up
ara

bilent doğan

bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

Edgar Allan Poe
ELDORADO.
Kaliforniya'da altın bulunduğunun açıklanmasından sonra Amerika'da korkunç bir altın arayışı ve tutkusu başladı. Kazmayı, küreği, eleği kapan dağlara ve ırmak kıyılarına koştu. Kaliforniya'ya Altın diyarı anlamına gelen El Dorado adı takıldı. Alaycı ve taşlamacı Poe "Von Kempelen" ve "Keşif" adlı öykülerinde ve bu şiirinde halkın ateşli altın tutkusuyla dalga geçer. Sembolist bir şiirdir, altın mutluluğu simgeler.
1845 tarihli "Sözün Gücü" adlı öyküsünde Poe öykünün kişiliği aracılığıyla şunu söyler: "Mutluluk bilimin içinde değil, bilimin edinilmesindedir." Bu şiir Poe'nun, insan mutluluğunu araştırmada öngördüğü, ruhun ölümsüzlüğünü sonsuz bir inceleme konusu yapan Tanrıya boyun eğişin son anlatımıdır.
Ay tepeleri: Orta Afrika dağlarını simgeler.
Gölgeler Vadisi: Tevrat'ta, Davut bölümünün 23'üncü ayetinde Karanlıklar vadisi olarak geçer.
Gölge: İngilizce de aynı zamanda karanlık anlamına gelen shadow sözcüğü (gölge) her bağlamın 3'üncü dizesinde yinelenir. Çeviride bu ayrıntıya dikkat ettik.
Ay Dağları ve Gölge Vadisi: Coğrafi ya da gizemli yerleri temsil eder. Ay Dağları Habeşistan'dadır ve Nerval'in Rüya ve Yaşam adlı uzun öyküsünde de geçer


ELDORADO 
 
Cıvıl cıvıl giysisiyle
Yiğit, yılmaz bir şövalye
Güneş, gölge aldırmadı
Bir şarkı dudaklarında
Dolaşıp bütün dünyada
Eldorado'yu aradı.
 
Ömür geçti, zaman aktı
Cesur şövalye yaşlandı
Bir gölgeyle yüreğinde.
Yollar tepip yaprak gazel
Eldorado denen güzel
Yeri bulamadı diye.
 
Bütün gücü bittiğinde
Bir gölge çıktı önüne
Bir başka gezginin ruhu,
"Eldorado denen bir ye
Var mı? Nerde, varsa eğer?
Diye o gölgeye sordu.
 
Ardından Ay tepelerinin
Sür atını dolu dizgin
Gölgeler vadisine doğru
Sür atını, yiğitçe sür
Karanlıklar içine gir
Bulursun Eldorado'yu.

Edgar allan poe
Edgar Allan Poe
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğeni · 1 yorum beğen ikon
BUKALEMUN (@karacurin)
Baya ilgi çekici .
22.11.18 beğen cevap
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

“Elizabeth Barrett Browning ve Christina Rossetti”
İki Kadın Şair, Elizabeth Barrett Browning ve Christina Rossetti

