up
ara

Berkay Bayram

'Herkes aya benzer, kimseye göstermediği karanlık bir yüzü vardır.' Mark Twain
Doğum Tarihi : 21 Şubat Cuma 1992
Katılım Tarihi : 29 Temmuz Pazartesi 2013 19:25 - 2218 gün
Cinsiyet : Erkek
Şehir : İstanbul / Türkiye (Turkey)
'Herkes aya benzer, kimseye göstermediği karanlık bir yüzü vardır.'
Mark Twain
Berkay Bayram

Berkay Bayram

@berkay

MODERN MÜSLÜMANA İSLAMÎ BİR CEVAP
Yazarımız Seyyid Hüseyin Nasr bu kitabında, İslam fikriyatı içinde modernizmi ve genç Müslümanların modernizmle bunalımını ele almakta, incelemekte ve yorumlamaktadır. Nasr, İslam ve modern insanın çıkmazını hem Doğu’nun özünde hem de Batı’nın ikliminde aramış, bizzat içlerinde yaşayarak bu iki önemli olguyu tercüme etmeye çalışmıştır. Ona göre, modern ilerleyiş ve düşünce, Müslüman gençler üzerinde bunalım yaratmıştır. Bu bunalım, İslam ya da dinsel tefekkürle karşılaşmıştır ve bu bunalımı aşacak soruların çözümleri aranmalıdır. Modern dünya içerisinde yaşanırken gelenekselle olan bağların sürdürülebilirlik imkânına kapı aralamaya çalışır. Günümüzde, Modern Batı ile İslam’ın arasında kurulan göbek bağının kesilip yeni bir felsefî zemin hazırlanması gerektiğini genç Müslümanlara bildirir. O, maddeci bir Batı karşısında geleneksel İslam’ın çağımızdaki önemli bir yorumcusu olarak; akademik bir öğüt kitabı olan “Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi”ni hazırlayarak kendi geleneğinin nesillerine rehber olur.
Kitabımızda, Müslüman gençlerin bir taraftan İslam geleneğine diğer taraftan modern Batı’ya vakıf olmalarını sağlayacak bir yol çiziliyor. Bu yol aracılığıyla kendi dinlerini ve geleneklerini benimseyecek olan gençler aynı zamanda bu benimseyişin kazandıracağı bakış açısıyla modern dünyayı da kavramış oluyor. Türünün önemli bir örneğini okuduğumuz bu rehber kitap, modern dünyada İslam’ın hakikatleri ile Batı’nın maddeciliğini, felsefesini, dinine ve diğer dinlere bakış açısını, ahlakını yan yana getirmekte, modern dünyanın tüm ısrarına karşı geleneksel yaşayış ve düşünüşün olgularını anlaşılır bir dille biz gençlere aktarmaktadır. Aslında modern dünya bizlere çok tehlikeli tuzaklar sunmaktadır. Nasr da, bu tuzakların farkındalığını göstermek adına geleneğinin rehberliğini yaparak Batı uygarlığının değişik ve farklı yönlerini İslamî bakış açısıyla incelemektedir. Görüşüme göre, Müslümanlar, asırlar içinde modern dünyayı kuran felsefi fikirlerin öneminin farkına varmaları gerekir. Bu sistemi kuran düşüncelere eleştiriler yöneltmek yeni bir zihin yapısını ortaya çıkaracaktır. Yeni bir zihin yapısı eski tecrübi bilgilere de sahip olacağından Batı’ya İslam geleneğinin perspektifinden açılacaktır. Bu açıdan Nasr’ın incelemesi, hem Batı’nın hem de Doğu’nun daha iyi anlaşılması imkânını sağlayacaktır. Benim de söylemek istediğim gibi Nasr da Batı’nın öğrenilmesi gerektiği üzerine şu yorumu yapmaktadır: “Batı, İslam’ı kendi bakış açılarına göre inceleyen pek çok şarkiyatçı yetiştirmiştir. Ancak, İslam dünyası bilimden sanatına, dininden toplumsal hareketlerine kadar Batı uygarlığının değişik yönlerini İslamî bakış açısıyla inceleyebilecek evsafta çok az garbiyatçı çıkarmıştır.” Buradan çıkarabileceğim sonuç da kendi dinimi ve geleneklerimi tanımamım yanı sıra, İslamî bakış açısıyla modern dünyayı da anlamaktır. Gerçekten de sağlam bir Müslüman geçmişine, geleneksel eğitimine, modern eğitimin esaslarına, ailesinden edindiği terbiyeye doygun bir genç modern dünya ile kendisini tanımlayan bu faktörlerin ayrımını sağlam bir zemine oturtabilecektir.
Modern dünya tam da olduğumuz yerde duran ve sorularımızın her cevabında yer alan güçlü bir meydan okuyuştur. Kitapta diğer mühim nokta bu meydan okuyuş karşısında nasıl durulacağı ve İslamî cevabın nasıl olacağıdır. Nasr, kitabının ilk sayfalarında İslam’ın aslında başından beri cevapları içerdiğini şu cümleleriyle anlatmaya çalışır: “İslam, ta başlangıçtan beri var olmuş bulunan tek bir ezelî hakikat, tevhid hakikati üzerinde ısrarla durur. Kur’an-ı Kerim’e göre insan, dünyanın yaratılmasından da evvel Allah’ın birliği ve Rubûbiyetine şâhitlik etmiştir. Bu sebeple İslam, geçici bir mesaja dayanmaz, o bir