ara

şiir adamı

siz okuyuncaya kadar kitaplar hazinelerini gizli tutarlar http://siiradami.com

şiir adamı

@siiradami

ülkenin hali pür melali
Küçücük bir cümleyi bile öğelerine ayıramayan, cahil beyinsiz bir kitle yetişti. Kendi diline yabancı, bitki gibi yalnızca oksijen tüketmekle yetinen, daha ötesinde öğretmeninin bile Türkçe bilgisinin olmamasını haklı gören, sığ, karanlık zihniyetli bir kitle. Bu kitleyle ne yapılabilir ki?
5 beğeni · 11 yorum
misslavinia (@almilasinemce)
Bak yükleme ali özne ata belirtildi nesne
03.06.18 beğen cevap
Hasan Yürekli (@hasanyurekli5)
Ben cümle kurarken noktalama işaretlerine dikkat etmelerine razıyım. Niteleme sıfıtı, ulama veya sert benzeşmesi gibi bilgilerin akıldan kısa sürede çıkması çok normal.
03.06.18 beğen cevap

şiir adamı

@siiradami

Dogma nedir?
doğruluğu deneyden geçirilmeden, sınanmadan kabul edilen, olduğu gibi benimsenen ve bir öğretinin ya da ülkünün dayanağı yapılan sav.
eş anlamlısı: inak
2.
bir felsefe okulunca benimsenen ve doğru diye öne sürülen öğreti.
------------------------------TDK-------------
a. 1. Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi. 2. fel. Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nas, inak: “Dogmaların en geçerli olduğu alan din alanıdır, burada yalnızca inanılır.” -M. C. Anday.
2 beğeni · 1 yorum
Yeliz (@yeliz)
D büyük yazılmalı.
18.05.18 beğen cevap

şiir adamı

@siiradami

Post Modern Ütopyalar ve Siberpunk
Post Modern Ütopyalar ve Siberpunk
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, post-modernite ile birlikte ikircikli ütopya ve distopyalar üretilir. Post-modern ütopyalar, bilim-kurgu anlatılarındaki iyimser teknolojik dünya tahayyülüne karşı; karamsar olup yeni bir sosyal düzenin oluşmasını hedefler. 1960’lı yıllar Avrupa’da refah seviyesinin yükseldiği dönemdir; refah ile gelinen eko-politik ve kültürel zenginleşme sonucu 68 Kuşağı ortaya çıkar. 68 Kuşağı, daha iyi ve güzel bir dünya pratiği amacı ile ütopyalar üretir, belli pratikler gerçekleştirir. Hippilik adı altında dünyada çeşitli mikro ütopya ve komün pratikleri geliştiren kuşak, 1975’lı yıllardaki büyük ekonomik buhran sonrası etkinliğini kaybeder. S. Firestone’nun Cinselliğin Diyalektiği eseri, A. Huxley’in Cesur Yeni Dünya distopyasına tez olarak oraya çıkan feminist açılımdır. Firestone’a göre, ancak aile kurumu ve annelik kimliği değişir ise, başka bir dünya mümkündür.

Siberpunk
1980’lerden sonra ütopya ve distopya anlatıları, değişim geçirerek bilim-kurgu metinleri içinde varlığını sürdürür. Bu dönem içinde Philip K. Dick, B-K edebiyatını kökten değiştirir. Dick’in Android’ler Elektrikli Koyun Düşler Mi? eseri, teknolojik bağımlılığın tutsaklığında, makine ve şirketlerin elinde çıkış bulamayan modern insanlığın geleceğini anlatır. Blade Runner adı ile sinemaya da uyarlanan roman, bir taraftan fütüristik öğeler barındırırken, diğer taraftan distopya içeriği ile siberpunkı işaret eder. Siberpunk, B-K edebiyatının alt türü olarak karamsar teknolojik dünyayı betimler. William Gibson’un Neuromancer adlı eseri, bu dünyanın temelini yansıttır.
Gibson ile başlayan siberpunk anlatılara dijital ütopyalar da denir. İnsan algısını tamamen sarmalayan ve makineler dizgesinde tamamlanmış dijital dünya tasviridir ve siber uzay mekânlardır gerçeklik. Siber uzay içinde insanın psişik kimliği, beden üzerinden dijital katmanlara doğru genişlerken dünyanın gündeliğinde gittikçe artan mimari baskı yaşatmaktadır. Siberpunk dünyada, devletler değil, “tekno akıl” olarak büyük şirketler vardır. Büyük şirketlerin yönetiminde insanlar, kaos içindedir. İnsan bedeni, teknolojinin devamlılığı için meta olarak vardır; ekonomiyi yönlendiren Karaborsa alanlarıdır. Beden bütünlüğünü yitirmesi ve metaya evrilmesi sonucu, benlik ve farkındalık düzeyini kaybeder insan ve çöküşü devamlıdır.