Robert Browning'in eşi Elizabeth Barrett (1806-1861), Jamaika'da tica-ret yaparak zenginleştikten sonra ülkesine yerleşip evlenen bir adamın oniki çocuğunun en büyüğüydü. Anneleri, çocuklar küçükken, genç yaştaölmüştü. Elizabeth Barrett, ilk gençlik yıllarını kırsal bölgede, Hope Endadlı bir yerde geçirdi. Hope End (Umut Sonu) adı ayrıca anlamlıdır; çünkü Elizabeth Barrett'in yaşamında umut denebilecek hiçbir şey yoktu. Verem olmadığı halde, ciğerlerinde bir damar koptuğu için, çocukluğundan beri sürekli hastaydı. Daha on üç yaşındayken, kendi deyişiyle “doğal sağlıksızlığına” (“natural ill-health") katlanmış, kısmen gerçek, kısmen psikosomatik olan hastalığını hiç direnmeden kabul etmiş; hatta aslında olduğundan çok daha hasta sanmıştı kendini. Erkek kardeşleri dışında hiç bir erkek görmeden, yaşamdan tümüyle soyutlanmış bir durumda, manastira kapanmışçasına yaşıyordu. Onu avutan tek şey, kitap okumak ve şiir yazmaktı. Ama herkes gibi normal bir yaşam sürmediği, gerçek dünyayı görmediği, her şeyi ancak kitaplardan tanıdığı için, kendini haklı olarak“kör bir şair” (“a blind poet") sayıyordu. Gene kendi dediği gibi, acı çek-mek tattığı tek güçlü duyguydu. Onun üzerine bir makale yazabilmek için yaşam öyküsünü öğrenmek isteyen bir yazara, kafese kapanmış bir kuşun yaşam öyküsü olamayacağı gibi, kendinin de bir yaşam öyküsü olmadığını söylemişti. Oysa yaşamaya öylesine susamış, öylesine coşkulu bir kızdı ki,çok küçükken erkek çocuğu kılığına girip evden kaçarak Lord Byron'ın hizmetine girme düşleri kurmuştu.Barrett ailesi Londra'da, Wimpole Street'e yerleştikten sonra da Eliza-beth'in yaşamı pek değişmedi. Gene hasta yatağında bütün gün yatıyor,şiir yazıyor, kitap okuyor, bilgi edinmeye çalışıyordu. Şairleri kendi dillerinde okuyabilmek için, Eski Yunanca, Latince, Fransızca öğreniyordu.Eski Yunancayı Aeschylus'un Zincirlenmiş Prometheus'unu İngilizceye çevirecek kadar öğrenmişti. Kimseyle görüşmediği için, bazı bilim adamlarıyla mektuplaşarak bilgisini artırmak amacıyla yoğun bir çaba gösteriyordu.Elizabeth Barrett'in dünyadan kopmasını, Londra'nın ortasında bir manastırda yaşarcasına yaşamasını sağlayan kişi babasıydı. Kendi evinde feodal bir düzen kuran Bay Barrett, İngilizlerin "domestic tyrant" (aile zor-bası) dedikleri tipte bir adamdı. Eskiden Jamaika'daki topraklarında kölelerini nasıl sultası altında tutuyorsa, evinde de çocuk-larını sultası altında tutuyordu. Onların evlenmelerine,baba evinden çıkmalarınarazı değildi. Özellikle enbüyük kızı Elizabeth'e sağlıksız bir tutkusu vardı. Buyüzden de hasta odasına kapattığı Elizabeth'i erkek-lerden uzak tutmak amacıyla, kızının hastalığını büsbütün abartıp elinden geldiğince sömürüyordu. Bu dindar adam, kızını kendi denetimi altında tutmak için dinden de yararlanıyordu.Her gece odasına gidip, Elizabeth Barrett Browning (1806-61) hastalığına sabırla katlansın diye, kızıyla birlikte dualar ediyordu. Elizabeth'in ciğerlerinin durumu,onun Londra'da değil de, İtalya gibi daha sıcak bir ülkede yaşamasını gerektirdiği halde, kızının İtalya'ya gitmesini engelliyordu. Elizabeth'inbabasından nefret etmesi gerekirdi; ama ne gariptir ki, onu bütün kalbiyle severdi. Bir hapishane olan baba evinden kaçıp İtalya'ya yerleştikten yıllarca sonra bile, "I love him very deeply. When I write to him, I lay myselfat his feet” (Onu derin bir sevgiyle seviyorum. Ona yazarken, kendimi ayaklarına seriyorum) demişti. Ama Barrett, kızını asla bağışlamamış, Elizabeth'in yazdığı bütün mektupları açmadan geri göndermişti.Elizabeth Barrett, şiirlerine hayran olanlardan bir yığın mektup alırdı.Bu hayranlardan biri de genç Robert Browning'di. 1845'te ilk karşılaştıklarında, otuz dokuz yaşındaki Elizabeth Barrett, Robert Browning'den altıyaş daha büyük ve şair olarak kat kat daha ünlüydü. Şiirleri öyle beğeniliyordu ki, Poet Laureate olan William Wordsworth 1850'de ölünce, hiçbirzaman, günümüzde bile bir kadına bağışlanmayan bu unvanın Elizabeth Barrett'e verilmesini isteyenler oldu. Edgar Allan Poe, şiirlerini Amerika'dan Elizabeth Barrett'a gönderirken, kitabını (hemcislerinin en soylusuna) diye ona sunmuştu. Elizabeth Barrett'ın bizleri bugün bir hayli şaşırtan ünü, uzun zaman sürdü. Birçokları, Robert Browning'i büyük bir şair olarak değil, Miss Barrett'ın eşi olarak tanırlardı ancak Güçlü kuvvetli, enerjik ve yaşama sevinciyle dolu genç Robert Brow-ning, bir bomba gibi patlamıştı Elizabeth Barrett'ın sessiz hasta odasında.İngiliz edebiyatının en ünlü aşk öyküsüdür onların aşkı. Rudolf Besier'ninThe Barretts of Wimpole Street (Wimpole Street'li Barrett'lar) gibi tiyatrolove hibir sevgiya Barretan geri oyunları yazılmış, filmler yapılmıştı bu konuda. Nasıl mektuplaştıklarını,Robert'in Wimpole Street'de karanlık evde bir sedirde yatan Elizabeth'inasıl görmeye geldiğini, bu ziyaretten sonra üç ay içinde Elizabeth'in mucize kabilinden nasıl yürümeye başladığını, gizlice evlenip Floransa'yanasıl kaçtıklarını herkes bilir. Hatta Virginia Woolf'un The CommonReader'da dediği gibi, Elizabeth Barrett'ın de, Robert Browning'in de birtek dizesini okumayanlar bile bilir bu öyküyü. Virginia Woolf'un Flush, aBiography (Flush, Bir yaşamöyküsü) adında son derece sevimli bir kitabıda vardır bu konuda. Elizabeth Barrett'ın çok sevdiği, İtalya'ya kaçarkenberaberinde götürdüğü köpeğin yaşam öyküsünü anlatan Flush'da, bu aşk öyküsünü bir de o köpeğin açısından görürüz. Flush, Robert Browning'ifena halde kıskanır ilkin. Bir iki kez bacağını isırmaya kalkar; ama pek dişgeçiremez delikanlının taş gibi kaslarına. Sonra zamanla, İtalya'nın büyüleyici etkisine Flush da kapılır; bu ilkel kıskançlığından vazgeçip, durumuuygarca kabul eder; bir hasta odasından kurtulup Floransa'da keyfinceyaşamanın mutluluğunu duyar.Flush'daki değişim aynen Elizabeth Barrett'da de görülür. Otuz dokuzyaşına kadar can çekişiyor sanılan bu kadın, yalnız sağlığına kavuşmakla kalmaz; 1849'da yani kırk üç yaşındayken nur topu gibi bir erkek çocuğu doğurur. İtalya'nın başka kentlerine ya da Londra'ya ve Paris'e yolculuklar yapar. Amerika'nın Türkiye'deki elçisi trafından davet edilince, İstanbul'a gitmeye can atar; ancak kocasıyla kendisinin yeterince paraları olmadığından, bu isteğini yerine getiremez. Eşine duyduğu aşk gittikçe artarak on beş yıl daha mutlu yaşadıktan sonra, elli beş yaşındayken ölür ve Floransa'da toprağa verilir. Ölürken bile hiç acı çekmemiştir Robert Browning'in anlattıklarına göre.Elizabeth Browning, özellikle babasının evindeki hapis hayatından kurtulduktan sonra, Robert Browning'den farklı olarak, günün siyasal olaylarina büyük ilgi duydu. İtalya'da eşine dostuna ve hayranlarına yazdığı bütün mektuplarda, siyasal olaylar her zaman ön plandadır. Dünyanın hali kafasını öyle kurcalardı ki, kimine göre, sağlığının yeniden bozulmasınaneden olmuştu bu aşırı ilgi. Kendi de, ölümünden iki yıl önce yazdığı birmektupta, siyasal alanda olup bitenlerin, onu "neredeyse öldürdüğünü”("have half killed me") söyler. Daha evlenmeden önce Robert Browning'eyazdığı bir mektupta, sanatın siyasal ve toplumsal bir amacı olduğuna, bil-gisizlerin kafalarını aydınlatmak, yoksullara yol göstermek ve umut bağışlamak gerektiğine inandığını bildirmişti. Her sanatçının işlevi buydu ona bakılacak olursa.Elizabeth Browning'in siyasal konuları işleyen şiirleri arasında, eşiyle birlikte oturduğu Floransa'daki evden adını alan Casa Guidi Windows(Casa Guidi'nin Pencereleri) İtalyan ulusunun birleşmesi uğruna verilen savaşımı, uzaktan, evinin pencerelerinden seyrederken duyduğu büyükheyecanı yansıtır. Bu heyecan öylesine yoğundur ki, Casa GuidiWindows'u bir kadınla bir ulusun aşk öyküsü diye tanımlayanlar olmuştur.Elizabeth Browning, 1859 tarihli bir mektubunda,
“I have been living anddying for Italy lately” (son zamanlarda İtalya için yaşıyor ve ölüyorum)
der. Ve kendi ölümünden iki hafta önce İtalyan lideri Cavour ölünce, onun yaşayabilmesi için kendi kanını seve seve dökmeye hazır olduğunu bildirir. 1860'ta yayımladığı Poems Before Congress (Kongreden Önce Şiirler)adlı sekiz şiirden yedisi de İtalya'nın siyasal durumu üzerinedir.Elizabeth Browning in siyasal tutumu sadece liberal değildir. Kendini Cumhuriyetçi ve “High Radical” yani ileri radikal sayar. Baskının her çeşidine karşı olduğu için de, gereğinde Büyük Britanya’yı suçlamaktan da hiç çekinmez. Elizabeth Browning'e kalırsa, liberal geçinen ülkesinin enbüyük kusuru ikiyüzlülüktür ve İngilizler, ikiyüzlülere özgü özel bir cehennemde cayır cayır yanacaklardır. İngilizler, parlamentolarıyla ötedenberi övünürler. Ama böyle bir parlamento halkı temsil etmemektedir.Aslında İngiltere, halkın yararını hiç düşünmeyen, ancak kendi çıkarlarını kollayan bir oligarşi tarafından yönetilmektedir. İşte bu yüzden, 1855 tarihli bir mektubunda dediği gibi, İngiltere'yi kurtarabilecek tek şey "güzel bir ihtilâldir”
(“a good revolution").Ülkesinde emekçi kitlelerin, özellikle madenlerde ve fabrikalarda çalışan çocukların durumu, "The Cry of the Children" (Çocukların Ağlayışlari) adlı şiirinden de anlaşıldığı gibi, Elizabeth Browning'i derinden yaralıyordu:"
Do you hear the children weeping O my brothers,
Ere the sorrow comes with years?

The young, young children, O my brothers,
They are weeping bitterly!
They are weeping in the playtime of the others,
In the country of the free.