anlamda, yeni bir şey getirmeyip daima var olan tevhidin hakikatini yeniden vurgulamak için gönderilen bir dindir.” Bu cümleden hareketle ben, İslam’ın bir yanda aslî bir din olduğunu, yani daima var olmuş olan din, bütün peygamberlerin tarihî süreçte getirdikleri tevhid dini diyebilirim. Böylelikle Allah, manevi olanın yanında gerçekliğe dair hakikatin son ifadesinin Kur’an-ı Kerim’de yer aldığını bildirmiştir. O zaman İslam, ne modernizm ne de geriliktir, İslam, tam da insanın var oluşunun sebep-i hikmetidir. İslam da dini, insan olmanın bir gereği olarak görür. Bu gerçeği tam anlamıyla kavradıktan sonra yukarıda da değindiğimiz özünü bilen garbiyatçı yetişebilir ve yetiştirilebilir. Modern dünya rehberliğinde genç Müslümana verilmesi gereken en önemli ders de budur.
Nasr da kitabında Müslüman gençlerin, modern dünyanın meydan okuyuşuna şu tavırlarla yaklaşmasını öngörür: Gençler için ilk adım imana sahip olmaktır. İmanın kuvvetini güçlü kılmak her şeye karşı onları emin kılacaktır. İslam’da hakikat vardır, onun gerçekliği ve geçerliliği vardır. Önemli olan bu inancı kaybetmemektir. Modern dünyanın ortaya çıktığı Batı, kendi dinî niyetini ve kutsallığı yok sayarak başlamıştır. O, din ve kutsal ile ilgili tüm niyetleri tahrip etmeye hazırdır. İslam dini ise beşeri faaliyetlerin yanında kendi yasalarını da terk etmeyen ve ettirmeyecek genişlikte bir inançtır. Gençler, hem İslam’a yönelik meydan okumaya bu olguları bilerek cevap vermeli hem de kutsal olan her şeyi yok sayan modern dünyaya onun sorduğundan daha zor sorular sormalıdır. Bu da gerçekten hem İslam’ın gerektirdiklerinin farkındalığı hem de yaşadıkları geleneğin getirdiği sorumlulukların farkındalığı ile olacaktır. İçinde bulundukları çağda, Müslüman gençler, İslamî ve geleneksel olgu ve kurumları modern dünyanın getirdiği eleştiriler ile değil; özünde bulunan faktörlerin getirdiği eleştiriler ile değerlendirmelidir. Eğer modern dünyanın getirdiği eleştiriler ile değerlendirirse özündeki her şeye zıt bir düşünceye sahip olacaktır. İslam’ı kutsal kitabından ve eğitiminden alan genç, geleneğini de sanatından alacaktır. Özünü öz yapan hat, mimari ve şiir gibi sanatların benzersiz güzelliklerini aktarabilecek bir yeteneğe sahip olmalıdır. Sanatının bilgisi ve tecrübesi onu geleneğinden emin kılacak ve modern dünyanın meydan okuyuşuna ve tekdüzeliğine yenilmeyecektir. Gerçekten de modern dünyanın cazibesi çok güçlüdür. İster İslam dinine mensup olsun ister farklı inanç sisteminde olsun herhangi bir genç, modern olanın getirdiği olanakların kölesi olmaktan kendisini alıkoyamaz. Orada nefsin istediği hürriyet, isyan ve ihtiras vardır. Bu yüzden Müslüman genç, kendisine sunulan ilahi iradesiyle yaşamını sürdürerek bu tehlikeden kendisini koruyacaktır.
Bu bağlamda ben ilk olarak Müslüman gencin hem kendi gelenek ve inancının bilgi ve tecrübesine vakıf olması gerektiğini, hem modern dünyaya karşı karıştığı kafasının nasıl soru ve cevaplarla açılacağını hem de kitabımızın yazarı Nasr’ın genel anlamda eserinde gençlere nasıl bir harita çizdiğini ele almış oluyorum. Genç Müslüman, kendi inancı doğrultusunda modern dünyaya verebileceği cevapları olduğunu hatırlamalı. Kitabımız da bunu hatırlatmak için kaleme alınmış. Baktığımız zaman modern dünya, sürekli maddi faaliyetleriyle insanları bunaltmaktadır. Eserimiz de bu bunalımdan sıyrılmanın, nefes alabilmenin ve güçlü olabilmenin öğüdüdür. Ne İslam’dan kaçıp modern dünyaya sığınmalı, ne de modern dünyadan kendimizi soyutlayıp içimize kapanmalıyız. İslam’ı ve geleneğimizi özümseyip ondan bir kimlik yaratarak modern dünyanın üzerine gitmeliyiz. Kendimizi iyi tanımlayamazsak başkalarının bizi tanımlamasına kolaylık sağlamış oluruz. Kitabımızın yazılmasını değil kendi kitabımızı yazmamız gerektiğini bilmeliyiz. Eser ve yazarımız bu sorumlulukta olduklarını ve bu konuda hassas olduklarını bana göstermiş bulunuyor. Müslüman gençler, İslam’ın esaslarını bilmeden meydan okuyan modern dünya görüşüne karşı yine hem onun bilgisine hâkim hem de kendi bilgisine hakim bir şekilde ille de söylenecekse modern Müslümanın İslamî cevabını vermeyi başaracaktır.
0 yorum
Berkay Bayram

