hassas Yazılar
Şeytan'ın Çocukları ve Vicdan Mastürbasyonu

Sessiz bir gece... Görenleri baştan sona büyüleyen, ayakları üzerinde yükselmiş soylu bir varlık... Sarsılmaz bir dağ gibi ama bir o kadar naif. Dimdik duruşu yüce bir elifi andırıyor. Tekliğin en zarif simgesi... Yavaş ve yumuşak bir hareketle eğiliyor Peygamber. Secde anında, başını annesinin dizlerine koyan masum bir çocuk kadar mesut. Tanrı, o an dizlerindeki sevimli çocuğunun başını okşuyor. Ve gökyüzüne kalkan iki azametli el... Görenler o anda anlıyor ki, o eller tam da Tanrı’nın göğsüne dokunuyor. Ve bir dua... Narin dudaklardan dökülen melodik bir fısıltı... ‘’Çağlar boyunca her nesil sana daha çok yaklaşsın. Çocuklar iyilik yolunda her zaman babalarını geride bıraksın.’’

Ve o anda, nereden geldiği meçhul, insanları mest eden ilahi bir müzik duyuluyor; Tanrı’nın kalbinden kırılgan titreşimlerle mutlu nağmeler yükseliyor.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ve zaman geçti, Peygamber’in soylu hediyesi insanlar tarafından karşılık bulmadı. Gaybi ezgiler çoktan kırıldı fakat bu hüzünlü nağmeler Şeytan'ın çocuklarına asla ulaşamadı.

Namaz ve dua, artık yozlaşan vicdanları rahatlatmak için yapılan sıradan bir eylem; adeta bir vicdan mastürbasyonu. Türlü türlü ahların çamuruna bulanan insan, eğilip doğrularak zahmetsizce arınacağını düşünür. Hemen koşar pantolonunda diz yapmaktan öteye geçmeyen, anlamı ölmüş eylemini icra etmeye. Gariptir, kiliseye gidip günah çıkaranları ahmaklara yakışan bir alayla aşağılayanlar da aynı kişilerdir. Namaz sırasında ne soyludur ne de zarif. Sulanmış ve kanlanmış gözleri fıldır fıldır dönerken secdede, hiçbir kutsi el uzanmaz başına. Şeytan dahi gördüğünde çocuklarını, tiksinir bu ikiyüzlülük karşısında. Çünkü o insandan daha asil ve daha haysiyetlidir ki, o kadim günde diz çöküp secde etmeyerek riya çamurundan arınmış tertemiz bir iblistir.
Ve kıyamet yaklaştıkça bekleyen ateş öylesine şehvetle yükselir ki, o gün geldiğinde İsrafil’in suru duyulmayacaktır öfkeli alevlerin çatırtısından.

Ve Şeytan yükseklerden seyretti daima, çağlar boyunca
Gururla izledi çocuklarını;
Ama daha çok iğrenerek baktı.
Çünkü çocuklar, babalarını çoktan geride bıraktı.
11 beğeni · 15 yorum
Ruh Hassası (@ruhhassasi)
Sonradan gelen bir sahne:
Şeytan yalnız yüksekliğinden yeryüzündeki kaosu seyrederken bir hayli suskundu.Bir zaman sonra yanına bir melek gelerek galiba sen haklıydın, dedi. Şeytan hafifçe omuz silkmek dışında başka bir şey yapmadı. Biliyordun değil mi, diye sordu melek. Kuru bir sesle ‘’Neyi?’’ dedi Şeytan. Melek üsteleyerek ‘’Biz o gün Adem yaratıldığı için Tanrı’ya karşı geldiğimizde, Tanrı ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim.’ diyerek susturmuştu bizi. O bilgiyi diyorum, biliyordun değil mi?’’

O an Şeytan’ın gözlerine ansızın yorgun ve ağır bir hüzün çöktü ve ilk defa yavaşça meleğe dönüp baktı. Melek önce şaşırdı, sarardı. Sonra ansızın anlayıp yavaşça başını eğdi ve tek söz etmeden oradan uzaklaştı.