"Çocukların ağladıklarını duyuyor musunuz, ey kardeşlerim,
Keder yıllarla gelmeden önce.
Küçük, küçük çocuklar, ey kardeşlerim,
Acı acı ağlıyorlar!
Ötekiler oynarken, onlar ağlıyorlar
Özgürlerin ülkesinde."

Elizabeth Browning, işçi çocuklarının sömürülmesine karşı olduğu gibi,

köleliğe de karşıydı. Daha kendisi doğmadan, ailesinin Jamaika'da köle sahibi olmasından utanıyor; lanetlere inansa, bu yüzden lanetleneceğini sanıyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nde köleliğin hâlâ sürüp gitmesi bağışlanmaz bir suçtu onun gözünde. Bunu Amerikalı hayranlarına her firsatta söylemekten de hiç çekinmiyordu. Elizabeth Browning, bu tür görüşlerinden ötürü çok ayıplandı, hatta saygınlığının bir kısmını yitirdi bu yüzden. Kendisi de bunu biliyordu; ama onu öldürseler bile, inançlarından vazgeçmeyeceğini söylüyordu. Oysa, görüşlerinde hiçbir aşırılık yoktu bize kalırsa. Ölçulu kalıyordu her zaman örneğin, Aurora Leigh'de göreceğimiz gibi, onu yakından ilgilendiren kadının toplumdaki konumu sorununa değinen bir mektubunda, erkeklere karşı ateş püskürmez; ancak şu kadarını söylemekle yetinir: Hastabakıcılık, öteden beri kadınların görevi bilin-digi için, erkekler, Florence Nightingale'i overler. Ama kadınlar,duşünce ya da sanat alanında bir şeyler yapmaya kalkınca, Florence Nightingale'i oven erkekler, bu kadınlara karşı hemen cephe alırlar. Elizabeth Browning, kendini ilerici bir radikal saymasına karşın, ilımlı bir liberalden başka bir şey değildi aslında. Nevar ki, o tutucu çağda, onu sosyalistlikle, hatta komunistlikle suçlayanlar çıktı. Oysa Elizabeth Browning, bireyciliği her şeyden fazla önemsediginden, sosyalizmi kesinlikle yadsır. Sosyalistler arasında erdemli kişiler bulunmakla birlikte, savundukları sistemin insan özgürlüğünü ve bireylerin gelişmesini engelleyen dünyanın en zorba sistemi olduğunu; Charles Fourier gibilerin duşledigi sözde kusursuz düzende yaşamaktansa, çarların zorbalığına katlanmayı yeg tuttuğunu söyler mektuplarında.Gerçi Chesterton The Victorian Age in Literature'da, yaşadığı çagi anlamak açısından Elizabeth Browning'in siyasal şiirlerini çok önemli sayar ve bunların yeterince okunmamasından yakınir. Ama bu şiirlerin günümüzde okunması için bir neden yoktur bize kalırsa. Çünkü Elizabeth Browning, yaşadığı çağdaki buyuk ününe karşın, ancak iki şiir kitabı üzerinde durulmaya değer ikinci sınıf bir şairdir bizim gözümüzde. Bu kitaplardan biri, Sonnets from the Portuguese (Portekizceden Çevrilen Soneler) öteki de Aurora Leigh'dir. “Elizabeth Browning, Sonnets from the Portuguese’de eşi Robert Browning’e aşkını anlatır. Bu soneler dizisinin ilkinde, yaşamaktan tüm umudunu kesip, ölümü beklerken; ölüm değil, aşk çıkar karşısına:

“I was aware,
So weeping, how a mystic shape did move
Behind me, and drew me backward by the hair,
And a voice said in mastery while I strove,
“Guess now who holds thee?” “Death” I said, but there
The silver answer rang... “Not death but love.”

Farkına vardım
Böyle ağlarken, arkamdan gelen gizemli birinin
Beni saçlarımdan yakalayıp geri çektiğini.
Ben çırpınırken, egemen bir ses “bil bakalım” dedi,
“Seni tutan kim?” “Ölüm” dedim. Ama o sırada,
Gümüşten yanıt çınladı: “Ölüm değil, aşk.”
Şair, kendini böyle teslim alıp yaşama kavuşturan erkeği her zaman seveceğini bilir:”
"Go from me, yet I feel that I shall stand
Henceforward in thy shadow.”

Uzaklaş benden, ama biliyorum ki,
Senin gölgende kalacağım bundan böyle.

Gerçekten de, her açıdan Elizabeth Browning, Robert Browning'in koruyucu gölgesi altında kalmıştır her zaman. Üstelik, Louis Aragon “IIn'a pas d'amour heureux” (mutlu aşk yoktur) dediği halde, bu sonelerde anlatılan aşk, o çok ender mutlu aşklardan biridir.Elizabeth Browning, Sonnets from the Portuguese'in, bazı değişikliklerve eklemelerle Portekizce'den yapılmış gerçek çeviriler olduğunu söyleyip dururdu. Ama hiç kimse inanmazdı ona. Victoria Çağı'nda yaşayan saygıdeğer bir şair kadının, aşk tutkusunu böylesine açıkça, böylesine yalın birbiçimde dile getirmiş olmaktan çekindiği için, kendi yazdığı şiirlere birçeviri süsü verdiğini sanırlardı. Elizabeth Browning daha önce “Caterinato Camoens” (Caterina'dan Camoens'e) adlı bir şiir yazmıştı. (Camoens,XVI. yüzyılın ünlü Portekiz şairi, Caterina da ona âşık kadındı.) Eleştirmenler, bu şiirden ötürü Robert Browning'in eşine takılıp, ona “Portekizli"adını vermesini de hesaba katarlardı. Sonnets from the Portuguese 1850' deyayımlanmıştı. Bundan üç yıl önce de, ender bulunan eski kitaplar koleksiyonu yapan Thomas J. Wise adlı biri, bu soneleri bastırdı. Wise'ın yayım-ladığı çoğu kitaplar, kendi uydurduğu sahte metinler olduğu birçok kez kanıtlandığı için, bu metin de sahte sanıldı; sonelerin çeviri olduğuna gene hiç kimse inanmadı. Gelgelelim son zamanlarda Elizabeth Browning'in aşk şiirlerinin serbestçe yapılmış çeviriler olabileceğini düşünmeye başlayanlar var. Örneğin Eric Korn, Times Literary Supplement' in (Times'ınEdebiyat Eki) 7 Nisan 1988 tarihli sayısında, Portekizli bir kadının, manastira kapanıp rahibe olmadan önce bu şiirleri gerçekten yazdığını; o rahibenin annesinin de 1843'te kızının şiirlerini Lizbon'da yayımladığını ileri sürdü.Brontë kardeşler ve George Eliot gibi çağdaşı kadın romancılara özenen Elizabeth Browning, 1857'de Aurora Leigh adında, kendi deyişiyle bir“novel in verse" (şiir biçiminde roman) yazdı. Bundan önce, "romance"denen türde, yani geçmişte geçen romantik öyküler anlatan uzunca şiirler kaleme almıştı. Romanları örnek alan ve kendi yaşadığı çağda geçen Aurora Leigh ise, o sırada güncel olan birçok sorunu gerçekçi bir biçimdeele almak iddiasındaydı. Ne var ki, bu iddia boş çıktı. Elizabeth Browningbu öyküsünü düzyazıyla yazsaydı daha mı başarılı olurdu, bilemeyiz. Ama şunu kesinlikle biliyoruz ki, şimdi elimize geçen biçimiyle Aurora Leigh ne bir roman sayılabilir, ne de bir şiir.11.000 blank verse dizeden uzun olan dokuz bölümlü Aurora Leigh, dörtyüz küsur sayfalık bir roman uzunluğundadır ve Aurora Leigh’nin kendi ağzından bir özyaşam öyküsü olarak yazılmıştır. Yazar, üstünde yıllarca çalıştığı bu kitabı çok beğenir, yapıtlarının en olgunu sayar, yaşam ve sanat üzerine tüm düşüncelerini burada dile getirdiğini söylerdi.
1873 e kadar yani on altı yıl içinde Aurora Leigh’nin on üç baskısı çıktığına göre, çağdaşlarının birçoğu da, daha sonraları hiç tutulmayan bu şiir biçiminde romanı beğenmişlerdi. Gelgelelim, o sıralarda da Aurora Leigh'ye karşı olumsuz bir tutum alanlar vardı.
Ömer Hayyam'ın ünlü çevirmeni EdwardFitzgerald bunlardan biriydi. 1861'de Elizabeth Browning ölünce, Fitzge-rald bir mektubunda şöyle yazmıştı:

“Mrs. Browning's death is rather a relief to me, I must say: No more Aurora Leighs, thank God! A woman of real genius, I know; but what isthe upshot of it all? She and her sex had better mind the kitchen and the children.”