Berkay Bayram

@berkay

ÜFLENDİ NEY, BAŞLADI YOLCULUK
Bazı kitaplar vardır ki insanın düşüncel susuzluğuna su olur, düşünceyle birlikte gönlü de suya doyurur. Böyle durumlar da toplumlarda genellikle derin hayalleri keşfetmek isteyen kişilerde görülür. Onlar, zahiri olanla yetinmez batıni olanı da anlamak isterler. Şiirlerde, eserlerde aşkı arar, Hak’tan dem vurmak isterler. Yazan için de okuyan için de büyük bir ilham kaynağı bu “arayış” olur. Aramak, ucundan keşfetmek ve keşfedileni aktarmak… Bizim kültürümüzde bir felsefi duruş vardır ki düşünce ve edebiyat tarihi en fazla bu duruş üzerinde şekillenmiştir. “Tasavvuf” denilen bu felsefi duruş, İslam inancının derin yönünü esas almış ve onun dışa vuran yönleriyle harmanlamıştır. Yani şunu söyleyebiliriz ki bu kültürde hem varlık aleminin zuhur edişi ele alınırken iç alemlerin zuhura kilitli kapıları da aralanır. Tasavvuf kaynaklı her mesele, üzerine düşünenlerin şahsi kanaatleriyle yeniden yorumlanır; mukayese edilen farklı görüşlerle tasavvufun evrensel boyutuna dikkat çekmeye çalışılır. Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi (1865-1914) de Amak-ı Hayal adlı eserinde tasavvufun sebebi olan hakikat düşüncesini okurlarıyla paylaşır. Bir son dönem Osmanlı düşünürü ve yazarı olan Filibeli, ilk eğitimini Filibe’nin müftüsünden alır. Galatarasay Lisesi’nde tamamladığı eğitiminin ardından Duyun-ı Umumiye’de çalışır. Siyasi nedenlerden dolayı İstanbul’dan Beyrut’a, oradan Mısır’a, Fizan’a gider, bu beldelerde hayat tecrübesi edinir. Farklı beldelerin dokusunu düşüncelerine iyi yerleştiren Filibeli, dergicilik ve gazetecilik adına önemli işler gerçekleştirir. Özellikle “Hikmet” adlı gazete ile adından epeyce söz ettirir. Osmanlı ruhunun Batı ile imtihanı döneminde Filibeli, yazdıklarıyla İslam’ın temel inancının toplumu için ne kadar mühim olduğunu göstermeye çalışır. Batı’da birçok yeni ve eski felsefi yaklaşımlar, bilimsel gelişmeler vardır, doğrudur; fakat o, toplumunu oluşturan tarihsel tezahürün arkasında din ve tasavvuf gerçeğinin yattığını savunur. Asıl kurtuluşun sadece Batı’da aranmasına karşıdır. Bu yüzden Meşrutiyet dönemi İttihat ve Terakki Partisi ve materyalistleriyle zıtlaşır. Ortada bir kurtuluş varsa bunun tasavvuf ile olacağını bilir, “Vahdet-vücud” u, toplumunun ve kültürünün ona kazandırdığı felsefi bir duruş ile ele alır. İnsanın düşüncesinde gerçeğe ulaşması için teşbihi fikre, tenzihi fikre ve tevhidi fikre sahip olması gerektiğini de bilir. Mutlak olan varlığın hakikatini anlamak ve anlatmak için ney üflenir, başlar yolculuk…
Kitabımızın iyi değerlendirilmesi için başlıca kavramları da iyi bilmemiz gerekir. Kitapta es geçilemeyecek kavramlar; Aynalı Baba, Raci, Manisa Tımarhanesi, Kulübe ve mezarlık, pişirilen kahve, üflenen ney ve son olarak her gün Raci’nin görünen ve görünmeyen taraflarıyla evrene yaptığı manevi yolculuklardır. Aynalı Baba ve Raci arasında tam bir tasavvufi duruş vardır. Tasavvuftaki pir ve mürid eşlemesini biz Aynalı Baba ve Raci’de de görürüz. Raci’nin hatıralarının aktarıldığı kitabın ilk bölümünde müridimiz bir arayış içindedir. Dindar ve iyi bir aile çocuğu olan Raci, sürekli mutlak gerçeğin peşindedir. Birçok yol deneyen Raci, karakterini değiştirmiş, farklı arkadaşlıklar edinmiş yine de onu Raci yapacak olan gerçeği keşfedememiştir. Ruh ve madde aleminin gerçeğini arayan Raci, bir gün semtinin mezarlığında Aynalı Baba’ya rast gelir. Şaşkına dönmüş bu genci gören pirimiz, onu anlamaya çalışır. Raci, piri olacak bu adama sorularını yöneltir ve iç aleminde zuhur etmiş düşünceleri paylaşır. Kulübe önü semt mezarlığı, yudumlanan ve üflenen ney eşliğinde Raci ve Aynalı Baba üyeli bir irfan mektebine dönüşür. Raci manaya inmek istedikçe Aynalı Baba üfler neyi. Biri talep eden diğeri de yolu gösterendir. Raci, yol göstereni ile kitapta yer alan bu hikayelerin kahramanı olur. Aynalı Baba, semt mezarlığında yaşayan, kıyafetinde horoz şekerleri ve ayna taşıyan bir ermiştir. Tutum ve tavır itibariyle döneminin Melami şeyhlerine benzetilebilir. Mütevazı bir hayata sahip olan pirimiz, Raci’nin mutlak olan gerçeği bulmasında bir kılavuz olacaktır. Pişirdiği ve ikram ettiği kahveye nazarını katarak Raci ile bir cezveden sarhoş olurlar. Tıpkı tasavvuf meclisinde bir kadehten sarhoş olan söz arifleri gibidirler. . Tasavvufta ney yaratıcıya duyulan hasret ile özleştirilir. Bu yüzden ney üflendiğinde acı acı derinden sesleri meydana getirir. Neyin de kesildiği yere, kamışa hasret duyduğu söylenir. Bu açıdan bizim Raci’nin mutlak hikmete duyduğu özlemle öz değerdir. İkram edilen kahve de tekkelerde sunulan ikram halidir. Bu iki kavram da tam anlamıyla tasavvuf ehlini okuduğumuzu bize gösterir. Raci, Aynalı Baba’nın çaldığı ney ve söylediği sözlerle mana aleminde yolculuk eder. Zerdüşt diyarına, Hiçlik Zirvesine, Anka ile Kaf Dağı’na, Hint Krallığı’na, gezegenlere ve Cablika ile Cablisa şehirlerine gider. Oralarda mutlak hikmeti anlamaya çalışan Raci’nin başından geçen olayları okumuş oluruz. İkinci bölümde ise İrfan mektebinin öğrencisi olan Raci’yi biz bir tımarhanede deli olarak buluruz. Manevi yolculuklarla mürşid olmayı başaran Raci, arkadaşı Sami’ye yazdığı mektuplarında gerçek mutlak olan varlığın akılla bulunamayacağını, onun asıl varlığına gönülle ulaşılacağını anlatır. Burada da pirinin hasretini duyar ve bir gün piriyle burada da buluşur. Burada bu anlamda bize verilen kavramlar tam bir tasavvufi ekolün yansımasıdır. Varlıktaki her şeyin tezahürünün hakikat olan Allah’tan geldiğini Filibeli, okuyuculara yansıttığı bu kavramlara gizlemiştir. Hz. Muhammed’in hadisi olan: “Allah Ademi kendi sureti üzere yarattı” bizim Aynalı Baba ve Raci’nin tüm yaşadıklarını özet bir şekilde dile getirir.
Raci, ulaşılması gerekene, gerçek mutluluğa, Allah’a ulaşma ve evrenin mutlak birliğiyle yaratıcıyı birlemeye hasret duyan bir kişiliği temsil eder. Vahdet-i vücuda yolcudur o; biz de onun bu yolda nasıl imtihanlardan geçtiğine şahit oluruz. Raci’nin Anıları adlı birinci bölümde dokuz gün ve dokuz ayrı hikaye vardır. Bu hikayelerin hepsi, Raci’nin mutlaka ulaşma çabasında geçmesi gereken sınavları somut bir şekilde bizlere aktarır. Kısa kısa bu dokuz günü ele alırsak Raci’yi daha iyi anlamış oluruz: İlk olarak Raci ile Aynalı Baba’nın karşılaşmasını okuruz. Semt mezarlığında küçük bir kulübede yaşayan Aynalı Baba, Raci için bir pir vazifesi görür. Çünkü onun aklındaki soruları çözmesinde ona sabrı, irfanı ve tecrübeyi verecek olan Aynalı Baba olacaktır. Raci’nin mutlak varlığa duyduğu şüphe ve onu aklı ile kavramayı çalışması, kendisini telef edecek noktaya getirmiştir. Hep kendi kendisiyle konuşur, rahatsızlanır, bir çıkış yolu arar. Bu arayış onu adım adım Aynalı Baba’ya götürür. Her şey bir kahve ikramı ile başlar, Raci vahdet-i vücut yolunda bir pir eli tutmuş olur. Bir pir eli tuttuğunu ise şu sözlerden anlayacaktır “Şimdiye kadar kim bilir kaç hayvan yükü kitap okudun, ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanların malumatı nedir? Zevk ve benliklerinin ihtiyacı olan sanatlara ait bulunan bir şeydir. Lakin hak ve hakikate dair ne bilirler? Hiç! Akli denklem ile hakkı itiraf mümkündür; fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım! Harflerin bir araya getirilmesi ile hikmet noktası bilinir mi?”