Karanlığın Sol Eli
Post modern ütopyalar döneminin ilk önemli eseri, Ursula Le Guin’in Karalığın Sol Eli adlı çalışmasıdır. Eser ütopik bir dünya sunar; cinsiyetsiz insanların yaşadığı gezegeni anlatır. Karanlığın Sol Eli, 1960’lara kadar var olan bilim-kurgu anlatılarını yapı bozuma uğratır ve devrimci imgelemdir. Le Guin, Androjen (çift cinsiyetli) insanların olduğu bir dünya yaratır. Kış (Gethen) adlı gezegende kişiler, cinsiyet (gender) olmadan yaşar. Gezegen insanları, yılın belli dönemlerinde, o anki hormonal durumlarına göre, erkek ya da kadın olurlar. Örneğin bir önceki döngüde erkek olan bir kişi, yeni döngüde kadın olup, çiftleşip çocuk sahibi olmaktadır. Gezegende, hep kış mevsimi yaşanır; tek eşlilik yoktur, çünkü cinsel kimlik yoktur; bunun sonucunda erkek egemen yapı ve ekonomisi oluşmaz. Bir gün Kış'a uzaydan bir erkek elçi gelir ve onların da katılmasını istediği gezegenler birliğinden söz eder. Elçi, Gethen’i anlamakta, içinde yaşamakta zorlanır. Kış gezegeni, geleceğin, projelerin ve tutkuların değil; mevcudiyetin ve şimdinin egemen olduğu dünyadır. Gethen gezegeni halkı ve danışma kurulu, bilimsel ve teknik ilerlemeye kapalıdır; ilerleme ve teknolojinin iktidar aygıtları yaratacağını bilirler. Halk, şimdi ve doğal olan ile ilkel insanın kimliksiz günlerini yaşar gibidir.

Dişi Adam
1970’lerdeki diğer bir çalışma, Joanna Russ’ın yazdığı Dişi Adam dir. Dişi adam, “kadın yüzlü bir erkek, erkek aklına sahip bir kadın" olarak tanımlanır ve feminist ütopyadır. Romanda iç içe geçmiş dört kadın ve öykü vardır. Bu kadınlardan Joanna, bizim dünyamızda yaşayan ve gerçek adamı arayandır. Güçlü kadın Janet ise, hiçbir erkeğin yaşamadığı, gelecekteki bizim dünyamızdan yeryüzüne gönderilen bir elçidir; bunun yanında iki kadın karakter daha vardır. Anlatı, eşzamanlı ve iç monologlar şeklinde ilerler; son hikâyede erkekler ile kadınlar savaşır. Radikal feminist düşünceden yol çıkan Russ, erkeklerin olmadığı dünyada kadınlar arası yaşamın, güzellik ve birikim doğuracağına inanır; fakat insana dair kötülük ve iktidar suçlarının sadece erkeğe özgü olduğunu düşünmesi; anlam ve betim olarak eserini kötü ve sığ ütopyaya dönüştürür.

Zamanın Kıyısındaki Kadın
Marge Piercy’in çalışması Zamanın Kıyısındaki Kadın, feminist teorinin içselleştiği en özgün ütopya metnidir. Eser, Connie adında zihinsel yetenekleri çok gelişmiş bir kadını anlatır. Connie’nin sevdiği insanlar ölmüş; kendisine şizofren teşhisi konulmuş ve akıl hastanesine atılmıştır. Üzerinde deneyler yapılan Connie, zihinsel güçlerini kullanarak bilinmeyen ütopya halkının yardımı ile sisteme karşı mücadeleye başlar. Temesa geçtiği kişiler, gelecekten gelen ziyaretçilerdir. Kadının temasa geçtiği ütopyada; devlet, aile, okul gibi kurumlar yoktur; delilik bir yaşam deneyimidir; cinsel serbestlik esastır. Ütopyada yarışmamak, toplumsal erdemdir; doğayı yaşatmak için örgütlenmiş bu dünyada toprak avukatı gibi yeni meslekler vardır. Ütopya ülkesinde özel mülkiyet yoktur; sadece aşk mülkiyeti vardır.
Gelecekten gelen ziyaretçiler, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir yaşam dizgesine dair tarih sunarlar. Ve sadece Connie gibi, ütopya ihtiyacı duyan insanlara görünürler. Ziyaretçiler, bize şöyle bir mesajı iletir gibidirler: “Kendi yaşamında ve şimdiki zamanda mücadele edemeyebilirsin. Sizin zamanınız, tümden başarıyı sağlamayabilir. Bizler var olarak ve hayatta kalarak, gelecekte olacak için savaş vermeliyiz. Sana ve size gelmiş olmamızın, geçmişe dönmemizin nedeni budur.”

Ekotopya
Ernest Callenbach’ın yazdığı Ekotopya (1968), soğuk savaş dünyasının ütopyasıdır. Ekotopya’da ABD ikiye bölünmüştür, tarih milenyum öncesi 1999’u anlatır. Ekotopya, ABD’den ayrılıp ülkenin Batı bölgesinde kurulan (Kaliforniya) ekolojist devlettir. Doğu bölgesinde, hala ileri kapitalist yaşam devam eder. Batı topraklarının eski nükleer silah kaynaklarına sahip olması karşısında Doğu tarafı (Amerika) çaresizdir. Bağımsızlığını ilan eden Ekotopya’ya Doğu bölgesinden bir gazeteci gelir ve gazetecinin gözlemleri üzerinden ütopya betimlenir. Ekotopya, gelecekte değil; bugünde yaşanır. Ülke, komünal ve ekolojist yaşamı gerçek kılmaya çalışır. Ekotopya’da trafik sorununun çözülür çünkü araba yoktur, insanlar bisiklete biner. Teknoloji, basit kullanım araçlarına indirgenir; doğal besin kaynakları tüketilir ve tarım kasabaları kurulur. Eserin derinlikli ütopya zemini yoktur, daha çok soğuk savaş döneminin kutupsallığını anlatır.


Triton
Samuel Delany, Triton (1976) adlı eserini “İkircilik Heterotopya” olarak tanımlar. Heteretopya tanımı, M. Foucault’a dayanır: “Ütopyalar masal, mit ve hayalin oluşmasına imkân sağlar; dilin en belirgin özelliklerine uygun biçimde akarlar. Heterotopyalar ise konuşmayı kuruturlar, dil bilgisinin tüm olanaklarına daha kaynağında karşı çıkarlar; mitlerimizi yıkarlar. Heterotopyalar, rahatsız edicidir. Heterotopyalar, yalnızca cümle kurarken kullandığımız söz dizimini değil, aynı zamanda, kelimelerin ve şeylerin birbirlerine yakın ve aynı zamanda da karşıt "bir arada durmalarını" sağlayan diğer dizimleri de yok ederler.”