Şunu söylemeliyim ki, Mrs. Browning'in ölümü beni bir hayli rahatlattı:Artık Aurora Leigh 'ler yazılmayacak Tanrıya şükürler olsun! Biliyorum,gerçekten dâhi bir kadın; ama önünde sonunda ne oluyor ki? O'nun ve öteki kadınların, mutfağa ve çocuklara bakmaları daha iyi olur.

Robert Browning, bu adamın kadın düşmanlığını gösteren, yarı şaka söylediği bu biçimsiz sözleri, Fitzgerald'ın ölümünden yıllar sonra duymuş ve haklı olarak büyük bir öfkeye kapılmıştı. Ancak, Fitzgerald'ın “macho"tipini ve budalaca önyargılarını hiç paylaşmayan çağımızın edebiyat tarihçileri ve eleştirmenleri de Aurora Leigh’yi tutmazlar. Bunların arasında ancak Virginia Woolf, The Common Reader'ın ikinci cildinde Aurora Leigh’yi över:

"With all its imperfections a book that still lives and breathes and hasits being... We laugh, we protest, we complain... it is absurd, it is impos-sible... But nevertheless we read to the end enthralled."

Bütün kusurlarına karşın, hâlâ canlı kalan, soluk alıp veren, varlığı olanbir kitap... Güleriz, protesto ederiz; saçma diye, olamaz diye yakınırız...Ama gene de büyülenir, sonuna dek okuruz.Bu büyük romancıya göre, aslında Elizabeth Browning'in bir portresi olan ve kişiliği çok iyi çizilen Aurora Leigh, özgürlüğe ve bilgiye susamış;toplumsal sorunları derinliğine irdeleyen, kadın haklarını savunan “çağının gerçek bir kızıdır” (“true daughter of her age").Biraz aşırıya kaçan bu övgülerin nedeni Virginia Woolf'un feminizmidir belki. Çünkü Aurora, kadın haklarını gerçekten canla başla savunur. Kitabin ikinci kısmında, akrabası Romney Leigh’nin evlilik önerisini reddederken, âşık olduğu bu erkeği, kadınlara birer birey olarak değil, sadece erkeklere hizmet eden yaratıklar olarak görmekle suçlar; şimdi kendisini"eş olarak hizmetine almak” (“to take me into service as wife") istediğini söyler:

İNGİLİZ EDEBİYAT TARİHİ
MINA URGAN
1 beğeni · 0 yorum beğen ikon
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

İngiliz edebiyat tarihi Victoria çağı
INGILIZ EDEBIYAT TARIHI
Sekizinci Bölüm
Victoria Çağı’na Kısa Bir Giriş