. Ney üflenir ve başlar yolculuk: Hiçlik ile tanışan ve şaşıran Raci ilk gün Hiçlik Zirvesi’ne çıkacaktır. Bir buda ile Hiçlik Zirvesi’ne ulaşmaya çalışan Raci’yi, dünyevi nefisleri temsil eden bir saray beklemektedir. Saraya giren Raci, her türlü nimetin en güzeli ile karşılaşıp kendisinden geçer. Buda onu aldanmaması konusunda uyarmıştır. Birbirinden güzel cariyelerin cilveleri ile periye ulaşır. Şehvetinin esiri olan Raci, periyi görünce dehşete kapılır ve onu öper. Bunun sonucunda her şey değişir, saray çöplük olur ve peri ile cariyeleri çirkin birer yaşlı kadın haline gelir. Raci, nefsine yenik düştüğü için Buda tarafından reddedilerek Hiçlik Zirvesi yolundan sürülür. Bu durum ile yolculuğunda ilk öğrendiği dünyevi arzuları terk etmesi gerektiği olur. İkinci gün Belh’te uyandığını görür Raci. Zerdüşt sarayına giden Raci bir savaşçı olur. Nur Tanrısı’nın önünde kötülüğü temsil eden Ehrimen ile iyiliği temsil eden Hürmüz’ün savaşına şahit olur. Kendisi, Hürmüz’ün bir savaşçısıdır, bir pehlivandır. Nifak adlı kötülük pehlivanını muhabbet adlı iyilik pehlivanı yener. Bunun üzerine muhabbet pehlivanı da gazap pehlivanına yenilir. Hikmet pehlivanı olan Raci de gazabı yener ama sonraki rakibi Hürmüz’e diz çöktürecek kadar güçlüdür. Hangi taraf galip olacak derken her pehlivana üstün gelen aşk pehlivanı meydanda görünür. Kötülük de iyilik de aşk ile olduğundan kimse ben galibim diyemez. Nur Tanrısı’na secde eden aşk, Hürmüz’e karanlıkların kadri seninle bilindi diyerek, Ehrimen’e Nur’un kadri seninle bilindi diyerek alemin dengesini sağlamış olur. Bu gün ardından Raci de iyiliğin kıymetinin kötülük ile bilineceğini ve kötülüğün de nurun kıymetini aratacağını öğrenmiş olur. Şüphe içinde olduğu mutlak varlık konusunda iyilik ve kötülüğün aşk ile dengede durabileceğini okumuş oluruz. Üçüncü gün Raci, on iki yaşında bir genç olarak alemi ve onun değişimini öğrenmek üzere bir rehber ile yola çıkar. Bir çanak suda gördüğü aksiyle bütünleşerek sonsuz olan varlığı algılamaya başlar. Bu algılayış onu her şeyin başladığı noktaya götürecektir. Bir hiç olduğunu anlamıştır. Bir de alemin secde ettiğini ancak gurur sıfatının yani şeytanın etmediğini de bu yolculuğunda öğrenir. Burada Hz. Adem ve insanın yaratılışı Raci’ye gösterilmiştir. Vahdet- vücut yolculuğunun en önemli basamağı olan bir hiçlik olma farkındalığını yaşamış olur. Dördüncü gün ise bir imtihan meydanındadır ve ariflerledir. Burada da her şeyin farkında olmanın yalnız beş duyuyla olabileceği tezi çürütülür. Raci, evreni anlamanın ve görmenin insanlar açısından bir arpacık soğanı oranında olabileceğini, değerinin ne kadar küçük olduğunu anlar. Ayrıca burada kurulan arifler meclisi ile Raci, gerçek varlığın yalnızca kitaplarda yazılan ilmi bilgilerle öğrenilemeyeceğini de keşfetmiş olur. Tam bir tasavvuftaki tekke ve mektep birlemesi karşımıza çıkar. Gerçeğe olan yolda zahiri bilgi de batini bilgi de değerlidir. Beşinci günü Raci, Anka ile tanışır ve onunla alemde yolculuğa çıkar. Aslında sonsuz alemde varlığın, varlığının bir noktadan ibaret olduğunu bu yolculuk sonrası anlamış olur. Altıncı gün, Raci bir Hint kralın oğlu olduğunu görür. Her yedi senede bir gelip ülkesini rahatsız eden ejderhayı yenmeyi düşünerek yola koyulur. Ejderha ancak “Bu kervan nereye gidiyor?” sorusunun cevabıyla yenilmiş olacağından, Raci sorunun cevabını bulmaya Kaf Dağı’na ulaşmaya çalışır. Bu yolculuk sonucunda cevabı bulur ve ejderhaya: “…kervan, eşsiz hayal sırrına, güzelliğin çekici nuruna doğru koşup gidiyor.” demesiyle onu yener. Burada parça olan varlığın alemi yaratan Allah’a yani bütüne yolculuk ettiğini anlamış oluruz. Yedinci gün azamet ummanı ve Kibriya girdabı hikayesini okuruz. Burada da Allah’a ulaşmada bulunması gereken bir şehre ulaşır Raci, Allah’ın tecellisi bir şelale gibi örneklendirilmiştir. Öyle ki koskoca denizin tecelli şelalesinden akarak bir fındık kabuğuna sığdığını ve onun içinde kaybolduğunu görür. Raci’yi hayrette bırakan bu durum bize Allah’ın ilminin bizim bildiğimizden ne derece sonsuz olduğunu ve aciz bir durumda olduğumuzu gözler önüne sermektedir. Sekizinci gün, ölmek ile olmanın ne olduğunu anlar. Ruh düşüncesinden kurtulmak için lazım gelen şartları marifet olarak görür. Aslında onu gerçekten bilmenin yoklukla varlığın bir şey olduğunu ispat etmek olduğunu duyunca, pirine böyle bir sözü düşünmenin bile cinnet sebebi olduğunu söyler. Aynalı Baba ise bu durumu ispat edecek olanların bilmek ile bilmemeyi bir tutan dediler olduğunu söyleyerek durumun ciddiyetini ortaya çıkarır. Dokuzuncu bölümde ise hakiki gerçeğin, mutlak varlık bilgisinin Hz. Muhammet tarafından aleme dağıtıldığını Raci anlamış olur ve ölüm gerçeğini de Aynalı Baba’yı, pirini kaybederek anlamış olur. İkinci bölümde ise Aynalı Baba’nın öğüt verici hikayeleri ile de hakiki varlık yolculuğunda insanın nasıl olmasını gerektiğini okuyuculara aktarılır.
Kitap hakkında son cümlelerimi söylemem gerekirse, bu çalışma ruhen sarsıntıda olan bir milletin özünde yatan mutlak varlığın olgusuna hatırlatma olan bir çalışmadır. Gerçekten burada biz varlığın özüne yolculuk etmek isteyen bir insanın nasıl bir imtihanla karşılaşacağına şahit oluruz. Önce bir pir eli tutacaksınız, gönülden ona inanıp bağlanacaksınız, şüpheye düştüğünüz soruları deruni tecrübelerinizle anlamlandırmaya çalışacaksınız. İslami felsefe düşüncesini anlamada tasavvufi düşünce modelinin sunduğu imkanlar dev bir İslami kültürünün de anlamlandırılmasını sağlayacaktır. Hasılı, bu gelenekte insanları besleyen en önemli fikri ve kalbi damarın tasavvuf ve vahdet-i vücut damarı olduğu ve sebeplerini biz Amak-ı Hayal’de okumuş oluyoruz. Kitap boyunca insan olan insanın her düzlemde bir ruh ve bir beden gibi iç içe tezahür ettiğini okumuş oluyoruz aslında. Maddi alem denilen bu sahte dünyaya düşmüş olan insan, sun’i yollarla yalnızlığını gidermeye çalışır. Asılı olan şey, bu yalnızlık ile insanın özünü, diğer yarısını, arama mücadelesidir. Çekilen bütün ıstıraplar, çileler, derin arayışlar o öze yeniden geri dönüşün bir tür özlemidir. Burada da bu özlem neyi üflettirmiş ve yolculuğu da başlatmıştır diyelim.
ataç ikon A'mak-ı Hayal
9 (74 oy)
0 yorum
Berkay Bayram