Gözleri, dedi uçarken, ne kadar da kederliydi;
Ama bir o kadar güzeldi.
26.01.18 beğen 2 cevap
Katil (@katil)
Dostum her zaman bir bakış açısından bir inançtan bakarak yazmalisin. İnanmamak da bir inançtır. Ama belli ve inanılan bir kültürün değerlerini kirli kelimelerin arasında kullanman çok saygısızca. Önce saygı sonra diğer her şey.
26.01.18 beğen 2 cevap
Furkan (@turgenyev)
Kaleminize sağlık güzel bir yazı olmuş. Muhtemelen inançsız insanların hakim olduğu bir ortamda çok beğenilecek bir yazı olurdu. Ama bu tarz bir ortamda din ve politika üzerinden eleştireler olumsuz sonuçlanacaktır. Kabul görmek istiyorsan bu iki konu üzerinde çoğunluğu hedef alan yerici paylaşımlardan uzak durmak faydalı olacaktır, ben maske takmam doğru olduğunu düşündüğümü yazarım, diyorsan da olumlumsuz eleştirileri fazla dikkate almamanda fayda olacabilir. Paylaşım için teşekürler, ben yazıyı beğenerek okudum.
27.01.18 beğen 3 cevap

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar
Hassas Yazılar
Hassas Yazılar- Evlat Sevgisi Üzerine

Türk toplumunun yeteri kadar gelişememesinde, özgün ve karakterli bireyler yetiştirememesindeki yeri yadırganamaz olan olgudur. Çünkü hiç ortası yoktur. Ya hep ya hiç.

Misal, bu sevgi minimum dozda verildiğinde ortaya ne idiği belirsiz, ipsiz sapsız mahlukların çıkması bir hayli muhtemeldir. Ve bu mahluklar toplum içinde en genel itibariyle ''orospu çocuğu'' diye anılırlar. Aslında bakılırsa ağır bir küfür olarak görülen bu itham, bu gibi insanlar için oldukça tabii bir sıfattır. Hatta bu noktada orospu çocuğu demek, küfrün en hassas ve en duyarlı şekilde dile getirilmesinin en nazik yoludur. Peki ama neden? Dikkatinizi çekerim ki hedef, küfrün yöneltildiği şahıs değil onu yetiştiren ebeveynedir. Çünkü bu küfrü bu kadar hassas ve tabii kılan ebeveynlerin kafası şu şekilde çalışır: Biz yaparız, onlar da bir şekilde büyür. Bir çiçek bile toprağa ekildiğinde her gün azami miktarda ilgiye muhtaçken bu iki ahmak hangi kafayla cima ederler insanın aklı almaz. Sonuç olarak o 'bir şekilde büyüyen' çocukları üzerinden her gün bol bol küfür yemeye muvaffak olurlar.

Diğer yandan bu sevginin fazla verilmesi de ortaya öz güvenden yoksun, iş bilmez ucubeler ortaya çıkarır ki bunlar da en az orospu çocukları kadar toplumun kanayan yaralarıdır. Örneğin, doğduğunda herhangi bir çocuktan farksız olup en ufak bir engeli olmayan kuzenimi, birkaç yıl içinde özürlüye dönüştüren etken de budur. Bir çocuk 8 yaşına kadar ağzına kaşıkla yemek verilerek ''Aç bakiiim oğğluşum uçak geliğğyoor'' diye beslenir mi? Çocuk konuşmayı ancak 9 yaşında sökebildi o da ''Anne, su. Anne çiş.'' seviyesinde.

Yapmayın yahu yazıktır günahtır. Bakın şu hayatta klasik, denge, orta yol vb. kelimeler kadar anlamlı, kutsi sözcükler var mı? İnanın söylerken bile bir huşu duyuyor, ''Ohyşş!'' diyorum içimden. Lütfen farkına varalım. Zira ağzına gelen yemeği uçak diye yemeye çalışan bu toplumun çocuklarından yerli uçak yapmalarını beklemek çok saçma oluyor.
5 beğeni · 1 yorum
Ruh Hassası (@ruhhassasi)
Aklıma gelen birkaç sahne:
Sahne 1: Baba, mühendislikten yeni mezun olan oğluna şaka yoluyla gülerek ‘’Eh, artık uçak geliyor he?’’ der. Çocuk hipnoz olmuş gözlerle ağzını açıp bekler..

Sahne 2:: A:Artık yerli uçak yapmaya hazırız.
B: Tabi ki. Ama önce annemi arayıp tarifini öğreneyim.

Sahne 3: Bir kafede iki arkadaş kavga eder. Biri diğerine sesini yükselterek orospu çocuğu der. Küfürü yiyenle beraber kafede bulunanların yarısı da orospu çocuğu diyen çocuğa bakar.
18.01.18 beğen cevap

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar
Hassas Yazılar
Ön ek: Neokur'da ara sıra gördüğüm ''Aşk nedir?'' sorusu üzerine metaforik bir hikaye.