Kraliçe Victoria'nın 1837'de tahta çıkmasıyla başlayan Victoria Cağı, XIX. yüzyılın yarısından çok daha uzun bir süreyi kapsayarak, bu kraliçenin seksen iki yaşındayken ölmesiyle 1901'de sona erdi.
Çağa verilen “Victorian" adı, Ingiliz dilinde "pejorative" yani olumsuz ve kötüleyici bir sıfattir günümüzde. Herhangi bir Ingilizce sözlüğünü, örneğin Webster'in XX. yüzyıl sözlüğünü açıp bakarsanız, "Victorian” sıfatının “showing the middleclass respectability, prudery, bigotry generally attributed to theVictorians” (Genellikle Victoria Çağı'nda yaşayanların nitelikleri sayılan, saygıdeğer olma merakını, cinsel konularda yapay çekingenliği, dinsel yobazlığı gösteren) gibi bir tanımlamasıyla karşılaşırsınız.Gerçekten de "Victorian” deyince burjuvazinin Büyük Britan-ya'ya tümüyle egemen olduğu, Kraliçe Victoria ile eşi Prince Albert'in ahlak alanında örnek alındıkları bu çağın en olumsuz yanları aklımıza gelir çoğu zaman:
Victoria Çağı insanları, saygı-değer görünebilmek için ikiyüzlü davranırlardı. Ülkelerinin toplumsal düzeninden ve kendi kişiliklerinden aptalcasına hoşnuttular. Piyanoların ayakları, kadın bacaklarını çağrıştırdığı için,bu ayaklara pahalı kumaşlardan yapılmış süslü kılıflar geçirecek kadar darkafalıydılar. Bir yandan yüce ülkeleriyle övünüp böburlenirken, bir yandan da paraya öyle düşkündüler ki, ne denIi yetenekli olurlarsa olsunlar, parasızların hiçbir saygınlığı yoktu onların gözünde. Yüce ruhlu geçinirlerdi, ama sanata da, hertürlü güzelliğe de düşmandılar vb. Yüzyılımızın başlangıcının en önemli romancılarından D. H. Lawrence, Victoria Çaginda ya-şamın çirkinligi üstünde ayrıca durur:“Although perhaps nobody knew it, it was ugliness which reallybetrayed the spirit of man in the Nineteenth Century. The greatcrime which the moneyed classes and promoters of industry com-mitted in the palmy Victorian days was the condemning of theworkers to ugliness, ugliness, and ugliness: Mean and formlessand ugly surroundings, ugly ideals, ugly hope, ugly love, ugly clot-hes, ugly furniture, ugly houses, ugly relationships between wor-ker and employers. The human soul needs beauty more than bre-ad."Bunu belki hiç kimse bilmediği halde, XIX. yüzyılda insan ruhunagerçekten ihanet eden şey çirkinlikti. Victoria Çağı'nın refah gün-lerinde paralı sınıfların ve sanayide kalkınmayı sağlayanların iş-ledikleri büyük cinayet, emekçileri çirkinliğe, çirkinliğe ve geneçirkinliğe mahkûm etmekti: Bayağı, biçimsiz, çirkin giysiler, çir-kin mobilyalar, çirkin evler, çalışanlarla işverenler arasında çir-kin ilişkiler. Insan ruhunun, ekmekten fazla güzelliğe gereksinimivardır.Üstelik bu çirkinliğe mahkûm olanlar D. H. Lawrence'in san-dığı gibi sadece emekçi kitleler değildi. Paralı sınıflar da, özellik-le kentlerde oturanlar, hızla gelişen plansız sanayileşmenin çir-kinleştirdiği bir çevrede, çirkin eşyalar arasında, çirkin evlerdeoturuyorlar; başlıca uğraşları para kazanmak olduğu için, ya-şamlarını çirkinleştiren amaçlar peşinden koşuyorlardı.Ne var ki, ileride göreceğimiz gibi, D. H. Lawrence'dan çokdaha önce, Victoria Çağı'nın birçok yazar ve düşünürü, kendiyaşadıkları dönemi acımasızca eleştirmişlerdi. Omeğin ThomasCarlyle, yoksulları varlıklılardan ayıran uçurumu ve yoksullarınakıllara sığmaz seſaletini düşünerek, Past and Present’da (Geç-mişle Bugün) Ingiltere'nin dünyanın en zengin ülkesi olduğuiçin gururlananlara karşın, bu ülkenin yadsınmaz servetinin an-cak küçük bir grubun elinde bulunduğunu, bu servetin ülkeyigenelinde mutlu etmediğini ileri sürmüştü. Dickens ve daha bircok başka romanci, ülkenin toplumsal yapısındaki ve ekonomik düzenindeki eşitsizlikleri kıyasıya eleştirmişlerdi. Şair ve eleştirmen Matthew Arnold, Ingiliz diline yeni bir sılat kazandırarak,ülkesine egemen olan burjuvaziyi “philistine" yani kültürden yoksun, güzellik düşmanı ve darkalalı olmakla suçlamıştı. Sanat tarihiyle özellikle ilgilenen John Ruskin, yaşadığı çağa sanat vegüzellik aşkını aşılamaya çalışmıştı. Şair William Morris, Victoria Çağı insanlarının çevresini biraz olsun güzelleştirecek mobilyalar ve ev eşyaları üretebilmek için, yoğun bir çabaya girişmişti. O dönemin Samuel Butler ya da George Meredith gibi ikinci kuşak romancıları ise, içinde yaşadıkları toplumun tüm ahlakdeğerlerini hiç çekinmeden altüst etmişlerdi. O kadar ki, Butler'in başyapıtı The Way of all Flesh, yazarın ölümünden sonra,ancak 1903'te yayımlanabilmişti.Ahlak ve toplum düzeni açısından, XIX. yüzyılın ortaları bir çelişkiler yumağıydı: Ingilizler bir yandan cinsel tabulara boyuneğmiş görünüyor, sevgiden tümüyle yoksun evlilikleri kutsal biliyorlardı. Ama öte yandan da kentler, açlıktan ölmemek için be-denlerini satan kadıncağızlarla dolup taşıyor, ſuhuş gittikçe yaygınlaşıyor, bir tarihçiye göre kadın nüfusunun neredeyse üçte biri fahişelik ederek geçinmek zorunda kalıyordu. Dinsel alanda, bir yandan darkafalı bir yobazlık sürüp gidiyor, Anglikan Kilisesi gittikçe daha güçleniyordu. Ama Öte yandanda, Charles Darwin ya daThomas Huxley gibi bilimadamlarının, biyolojiya da jeoloji uzmanlarınin buluşları Hıristiyanlıği temelinden sarsıyordu.Ingiliz emekçileri, kadınlari ve çocuklarıyla birlikte,madenlerde ve fabrikalarda,kara kölelerden bin beter koşullar altında çalışmak zorunda kalıyorlardı. Ama bir yandan da William Wilberforce, Amerika Birleşik Devletleri'nde de, tüm dünyada da koleligi yasaklamak için uğraşıyor ve Ingiliz kamuoyundan büyük destek görüyordu Ticaret ve sanayileşme sayesinde, Ingiltere son derece zenginlesmekteydi. Ama bir yandan da, Friedrich Engels'in 1845'de yayımladığı Ingiliz işçi sınıfının durumunu inceleyen kitaptan ve Ingilizlerin aynı konuyu ele alan romanlarından anlaşılacagi Gibi, emekçi kitleler akıl almaz bir yoksulluk içindeydi. Kızlı erkekli, yedi sekiz yaşında çocuklar, karanlık madenlerde somúrülüyor; uyuklayınca, dövülerek, kömür yüklü arabaları cekiyorlardı. Yeni gelişen Manchester kentinin halini gördükten sonra, Alexis de Tocqueville, Ingiltere'yi kalkındıran reſahla bu ülkeyi ezen yoksulluk arasındaki çarpıcı karşıtlıga deginir.

"It is in the midst of this foul drain that the greatest stream of human industry has its source and goes out to fertilize the whole world. From this filthy sewer flows pure gold. It is here that hu-man nature reaches towards perfection and to brutishness, that civilization works its miracles and civilized man reverts almost to a savage."

Dünyanın en büyük sanayi nehri bu pis lagımdan kaynaklanıp,bütün dünyayı verimli kılıyor. Bu les gibi kuburdan som altın altyor. Insan doğası burada tam bir erdeme de, tam bir hayvanligada varıyor; uygarlık hem mucizelerini yaratıyor, hem de uygar bir insan gerileyip neredeyse bir vahşi durumuna düşüyor.

Ne var ki, emekçi kitlelerin hızlı sanayileşmeden kaynaklanan seſaleti dayanılmaz boyutlara varınca, Ingilizler "conditionof England” (Ingiltere'nin durumu) denilen soruna çareler aramaya başladılar. Zaten Carlyle'in 1839'da yayımladığı Chartism'de dediği gibi, eğer bir çare bulunmazsa, bu işin sonu ſelaketti; çünkü “bir şeyler yapılmazsa, kendiliğinden bir şeyler olacaktı günün birinde" (if something be not done, something will do itsell one day). Ihtilal tehlikesinin bilincinde olan egemen siniflar, bir dizi reforma giriştiler. 1832'de geçen "Reform Bill'in(Reform Tasarısı) emekçi kitlelerin durumunu düzeltmediğini gören Parlamento, 1867'de Ikinci Reform Tasarısı'nı kabul etti.1871'de sendikaların kurulmasına izin veren "Trade-Union Act"yasalaştı. Emekçi kitleler de kendi aralarında örgütlenmeye başlamışlardı zaten. Daha 1836'da Londra'da “The Working Men's Association" (Çalışanlar Dernegi) kurulmuştu. Bir yıl sonra başlayan Chartist akım, Disraeli'nin Sybil adlı romanda göreceğimiz gibi, emekçi kitlelerin siyasal isteklerini altı madde içinde kapsayan yüz binlerce imzalı bir dilekçeyi Parlamentoya sundu.Tüm çelişkileriyle, olumlu ve olumsuz yanlarıyla çok ilginç bir dönem olan Victoria Çağı'nda roman, en önemli, hatta bir bakıma tek önemli edebiyat türüydü. Elizabethh Çağı tiyatro oyunları, Kraliçe Anne Çağı taşlamaları, Romantik Çağ şiirleri sayesinde yaşadığı gibi, Victoria Çağı da romanları sayesinde yaşayacaktır. Değerli ve değersiz, her türde ve çok sayıda roman yayımlanıyordu o sıralarda. Lord David Cecil'in Early Victorian Novelists'de (Victoria Çağı'nın Ilk Romancıları) dediği gibi, bunların kimileri, ancak bir tren yolculuğu sırasında oyalanmak için okunacak nitelikte, kimileri de sonsuza değin okunacak kadar değerlidirler.Ingiltere'de okumasını yazmasını bilenlerin, özellikle romandan öteden beri ayrıca hoşlanan eğitim görmüş kadın sayısının artmasıyla, romana ragbet de artmıştı doğal olarak. Okuyuculara kitap ödünç veren kitaplıkların halka açılması da, roman meraklılarına büyük bir kolaylık sağlıyordu. Günümüzde televizyonun işlevi neyse, romanın işlevi de oydu XIX. yüzyılın ikinci yarisinda. Şimdi televizyon seyretmek için aileler akşamları oturma odalarında nasıl toplanıyorlarsa, Victoria Çağı aileleri de, akşamları bir araya geliyor, aralarından birinin yüksek sesle okuduğu romanı dinliyorlardı. Ingilizlerin duygularını açığa vurmaktan nasıl çekindiklerini bilen alaycı birinin yaydığı bir söylentiye göre de, romanın acıklı bir yerine gelince de, ailenin her bireyi, kendi odasına çekilip, tek başına ağlıyordu. O çağın edebiyat meraklıları, Charles Dickens gibi ünlü romancıların yapıtlarını yüksek sesle okurken dinlemek için parayla bilet alarak tiyatro salonlarına gitmekten de haz duyuyorlardı.Victoria Çağı'nda, roman okuyucularının çoğu, daha önce de söylediğimiz gibi, ülkenin ekonomik yaşamına olduğu gibi, kültürel yaşamına da artık tümüyle egemen olan orta sınıl insanlariydı. Romancılar ise, bu sınıfa yöneliyorlar, bu sınıſın kişilerini ve sorunlarını ele alıyorlardı genellikle. Böylece orta sınıf, romanın tuttuğu aynada, hem kendi çevresini, kendi yaşamını seyredebiliyor; okuduğu öykünün kendisine benzeyen kişileriyle özdeşleşebiliyor; hem de kendi cansıkıcı ve tekdüze yaşamında başına gelmesi pek olası görülmeyen renkli serüvenlerin,ilginç duygusal ilişkilerin heyecanını yaşayabiliyordu. XIX.yüzyılda romanın böylesine rağbet görmesinin nedeni de buydu herhalde.