Triton, Le Guin’in Mülksüzler (1974) adlı eseriyle karşılaştırılmış olsa da, aslında kendi açık ütopya anlatısını sunar. Triton, mükemmel toplum tasarımından ziyade; farklı politik, kültürel ve cinsel tercihleri olan insanların, “ayrı ayrı örgütlendiği bir dünyada ve bir arada yaşama” çabasının ütopyasıdır. Herşey ama herşey serbesttir; uzam ve adacıklar içinde kayıtdışı sektörler oluşturduğu dünya vardır. Romanda “başka bir dünya mümkün” etkinlikleri; patetik ve becerisiz kahramanın bakış açısından anlatılır. Dil ve beti içinde yaşam, muğlak kavram ve pratiği içinde devinir. Triton, heterotopyasında kaotik ve iletişimi belirsizleşmiş bir dünya anlatısı sunuyor görünse de, ütopyaların tamamlanmış ve gizli totaliter çözümlerine karşıt yaşamı işaret eder. Triton, ikircikli ütopyalara karşı yapı söküm üzerinden tekilleşmenın kurulması ile verilen cevaptır.
1 beğeni · 0 yorum

şiir adamı

@siiradami

Distopik
Distopik
distopyada yaşıyoruz
1 beğeni · 4 yorum
athena (@athena00)
Orası neresi?
22.05.18 beğen cevap

şiir adamı

@siiradami

Distopya: Biz ve 1984
Distopya: Biz ve 1984
Distopya
Distopya, Yunanca yer anlamındaki topos kelimesine getirilen olumsuzluk eki dis ile ve olmayan/kötü yer anlamına gelir. Distopya, olumlu ve kapsayıcı ütopyalara karşı karamsar ve karşıt betimleri içerir. Çoğunlukla distopya dünyasındaki yaşam, totaliter devlet modeline dayalı mekanize edilmiş toplum anlatısıdır; karamsar gelecek kurgusu dur. Diğer bir değişle anti-ütopya, ütopyaların eleştirisidir. Distopya, ütopyaların tasvir ettiği mükemmel yaşamların var olamayacağını; ütopya ilkelerinin amaçladığı düzenli ve refah içindeki yaşam hedeflerinin, insanların özgürlüğünü engelleyip tektipleştireceğini ve onları mutsuzluğa sürükleyeceğini ironi ile açıklar.

Biz
Rus yazar Yevgeniy Zamyatin’in Biz (1920) romanı, dünya edebiyatında ilk distopya kabul edilir. Bolşevik devrimin, totaliter sisteme dönüştüğünü gören Zamyatin, Sovyetler Birliği’ni ve devleti romanı ile eleştirir. Biz, Rusya’da sansüre uğrar; sonrasında birçok anti-ütopya metininin esin kaynağı olur. Bilim-kurgu ve ütopya yazarı Ursula K. Le Guin, roman hakkında şunu söyler "Biz, şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim-kurgu roman, klasik bir karşı ütopya" 1984'ün yazarı G. Orwell, Biz hakkında şunları söyler: "Zamyatin, belli bir ülkeyi değil, sanayi uygarlığının hedeflerini değerlendirmiştir. Bu kitabın konusu aslında Makine'dir.”

Romanın Konusu
Biz, 26. yüzyılda geçer; uzun savaşların sonunda Dünya, Tek-Devlet’in totaliter yönetimi altındadır. İnsanlar, devasa apartman bloklarına yaşar. Evlerin tüm duvarları camdandır ve herkes, herkesi görür. Her şeyin devlet tarafından kontrol edildiği dünyada insanlar, rakamlar ile adlanmıştır; birey, kendisini “Biz” olarak hissettiği tek dizgenin içindedir. Tek-Devlet, insanların özel hayatına ve yatak odasına kadar her şeyi denetler. Tek-Devlet’in başındaki lider İyilikçi dir; onun matematiksel ve kusursuz sisteminin tüm evrene yayılmasının mutluluk getireceği vaaz edilir. Biz dünyasında her gün aynıdır. Biz’in dünyasında cinsel yaşam kontrol altındadır. Cinselliğin erotizm ve fantezi yönü söndürülür, üreme vardır. Sevişmek isteyenler, devlet bürosuna başvuru yapmak zorundadır. Çalışma karşılığında prim olarak verilen sevişme izini alan insanlar, önceden belirlenmiş gün ve saate yatak odasında bir araya gelir. İnsanların yatak odalarını, sadece izin alınmış sevişme süresinde perde ile kapama hakkı vardır.

Romanda olaylar, ana karakter D-503’ün günlüğü üzerinden anlatılır. D-503, matematikçi mühendistir ve Tek-Devlet’in komşu gezegenleri istila için yaptırdığı İntegral adlı uzay gemisinde görevlidir. Günlüğün başlangıç bölümünde, D-503’ün devletine ve ideolojisine bağlılığı dikkat çekicidir. Biz diyerek, sistem ile bütünlük içinde yaşayan bir karakterdir. Günlüğünde şöyle der “Diğer gezegenlerde yaşayan, belki de hala ilkel özgürlük ortamında bulunan meçhul varlıkları, aklın boyunduruğu altına almanız gerekiyor. Eğer bizim kendilerine matematiksel, hatasız mutluluğu getireceğimizi anlamazlarsa, onları mutlu olmak zorunda bırakmak bizim borcumuzdur. Ama silahtan önce, sözü deneyeceğiz. İntegral’in taşıyacağı ilk yük bu olacak. Yaşasın Tek-Devlet!” D-503, I-330 adlı güzel bir kadın ile tanışır ve âşık olur. Bu aşk, karakterin yaşama bakışını değiştirir, çünkü I-330 sisteme karşı mücadele eden ve İntegral gemisini ele geçirmeyi planlayan illegal örgütün üyesidir. D-503, kadını öptüğü anda devletinin yasağını ihlal ettiğini ve sistem ile bağının koptuğunu belirtir. Tek-Devlet, artık onun için sorgulanması gereken yapıdır.

