up
ara
Doğum Tarihi : 5 Kasım Pazar 2000
Katılım Tarihi : 10 Aralık Pazartesi 2018 15:12 - 282 gün
Cinsiyet : Kadın
Şehir : Aydın / Türkiye (Turkey)
Bu yazımda incelemeden ziyade kitabın benim için anlamına değineceğim şayet bir düşün kitabına nasıl inceleme yazılır bilemiyorum.
Hayatımın anlam arayışı ve varoluş sancıları içerisinde geçen dönemine ışık tutmuş bir kitaptır bu.
Kendi görüşümü temellendirmemiş olduğum süre boyunca Camus’nun görüşü beni intihardan alıkoyan şeydi. Başkaldırmak, bir nevi inadına yaşamak. Sisifos, bir mitolojik karakter üzerinden görüş belirtmek ve öylesine bir cezayı yorumlayıp da gözler önüne sermek yazarın ne kadar usta bir düşünür olduğunu gösteriyor bize.
Eklemeden geçemeyeceğim, ne yazık ki Türkçe çevirisi gerçekten berbat. Fransızcanız varsa orijinalinde yoksa en azından İngilizce okumanızı tavsiye ederim. Çeviri bütün kitabı zor yapan şey, oysa Camus anlaşılması güç yazarlardan değildir.
ataç ikon Sisifos Söyleni
8.7 (95 oy)
24 yorum
Pta (@rasimk)
Netflix ' in yeni dizisi güzelmiş ya , 12 tane inceleme 10 dakika içinde düşünce aklıma gelen tek şey binge - watching terimi oldu ,kusura bakmayın
22.07.19 beğen cevap
Affinity (@biocide)
Bakıyorum yeni kan gelmiş siteye can da gelir belki kim bilir :') Hadi hayırlı paylaşımlar ablacim, yine de başka sitedeki incelemeler copy paste diye kaldırılabilir bu da minik bir bilgi olsun.
22.07.19 beğen cevap
Bearded Angler (@beardedangler)
Ayyy kız ablaaaaa laf aramızda kalsında, intihar eden insanları araştırınca, cıkan ilginc sonuclardan bırı de ortak özellik olarak bu kıtabı okuduklarını farketmişler. Hatta öyle ki, kitap için intihar olasılığını tetikleyen kıtap deyi bilinir. Sanırsam sende arı sokulmasına karşı (ya da yılan mıydo?) zehri öldürsün diye ölümden kurtulmak için üstüne işenmesi gerekir düşüncesi gibi olmuş ve panzehir görevi görmüş. Camu belkı bu kıtapdan senın gibi cıkarım yapana denk gelseydi, tüberkloz ile mücadele eder, hız limitini 80 km olarak belirler, yaşama dair bır şeyler bulur ve en önemlisi karın ağrısı gıbı varoluş sancısı cekmezdi. Huzurlu ve asgari 15-20 yıl daha yaşayabılırdı.abla şimdi düşünüyorumda ya sen gec geldin dünyaya, ya da camu erken gelmiş. Büyük kayıp vala.
22.07.19 beğen 1 cevap
Okuduğum ilk trajikomedya. İmkansızlıklar içerisinde birbirine kavuşmaya çalışan çift ve akabinde gerçekleşen trajikomik olaylar. Yalan söylemeyeceğim, beni oldukça güldüren bir kitaptı. Shakespearein trajedi ve komedi türlerindeki hakimiyetini bir arada gösterdiği bir başyapıt. Şiddetle tavsiye ediyorum. Tiyatral bir eser olduğu için hızlıca bitirebileceğiniz bir eser.
ataç ikon Romeo ve Juliet
9.1 (278 oy)
0 yorum
Şayet biyoloji bilmiyor olsaydım oldukça etkisinde kalırdım.
Öncelikle karakterin adının Kendyn oluşu güzel bir detay. Fikrin roman üzerinden anlatılışı güzel ve yazarın dili çok inandırıcı.
Kötü kısma geçecek olursak, uyku konusundaki araştırmada yetersiz kalınmış, bir kısım bilimsel olsa da bir kısım tamamen öznel çıkarımlardan oluşuyor. Eğlenmek için okumanızı tavsiye ederim, öğrenmek içinse büyük hayır
0 yorum
 paylaşım fotoğrafı
Şu sıralar gençlerin sürekli haz ve eğlence peşinde koşup yaşam amaçlarının mutluluk olduğunu söykediğine tanık oluyorum. Hedonizmin bir yaşam şekline dönüştürülmesine karşıyım. Özellikle bedensel hedonizmin. Bu tarz insanlar gördüğüm kadarıyla kendilerine ruhsal acı veren bir şeyden kaçma girişimi için bu yolu seçiyorlar. Olabildiğince gezmek, içmek, eğlenmek, uyuşturucular, zararlı alışkanlıklar ve yaptıklarının sonucu olarak bir şeyler yanlış gittiğinde yasadışı eylemlere başvurmaktan kaçınmıyorlar. Bunun sebebini yine hedonizme bağlıyorum. Gözü yeterince açık olmayan biri hedonizmin pençesine düştüğünde ahlak kavramını unutuyor ve hazdan başka her şeyi önemsizleştiriyor. Hedonizm bir nevi ahlaki nihilizmdir zaten. Tabii buraya kadar söz ettiğim şey epikur hedonizmi değil, bedensel hazcılık. Ruhsal hedonizm, ruhsal doyum bir nevi (daha) kabul edilebilir. Arada önemli bir fark var. Lucretiusun da dediği gibi "Bedenimizin gereksinimleri o kadar az ki; acıyı uzak tutalım, yeni zevkler bulalım yeter." Haz uğruna yaşanabilecek bir amaç değildir ve bedensel hazza ulaşmak bu kadar kolayken bunu ilahlaştırmak sağlıklı bir bireyin alacağı bir karar da değildir.
Bedensel hedonizm psikolojik hastalıktır.
Yani birilerinin "hedonistim ben yeaa mutluluk lazım" demesine kapılıp "aaa evet mutluluk yaşamak için iyi bi sebep" diyerek bu nehre atlamayın. Zaten hedonist olduğunu iddia eden çoğu kişi kelimenin anlamını bilmiyor bile.
0 yorum
merhabalar, “herkesçe kabul görmesi zorunluluk"muş gibi görünen bazı popüler ideolojileri neden desteklemediğimi anlatan kendi çapımda bir eleştiri yazısı yazmaya başlayacağım. Yazıyı direkt bitiririm diye ummuştum ama sadece ilk konu bile çok uzun oldu. Sonra devam edeceğim buna tekrar. İlk kısım gibi düşünün