Victoria Çağı'nın önemli romancılarını ilk ikisi birbirinden her açıdan tamamıyla farklı olan Disraeli ile Mrs.Gaskell’dir. Bu ikisi, Dickens, Thackeray, Bronte kardeşler, George Eliot kadar büyük yazarlar olmamakla birlikte; yaşadıkları çağa ışık tutmak açısından ayrıca ilginçtirler.
6 beğeni · 3 yorum beğen ikon
bilent doğan (@bilentdogan)
Çok rica ediyorum,şu metin kutusuna yazdığımız yazılar,neden paragraf satırbaşları bozuluyor,bunu bilen varsa lütfen anlatsın öğrenelim.
06.11.18 beğen 1 cevap
Hakan (@hakani)
Canlı
06.11.18 beğen cevap
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

yoksulluğun getirdiği sefalet
Victor hugo sefiller’de hapisten çıkmış bir adamın çektiği zorluğu, insanlara kendini kabul ettirme çabası,insanların hapisten çıkan birini dışlamasını ve yoksulluk sorunu ile gelen sefilliği anlatıyor.
ataç ikon Sefiller
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
8 beğeni · 5 yorum beğen ikon
bilent doğan (@bilentdogan)
Yedikule göğüs hastahanesinde annemin yanında refakatçı kalıyorum.gece sigara içmek için acilin önüne çıktım. Acilin İçeride banko üstünde yatan biri var.hastahane veznecisi bulunduğu bölümden çıkarak adamın yanına gitti,adamı bir iki salladı adam doğruldu bir süre konuştular,vezneci adamın kolundan çekiştirmeye başladı,adam kalkmıyor,kolunu çekip kurtardı,vezneci tekrar adamın koluna hamle yapınca adam kendini koruma için Veznecinin kolunu geri itti.vezneci hemen soluğu veznenin yanında olan polis odasında buldu, kısa bir süre sonra içeriden bir polis ve vezneci yatan adamın tepesine dikildiler.polis adamı kolundan dürterek kaldırdı,birşeyler söyledi adam doğruldu bir polise bir vezneciye baktı eğilip ayakkabılarını düzelti giyindi arkasını dönüp tonpallayarak ordan uzaklaştı. Belli ki adamın kalacak yeri yok ısınmak için orayı seçmiş ama orda durmasına izin verilmedi.aklıma sefiller geldi toplumun dışladığı insanlar,buna sebep olan yoksulluk, peki yoksulluk önlenemezmi?toplumun buradaki rolü ne? bu aynı zamanda suça teşvik değilmi? yoksulluğu önlemede devletin rolü ne olmalı? neden önlenemiyor?herkesten vergi alan devlet,neden herkesin sorunlarıyla ilgilenemiyor?
22.09.18 beğen 2 cevap
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

İNGİLİZ EDEBİYAT TARİHİ. paylaşım fotoğrafı
İNGİLİZ EDEBİYAT TARİHİ.
Sözlü edebiyatın tarihi muhakkak çok daha eskidir,her halkın bu sözlü edebiyatı bir çeşit taşıyıcısı diyelim bunların çabalarıyla nesilden nesile aktarılmıştır.edebiyat dendiğinde İngiliz edebiyatı ilk akla gelen odur.sebebi edebiyat ilk olarak 6 yy dan sonra Britanya adalarına yayılan hıristiyanlık giderek ülkenin tamamına yüz yılda yayılıp kabul edilmesiyle ülkenin her tarafına kurulan manastırlar hem hıristiyanlığı hem roma kültürünü yayan bilim merkezi olmaları
Jarrow ve Whitby manastırları diğerlerine göre ünlü olmaları o zamana kadar babadan oğula kuşaktan kuşağa geçen eski İngiliz edebiyatı ilk olarak bu manastırlarda kaydedi böylece 1—eski İngiliz edebiyatı 7 yy. dan başlar 11 yy.ın ortalarında biter.2—orta İngilizce dönemi bütün orta çağı kaplar 15 yy. Kadar sürer. 3—Rönesans yada elizabeth çağı başlar buda 1558 ile 1603 arasında hüküm sürer.elizabeth öldükten sonra İskoçya kralı James tahta çıkar James’in Latince adı jabous olduğu için elizabeth çağının son 40 yılına Jacobean çağ denir. Bu dönem oliver Cromwell, in Önderliğinde puritan mezhebindekilerin iktidarı ele alarak Cumhuriyeti kurmalarıyla sona erer.4—Commonwealth dönemi 1642-1660 yıllarını kapsar. 5—Restorasyon dönemi Cumhuriyetçilerin idam ettikleri 1 ci Charlesin 2 ci Charles’in tahta oturmasıyla başlar 18 ci yy. Başlangıcına kadar sürer.
6—Neo-klasik çağ 18 yy. Başlangıcından 1770 yılarına kadar sürer. Kraliçe anne 1702 ile 1714 arasında hüküm sürdüğü için kraliçe anne çağı da denir. Diğer bir adı da adını roma imparatorundan alan Augustan çağıdır
7—pre romantik çağı 18.yy. Son otuz yılını kaplayan bu dönemi yazar romantizmle birlikte ele almış
8—Romantik çağ. 1798 de başlar 20.ci yy. Ortalarına kadar sürer 9—Victoria çağı.kraliçe Victoria 1837 de tahta çıktı 1901 yılında öldüğü için bu dönem 20.yy. Başlangıcına kadar sürer. 10— 20.yy. Edebiyatı

Mina urgan’a böyle bir kitabı bizlere kazandırdığı için çok teşekkür ederim.
1 beğeni · 0 yorum beğen ikon
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

ibretlik Haberler  paylaşım fotoğrafı
ibretlik Haberler
İlk haber Çankırı’dan Çankırı'da genç kızın, İstanbul plakalı bir aracın arkasına bağlanarak tehlikeli bir biçimde seyahat ettiği görüntülenmiş.
İkinci haber.istanbul Kartal’dan Kartal Pendik’te bayramın ilk gününde parkta oynayan çocuklar önce “Gürültü yapmayın, başka yerde oynayın” diye bir bağırış duydu. Oyuna devam eden çocuklar bir anda sitede yankılanan tabanca sesiyle irkildi. Korku içinde kaçışan çocuklardan 7 yaşındaki Hira Nur acıyan sırtına dokunduğunda eline kan bulaştı. Kimin ateş ettiği ise bilinmiyor.fox tv muhabiri parkın karşısındaki evin camından ateş açıldığını söylüyor.göz altına alınan bir kişi daha sonra serbest bırakılıyor

