up
ara

Metin Şahin

''..İhtimal odur ki, sükût gerekirken, kelâmın kâtibi olmuştuk.''
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

İnsandan İnsana İlk Kalp Naklinin Öyküsü paylaşım fotoğrafı
İnsandan İnsana İlk Kalp Naklinin Öyküsü
Christian Bernard 1967 yılında Güney Afrika'daki bir hastanede dünyada ilk kez kalp nakli ameliyatı yaptı.

Fotoğraflardan birinde görüldüğü kadarıyla yardımcıları arasında bir siyahi (Zenci) de vardı. Hastanenin müdürü onun diğerlerinin arasına karışarak fotoğraf kardeşine girdiğini söyleyerek duruma açıklık getirdi.

Bu siyahinin adı Hamilton Naki idi. Nakit,  elektriği ve suyu olmayan bir barakada yaşıyordu. Herhangi bir diploması yoktu. Hatta ilkokulu dahi bitirmemişti ama sonradan Dr. Bernard'ın sağ kolu olduğu öğrenildi.

 Yasalar bir siyahın,  beyazların etine ya da kanına dokunmasını yasaklıyordı.

Ölmeden önce Dr. Christian Bernard kabul etti:
- Teknik olarak o benden daha iyiydi.

Yani domuzlarda ve köpeklerde kalp naklini defalarca yapan sihirli parmaklara sahip o adam olmasaydı Dr. Bernard'ın başarısı mümkün değildi.

Hamilton Naki hastane kayıtlarında bahçıvan olarak görünüyordu ve öyle de öldü.
Eduardo Galeano
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
19 beğeni · 3 yorum beğen ikon
Bayır gülü (@bayirgulu)
Kalple beraber duygular da transfer oluyor mu ki acaba?
10.01.18 beğen 1 cevap
Meursault Samsa (@meursaultsamsa)
Yanlışım yoksa eğer bu hikayenin fikmi de var. Tanrı'
yı Oynayanlar olması lazım adı.
10.01.18 beğen 1 cevap
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

Kara Ölüm: VEBA paylaşım fotoğrafı
Kara Ölüm: VEBA
...Milattan önce 6. yüzyılda hem Asurlular hem de Yunanlılar su kuyularını zehirlemişti. Fakat Moğol İmparatoru Cani Bey biyolojik savaşı farklı bir boyuta taşıdı. 

Cengiz Han'ın soyundan gelen Cani Bey, imparatorluğunu batıya doğru genişletmek istiyordu ama bir Ceneviz şehri olan ''Kefe'' önünde bir engeldi. Ancak Cani Bey pes etmedi. Şehri ele geçirmek için vebadan ölen askerlerinin cansız bedenlerini bir araya toplayıp mancınık sistemiyle Kefe şehrinin surlarından içeri attırdı. Bu sayede veba, Kefe şehrine yayılarak şehri savunmasız hale getirdi. İnsanlar hastalıktan kurtulmak için Avrupa'ya kaçmaya başladılar. Tabi Veba mikrobunu da yanlarında götürdüler. O esnada Avrupa'da yüzlerce şehirde yaklaşık 80 milyon insan yaşıyordu. 

14. yüzyılın ilk çeyreğinde veba salgınının Avrupa'ya girişinden sadece 6 ay sonra Avrupa'da binlerce insan hayatını kaybetti. Bazı şehirlerde insanların yarısından çok daha fazlası vebadan dolayı yaşamını yitirmişti. 

Papa VI. Clement'in şehri Avignon'da da Veba salgını baş gösterince halk papadan kendilerini kurtarmasını istedi. Ancak Papa, vebayı durduramıyordu. Bir günde 1500 kişinin ölümüne neden olan veba hızla yayılıyordu. Hatta cesetlerin defnedileceği boş bir alan bile kalmamıştı. Bu durum üzerine Papa VI. Clement, Ron Nehrini kutsadı ve yüzen bir mezarlığa çevirdi. Papa'nın da duruma çare olamadığını gören halk suçlayacak birilerini arıyordu.