Berkay Bayram

@berkay

SEN DE BİR MASAL KAHRAMANI OLDUĞUNU ANLAYANLARDAN MISIN?
Kitabımızda yaşanan olayların baş sorumlusu Binbaşı Knag, kızı Hilde’nin on beşinci yaş günü hediyesini özel bir kurguyla hazırladı. Knag, öyle bir baba ki kızının yaşamda nereden gelip nereye gittiğini, kim olduğunu, “Dünya da ne imiş?” düşüncesini, Tanrı’yı keşfetme mücadelesini okuldaki hocalara bırakmamak istedi. Elbette kızının da kim olduğunu bilmesi gerekiyordu. Aklıyla ve duyularıyla varlığı kanıtlamanın yeterli olup olamayacağını Hilde de düşünmeli miydi? Tüm çocuklar için evren, keşfedilmeyi bekleyen bir hazine, sırlarla kaplı, gizemli bir şey idi. Knag da, çocukların bu gizemli olana duydukları hayretin filozoflarla benzer olduğunu biliyordu. Böylece, Hilde’ye kazandıracağı merak ve soru sorma becerisi ömür boyu çocuk kalacak bir filozofun yetişmesine imkan sağlayacaktı. Bu yol ile Knag, kızının on beşinci yaş günü hediyesinin, felsefe tarihini anlatan bir kitap olması gerektiğine karar verdi. Knag’ın bu düşüncesini Goethe zaten çoktan söylediği şu sözlerle insanlığa belirtmişti “Üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, günübirlik yaşayan insandır.”. Peki düşünelim, acaba Knag kızına neden felsefeyi keşfettirmek istedi? Kitabın yazarı Jostein Gaarder neden Knag’a böyle bir vazife verdi? Sebebi şu ki Knag, kızının gerçek bir filozof olmasını istiyordu. Felsefenin insana “Kimsin sen?” sorusunu sorduracağını biliyordu. Felsefe, gözleri açık tutandı, kapanmış gözleri de açandı. Felsefe, herkesi kendi hayatının filozofu yapandı. Bu yüzden bir baba, kızına “gözlerini aç, açmalısın” diyordu. Artık Hilde’nin de “ Farkına var Hilde” diyen iç sesine ve babasına kulak vermesi gerekiyordu. Knag da, kızına, hayatın farkındalığını yaşatacak bu sesi kurguladığı iki kahramanla duyurdu. Hem kızı hayatın farkına varacak hem de kurguladığı kahramanlar, felsefenin gerçekten insanı neye ulaştırdığını anlayacaklardı. Sofie ve Hocası Alberto Knox, hayat denen oyunun hem izleyicisi hem de oyuncusu olmuşlardı. Kurgunun içinde gerçeği bulmuşlardı. Onlar, bir masal kahramanı olduklarını anlayanlardandı.
Kitabın ana fikrini vermiş olduğum giriş paragrafından sonra felsefe tarihine genel bir bakış atalım. Knag’ın kahramanları Sofie ve Hocası Knox, felsefe derslerine başlıyor. Sofie, sıradan bir gün içindeyken aldığı bir mektupla şaşırıyor. Pulsuz ve kimden gönderildiği belli olmayan bir zarf, koskoca felsefe tarihinin başlangıcı oluyor. Zarfı açan Sofie, felsefenin temel taşı olan soruyla karşılaşıyor:” Sofie, Sen Kimsin?” Bu soru ile hocası Sofie’nin düşünmesini istiyor ve başarıyor. Sofie, düşünmeye başlıyor ve düşünmeye başlaması onun şimdiden gerçek bir felsefe tarihi kahramanı olacağını gösteriyor. Çünkü felsefe de düşünme ile başlıyor. Her geçen gün Sofie’ye, içinde yeni soruların olduğu farklı zarflar gönderiliyor. Sofie, hocasının da istediği gibi meraka düşüyor. Acaba bu zarfları kim gönderiyor? Neden kendisine bu sorular soruluyor? Sofie, aldığı bir kartpostalda da Knag’ın adını ve adresini buluyor ve Sofie’nin elinden Hilde’ye yazılı nota çok şaşırıyor. Felsefe kursunun başladığı ve önemli olduğu yazılı kısmı okuduktan sonra kitapta hocasıyla birlikte yola çıktığı bu esrarengiz tarih yolculuğunun içine dalıyor. Doğa filozoflarıyla evreni tanımaya çalışan Sofie’ye Parmenides: “Evrende hiçbir şey değişmez Sofie!” derken Herakletios her şeyin aktığını söylüyor. Empedokles ateşi, havayı, suyu ve toprağı açıklarken Thales sen her şeyin kökeninde suyu düşün diyor. Sofie, doğanın özü Demokritos’un atom düşüncesinde mi diye uğraşırken bahçesinde kendiyle baş başa kalabildiği mağarasında ıslak zarflarla karşılaşıyor. Islak zarfların da ıslaklığını düşünürken zarfları getirenin hocasının köpeği Hermes olduğunu anlıyor. Nasıl mı? Hermes, ağzında bir zarfla Sofie’ye ulaşıyor. İlerleyen bölümlerde Sofie’nin kendisinin bir masal kahramanı olduğunu anlamasında Hermes’in çok katkısı oluyor. Sofie için asıl heyecan hocasının kendisine Atina’dan selam dediği videosu oluyor. Knox, Sofie’ya Atina’dan selam iletirken Sokrates’in, Platon’un ve Aristoteles’in felsefesinden ve hayatlarından bahsediyor. Hatta Sofie, birden kendisini Antik Yunan sokaklarında Sokrates, Platon ve Aristo ile konuşurken buluyor. Sofie’nin aslında kitapta bir masal kahramanı olduğunu okuyucu bu sahnelerden de sezebiliyor. İnsanı ve doğayı anlatıyoruz derken Sofie, ölümün, sonsuzluğun ve gerçekliğin farklı pencerelerinden bakmaya başlıyor hayata. Klinikler’e göre gerçek mutluluk vardı ve ona herkes ulaşabilirdi, gerçekliğin özü bundaydı. Sofie, bu gerçekliği sevmiş olabilir ama Epikuros ona ölümün var olduğumuz sürece olmadığını geldiğindeyse bizim olmadığımızı bildiriyor. Bu da bir gerçekliktir Sofie. Peki, Ortaçağ’ın üniversiteleri, Avrupa’yı nasıl bir Rönesans’a hazırladı? Sofie, bu yolcukta ilmin doğudan Arap- Müslüman dünyasından geldiğini, Ortaçağ Avrupa’sı, oradan gelen ilmi alarak Rönesans ve Aydınlanma’yı yarattığını öğrendi. Bak Sofie, gerçekliğin bir diğer boyutu da buydu. İlim de evrende akıyordu. Hem akıyor hem de aktıkça içinde evrene karşı daha büyük