D-503, kadına karışı daha önce bilmediği arzular duydukça; mantığın ve rasyonel düzenin bütünlüğüne olan bağlılığını kaybeder ve kendini aşk duygusunun irrasyonelliğine bırakır. Bu değişim günlüğüne ve diline de yansır; artık Biz yerine, Ben sözcüğünü kullanmaya başlar. Örgütün İntegral’i ele geçirme eylem başarısız olur. Tek-Devlet, örgüt üyelerini ve D-503’ü hafıza sıfırlama işleminden geçirir. Yaşadığı bilinç değişimini kaybeden ve sisteme dönen D-503, tekrar Biz vurgusu ile günlüğünü tutmaya devam eder. Biz’e göre, teknotik ve bürokratik dünyanın insanlara vereceği mutluluk değil; mekanik tatmin araçlarıdır. Zamyatin, devrime sonuç değil, süreç olarak yaklaşır. Ona göre ütopya, değişimdir; geleceğe dair vizyondur.

1984
George Orwell’in 1984 romanı, (yayınlanma tarihi 1948) Biz romanından belirgin izler taşır. Parti lideri Büyük Birader, sürekli ekranlardan vatandaşlarına, yani biraderlerine seslenir. Ekran, devamlı bilgi verir, telkinde bulunur. Büyük Birader aynı zamanda kayıt cihazı olan ekran üzerinden her yeri izler, gözetler. (Big Brother is watching you)

Romanın Konusu
Romanın ana karakteri Winston Smith, Okyanusya ülkesinde yaşayan ve Londra İktidar Partisi’ne üye bir kişidir. Diğer insanlar gibi Winston’un yaşamı da tele-ekranlar ile parti yönetimi tarafından gözlenir. İnsanlar her yerde, Parti’nin bilgesi Büyük Birader’i görür. “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cahillik Güçtür.” Parti üyesi herkes, bu ilkeleri kabul etmek zorundadır. Parti, Okyanusya’daki tüm yaşamı kontrol eder. Birçok şey yasaktır, aşk veya isyan üzerine düşünmek kanun dışıdır; en büyük suç, düşünce suçudur. Geçmiş ve gelecek bilgisi Parti’nin denetimindedir. Winston, Parti’nin emri doğrultusunda, yaşanan tarihi kayıtların değiştirildiği, Gerçek Bakanlığı’nda çalışır. Winston, partiye karşı zihinsel tavır alır ve bunları günlüğüne yazmaya başlar, partiyi yıkmayı amaçlayan kardeşlik grubuna üye olduğuna inanır.

Winston, işyerinde güzel bir kız ile tanışır; kızın aklındaki fikirleri bildiğini ve onu ihbar edeceğini düşünür. Parti, geçmişi devamlı değiştirdiği için Winston’un kafası karışıktır, akşamları sefil hayat süren insanların olduğu Londra’nın getto semtlerinde gezinir. Bir gün, Winston işyerindeki kızdan “Seni Seviyorum” yazılı bir not alır. Adının Julia olduğunu öğrenir; Parti’nin gözetiminden uzak orman bölgesine giderler ve yasak aşk yaşarlar. Aşk, Winston’un partiye olan şüphesini daha da arttırır. Bir gün O’Brien adlı birinden görüşme daveti alır. O’Brien, kendisinin de kardeşlik hareketinin üyesi olduğunu söyler ve onları örgüte çağırır. Sonrasında iki sevgili tutuklanır, Sevgi Bakanlığı adlı yere götürülürler ve O’Brien’ın Parti adına çalışan bir ajan olduğunu öğrenirler. Winston’a işkence edilir, beynini yıkanmaya çalışılır. Parti’ye karşı gelenlerin kapatıldığı 101 no’lu odaya gönderilir. Yaşadığı travma sonrası serbest bırakılır; Julia ile karşılaşır ama artık ona karşı hiçbir şey hissetmez. Romanın sonunda, Winston, Parti’ye tümüyle angaje olur; sistemi kabullenir.

Büyük Birader’i güçlü kılan, ekrandaki tekrar görüntüleridir. Tekrar ile pedagojik ses ve görsel araçlar, onun temsilini gerçek haline dönüştüren ilüzyonlardır. Tekrar, biraderleri şuursuzlaştırır, geçmişi bilmelerini önler; bugün ve yarın konusunda verilen telkin, illüzyonu gerçeklik olarak algılatır. G. Orwell, eşitlik ve adalet beklentilerine cevap verdiğini iddia eden tüm ekonomi ve ideolojilerin kendi seçkinlerini ve kötülük maliyesini ürettiklerini söyler.
1 beğeni · 0 yorum