Bazı şehirlerde ise henüz Veba salgını görülmemesine rağmen fısıltı gazetesi dolaşmaya başlamıştı. Bu hastalığı duyan insanlar endişe içinde ne yapmaları gerektiğini düşünmeye başladılar. İnsanlar, Tanrı'nın onları cezalandırdığını düşünüyordu.  Dolayısıyla bunun nedenini sorgulamaya başladılar. Çok geçmeden günah keçisi bulmaya başladılar. Binlerce Yahudi katledildi, yüzlerce kadın cadı olduğu gerekçesiyle yakıldı. Tüm bunlar sonuçsuz kaldı. Salgından kurtulmak isteyen bazı insanlar ise evlerine kapandılar.

Kediler ise gece parlayan gözlerinden ve cadıların beslediği hayvanlar olduğuna inanıştan dolayı hedef tahtasına konuldu ve yakılmaya başlandı.  Oysa doğanın dengesini bozmak hiç de iyi sonuçlara neden olmayacaktı.  Çünkü ''Yersinia pestis'' adı verilen Veba virüsünün en önemli taşıyıcılarından biri farelerdi. Binlerce kedinin katledilmesi üzerine fareler şehirlerde çoğalmaya başladı. Hem bazı domuz türlerinin fareleri yiyerek beslenmesi ve insanların da bu domuzları tüketmesi üzerine hem de evlere kadar giren farelerin bizzat kendisi tarafından insanlar hızla hastalığa yakalanmaya başladılar. 

Bir biyolojik savaşın ve bunun yanında da doğanın dengesine müdahale etmenin sonuçları çok acı olmuştu. Avrupa Kıtası'nın üçte biri veba salgınında hayatını kaybetti. Öyle ki kıtanın eski nüfusuna ulaşabilmesi için 150 yıl geçmesi gerekti. 
4 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

Bir Katilin Öyküsü: Charles Whitman paylaşım fotoğrafı
Bir Katilin Öyküsü: Charles Whitman
Bu belki birçoğunuzun işittiği, yaşanmış bir olaydır.

1941 doğumlu Charles Whitman çocukluğunda girdiği Stanford Binet Zekâ Testinden 138 puan alarak derecelendirmede en zeki kabul edilen insanlar arasında yer almıştır. Çevresiyle olumlu ilişkiler içerisinde bulunan Whitman, Teksas Üniversitesi'nde Mimarlık okumuştur.

Charles Whitman 25 yaşındayken 1 Ağustos 1966 yılında Teksas Üniversitesi'nin turistik Gözlem Kulesi'ne çıkmıştır. Burada yanında getirdiği silahları çantasından çıkararak önce kuledeki iki turist aileyi öldürmüştür. Ardından kulenin çatısından insanlara rastgele ateş açmaya başlamış, önce bir hamile kadını vurmuş, sonra da o kadına yardım etmeye çalışan insanları vurmuştur. Tam bir katliam yaşanmıştır. 16 ölü, 33 yaralı!

Olay dünya çapında yankılanmıştır. Polisler, katliamın sebeplerini öğrenmek için araştırma yapmaya başlamışlardır. Whitman'ın evine giden polisler, bir gün öncesinde kaleme alınmış bir intihar notu bulmuştur. Whitman intihar notuna şunları yazmıştır:

“Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. Aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda birçok sıra dışı ve mantık­sız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım.”


Olay gittikçe garip bir hal almaya başlamıştı. Çünkü Whitman'ın annesini ve karısını da bıçaklayarak öldürdüğü anlaşıldı. Whitman intihar notuna şöyle devam ediyordu:

''Çok düşündükten sonra, bu gece, karım Kathy’i öldürmeye karar verdim. Onu çok seviyorum, bana çok iyi bir eş oldu. Bütün bunları yapmam için akılcı bir neden bulamıyorum”

Whitman tüm bunların nedeni olarak beyninde bir değişim olduğunu düşünmüş ve kendisine otopsi yapılmasını isteyerek notuna devam etmişti.

Whitman’ın cesedi morga götürüldü. Kafatası, kemik testeresi ile kesilerek açıldı, beyni bir uzman tarafından çıkarıldı. Görüldü ki, Whitman’ın beyninde büyük bir tümör vardı. Bu tümör korku ve saldırganlığı düzenleyen Amigdala adlı beyin yapısına baskı yapmaktaydı.