-Birinci Bölüm: Tırtıldan Kelebeğe-

Vakti zamanında ıslak, yağlı ve Allah affetsin bir o kadar da iğrenç bir tırtıl yaşarmış. Tek yaptığı o yaprak senin bu yaprak benim fingirdeyerek, bunları miskin miskin kemirip gününü gün etmekmiş. Yine bir gün bir yaprak ziyafeti sonunda ıslak ve bir hayli yağlanmış olan gövdesini sere serpe yatarken ansızın yüreğine yakıcı bir arzu düşmüş. Birden hayalinde kendisini saraylar kadar güzel kozaların içinde tasavvur edip , doğanın bütün güzelliklerini kıskandıran renklerle bezenmiş ipeksi kanatlarla, Kaf Dağı’nın zirvelerinde süzüldüğünü görür olmuş. Hayalindeki bu kanatlar öylesine göz alıcıymış ki Zümrüdü Anka Kuşu kendisini görse, kuşların sultanı unvanını kendisine verip, tahtını ve tacını oracıkta bırakıp terk edermiş.

Bu düşlediği kanatların arzusu gözlerini öylesine kör etmiş ki artık eski fingirdek hayatını sürdürmesi mümkün değilmiş. Ve en güzel kanatlara sahip olma tutkusuyla sadece en taze, en körpe ve şekil itibariyle en kusursuz olan dut yapraklarını kemirmeye başlamış. Kimi zaman en çetin dikenli bitkilerin üzerinde sürünmüş, kimi zaman pek vahşi tabiatlı mahlukat-ı böceklerin hücumlarına maruz kalarak vücudu cılk yaralar içinde kalmış. Fakat kalbi bir çift güzel kanada vurgun olan tırtılın gözleri bu enayilikleri görecek gibi değilmiş. Asla geri adım atmamış ve hatta Ferhat’a nazire mukabilinde bu uğurda ağaçları bile delmiş. Ve en sonunda o kutlu gün gelmiş ki Kleopatraları, İskenderleri, Sultan Süleymanları dahi kıskandıracak kadar saraylardan da güzel bir koza yapmaya vakıf olmuş.

Sonra girmiş içine ama içi daracık. Heyecan ve aceleden havalandırma yapmayı da akıl edememiş. Bekle babam bekle, piş babam piş. Bizim tırtılın hali duman, kanatlarla değil buharlaşarak uçacak. Fakat o kadar uğraşın sonrasında gelen o tatlı yorgunluk, onu en derin uykulardan da derin bir uykuya çağırmış. Ve zaman içinde zamanlar akıp gitmiş, ne güneşin ne de ayın kazandığı o sonsuz kovalamaca döngüsü devam edip durmuş.

Ve bir sabah gözlerini açtığında bir de ne görsün! Sırtında ta arşa kadar bütün ihtişamıyla yükselen ve görenin başka her şeye kör kalacağı iki harika mucize. Desenleri öylesine ilahiymiş ki, sanki bu dünyadan değil de cennette bizzat dört büyük melek tarafından el emeği göz nuru bir itinayla dokunmuş ve sonrasında bizzat Rabbül Alemin tarafından nurundan ve ruhundan üflenmiş. Ve renkleri öylesine göz alıcıymış ki gecenin en dipsiz karanlığında dahi ışıklarını çakım çakım çakacak gibiymiş.

En nihayetinde en büyük arzusuna, en kadim aşkına kavuşan kelebek iki sağa uçmuş iki sola uçmuş, ‘’Yahu neden düz gidemiyorum, yanlış mı monte ettik acaba?’’ diyerek kafasını oradan oraya çarpmış derken iki soluklanmak için bir taşın üzerine konmuş. Kanatlarının verdiği güvenle etrafını gururla seyrederken yanına ağır adımlarla bir bok böceği gelmiş. Kelebek kibirle bakmış bok böceğine. Bok böceği de onun kanatlarına tabi. İki selam iki hoşbeşten sonra bok böceği ‘’Uğruna çok zahmetler çektin, deldiğin ağaçlarla nice Ferhatları kıskandırdın. Fakat heyhat ki o kanatlar yarın senin katilin olacak.’’ Kelebek bu sözleri duyunca çileden çıkıp ‘’Hadi oradan seni hadsiz şey. Benim aşkıma bok atacağına git kendi bokunla oyna. Seni aşşşağılık kanatsız bok.’’ diyerek bir hışımla oradan ayrılmış. Bok böceğiyse ne cevap vermiş ne de en ufak bir tepki, sadece suskun gözlerle uzun uzun arkasından bakmış.