şiir adamı

@siiradami

PİNEAL BEZ (EPİFİZ)
PİNEAL BEZ (EPİFİZ)
Beynin derininde arka kısmına yakın yaklaşık 5-8 mm x 3-5 mm boyutlarında minicik bir hormonal bezdir. Böbreklerden sonra vücutta kan akımından en zengin 2. organımızdır. 1 gr. pineal doku dakikada 4 mililitre kanla beslenir. Ovalimsi bir şekli olan pineal bez bir sapla beynin 3. ventrikülüne (beyin boşluğu) bağlıdır (4 adet beyin boşluğunda beyin omurilik sıvısı yapılır dinamik yapım-boşaltım sistemiyle beynin ağırlığını hafifletir ve beyni darbelere karşı korur).
Vücuttaki birçok hormonların yapım yeri olan Hipofiz, deyim yerindeyse hormonal koromuzun şefidir.
Bu koro şefinin de bir üst amiri ise çok hayatî bir organımız olan Hipotalamus’tur ve bunun birçok komuta-çekirdekleri vardır. İşte hipotalamus’un birçok çekirdeklerinden biri olan suprakiazmatik çekirdek (üstte resimde görülüyor) pineal bez ile birlikte biyolojik bir saat gibi çalışır. Biyolojik saatler bir organizma da zamanı ölçen hücresel yapılardır. Pineal bez, sirkadyen bir ritimde ve karanlıkta salgıladığı Melatonin vasıtasıyla vücudun diğer kısımlarına zaman sinyalleri gönderir. Böylece günün ve yılın farklı zamanlarına bağlı fizyolojik siklusların düzenlenmesinde rol alır. Gün uzunluğunda mevsimsel değişiklerin yorumlanmasını ve özellikle üreme fonksiyonlarının kontrolünde önemli bir role sahiptir.
Melatonin’in hormonal olmayan etkileri şunlardır:
1- İmmün-sistemin fonksiyonunun artırılarak, güçlendirilmesi (kanserli hastalarda faydası gösterilmiştir).
2- Uyku ritminin düzenlenmesi (uykuyu başlatır-sonlandırır)
3- Kardio-vasküler sistem üzerinde koruyucu etkisi
4- Lokomotor (kaslar ve bağ dokusu) sistem üzerindeki inhibitör etkisi (yüksek dozlardaki Melatonin motor fonksiyonda kayıp ve kaslarda gevşemeye yol açar-uykuyu başlatabilmesi için gereklidir)
5- Vücut ısısının düzenlenmesi (hipotalamusun ön bölümü ile etkileşerek ısıyı düşürür)
6- Antioksidan etki (hücrelerin yaşlanması ve ölümüne yol açan oksidan maddeleri azaltıp temizler. Melatonin bir nevi çok önemli bir fizyolojik çöpçü gibidir).
Melatonin yukarıdaki etkilerine ek olarak ergenliği başlatır. Karanlıkta salgılanan Melatonin 21 00 de başlayan salgısı 02 00-04 00 arasında pik yapar ve sabah 07 00 de salgı azalır(dolayısıyla uyanmaya sebep olur). Melatonin ritmi sabit olduğunda uyku bozuklukları, vardiya değişiklikleri, Jet-Lag (okyanus aşırı vb. uzun süreli uçak yolculuklarında biyolojik iç-saatin ülkeler arasındaki zaman farkına adapte olamaması sonucu fizyolojinin altüst olması) araştırmaları hakkında bilgi verir. Gündüz salgılanan Melatonin uyuklamaya ve gece ise uyuyamamaya neden olur.
Vücudumuzdaki etki yerleri ise: Göz dibi retinası, hipofiz ve hipotalamusun suprakiazmatik çekirdeğidir.
Melatonin üreme bezlerinin ve özellikle de stres hormonlarının yapım yeri olan böbrek üstü bezinin çalışmasını baskılar. Dolayısıyla, tahterevalli gibi çalışan stres hormonları-mutluluk hormonları dengesini mutluluk hormonları lehine etkiler. Melatonin salgısının azalması ise hipofizin çalışmasını bozarak, dengeyi stres hormonları lehine bozar. Ve sonuçta kemik iliği ve immün-sistem baskılanır (dolayısıyla her türlü enfeksiyon ve kansere zemin oluşur).
Melatonin’in hafıza, bilgi işlemi, cinsellik, uykuda beyin onarımı gibi önemli işlevleri vardır. Doğal uyku sağlayıcı olarak da dışarıdan ilaç gibi alınabilen ticari preparatları vardır. Elektromanyetik ışıma/kirlenmenin beyindeki Melatonini azalttığına dair güçlü bilimsel şüpheler vardır. Hatta belki de bu yüzden dünyadaki elektromanyetik kirlilik ile Alzheimer hastalığının artışı arasında ciddi bir neden-sonuç ilişkisi vardır.
Pineal bezin maddî-biyolojik-fizyolojik yapısı hakkında verilen bilgilerden sonra asıl fonksiyonu olan manası-insan beynindeki hikmetleri-hakkındaki insanoğlunun bilgi birikimlerini ve tecrübelerini serdetmeye çalışalım.
Bu bez hakkındaki bilgiler birçok kadim uygarlığın tarihine kadar uzanır. İlk olarak 1543 yılında Andreas Vesailus, pineal bezin varlığını tartışıp Corpus Callosum denilen her iki beyin yarımküresini birleştiren nasırsı-köprü yapıyı çizmişti. 1649 yılında ise Rene Descartes pineal bezi, vücudun ve aklın kontrol merkezi olarak tanımlamıştır.
Aslında geçtiğimiz yüzyılda, atıl ve körelmiş bir salgı bezi olarak sunulmasına rağmen onun önemi beynin didik didik edildiği son 2-3 dekad içinde (10 yıl = 1 dekad) iyice anlaşılmaya başlamıştır. İnsanların manası ile ilgilenmeyen bilim adamları bu endokrin bezi atrofik/agenezik (olgunlaşmamış-embriyolojik kalıntı) göz olarak düşünmüşler. 17. yüzyılda pineal bezin aklın kontrol merkezi olduğunu düşünen Descartes bu salgı organının bedenle-ruh arasında bir geçiş kapısı olarak değerlendirmiştir.
Epifizin, insanın yaşadığı mistik hazlarda ve cezbelerde, trans hali, manevî letaifin çalışması, olağandışı bilinç sıçramaları ve psişik akım atlamalarında başat rol oynadığı anlaşılmıştır. Özellikle meditasyon, yoga, cehrî-lafzî zikir çalışmaları, tütsüler ve insan üzerinde Melatonin etkisi yapan harmalin kimyasalı içeren üzerlik bitkisi (Anadolu’da evlerin giriş kapısı üzerine asılır), mistik danslar ve müzikler, buhur ve ayin maksatlı içecekler arasındaki ortak nokta, bütün bu farklı unsurların pineal bezi ya uyarması, ya da bu bezin salgıladığı hormonlara benzer sonuçlar uyandırmasıdır.