Üçüncüsü eski bir haber.bu haberde şidet olayı eski bir haberden, ZONGULDAK'TA BİR KADIN EŞİNDEN DAKİKALARCA PAYAK YEDİ
12.12.2012 Mahalle bakkalinda kadına şiddet. Koca şiddetinden kaçıp mahalle bakkalına sığinan kadın, dayak yemekten kurtulamadi. Zonguldak'ta, kendisinden kaçarak mahalle bakkalına sığınan eşini yumruklayıp, saçindan tutarak yerde sürükleyen koca, güvenlik kameralarina yansidi Olay, geçen 23 Kasım'da meydana geldi. Taksi sürücüsü Murat Ö., iddiaya göre şiddetli geçimsizlik nedeniyle tartıştığı eşi M.Ö.yü evde dövmeye başladı. Eşinin şiddetinden kaçan kadın, mahalledeki bakkala sığind Murat O., üzerindeki atlet ve eşofmanla kovaladığı eşini bakkalda dövmeye devam etti YERİNDEN KIPIRDAMADI Bakkaldaki güvenlik kameralarina saniye saniye yansıyan olayda, içeriye giren Murat O.nün, kasada oturan işyeri sahibinin arkasına sığinan eşini yumruklayıp, saçindan tutarak sürüklemeye çalıştıği görülüyor. Bu sırada yerinden kalkmayip kavgaya müdahale etmeyen işyeri sahibinin ise televizyon izlemesi dikkat çekiyor. Murat Ö, direnmesine rağmen saçından tuttuğu eşini yerde sürükleyerek işyerinin kapısına kadar götürürken, burada da dövmeye devam ediyor.
2 beğeni · 6 yorum beğen ikon
Hayata Gülümse (@hayataagulumse)
Allah belasini versin diyorum ama inanmıyorum ki en klasik kelime bu sitem için 😠😡
28.08.18 beğen cevap
Selim Akif (@acupofcoffee)
Bu site Haber sitesi mi oldu?
28.08.18 beğen 1 cevap
bilent doğan (@bilentdogan)
Selim bey Dikkatli okursan üç ayrı örnek verdim,biraz çaba harca ne olduğunu çözmeye çalış.burdaki durum salt bir haber aktarmak değil
28.08.18 beğen 2 cevap
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

öyküden romana ilk kitap paylaşım fotoğrafı
öyküden romana ilk kitap
Don Quijote, dük, düşes, Altisidora ve neredeyse bütün şato halkının dinlemekte olduğu şarkısının burasına geldiğinde, ansızın, Don Quijote'nin penceresinin tam üstündeki bir balkondan aşağı, üzerinde en az yüz tane çıngırak asılı bir ip sarkıttılar. Onun ardından, koca bir çuval kedi boşalttılar; kedilerin kuyruklarına da daha küçük çıngıraklar bağlanmıştı. Çıngırakların
gürültüsüyle kedilerin miyavlaması öyle bir yaygara kopardı ki, bu oyunu tasarlamış olan dük ve düşes bile korktular. Don Quijote ise dehşete düştü, dondu kaldı. Kader öyle istemiş olacak ki, iki üç kedi, odasının penceresinden içeri girdi; bir o yana bir bu yana savruluyorlardı; sanki odaya bir şeytan ordusu girmişti. Odada yanmakta olan mumları devirip söndürdüler; kaçacak yer arıyorlardı. Büyük çıngırakların asılı olduğu ip ara vermeden çekilip bırakılıyordu; şato ahalisinin olayın içyüzünü bilmeyen büyük çoğunluğu şaşkın haldeydi.
Don Quijote ayağa kalktı ve elini kılıcına atıp pencereye doğru kılıcı sallamaya koyuldu; bir yandan da haykırıyordu:
"Defolun, fesat büyücüler! Defolun, rezil büyücüler! Ben La Mancha'lı Don Quijote'yim; sizin kötülükleriniz bana işlemez!"
Sonra dönüp odadaki kedilere doğru bol bol kılıç salladı; kediler pencereye atlayıp oradan kaçtılar; yalnız bir tanesi, Don Quijote'nin salladığı kılıçlar yüzünden sıkışıp kalınca, yüzüne atlayıp tırnaklarını, dişlerini şövalyenin burnuna geçirdi. Don Quijote acısından avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bunu duyan dük ve düşes, sebebini de tahmin ederek hemen odasına koştular; kapıy
ana anahtarla açtılar ve zavallı şövalyeyi, bütün gücüyle kediyi yüzünden çekmek için debelenir halde buldular. İçeriye ellerinde ışıklarla girip bu zorlu mücadeleyi gördüler; dük kediyi ayırmak için yardıma koşunca Don Quijote haykırdı:
"Kimse almasın onu elimden! Bu şeytanla, bu büyücüyle yumruk yumruğa bırakın beni. Ben gösteririm ona La Mancha'lı Don Quijote'nin kim olduğunu!"
ataç ikon Don Kişot
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
12 beğeni · 7 yorum beğen ikon
bilent doğan (@bilentdogan)
Modern romana geçişte ilk basamak
24.08.18 beğen cevap
kader.cmln (@naturmort)
Ben bu romanda çok üzüldüm ya sanki o değil ben dayak yedim, sürünüp dağ taş değirmenlerin peşinde koşan o değil bendim o derece ruhum yoruldu okurken yahu..
15.11.18 beğen 1 cevap
bilent doğan (@bilentdogan)
Cervantes osmanlılara karşı savaşmış,savaşta bir kolunu da kaybetmiş, sonra esir düşmüş belli bir fidye karşılığında serbest bırakılmıştır.ülkesine döndüğünde en azında taktir edilmek,ödüllendirilmek, beklentisi bu yönde hatta, devletten görev istiyor ama,olmuyor tabi. Sonra ceza evine atılıyor, ceza evinde birey olarak kendisinin içinde bulunduğu durum, ülkesinin durumu,ortaçağın en seçkin erdemli atlı askeri olan şovalye, bazı durumlarda kırallık birini ödüllendirmek için unvan olarak ta verirdi. İşte bu birimin özelliklerini yitirmeye yüz tuttuğu,feodalizmin yavaş yavaş artık işlemez hale geldiği,ortaçağın kendine özgü alışkanlıklarının,erdem,değer saydıkları her şeyin,yavaş yavaş silikleştiği,cervantese de aslında ters gelen,yeni bir takım alışkanlıkların ,değerlerin, kendine yer bulmaya oturma çabası,neler oluyoru kavramaya çalıştığı bir dönemde,içine girdiği ruh haliyle bu kitabı yazar.delice hareketleriyle bize anlatmak istediği toplumun delirdiği, yel değirmeni ile girdiği savaş,burjuvanın getirdiği sanayi yani sistemin çarklarıdır,ormanda biri tarafından dövülen çocuğu kurtarmak istemesi,kendi çağında insanların yapması gereken erdemli hareketlerin bir gereğidir.dikkat etiyseniz sancho bu olaya karışmak istemez. Çünkü sancho gözü paradan başka bir şeyi görmez, sadece kendini düşünür. Yani kendisi var olan sistemin temsilcisi iken,yanındaki sancho,yerine oturmaya çalışan burjuvazinin temsilcisidir.
15.11.18 beğen cevap
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

Ferhan Şensoy paylaşım fotoğrafı
Ferhan Şensoy
“I./ KABARE FASIL. NASIL? ÇOK SAÇMA

.- Gibi yapanlar, kadınlı erkekli kara çarşafa bürünmüşler, bir köşede kümelenmişlerdir

ki en beklemedikleri anda ışık yanar, kabare fasıl başlar.-

Herkes bilir az biraz

Mefailün Failün

Şiraz'da vardır kiraz”
“Failatün Failün Failatün tiyatro.