soruları biriktiriyordu. Büyük keşif gezintilerinin en önemli sebeplerinden biri de buydu. Evren de kendisini keşfe çıkmıştı. Tıpkı senin, benim ve bu kitabı yazanın çıktığı gibi. Fakat senin bir masalda olduğuna kanıtlar fazlaydı. Hermes, Sofie’ya Hilde diyerek onun doğum gününü kutlamıştı. Bu nasıl olmuştu? Bir köpek kendisiyle konuşmuştu. Her geçen gün bu yolculuk onu daha da şaşırtıyordu. “Aman Tanrım!” demek isteyen Sofie, şimdi de Tanrı ile ve onun varlığıyla yüzleşecekti. Farklı filozoflardan cevaplar arayan Sofie var olan her şeyin tek Tanrı olduğuna kanaat getirir gibiydi. Tanrı kendisinden önce kendini nasıl yaratsındı? Bunun tek açıklaması Tanrı’nın varlığıydı. Bir gün tüm bu yaşananlardan sonra Hilde babasının kendisi için hazırladığı Sofie’nin Dünyası adlı hediyeye uyandı. Sofie ve hocası yalnızca bu hikayenin kahramanlarıydı. Farkına varmışlardı. Peki, bu hikayeden nasıl kurtulacaklardı? Bunun, başladıkları yolculuğu bitirerek gerçekleşeceğini anlamışlardı. Darwin, Berkeley, Hegel, Marx ve Freud derken artık bu yolculuğa son verme kararı almışlardı. Yolculuktan ayrılmak için de Hilde’den yardım alan Sofie ve Knox, yazarlarının kendilerini nasıl anlayacaklarını izlemeye koyulmuşlardı. Hilde, teyzesinin de yardımıyla havaalanında bekleyen babasına bir oyun oynadı. Farklı zarflar göndererek sanki kendisinin orada olduğuna dair bir şüphe uyandırdı. Knag, kızının kendisini gözetlediğini düşündü. Kitap yazarken de Sofie’yi böyle şaşırttığının farkına varınca, yarattığı kahramanların neler hissettiği kavradı. Sofie ve hocası ise bu olaydan sonra yazarlarından koparak kendi alemlerinde yerlerini aldı.
Bu felsefe hikayesinin sonucuna bazı sembollerle varmak doğru olacaktı. Merak, mağara, yolculukta bir hocanın olması, dolaylı anlatım, olağanüstü olaylar bu hikayenin sembolleriydi. Öyle ki semboller, bir kitabı tahlil etmenin anahtar kelimeleriyse, bu bendeniz de anahtar kelimeleri açıklayarak sonucuna ulaşacaktı. Öncelikle merak üzerinde duralım. Merak, felsefenin ruhuydu. Yazarımız, kahramanlarına merak etme arzusunu iyi aşılamıştı. Merak, insana yeni düşünceler kazandırır, merak yeni bir merak doğurur ve dildeki cümleler de hep üç noktalı kalırdı. Bu yüzden kitabımız da özü düşündürmeyi amaç edindiğinden, merak ile başlamış, merakın, sonun bir sonu olup olmadığının düşüncesiyle üç noktasını koymuştu… Merak, felsefenin en önemli sorularının kapısını açan anahtardı. Sofie de içindeki merakı duyabilmek için onu meşgul edecek tantanalı hayattan mağarasına çekildi. Yalnız kalmak, kendi düşünceleriyle baş başa kalmaktı. İçindeki sesi sığındığı mağarası kendisine yankılayacaktı. Öyle de oldu. Sofie, sığınığı mağarasında hayat denen bir kurgunun içinde masal kahramanı olduğunu anladı. Tarihe baktığımızda da düşünen ve ilham veren bir ses peşinden giden insanlar hep yalnız kaldıkları mağaralarında olgunlaşmışlardı. Hz. Muhammed’e ilk vahiy sığındığı mağarada gelirken Platon, varlığını ve evreni mağara ile tasvir etti. O zaman, kendimizi keşfedeceğimiz bir mağaramızın olması gerektiği kanaati dikkate değer bir olguydu. Kendimizi keşfederken acaba yardıma ihtiyacımız var mıydı? Doğruyu bulmak bu kadar kolay mıydı? Tasavvuf geleneğinde dervişler muhakkak seyr ü süluk yolunda bir pirin elinden tutarlardı. Pir, onlara bu yolun sistemini, sınırlarını ve menzilini gösterirdi. Yeni doğmuş bir ceylan yavrusuna ayakta durup koşmasını öğreten bir anne düşünmek gerekirdi. Hayatta kalması için koşabilmesi şart olan yavrusuna hocalık yapıp, onu hayata hazırlamakta vazifeliydi. Kitabımızda da Sofie, felsefeyi keşfederken yalnız bırakılmamış, Knox ona hocalık yapmıştı. Felsefe tarihini doğru anlamlandırmada Sofie, hocasının önemli derecede desteğini görmüştü. Kendilerinin bu kurguda masal kahramanı olduklarını yalnız değil hocasıyla keşfetmişti. Bize de keşfettirdikleri, her yola çıkmış kişinin bir pirinin olması gerektiğiydi. Kitap, yola koyulmuş bu kahramanları doğrudan gerçeklik içinde okuyucuya sunmamıştı. Yazar, Knag ile kızının hikayesinde hayatın hikayesini arayan, kitabın asıl vermek istediği mesajı bizlere ileten kahramanlar kurgulamıştı. Kurgu içinde kurgu ile doğrudan anlatım yerine dolaylı anlatımı tercih etmişti. Böylelikle hem kendi kimlikleriyle rollerini oynayan kahramanları okurken hem de bu oyunu izleyen ve izlettiren bir kitap yazarı vardı. O, aradan çekildi. Söylemek istediklerini Knag kılığına bürünüp bizlere iletti. Okuduğunuz tüm sayfalar Jostein Gaarder’in içindeki kurgulanan düşüncelerin somut ifadeleriydi. Buradaki güzellik bu somutluğun içinde bizi gerçeğe götüren olağanüstü olayların yer almasıydı. Verilmek istenen mesaj, olağanüstü şeylerle okuyucuya sezdirildi. Köpek konuştu, geçmiş canlanıp günüzüme geldi, Sofie, Aristo ve Platon ile görüştü. Yazarın Knag’a verdiği vazife ile Knag, yazarının vermek istediği mesajı okuyuculara bu olaylarla sezdirmeye çalıştı. Bize de “Sen de bir masal kahramanı olduğunu anlayanlardan mısın?” sorusunu sordurdu. Hepimize, kendi masalının sonunu merak eden birer kahraman olduğumuzu hatırlatmış oldu.
ataç ikon Sofie'nin Dünyası
8.4 (588 oy)
0 yorum
Berkay Bayram