Pineal bezin salgıladığı Melatonin dışında pinolin ve Dimetil-triptamin (DMT), 5MeO gibi moleküller, insana sentetik olarak mistik zevk ve metafizik hazlar verirler. Eskiden bazı evlerin duvarlarını süsleyen üzerlik bitkisinde (peganum harmala) bulunan harmin ve harmalin maddesi, pinealin salgıladığı pinolinle aynı kimyasal yapıya sahiptir. Pineal bezin düzenli faaliyette bulunması, sıkıntı, bunaltı, bunama, stres, kanser, yaşlanma, hipertansiyon ve birçok psikolojik rahatsızlığa karşı doğal bir koruma sağlamaktadır.
İşte tam da burada DMT molekülünün beynimizde, bilinç düzeyinde neler yaptığına biraz bakmak gerekiyor. Aslında DMT molekülü, proteinlerin önemli bir yapıtaşlarından birisi olan triptofan aminoasidinden iki ayrı enzim yoluyla elde edilir. Ve bu tüm canlılarda sentezlenen asıl metabolizmanın önemli bir parçasıdırlar. Bitkilerde, doğada yaygınca bulunurlar. Taşıdıkları anlam bilinmemekle birlikte, bitkilerin doğadaki diğer organizmalarla olan bağlantılarının bu DMT ile sağladıkları düşünülmektedir.
Peki, insanlardaki işlevleri nelerdir? Kâinattaki tüm bilinen canlılarda olduğu bilinen DMT’nin insanın evrendeki tüm canlılarla(varlıkla) arasındaki ortak bir dil olabileceği düşünülmektedir. Hatta belki de Dünya gezegenimiz ve diğer gezegenler, galaksiler ve bilinen tüm varlık ile ortak rezonans dili olabileceği ileri sürülmüştür.
DMT iki ayrı dünyaya iki zıt âleme kapı açabilmektedir. DMT fiziksel bir molekül olarak dış dünyayı (afak), fizyolojik etkileri açısından ruhumuza/içimize pencere açan iç dünyamızı (enfüs) aydınlatır. DMT ve benzer etki gösteren diğer moleküllere genel olarak tıp literatüründe Psikedelik denilir. Köprüaltı yavrularımızın gerçeklerden kaçmak için (belki de sevgi/şefkat arayışı) çektikleri uçucu (halüsinojen) kimyasallar de gereğinden fazla ve sürekli solunarak alınırlarsa DMT gibi benzer etkiler oluştururlar (bu yüzden suiistimal edilmeleri çok kolaydır).
DMT vb. moleküller biz insanları bilimden-ruhsal dünyaya taşıyan uyarıcıdırlar. Bu yüzden epifiz, birçok Ezoterik fizyolojik otorite (insanın manasının fizyolojik karşılıkları/hikmetleriyle ilgilenen bilim adamları) tarafından ilgi ve önemle incelenmiştir.
Bazı bilim adamlarına göre stres sırasında pineal bez çok önemli oranda DMT hormonu salgılar. Hatta meditasyon, oruç tutmak, uzlete çekilmek, ilahî söylemek, sükutla içimize yönelme (az konuşma) sırasında pineal bez aktivasyonu artar ve DMT seviyesinde bir patlama oluşabilir. Yoğun meditasyon sonuçları ile DMT vb. moleküllerin (psikedelik) etkileri birbirine çok benzer. Tarih boyunca insanoğlunun deneyimlediği halüsinasyonlarda (varsanı/olmayan şeyi görmek veya işitmek veya hissetmek) DMT nin önemli bir payı vardır. Yalnız şunların da çok kolaylıkla halüsinasyon oluşturduklarını unutmayalım:
Bir konuya, duyguya, fikre aşırı yoğunlaşma-odaklanma, imajinasyon için beyni aşırı zorlama, açlık, her tür travma, yalnızlıktan oluşan duygusal durum, hayal gücü, rüya.
Halüsinojen dediğimiz bazı uçucu kimyasallar(solventler) ve bazı anestezik maddeler(Ketalar vb.) halüsinasyonlara yol açabilirler. Dolayısıyla bu vb. moleküllerin genel etkileri hep epifizin uyarılmasıyla meydana geldiği düşünülmektedir. Yüksek miktarda salgılanan DMT hormonu da aynı şekilde etki göstermekte (psikedelik etki) ve insanın ayaklarını yerden kesmekte, belki de bu yüzden gerçekten kaçan insanlar tarafından suiistimale uğrayabilmektedir. Hatta ketalar ile anestezi verilerek yapılan küçük ameliyatlarda kişiler bedenden ayrılma hissini sıklıkla yaşamakta ve kendilerini uzayda mekansız, zamansız ve tarif etmekte zorlandıkları bir (bazıları için rahatsız edici) bilinç deneyiminden bahsederler. Bu DMT hormonunun düşük düzeyleri ise psikedelik etkinin tam tersine durgun-donuk gri renkli mekanik ve anlamsız bir dünya oluştururlar (rutin hayat algısı sırasındaki duygu-durum).
Bazı Yahudi âlimlerin yüzyıllardır biriken kadim uygarlık şifrelerine göre Epifizin aktif faaliyeti, ruhun insan bedenine giriş-çıkışını kolaylaştırdığı yönündedir. Mistik deneyimler yanında ölüme yakın deneyimler de DMT salgılanmasını artırırlar.
Amazon yerlilerinin dinî ritüellerde binlerce yıldır kullandıkları çok yüksek enerji içeren Ayahuska bitkisi de DMT içermektedir. Çeşitli yollarla alınan Ayahuska görsel hallüsinasyon yapar ve 1,5-2 saat boyunca kişinin ayaklarını yerden keserek gerçeklik algısını bozmaktadır. Bu insanlar kullandıkları bu bitkiyle doğayla, bitkilerle ve hayvanlarla ortak bir dil kullandıklarını ifade etmektedirler.
DMT etkisi, bedenden ayrılmış bilincin mümkün olduğunu açıkça göstermektedir. LSD ve meskalin gibi psikedelikler de DMT etkileri oluşturabilmesine rağmen DMT bilinen en güçlü ve en temel psikedeliktir.
1980 yılında Dr. Strassman tarafından orijinal bir makale olarak yayınlanan klinik çalışmaya göre DMT, ilk kez onlarca gönüllü insanlar üzerinde kullanılarak denendi. Ve 1995 de tamamlanan gönüllü insanlardaki bu çalışma; DMT’nin özellikle kardiovasküler, otonomik ve nöro-endokrinolojik etkileri hakkında insanların kendi öznel/içsel deneyimlerini ortaya çıkardı. Bu çalışmada DMT’nin gönüllüler üzerinde en sık ve ortak etkisi bedenden ayrılma hissiyle birlikte zamansızlık ve mekânsızlık algısıydı. Yine en önemli bir ortak deneyim de yaklaşık 15 dakika süren ayılmalarına kadarki süreyi sonsuzca bir zaman olarak hissetmeleri ve kelimelerle tarif edemedikleri çok yüksek düzeyde mutluluk hissetmeleriydi. Aslında hepsinin yaşadığı bilinç-üstü deneyim gerçekte beyin kimyasının değişmesinden başka bir şey değildi.