İnsancılıkla başlayalım. Şimdi öncelikle hümanizm günümüzde anlamını yansıtmayacak şekilde kullanılan bir kavram. İnsanlar hümanist olduklarını belirttiklerinde anlatmak istedikleri şey genelde, insan merkezci bir yaklaşım ile dünyayı anlamaya çalışıyor olduklarından ziyade insan sevgisini, barış ve kardeşliği savundukları oluyor. Öncelikle hümanizm tanrı-merkezci dünyanın getirisi olan dinsel egemenliğe bir çeşit baş kaldırıdır.
Eminim bazı muhafazakar insanların hümanizme şiddetle karşı çıktığını ve hatta bu muhafazakar insanları sırf bu gerekçeyle insanlık düşmanı ilan eden nispeten daha özgürlükçü insanlar görmüşsünüzdür. Sebebi kavramın çarptırılması. En nihayetinde hümanizm insan-merkezci bir görüşü ifade ettiğinden inançlı kesim tarafından kabul görmeyecek oluşu ortadadır.
Humanizm hakkında kısa bir hatırlatma yaptığımıza göre gelelim benim hümanizmi neden kabul etmediğime. Bu kısımda gerçek hümanizmden söz ediyorum, barışçı tatlı su hümanizminden değil. Her şeyden önce "insanlık" soyut bir kavram. Tarihsel ve bireysel olarak göreceli ve esasen metafizik tabiatlı öğelerle karşılık geliyor. Göreceli ve değişken öğe üzerine kurulu bir ideolojidir hümanizm -Ki ideolojilere de bütünüyle göreceli oldukları gerekçesiyle karşı çıkarım-

Toplumsal mutluluk istemi de bir çeşit hedonizmdir ayrıca (zamanında hedonizme neden karşı olduğum ile alakalı aslında baya detaysız bir yazı paylaşmıştım neokur profilimde, tekrar değinmeyeceğim).

Bireysel ve toplumsal olarak iki alanda da inceleyip bitireceğim. Aslında her ideolojiye yeteri kadar sosyoloji ve psikolojiyi göz önünde bulundurulmadığı için karşı çıkarım yukarıda belirttiğim gibi. Yine de hümanizm için ayrıca anlatacağım. Öncelikle hümanizm, sanat alanında antik yunana kadar dayanan bir görüş olsa da adını aydınlanma çağında aldı. Aydınlanma çağı sonrası psikanalizin gelişimi çok büyük. Özne kendisini bildiğinden farklıdır, bilincin algıladıkları birer yanılgı olabilir. Insanin kendisinin de tam olarak kavrayamayacağı bir bilinçdışı söz konusu. Insanın kendi üzerinde tam bir nüfuza sahip olmadığı anlamına geliyor bu, yani bu durumda hümanizm göreceli olmaktan daha öte, sadece göreceli bile değildir.