Bilim insanları Amigdala'nın zarar gördüğü durumlarda kişinin sosyal ilişkilerinin bozulduğunu, aşırı korkuya ya da kontrol edilemez saldırganlık hissine neden olabileceğini Whitman'dan birkaç on yıl önce keşfetmişlerdi. Hatta Amigdalası zarar gömüş dişi maymunların kendi yavrularına fiziksel ve cinsel şiddet uyguladığı görülmüştü.

Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri doğru çıkmıştı. Beynindeki bir tümör, Amigdala adlı yapıyı baskılayarak onda kontrol edilemez bir saldırganlık davranışına neden olmuştu.

Eğer Whitman yaşasaydı ona ceza verir miydiniz?
8 beğeni · 5 yorum beğen ikon
Murat akbas (@muratmurat)
Teşekkür ederim çok guzel bir paylasimdi..
03.12.17 beğen 1 cevap
S I L A (@silamvltglu)
Bu olayın aynisini bir dizide oynatmislardi meğer gerçekmiş..
03.12.17 beğen 1 cevap
Murat akbas (@muratmurat)
John nash abdli matematik profosör u oda ustun zekadan dolayi paranoyak şizofreni hastaligina yakalandi ve bu hastalikla 25 yil yasadi sahane biir ona benzer buda beynin tüm fonksiyonlari calistiginda frekanslar karisp insan kafayi bilr yiyor dogruymus:))
03.12.17 beğen 1 cevap
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

 paylaşım fotoğrafı
Bu belki birçoğumuzun işittiği, meşhur bir hikâyedir.

Rivayete göre Konfüçyüs öğrencilerine ders vermektedir. Sınıfa elinde gövdesi dar, tabanı geniş bir vazo ile gelir. Öğrencilerin görebileceği şekilde vazoyu havada tutar ve vazonun içine bir elma bırakır. Öğrencilerine dönerek der ki:
– ''Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı alabilir.''

Öğrencilerden biri hemen atılır ve elini vazonun dar ağzından içeri sokar. Elmayı yakalar ama elmayı çıkarırken eli vazonun dar kısmından geçemez. Hatta zorladıkça eli vazoya iyice sıkışır.
Bunun üzerine Konfüçyüs öğrencisine yaklaşarak der ki:
– ''Elmayı bırakmazsan eğer elini de çıkaramazsın.''

Öğrenci biraz daha uğraşır ancak sonunda pes ederek elmayı bırakır ve elini vazodan çıkarır. Hayal kırıklığına uğramış bir şekilde Konfüçyüs’e sorar:
– ''Elmayı vazodan çıkarmanın bir yolu var mı? Sanırım benim elim bu iş için fazlasıyla büyük.''

Konfüçyüs öğrencisinden vazoyu alır ters çevirir ve elma kendiliğinden vazonun içinden yuvarlanıp düşer. Öğrenciler çözümün bu kadar basit olması nedeniyle gülmeye başlarlar.

Konfüçyüs, öğrencilerine elmayı göstererek der ki:
– ''Göründüğü gibi basit değil, bazen bırakabilmek daha zordur. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız.''

Hayatın akışında bazen ulaşmak istediklerinize onları yakalamaya çalışarak değil, onların size gelmelerine izin vererek ulaşabilirsiniz. Bazen en doğrusu olayları kendi akışına bırakıp müdahale etmemektir. Sorunlara bakış açınızı değiştirdiğinizde farklı çözümler bulabilirsiniz. Unutmayın Marcel Proust der ki: ''Keşfetmek, yeni yerler görmek değil yeni gözlerle görmektir.''

Sevgiyle kalın.
7 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

"Umutsuzlukta haklı çıkacağımıza umutta yanılalım."

Dr. Curt Richter 1957 yılında John Hopkins üniversitesinde bulunan laboratuvarda fareler üzerinde bir deney yapmıştır.

Bu deney icabı fareler belirli bir seviyesine kadar su doldurulan şeffaf kutulara konulmuştur. Farelerin boğulmamak için önce suyun üzerine çıkmaları ve suyun üzerinde durmaları için de çaba sarf etmeleri gerekmektedir.