Kabala’ya göre epifiz; bizim daha düşük bilinç-boyutumuzun içine nüfuz eden çok daha ileri boyut-bilincinin tam sınır kapısıdır ve beynimizin tam ortasında yer alır. Descartes’te aynı şekilde epifizin madde boyut ve ruhsal boyut arasında bir arayüz-geçiş-köprü olduğunu söyler.
Amerikalı bir papaz “Allah” adlı kitabında Hz. Yakub (as)’un “Rabbimle pineal denilen yerde görüştüm” sözünü ve beyindeki bu bezle ilgisini açıklıyor. Tıp fakültelerinin 2. sınıfında okutulan fizyoloji ders kitabı “Guyton Physology”de pineal gland için “seat of the soul” yani “özün yeri” denmektedir.
Pineal bez çalışırken, aynı zamanda pinolin ve dimetil-triptamin (DMT) gibi moleküller de salgılar. Bunlar, bedene sen dur deyip onun önüne misal âleminden ve ruhani âlemden kapılar açar. İşte gece namazının hikmeti tam da bu noktada açığa çıkar. Bu bezin en aktif faaliyeti gece saat 03 00 dolayındadır. Yani uykunun en ağır hali, aynı zamanda insanın maneviyata da en yakın halidir. İşte bu bir imtihan sırrıdır. Seçim sizindir ve iradenin, egonun otomat sistemi olan bilinçaltıyla savaşı burada da devreye girer her olay, durum ve bir karar arefesinde olduğu gibi. Limbik sistemin (otomat sistemin beyindeki yönetici network sistemi) her türlü çeldiriciliğine/ayartıcılığına rağmen, alın lobumuzun (frontal) baskınlığıyla irade hâkim kılınırsa manevî âleme pencereler açılacak ve salgılanan Melatonin her türlü mutluluğa yol açacak duygu durumu ve dolayısıyla üst düzey bir beyin kapasitesi oluşturacaktır. Zaten Kur’an’ın temel mesani kavramının gerçeği insan zihninde tahterevalli sistemini karşılar. Yani mutluluk hormonları salgılandığında, stres hormonları baskılanır (güne nasıl başlarsa fizyolojimiz aynen öyle devam eder). Ya da kişinin otomat sisteme yenik düştüğünü varsayarsak (uykumuza esir olduğumuzda) stres hormonları zaten sabaha karşı biyolojik saati gereği pik yapmaya başlar ve mutluluk hormonları salgısı otomatik olarak baskılanır. Yani o günün gömleğinin ilk düğmesi yanlış iliklenirse her şey yanlış gidecektir o gün. Veya tersi durumda doğru iliklenen bir ilk düğme devamında her şeyin düzgün gitmesini sağlayacaktır.
En güçlü mutluluk hormonlarından biri olan melatonin salgısı immün-sistemi güçlendirdiği için bizi fiziksel hastalıklardan da koruyacaktır gün boyu. Veya hasta isek daha kısa sürede iyileşmemize aracılık edecektir. Tersi de doğru olup stres hormonları bağışıklık sistemimizi zayıflatıp her türlü hastalığa davetiye çıkaracaktır.
Epifiz (pineal bez) hakkında elde edilen son çalışmalar bir diğer ilginç sonuçları da şunlar: Genç fare beyninden çıkarılan epifiz, yaşlı farelerin ömrünü uzatırken, yaşlı farenin epifizinin genç fareye nakledilmesi ömrü kısaltıyor. En önemlisi ise EPİFİZ in evrensel sonsuz enerjiyi hissedecek yüksek –dalga boyları oluşturması. Normalde serotonin-melatonin gibi mutluluk hormonları salgılayan epifiz, şayet anne karnındaki ceninin kalp nöronlarından uyarı almışsa yani genetik olarak belirlenmişse o zaman diliminde, zamanı gelince kendisinde tek hakikat duygusunu algılayacak (sonsuz evrensel enerjiyi hissedecek) enerji frekansları üretiyor. Evrenin derununda mevcut olan TEK’lik (vahdet) bilgisinin dalga-boylarını epifiz değerlendiriyor. Beyindeki genel yapı daha düşük frekanslı dalgaları çözümlerken, epifiz daha yüksek dalga-boylu frekansları çözüyor. Bu, kalp nöronlarının işleviyle ilgili bir durumdur. Kalp nöronları, anne karnında 120. günde epifizdeki nöronları tetikleyip harekete geçirebilirse, o kişinin epifizi yüksek frekanslı dalga boylarını çözebiliyor ve tek hakikat duygusunu oluşturabiliyor (aynı şey bilimsel olarak meditasyon yapan yogilerde de fonksiyonel MR ve PET çalışmalarıyla tespit edilmiş. Bu kişilerin; benlik duygusunu oluşturan parietal korteksin faaliyeti bloke olduğu için evrenle bütünleşme, beden hissini yitirmekte kendini doğanın bir parçası olarak hissetme duyguları oluşmuştur).
Hint felsefesi ve bazı Asya kültürlerinde insan vücudunda bulunan metafiziksel ve/veya biyofiziksel enerjinin bağlantı noktalarının Chakra’lar olduğu bilinmektedir. Chakra, Sanskritçe’de tekerlek anlamına gelir. İnsanda bulunan bu enerji merkezleri girdap şeklinde dönen enerji alanından oluştuğu için onlara bu isim verilmiştir. İşte insandaki yedi chakra’dan üçüncüsü alın chakra’sı (3. göz) pineal bez ile ilişkilidir. Bu zaman chakra’sıdır ve ışığın farkındalığı ile ilgilidir.
En son yapılan beyin araştırmalarına göre, saniyede beyine 400 milyar bit (en küçük bilgi birimi) yüksek enerji sağanağı şeklinde girmekte ancak beyin bunun 2000 kadarını fark edebilmektedir. Yani beyin yapısı gereği her an kâinatın/varlığın hakikatinden haberdardır lakin insan bilinci, bilinçaltı otomat sistem olan limbik sistemin hâkimiyetinde olduğundan varlıkla (Sonsuz Kudretin enerjisiyle) irtibat kuramamaktadır. Meditasyon, inziva, uzlet/halvet halleri vb çalışmalarla epifizi yüksek rölantiye çıkaran DMT, melatonin vb her tür kimyasallar sonuçta hepsi epifizi aracı kılarak ruhani âleme yolculuğa çıkarmaktadırlar.
2 beğeni · 0 yorum