-İkinci Bölüm: Kelebekten Tırtıla-

Kelebek doya doya uçarken gün yavaş yavaş son bulmaktaydı. Bir zaman sonra ansızın hafif bir üşüme hissetti, hayretle vücudunun soğumakta olduğunu fark etti. Sakin kalmaya çalışarak bir ağacın dalına kondu. Kanatları hala çok güzeldi, buna karşın vücudu iyiden iyiye zayıflamıştı. Sanki kanatları bütün enerjisini alıyor ve kendisini an be an güçten düşürüyordu. Gecenin içinde kendisini birden alabildiğine yalnız hissetti. Bakışlarını hafifçe ayın solgun ve melankolik ışığına doğru kaldırdı. Bundan mıdır bilinmez, o an yüzü soldu, gözleri ay gibi donuk kaldı. ‘’Fark edemedim…’’ dedi. Çok kısa bir an sonra dala tutunan elleri gevşedi. Ve aşağı düşerken onulmaz bir kederle ‘’Demek öyle…’’ diyebildi.

Artık vücudu hiç hareket etmiyor, gözlerini dahi ancak yarıya kadar açabiliyordu. ‘’Hayret, bir ömür boyunca uğruna uğraşlar verdiğim kanatların karşılığı buymuş demek. Halbuki şu an sırtımdalar mı değiller mi onu bile hissetmiyorum. Sanki hiçbir zaman bana ait olmamışlar gibi.’’

Ve bir bulut matem havasında ayın üzerini örttü ve karanlık, hafif bir tül gibi kelebeğin üzerine döküldü.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Gecenin en karanlık yerinde ağır ağır ilerleyen ayak sesleri, yerde yatan biçimsiz karaltının yanına gelince durdu. Islak, yağlı ve Allah affetsin bir o kadar da iğrenç olan tırtılı kederle izledi bok böceği. Oracıkta bir mezar kazıp gömdü tırtılı. Ve başına bir taş dikip üzerine uzunca bir şiir yazdı.

Gel zaman zaman git zaman ne mezarın yeri kaldı geriye ne de başına dikilmiş taştan eser. Şiirdense sadece bir beyiti ulaşabildi günümüze.

O erenler ki tevafuken rastlamışlardır beyite, işiten kulaklara şöyle naklederler:
‘’Biz de arzu ederdik, olsaydı şöyle nur-i peri kanatlarımız
Lakin haddimizi bildik, bundandır bokumuzla oynamamız.’’
4 beğeni · 0 yorum

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar
Hassas Yazılar
Modern Çağın Zombisi

Gece çöktü ve ondan önce gelen ölü leşi yorgunluk
Üzerimde nice içmişlerden beter bir sarhoşluk
Göz kapaklarımın ağırlığı genç ruhuma ihanet
Sözde 300 milyon sperm arasından birinci gelmişim, hayret!
Uzanmışım çaresizce ama gözlerim hep tavanda
Ruhum güzel düşler düşlerken ben cehennemi arafta.
Sağa sola dön hastalığı ve saat bilmem kaç buçuk
Ve uyuyamayanların laneti olan boğazdaki beter kuruluk
Yutkunmak da tükendi artık boğazı ıslatmak lazım.
Yalpalıyorum güç bela çöldeki susuz bedeviden farksızım
Mutfağa girerken girişi tutturamıyorum ve asabiyim kan ter
Geçerken kapıya omuz atıyorum ''Hop, önüne bak birader!''

Ve tekrar çarpmamak için –korkmuyor da hani!- uzatıyor ellerini
Şu haline bakın, oldu mu şimdi modern çağın zombisi.
11 beğeni · 5 yorum
Ruh Hassası (@ruhhassasi)
Şiiri yazarken benim zihnimde çalan şarkı daha başkaydı ama doğrusu buymuş bence :D
23.05.17 beğen 1 cevap

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar
Hassas Yazılar
Hassas Fotoğraf

Dördüne de selam. En çok da yaşayan en mükemmel piçe.