İmama yok itiraz

Mefailün Failün

Adamda sakal beyaz

Failatün Fanatik Failatün Fanatik

.- Çarşafların altından tefler, ziller çıkar.-

Cüm çak çiki çak çiki çiki çak

Cüm çak çiki çak çiki çiki çak

Şah Rıza kılmaz namaz

Mefailün failün”

“Kafiyesi zor biraz

Failatün Failün

Kafiyesi zor biraz

Pilâv üstü kuru az

Şah Rıza kılmaz namaz

Fuhuştan vakti kalmaz

Failatün tenasül Failatün tenasül

Cüm çak çiki çak çiki çiki çak

Cüm çak çiki çak çiki çiki çak

Sustu şehr-ül Mahabbad Sustu şehr-ül Mahabbad”

“Dindi birden muhabbet Dindi birden muhabbet

Failatün bilfiil Tüfekler kan kustular

Tüfekler kan kustular Tüfekler yoruldular

Cinayetten failen Cinayetten failen

Cüm çak çiki çak çiki çiki çak

Cüm çak çiki çak çiki çiki çak

Bir limandır Abadan

Mefailün Failün

Petrol akar borudan
“Failatün petrolün Failatün sömürge

İngiliz gemisine

Mefailün Failün

Ucuz petrol zuladan Coca-Cola failün Coca-Cola failün”

Şahları da Vururlar
Ferhan Şensoy
EK 1
Hepinize iyi bayramlar. 22.08.18
EK 2
Tarihi tam olarak hatırlamıyırum ama,tiyatrodan çıktıktan hemen sonra,bizim bay niçüün’un verdiği bir röportaj aklıma geldi.şöyle diyordu.
Baktım olacak gibi değil.bir sağdan,bir soldan alın,bir sonraki gün hukuk ne ise biz onu uygularız.bir şaka gibiydi 22.08.18
5 beğeni · 0 yorum beğen ikon
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

gülün adı umberto eco  paylaşım fotoğrafı
gülün adı umberto eco
"Gerçek, hiçbir yerde değildir bazan," dedi William, hüzünle. "Görüyor musunuz? Siz bile artık bir sapkını ötekinden ayırt edemiyorsunuz. Hiç olmazsa benim bir kuralim var. Sapkınlarin, Tanni'nın kullarını bir arada tutan düzeni tehlikeye atan kimseler olduklarını biliyorum. Ve İmparator'u destekliyorum; çünkü bu düzeni benim için güvence altına alıyor. Papa'yla savaşıyorum; çünkü tinsel erki, tüccarlar ve loncalarla bağlaşık ve bu düzeni koruyamayacak olan kent piskoposlarına veriyor. Biz bu düzeni yıllarca koruduk. Sapkınlara gelince, onlar için tek bir kuralım var Citeaux Piskoposu Arnald Amaralicus'un, sapkinlığından kuşkulanılan Béziers kenti yurttaşlarını ne yapacaklarını kendisine soranlara verdiği yanıtta özetleniyor bu kural:“Tümünü öldürün! Tanrı, kendinden yana olanları tanır’”
William gözlerini indirdi, bir süre sustu. Sonra, "Béziers kenti ele geçirildi; bizimkiler ne onura, ne yaşa, ne cinse baktılar; yir mi bine yakın insan klıçtan geçirildi. Kıyam sona erince kent yağmalanıp yakıldi," dedi. "Kutsal bir savaş da önünde sonunda bir savaştır. Belki de bu nedenle kutsal savaşlar olmamalıdır.
Ama neler söylüyorum ben? İtalya'yı yakıp yıkmakta olan Ludwig'in haklarini savunmak için bulunuyorum burada. Ben de garip bağlaşıkların oyununa kapıldım. Tincilerle imparatorluk arasındaki bağlaşıklık garip; impara- torluğun, halkin egemenliğini isteyen Marsilio'yla bağlaşıklıği da garip. Düşüncelerimiz ve geleneklerimiz öylesine farkli olan sizinle benim aramdaki bağlaşma da garip. Ama iki ortak görevimiz var, toplantınin başarısi ve bir katilin ortaya çikarılması. Barış içinde yol almaya çalışalım."
ataç ikon Gülün Adı
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
11 beğeni · 1 yorum beğen ikon
bilent doğan (@bilentdogan)
Umberto eco bir bilim adamıdır. Ve kendisi orta çağ uzmanıdır. Gülün adı ilk romanıdır kitap yayınlandıktan sonra umberto eco bir ara kitabı yeniden ele aldı bazı bölümler eklediği gibi bazı bölümleri çıkardı.kitap tarihsel bir roman olduğu gibi polisiye bir romandır. 1327 de bir manastırda işlenen bir cinayetin soruşturmasını konu alıyor aynı zamanda,orta çağ hiristiyanlığını derinlemesine işliyor.
19.08.18 beğen 1 cevap
bilent doğan

bilent doğan

@bilentdogan

manifiesto paylaşım fotoğrafı
manifiesto
Yo no canto por cantar
ni por tener buena voz,
canto porque la guitarra
tiene sentido y razón.
Tiene corazón de tierra
y alas de palomita,
es como el agua bendita
santigua glorias y penas.
Aquí se encajó mi canto
como dijera Violeta
guitarra trabajadora
con olor a primavera.
Que no es guitarra de ricos
ni cosa que se parezca
mi canto es de los andamios
para alcanzar las estrellas,
que el canto tiene sentido
cuando palpita en las venas
del que morirá cantando
las verdades verdaderas,
no las lisonjas fugaces
ni las famas extranjeras
sino el canto de una lonja
hasta el fondo de la tierra.
Ahí donde llega todo
y donde todo comienza
canto que ha sido valiente
siempre será canción nueva.
EK 1
Ne türkü söyleme aşkımdan ne de sesimi
Dinletmek için değil bunca türkü söylemem.
Benim namuslu gitarımın sesi
Hem duygulu hem de haklıdır.
Dünyanın yüreğinden çıkar
Bir güvercin gibi kanatlı
Kutsal su gibi şefkatli,
Okşar gitarım öleni ve yiğidi.
Şarkım amacına kavuşur
Violetta'nın dediği gibi.
Pırıl pırıl coşkulu durmak bilmez
Ve bahar kokan bir işçidir!

Gitarım ne zenginlerin gitarıdır,
Ne de başka bir şeyin.
Şarkım bir yapı iskelesidir
Eriştirir bizi yıldızlara.
Katıksız gerçekleri şarkısında
Söylerken bir insan ölmek pahasına,
Anlamını bulur o şarkı
Damarlarında atarken.

Şarkım ne gelip geçici övgüler düzer
Ne de başkalarına ün katar,
Yoksul ülkemin
Kök salmıştır toprağına.
Orada, her şeyin bittiği
Ve her şeyin başladığı yerde,
Söylerim o her zaman yiğit ve derin
Sonsuza dek yeni olacak şarkıyı. 14.08.18
5 beğeni · 0 yorum beğen ikon
/ 1