şiir adamı

@siiradami

“aslan adam” (veya “aslan kadın)
“aslan adam” (veya “aslan kadın")
Almanya'daki Stadel mağarasında bulunmuş, günümüzden yaklaşık 32 bin yıl önce yapılmış, vücudu insan, başı aslan şeklinde fildişinden bir aslan adam (veya aslan kadın). Hiç tartışmasız, ilk sanatsal ve muhtemelen dini üretim örneklerinden biri olduğu gibi, insanların gerçekte varolmayan şeyler hayal edebilme becerisinide kanıtlar.
Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens
kitaba puan vermedi, inceleme ekledi.
0 beğeni · 0 yorum

şiir adamı

@siiradami

Bugünkü nesil son özgür düşünen nesildir
Evrime karşı duranlar, önümüzdeki 15-20 yıl içerisinde müthiş bir evrilmeye şahit olacaklar. Bu şahitlik bile onları aydınlatmaya yetmeyecek zira, balık su dışında bir yaşamın olduğunu bilemez. Şahit olanlarda evrilmenin odağında olacağından, bunu farkedemeyecekler
1 beğeni · 0 yorum

şiir adamı

@siiradami

LAMEKAN
LAMEKAN
kaçıncı kez bırakıp gittim kendimi
ardımda kendimden bir harabeyle
yollar kentlere çıkar sanıyordum
kentler mutlu insanlar demekti
ya da öyle öğretilmişti bize
daha neler öğretmişlerdi
kafa kafaya verip düşündük mü hiç
yaşadığımız hayat bizim mi diye?
yine bir harabeyle gidiyorum
niyeyse hep gitmek çıktı payıma
o yüzden mi aidiyet hissimin olmyışı
ve hiçbir yerin beni kabul etmemesi
ya da benim hiçbir yeri kabullenmemem
lamekanın sözcük karşılığı gibiyim

kaç kez vurdunuz yüreğimi filintalarınızla
ama ölmedim, çünkü ben sizim...#şiiradamı #şiir
10 beğeni · 3 yorum
şiir adamı (@siiradami)
bensizim ya siz?
08.02.18 beğen cevap
Müşkülpesentt (@muskulpesenty)
Yaşadığımız hayat kimin acaba? Kafamda binbir cevapsız sorular. 🤔
Biz buraya ait değiliz evet... 🙄
08.02.18 beğen 1 cevap
zeynep krmm (@lonelygrl)
çok güzel bir şiir..Dokundu yüreğime..
09.02.18 beğen cevap

şiir adamı

@siiradami

Kim Aldı?
Bu milletin frontal lobunu kim aldı? Yoksa eskiden beri mi yoktu?
2 beğeni · 0 yorum
/ 9