Bu farelerden depresyonda olanları birkaç dakika direndikten sonra pes edip kendilerini bırakmıştır. Diğerleri ise yaklaşık 15 dakika direnmiştir. Onların da artık yorulmaya başladıklarını gören Dr. Richter, fareleri kutudan çıkarmıştır.

Yine aynı fareleri yeniden su dolu kutulara koymuşlar ve bu sefer fareler 75 dakika kadar direnmişlerdir. Çünkü bir defa kurtuldular ve yeniden kurtulacaklarına dair umutları var. Christopher Reeve der ki “Bir kere umudu seçersen, her şey mümkün olabilir.”

Sevgili dostlar hayatın zorlukları sizi yıldırmasın. Kaldırın kafanızı ve göğe bakın. Eğer "Yaşıyorsanız hala umut var demektir.". Paulo Coelho "Yaşamak" diyor, "Yedi kere düşüp sekizinci kez ayağa kalkmaktır."

Sevgiyle kalın.
3 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

Kadın ve erkek cinsiyetleri arasında biyolojik farklılıklar elbette mevcuttur. Fakat bazılarının biyolojik cinsiyet farklılıklarından bahsedip devamında mevcut toplumsal cinsiyet rollerini meşrulaştırma çabası hoş görülemez.

Bu şekilde düşünen kimseler tarafından eşitlik, benzerlikle eş değer tutuluyor. Oysa eşit olmamız için benzer olmamız gerekmiyor. Pek tabii ki farklılıklarımızla birlikte bir arada ve eşitçe yaşamamız mümkündür. Dolayısıyla biz toplumsal yaşamda kadın-erkek eşitliğinin en candan savunucuları olmaya devam edeceğiz.
3 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

"Mutsuzluk bilmekle başlar. İnsan bilmediği şeyin mutsuzluğunu yaşayamaz. "
5 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

Sahiden öpünce geçer mi?  paylaşım fotoğrafı
Sahiden öpünce geçer mi?
SAHİDEN ÖPÜNCE GEÇER Mİ?

Beynimiz tek başına ağrıyı, sıcaklığı, dokunmayı algılayamaz. Beynimizde dokunma alıcısı, ağrı ve sıcaklık alıcısı gibi alıcılar var. Bunlara reseptör adı veriliyor. Bu alıcılara ulaşan kablolara da akson deniyor. Bu kablolar ne kadar kalınsa dış dünyadan algıladığımız duyumlar o kadar hızlı beyne ulaşır. Beyin ise bunları yorumlar.

Örneğin, dokunma alıcısına ulaşan kablolar daha kalın olduğu için beyne daha hızlı bilgi gider. Ağrı alıcısına ulaşan kablolar ise daha ince olduğu için dış dünyadan aldığımız duyumlar, dokunma alıcısına ulaşan bilgiye göre daha yavaş beyne ulaşır. Peki bunun bize ne gibi bir faydası var?

Ayağınızı sehpanın kenarına çarptınız diyelim, ne yaparsınız? Bence acı içinde ayağınızı ovalamaya başlarsınız. Öyle değil mi? Ovalama bir dokunma değil mi? Dolayısıyla ovalama işlemi esnasında dokunma alıcılarına bilgi süratle gider. Bu sayede beyin ağrı yerine dokunma duyusu ile meşgul olur. Dolayısıyla ağrı bastırılmış olur.

''Öpeyim de geçsin.'' hikayesi de buradan gelir. Yukarıda bahsedilen durumun aynısı burada da geçerlidir.

Ayrıca vücudumuzun hangi bölgelerini sıklıkla kullanıyorsak o bölgeler beynimizde daha fazla yer kaplar ve dış dünyayı algılamamızda bize çok büyük destek sağlar. Yani beyinde kapladığı alana göre bir vücudumuz olsaydı. Muhtemel kocaman dudaklara, kocaman ellere, ince ve küçük bir sırta sahip olurduk.