"Piçlerin bedenleri ve akılları diğer insanların aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır."
2 beğeni · 0 yorum

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar
Hassas Yazılar
Hassas Hikaye - Son Nefes

Cigarasını sarıyordu yaşlı adam. Ya da biz öyle görüyorduk sadece. Çünkü yaşlı adam, cigarasını öyle bir sarıyordu ki; o kağıdın arasındakilerin sadece tütünden ibaret olmadığı ihtimali de geliyordu akıllarımıza. Çünkü yaşlı adam sardığı cigarasına öyle derin düşüncelerle bakıyordu ki, hiçbir göz öylesine bakamazdı basit bir cigaraya. Düşünceleri derinleştikçe somutlaşıyor ve tek tek, sarı sarı karışıyordu tütüne. Korkulu ve derin çizgili bir pişmanlık sarısı…

Ve ansızın acımasız bir rüzgar esti de, cigara kağıdın arasından tutup götürdüğü bir tutam tütünü çekti kopardı yaşlı adamdan. Yaşlı adam öylece bakakaldı uçuşan tütünlerin arkasından. Ve biz gördük ki, yakıcı bir ıstırapla donmuş bir umarsızlık; küçük bir umut arayışıyla yıldırıcı bir çaresizlik nasıl da tek bir vücutta hayat buluyormuş, işte onu gördük. Ve yaşlı adamın griye çalan soğuk gözlerine bakıp da anladık ki yitirdiği tütünlerin yerine yenisini koymaya ne gücü var ne de arzusu. Belki de sardığı son tütün olduğu için istese de koyamaz yaşlı adam. Devam ediyor. Belki de tek nefeslik ömrü kalmış tütünü, düzensiz bir ritimle atan hassas kalbi gibi titrek parmaklarla sarıyor. Ama öyle bir sarıyor ki yaşlı adam, sardığı şey tek nefeslik tütün mü yoksa koskoca ömründen geriye kalan tek nefeslik bir hayat mı, şüpheye düşüyor insan.

Yanından insanlar geçiyor sürekli. Genç adımlar, acele adımlar, telaşlı adımlar, koşturan adımlar, üstün adımlar, yakışıklı adımlar, güzel adımlar, bencil adımlar… Yaşlı adamı asla görmeyen ya da belki de görmeye tenezzül etmeyen adımlar… Özellikle onun yanından geçmemek için kaldırım değiştiriyorlar. Belki de o griye çalan soğuk gözlerle karşılaşmaktan korkuyorlar. Çünkü sarsardı o gözler tüm o yapmacıklıkları. Farkında değiller ama; attıkları her kör adımda yaşlı adamı çiğniyorlar.

Ve yaşlı adam da o kadar silikleşiyor ki, önünde oturduğu gri binanın rengine bürünüyor yavaşça. Hareketleri giderek yavaşlayıp taşlaşıyor. Giderek daha çok kirli bir griye dönüşüyor. Ve giderek önünde durduğu taş yapıyı tamamlayan bir görüntüden ibaret kalıyor.

Ve yanından insanlar geçiyor sürekli. Belki de aynı kaderi paylaşmak üzere… Aynı, rüzgara kapılıp giden bir tutam tütün gibi… Arkalarından bakakalan bir çift griye çalan soğuk göz bırakarak.

Yaşlı adamın cigarasını sarmak için cigara kağıdını diliyle ıslatmasına gerek yok. Çünkü vücudu kirli gri bir taşa dönüşse de gözlerinden akan bir iki damla yaş hala o kadar canlı ki…

Ve cigarasını sarıyordu yaşlı adam. Ya da biz öyle görüyorduk sadece.
5 beğeni · 0 yorum

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Hassas Yazılar
Ve kişnedi iblis, işte sizin layık olduğunuz sonunuz,
Durdurdu mu mermileri, kıçınızdaki kırmızı donunuz!
Ve tıraşsız yüzünü huşu ile sıvazlayıp yeşil takkesini takarken
Kustu kinini Müslümanca! bir vecd ile tükürürken,
Yayalım din kardeşlerim, bu geceki sevaplara yüz çarpı,
Ölen her ‘’kafir’’ için eda edelim birer şükür namazı
Oh olsundu, ‘’no’’eldi, çünkü Müslüman yılbaşı kutlamazdı
Şehit değildi hiçbiri çünkü gülerken vurulmuşlardı.
Ve terör insanları değil, bu sefer ‘’insanlığı’’ vurdu
Sahi, yeni yılın doğan ilk bebekleri bile haberlerde yoktu.
EK 1
Bu şiirdeki Müslümanlar tamamen lağım ürünüdür. Gerçek İslama mensup kişilerle bir alakaları yoktur. 01.01.17
7 beğeni · 0 yorum
/ 39