Berkay Bayram

@berkay

PATRONUN ÜNÜNDEN ŞAİRİN KALEMİNE
Şair ve Patron, sanat ve patronaj yaklaşımı ile Osmanlı edebî kültürünün konumuna sosyolojik açıdan eleştirel bakış açısı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşımın merkezinde patrimonyal devlet ve onun sanat talebi ile şair arasındaki aracılığı yer alır. Halil İnalcık, Osmanlı sarayının sanat modelini dönemsel nasıl düzenlediğini ifade etmeye çalışır. Model Osmanlı sarayı ve patronlarının lûtfuna el açan şairleri ve kendi deyimiyle şairlerin “trajedisi”ni özetlenmektedir. Sanat karşısında ağırlığı olan model bir Osmanlı sarayı, patron ne anlama gelir? Model bir Osmanlı sarayı ve patron demek, padişahın gücü ve beğenisi ekseninde ününü duyurabilecek bir şair için sanatının iltifatına atılan hakiki bir adım demektir. Sanatın ve kültürün patronajı en üst yetkili padişahın elindedir; ilgi de ondadır şeref ve itibar da onda. Söz ehlidir o, şöyle böyle söylenmiş beyitleri ayıklar, sen de söz ehline yaraşır bir şey deyiver der. Demeyi başarırsan patronun gönlünü fetheder, kendi patronluk arzunu bildirirsin. Tabi patron demek sadece padişah demek değildir. Örneğin, II. Mehmed devrinde başta Mahmud Paşa olmak üzere vezirler, ulema sınıfı ve patronajı padişah izninde sürdüren diğer devlet ahalisi de patron kabul edilir. Sancak beyleri, şehzadeler de öyle. Şair Necati de kendi şiirini metheden tezkireci Sehi Bey’e patronluk etmiştir. Patronluk etmek, patronun ününden şairin kalemine akan itibardan başka bir şey değildir. Bu itibarın söz haznesinin kazandırdığı ganimet ve ikram haznesi de emeğine karşılık gelenlerdir. Halil İnalcık da bu durumu öncelikle patrimonyal devlet ve sanat bölümünde bir önsöze kavuşturmuş, sonra sanatın ve şu’arânın oluşumunu, Klasik şiirde sanat anlayışını, tezkirelerin şair ve patronlarını örneklerle açıklamıştır. Açıklanan örneklerin en somutu da Fuzuli’yi ele aldığı bölüm olmuştur.
İlk bölümde İnalcık, matbaanın geniş kitlelere okuma imkânı sağladığı, şairin ya da yazarın bu yolla eserleri sayesinde gelir sahibi olduğu döneme kadar bilgin ve sanatkarın, hükümdarın ve seçkin sınıfın desteğine muhtaç kalındığı görüşünü belirtmiştir. Victoria Rowe Holbrook “Aşkın Okunmaz Kıyıları” adlı eserinde XVIII. Yüzyılın sonunda dahi Osmanlı okurlarının büyük ölçüde yazarlardan oluştuğunu söylemektedir. Ona göre gerçekten de şiir yazmak Osmanlı okuryazarlığının başlıca işaretidir. Böyle bir ortamda şair kendisini okuyacak kitlenin elbette saray ve şairler olacağını bilir. Bu açıdan bakıldığında İnalcık’ın görüşü desteklenebilir. Okur kitlesine ve itibarına ulaşmanın yolu şiir alanındaki yarışmacılardan biri olabilmekten geçmektedir. Bu yarışın sonunda patronun ününden şairin kalemine bal damlayacaktır. Ayrıca İnalcık, şairlerin yarışı dışında hanedanlar arasında rekabet ve üstünlük yarışının da ilim ve sanatın hamiliğinde kendini göstereceğini bildirir. Bu yarış, arayış içinde olan şairleri mıknatıs gibi kendisine çekecektir. Divan sahibi hükümdarlar, sanat ruhunu ve bunun yarışını anlayabildiklerinden yanlarında Türk edebiyatının büyük kalemlerini yetiştirmiş olacaklardır. II. Mehmed ve II. Bayezid, zamanın İranlı büyük şair ve mutasavvıfı Molla Câmî’yi İstanbul’a getirmek için çok çaba harcamışlardır. Bu sebepler neticesinde gerçekten, sanat zevki ve anlayışına sahip patron himayesi ve kendisi gibi okuryazar olan şairler altında sanatkârın, beğenilere göre eser vermeye özendiğini kabul edilebilir.
Saray kültürünün gelişmesi, Osmanlı divan şu’arâsı ile Klasik şiirin sanat anlayışında Tuba Işınsu Durmuş, “Tutsan Elini Ben Fakirin” adlı eserinde Osmanlı sultanlarının her dönemde sanatı ve kültürünü, özellikle desteklediklerini belirtir. İnalcık da Timurlar döneminde, Orta Asya’da sanat kollarında eşsiz yaratıcılığın oluştuğunu, tarihçilerin bu dönemi İtalyan Rönesansı ile kıyasladıklarını bildirir. Bu dönemin patronlarından Ali Şîr Nevayî’nin, sanatıyla ve elde ettiği bürokrat sıfatıyla servetini ilim, bilim ve edebiyatta harcadığını bize örneklendirir. Bu oluşum, Orta Asya’dan Osmanlı’ya mıknatıs gibi geleceğin birçok şairini çekecektir. II. Bayezid, Klasik İran edebiyatı düşüncesinin son büyük temsilcisi Abdurrahman Câmî’ye gönderdiği mektupta onu “nûru’l-hak ve hakikat” diye anar. Câmî de cevaben Osmanlı sultanının lütfuna şükranını ifade eder. Sultan, İran ve Orta-Asya ortak yüksek kültürünün en tanınmış temsilcisine gönderdiği mektupla bu kültürün hamisi ve patronu olduğunu bir nevi göstermiş olur. Osmanlı sultanları, muşâ’ara meclislerinde şiirleri dinlerken bir taraftan da elden ele dolaştırıp okutur ve sahibine ihsan ve hediyelerde bulunurdu. İnalcık, Osmanlı sanat kültürü ve meclislerinin nasıl oluştuğuna dair bu bilgileri gösterir. Şair Necati’nin evinde düzenlenen şiir meclisleri bu açıdan önemli bir örnektir. Saray has bahçelerinde veya köşklerde düzenlenen işret meclislerinde de şairler, hükümdar, şehzade ve patronların önünde kendilerini gösterme fırsatını elde ederler. Bir nevi şairler arası bir yarışma meydanı oluşturulur. Tüm bu meclislerde aranan şiirler de edebi sanatların beceriyle uygulandığı şiirlerdir. İnalcık’ta da Klasik şiiri inceleyen edebiyat tarihçileri, bu şiir tarzının bu meclislerde ve İslam geleneği çerçevesinde geliştiğini, “sanâyi-i şi’rîye açısından değerlendirilmesi gerektiğini bildirir. Her ne kadar böyle olsa da şiirlerini tasavvufî bir duruşla ve karşılık beklemeden yazan bu geleneğin şairleri de vardır. Bazıları ise Halîmî gibi kendi şiirlerini gizli tutmayı tercih eder. Bu sanat anlayışında patron, hayale ve yapılan sanatlara, ustalığa ve kelime zarâfetliğine dikkat edecektir. Şiir, bir tablo gibi cismani bir temsili ifade ederken imgesel bir göndermede de bulunabilmelidir. Bu geleneğin sanat anlayışı da bunda gizlidir. İnalcık için de bu böyledir.
Şu’arâ meclislerinde herkesi etkileyen, döneminde üne kavuşmuş ya da birilerinin onu bulmasını beklemiş şairleri bizlere aktaran önemli eserler şu’arâ tezkireleridir. İnalcık da şu’arâ tezkirelerinde şairin ve patronun nasıl ele alındığını kısaca incelemiş. Osmanlılarda ilk şu’arâ tezkiresi sahibinin Sehi Beg olduğu kabul görür. Bizzat kendisi eserini Sultan Süleyman’a sunar. II. Bayezid zamanında da Dîvân-ı Hümâyun’da kâtiplik görevinde bulunur. Sehi Beg, sultandan ve onun veziriazamı İbrahim Paşa’dan itibar bekleyen şairler arasındadır. Diğer önemli tezkireciler; Latifi, Âşık Çelebi, Kınalı-zâde Hasan Çelebi’dir. Kitapta konuya iyi örnek olan Fuzuli için İnalcık’ın şu cümleleri de kendisinin şair ve patron ilişkisine bakışını verir: “Fuzuli’nin ‘Şikayetnamesi’, patronun keremine el açan her şairin, hayat trajedisini özetler. Burada, güçlü mevkilerde oturan patronların, alçaklarda yaşam kavgası veren ruh zengini fakirlerle bitmez tükenmez karşılaşması var.” Tezkireciler ve Fuzuli yazdıklarıyla patronlarıyla ya övünmüş ya da patronların onları görmezden gelmelerine üzülmüştür. Gerçekten de yazılanlar şair üzerinde etkili olan patronların varlığını destekler niteliktedir.
Şairlerin meslekî dağılım durumu kitabın sonunda tabloda yer verilmiş. Genellikle de şairler, saray ve çevresinin mensupları olmuşlar ya da bulundukları bölgenin patronunun gözdesi sayılmışlar. Ele aldığımız diğer durumlar bize gerçekten de şair ve patron ilişkisine dayalı bir Osmanlı Klasik şiir sanatı geleneğinin varlığını gösterir. Tabi tüm şairler için bunu söyleyemesek de geneli bu duruma tabî olarak yaşamını sürdürmüş ve şiirler kaleme almışlardır. Bu tür varsayımlar ve çalışmaları kanıtlamak zor olsa da İnalcık, yerinde örnekler ve eleştirel çözümlemelerle mesele üzerinde düşünen birini araştırmaya yönlendirebilir. Şair ve Patron ilişkisine dâhil olmayanlara ayrı bir bölümde sebep-sonuç ilişkisinde yer verilmesi kanaatimce uygun düşerdi. Kitap, yeni kitaplara yönlendirecek düzeyde bilgi genişliğine sahip, ilkler için önemli bir tecrübe kaynağı. Patronun ününden şairin kalemine akan bir serüvenin eseri.
ataç ikon Şair ve Patron
8.7 (9 oy)
0 yorum
Berkay Bayram