Peki bunun önemi ne?
Ellerimiz, dudaklarımız dış dünyayı algılamamızda sırtımıza, dirseklerimize, dizlerimize göre daha önemli bir işleve sahiptir. Muhtemelen bundan dolaydır sevgililerimizle dirsek dirseğe sürtmek ya da diz dize sürtmek yerine dudak dudağa öpüşürüz. Bu sayede biz farkında olmasak da beynimiz partnerimizi daha iyi tanır ve yorumlar.
3 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

 paylaşım fotoğrafı
Rivayete göre ''Charlie Chaplin seyircilere bir şaka yapar ve herkes gülmeye başlar. Charlie aynı şakayı tekrar yapar ve bu sefer birkaç kişi güler. Aynı şakayı bir kez daha yineler ve bu defa kimse gülmez. Sonra Charlie der ki:
"Aynı şakaya defalarca gülemiyorsunuz. O halde niçin aynı şey için tekrar tekrar ağlıyorsunuz?"

Hayatın tadını çıkarın dostlar.
Yok, hayır merak etmeyin ben size ''Anı yaşayın.'' demeyeceğim.
Çünkü insanın başka bir anda yaşaması zaten mümkün değildir. Mühim olan anda kalabilmektir.Ne geçmişin hüznü ve pişmanlığı ne de gelecek kaygısı sizi yaşadığınız andan uzaklaştırmasın. ''Bu dünyada hiçbir şey kalıcı değildir, dertlerimiz bile.''

Unutmayın Sezai Karakoç der ki:
"Ümitsizlik yok! Gün gelir
Gül de açar, bülbül de öter."
13 beğeni · 1 yorum beğen ikon
BUKALEMUN (@karacurin)
"Gül de açar, bülbül de öter." Üstat güzel söylamiş fakat mevzu görüp-görmemek de.
03.08.17 beğen 1 cevap
Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

Tıp literatüründe "Anterograd amnezi" olarak adlandırılan bir tür hafıza kaybı hastalığı var. Bu hastalığa yakalanan insanlar eski anılarını hatırlayabiliyorlar fakat zihinleri yeni hafıza oluşturamıyor. Örneğin, yeni tanıştıkları bir insanı birkaç dakika sonra unutuyorlar. Birkaç dakikadan daha uzun filmleri izleyemiyorlar. Çünkü filmin başını çok geçmeden unutuyorlar.

Peki buradan nereye geleceğim, bundan neden bahsettim?

Böyle bir hastalığa yakalanmış bir birey, yeni biriyle tanıştırılıyor. Bu kişi tokalaşmak için hastaya uzattığı elinin parmaklarının arasına iğne yerleştiriyor. Tokalaşma esnasında hasta doğal olarak acıyla elini çekiyor. Fakat kısa süre sonra her şeyi unutuyor. Ertesi gün aynı kişi hastaya elini tokalaşmak için uzattığında, hasta tokalaşmayı reddediyor. Tabi bunu neden istemediğini bilmiyor.

Yine bu tip bir hasta iki doktorla tanıştırılıyor. Biri kendisine çok iyi ve samimi davranıyor. Diğeri ise deney icabı kötü davranıyor. Ertesi gün hastaya bu iki doktorun fotoğrafları gösterilerek hangisinin kendisini tedavi etmesini isteyeceği soruluyor. İki doktoru da unutan hasta kendisine iyi davranan doktoru seçiyor, bu tercihi neden yaptığını da bilmiyor.

Sözün özü:
Maya Angelou der ki:
"İnsanlar, onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar, onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."

Dostlar ne olursa olsun iyilik yapın, iyilikle kalın demiyorum. Ama hiç değilse insanlara kendilerini kötü hissetmelerine neden olacak şekilde de davranmayın. Bir tür hafıza kaybı yaşayan bir birey dahi onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi unutmuyorsa normal bir insanın bunu unutmasını beklemeyin.

Sevgiyle kalın...
29 beğeni · 7 yorum beğen ikon
Furkan Şener (@mehmettuncel)
Bu hastalığın bir filmi de var galiba. Adı, Memento. İzlemenizi öneririm.
02.08.17 beğen 2 cevap
Ömer A. (@omerr)
Güzel paylaşım
03.08.17 beğen 1 cevap
/ 6