Berkay Bayram

@berkay

ÜZÜM YARATILMADAN SARHOŞ OLANLARIN HİKAYESİ
Yazıma, “Sufi ve Şiir” kitabını özetleyen şu iki mısra ile başlamak istiyorum; Arap Sufi şairi İbn Farız: Biz sarhoş olduğumuzda
Daha üzüm yaratılmamıştı.
Böyle bir irfan dünyasını nasıl olacak da iki sayfada anlatabileceğim. Bırakayım iki sayfayı şu iki mısradaki hazineye belki de yüzlerce sayfalar harcasam erişemeyeceğim. Nasıl bir gönül dilidir bu? Burada bedenin, evrenin hali ne olur? Böyle bir ruh halini bulmak için dünyanın her sokağını dolaşalım, insanlarla konuşmaya çalışalım, her dili bilelim sonuç ne biliyorum; nafile. Burada gönlün aşkı var, bilgisi var. Burada kamil mürşidin gönlü var. Marifet mi bu canım bu mısraları ben de söylerim ne var ki diyebiliriz. Dilimizden dökülen sözlerin marifeti dilde aranmıyor, bunu da bilmeliyiz. Allah sevgisinin hazinesine emanetçi olan gönüllerin diline dair sözlerdir bu iki mısralar. Sessizliğin sesi denir bu konuşma biçimine. Öyle bir sessizlik ki hem ondan aşka doğru koşuyor hem de mesnevi de geçtiği gibi sen susuyorsun, susuyorsun ki artık sana o dili veren konuşuyor. Ne diyelim, kitap elimde, sayfaları çevirip duruyorum, düşünüyorum; birinci bölümün neresini anlatsam, ikinci bölümde neyin üzerinde dursam vs. Fakat tıkanıyorum, kalemim yürümüyor. İbn i Arabi’nin dediği gibi:
“Ne geldiyse dilime hepsinde O’nu söyledim O’nu” diyemiyorum, ben bırakalım O’nu söylemeyi, okuma sonrası hislerimi yazıya aktaramayacağımı düşünüyorum. Burada başka bir sanat var başka bir hüner. Senin, benim bizlerin anlayamadığı bir şey. Biz insanız diyorum kendime insan hayatı yaşıyoruz. Sonra “mı” soru eki takılıyor aklıma, bu söylediğin sözden alınma Berkay, daha çok okuyacaksın sen diyorum. Benim de gönül dilim beni böyle teselli ediyor. “Kalpten kalbe yol vardır” tesellisi ile kalemden kaleme yolumu tutuyor, yazmam gereken yazıma başlıyorum…
Kitabımızın yazarı Mahmut Erol Kılıç, giriş bölümünde ele aldığı konu hakkındaki hissiyatını bizimle paylaşıyor. Kendisinin konu hakkındaki görüşlerini değerlendirebilir ve yorumlayabilirsiniz. Elbette güzel duygular beslenerek kaleme alınmış bir kitap okuyor olacaksınız. “Sufi ve Şiir” vasıtası ile tasavvuf denilen o irfan mektebinin kapıları aralanıyor, şiir üslubumuzun, daha açıkça söylemek gerekirse edebiyatımızı besleyen bu kadim kültürün de farkına varıyorsunuz.” Şiir ile tasavvuf birbirini desteklemiş mi peki?” sorusu üzerinde duruluyor. Nebevi hadisinde “Şüphesiz şiirin bazısında hikmet…” ve “…bazısında sihir vardır” denilir. O zaman bizi sorgulamaya yönelten bu hadis ve benzerleri üzerinden hareketle bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz. Kitabımızda Arap kültüründeki şiir tarihi ve İslamiyet ile değişiminden ele alınan konu şairler ve tasavvuf ariflerinin sözleriyle doğru yorumlamaya oturtuluyor. Şiir kültürümüzün hem Osmanlı döneminde hem de ondan önceki dönemlerde tasavvuf ile harmanlanmış olduğunu göreceksiniz. Bu öyle bir harmandır ki şairler bu harmandan zenginleşemeyen şairlere şöyle tavırla yaklaşıyor: Ger derse Fuzuli var güzellerde vefa
Aldanma şair sözüdür elbet yalandır
Doğrusu tasavvufun, tasavvufi tavrın bu denli şiir kültürümüze keskin bakış açısı kazandırdığını bilmiyordum. Tabii burada sadece Fuzuli örneği vermiş olabilirim; fakat kitap okunduğunda asıl şair ve yalancı olarak görülen şair farkı daha net anlaşılacaktır. Burada yer verildiği gibi “Zira bunların (tasavvuf erbablarının) şiirlerinde şairlikten başka senin anlamadığın bir şey daha vardır” sözü şair olmanın farkını da belirtmiş oluyor. Bu söylediklerimiz “Sufi ve Şiir” kitabının genel üslubunu bize kısaca yansıtır diyebiliriz.
Üzerinde durmamız gereken bir diğer mühim nokta şiirin mektepte mi yoksa gönül kapısında mı kendisini kıldığıdır. Hikmeti’ye göre şiir kesbi değil vehbidir; yani mektepte, medresede öğretilmez. Ne demektir bu peki? Şiir sadece güzel ses uyumu ve estetik midir? Yoksa Allah’ın hazinesi olan hikmet midir? Ne olup olmadığı nerede öğrenilip öğrenilemeyeceği üzerinde dünyada birçok farklı görüş vardır. Biz burada şu görüşe rastlıyoruz: şiirin anahtar kelimesi aşktır. Tasavvufun şiire yüklediği mana hikmettir, hikmetler dilidir, tecrübesidir. Şairin gönül dudağına bir pir eli değmiştir, o dudaklar ıslanmış keramet bulmuştur. Ona velilerin ve peygamberlerin yolundan müjdeli haber gelmiştir. Şair olan şair okumakla olamayacağını anlamış okyanustaki nadir bulunan inci gibi sözleri kıymet verdiği mana yolunda bulmuştur. Bu kadar güzel bir tanımlama da şiire ve şaire en yakışan olarak bendeki yerini de almıştır diyebilirim.
Peki, bu tasavvufi şairleri kime hitap ederler? Nadir bulunan inci gibi bu sözleri niçin söylerler? Mevlana Mesnevi’sinde “Harf kaptır, içindeki mana su gibidir.” der. Biz bu cümleden ne anlamalıyız? Tasavvuf şairleri aşkın öz suyunu ab-ı hayatı keşfetmiş ariflerdir. Sahra’nın yağmura susadığı gibi biz de aslında onların söylediği bu hikmet sözlere susamış vaziyetteyiz. Hele ki insanlık namına günümüzde. Bu yüzden söyledikleri harfler birer kap ve biz o kaptaki suyu içip bizi biz yapan manaya ulaşabiliriz. Onların gerçeği bir şelale gibidir. Uçurumdan nefsi, hevesleri atlatırlar. Saf ve arınmış bir şekilde devam ederler yollarına. Varlığın, yolla asıl dilini betimler ve öyle konuşurlar. Muhatapları ise kişiler değildir, belirli dil üzerinden konuşan kişiler veya şairler ise hiç değil. Aşktır onlarınki, aşkın varlığıdır. Bu muhataplık durumuna ne bir sınır ne de bir nokta konulabilir. O muhataplıktan yararlanmak isteyenlere kapı açıktır, ol şelale, çek dilini yüreğine olduğundaki ola yürü ve ak…
Son olarak muhatap olmak isteyen bizlerin kutsal kitaplarda geçen şu ifadeyi bilmemiz önemlidir: “O kimseler öyle kimselerdir ki onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever”. Bu bir yudum suya duyduğumuz susuzluk ya da bir dilim ekmeğe duyduğumuz açlık değildir. Bu aşka inlemektir, gurbette olduğumuzu bilmektir. Bu dünyada her şey madde değildir derler hani. Aslında hiçbir şey madde değildir. Öyle ki bu yüzden arifler aşka olan yolculuklarında ontolojik bir duruş sergilemişlerdir. Felsefe birçok soru üretmiştir, ama gelin görün ki ontolojiye sıra geldiği zaman sorular da cevaplar da tıkanmıştır. Ariflerimiz bu tıkanmanın olduğu yerde inci mahiyetindeki sözleri bir bir dizmişleridir mısralarına. O, aşkın şiiri olmuş, “Aşkı ne kadar seversen o kadar bilirsin”e sahip kalemler tarafından süslenmiştir. Kitabımızın son bölümünde de bu aşkın özlemi, dileği üzerinde durulmuş, asıl bilgi son bölümde bizi hayrete düşürecek kıvamda verilmiştir. Ne demeli biz üzüm yaratıldıktan sonra sarhoşluğu hala anlayamazken üzümün yaratılmasından önce sarhoş olanları anlamaya çalışıyoruz. “Sufi ve Şiir” söylesin şu iki mısralık beyitle bu yazının son sözünü:
Aşk imiş her ne var alemde,
İlim bir kıyl ü kal imiş ancak
Sen daha çok kalem oynatırsın Berkay…
ataç ikon Sufi ve Şiir
9.3 (3 oy)
0 yorum