Toplumsal olarak daha kısa; önceden dediğim gibi toplumsallık doğal bir olgu. Kollektif yaşam biçimi biz tek tek insanların elinde değil, bir bütün içerisinde şekilleniyor. Olayların gidişatı "insan" üzerine kurulu değildir.
3 yorum
ELİF.🍒 (@julioco)
Ben de saçımı pembe yaptım çalı süpürgesine benzeyince tövbe ettim
22.07.19 beğen cevap
Küçüklüğümde beni -kısa metni- en çok etkilemiş kitaptı. Birkaç sene önce tam metnini bitirdim, müzikalini, tiyatrolarını izledim ve tam anlamıyla bu kitabın bir bağımlısıyım. Her alıntısını gördüğümde içimi hüzünle karışık nostalji hissi kaplar.
Kendim için olan değerini bi kenara bırakacak olursak edebi açıdan da büyük bir baş yapıt. Kitap -hugonun diğer kitapları gibi- birkaç karakter üzerinden anlatılıyor. Karakter derinliği ve kişilik analizleri muazzam. Kitaptaki bütün kişiler aşırı gerçek. Olay bir kürek mahkumunun; hapisten çıktıktan sonra bir rahibin, kendisine gösterdiği merhameti karşılığında iyi bir adam olma çalışması üzerinden işleniyor. Bu olay çerçevesinde ayrıca da bir devrim çabası ile yazarın siyasal görüşünü izliyoruz. Olay örgüsü ve işleniş açısından; bir nevi edebiyat açısından usta bir başyapıt olmasının yanı sıra yazarın iç dünyasını bize yarı kapalı bir şekilde gösteren bir eser. Okunmalı.
ataç ikon Sefiller
9.1 (1659 oy)
0 yorum
Çok övülmesi üzerine yüksek beklentilerle başladım diyebilirim. Hatta birkaç kişiye önerdim de bu kitabı. Açıkçası şahsen ben beğendim ama incelemem daha çok eleştiri yönünde olacak.
Kitap ıssız bi adada bi yaşam mücadelesi veren çocukları anlatıyor. Yorumları okuduktan sonra üzerine beklentim şu yöndeydi; çocuklarım ciddi psikolojik sorunlar ve travmalarla mücadelesi sonucu birbirlerini kurban ettikleri bir vahşet öyküsü. Ama ve lakin ilk 120 sayfa boyunca olay örgüsü falan yok. Hiçbir şey ilerlemiyor. Kitaplarda durgun dönemler genellikle karakterler için psikolojik alt yapı oluşturmak amacıyla yapılır. Ne yazık ki bu 120 sayfa boyunca kayda değer bir karakter gelişimi dahi yoktu. Kalan 130 sayfada ilk yarıdan bir tık daha hızlı İlerliyor. Sanırım kitapta kayda değer epi topu 60-70 sayfa vardır. Bu 70 sayfa, 260 sayfalık bir kitabı okumaya değer kılacak kadar iyi miydi peki? Tartışılır, bence iyiydi. Yavaş ilerleyişler sizi sıkıyorsa hiç bulaşmayın derim.
ataç ikon Sineklerin Tanrısı
8.2 (680 oy)
0 yorum
 paylaşım fotoğrafı
Buse Pınarbaşı'yla Klasik Sohbetler
Bugün kuzenime doğum gününü kutlamaya gidecektim, hediyesini aldım ve evine gittim ama ve lakin kendisi okuldan 1.30 saat sonra çıkacaktı. Bir buçuk saat n'apacağım burada diye dertlenerek yere oturdum. 6-7 dakika anca geçti ki yabancı, yaşlıca bir kadın geldi ve iyi olup olmadığımı sordu. Adı (nasıl yazılır bilmiyorum) Aishi imiş. Kapıda kaldığımı söyledim, gel benimle dernek binamızda otur, çay ikram ediyim bekleme hava soğuk dedi. Kabul ettim ve derneklerine gittim.

Dernekleri isevilik derneği imiş. Uzun uzun sohbet ettik. Bana hristiyan olma macerasını anlattı. Budist bir aileden geliyormuş Aishi, ailesi iyi bir liseye gitmesi ve eğitimini devam ettirmesi konusunda baskıcıymış. Aishi bundan rahatsızlık duymuş ve ailesinin, başarı koşulu ile kendisini sevdiğini düşünmüş. Koşullu sevgi istemediğinden yakınmış ve bir gün sokakta bedavaya dağıtılan bir incili istemeye istemeye alıp okumuş. Incilin bir ayeti kendini o kadar etkilemiş ki dernek binasının girişinde de aynı ayet vardı. Matta 11, yorgunlara müjde; ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar bana gelin, ben size rahat veririm. Bu ayet üstüne Aishi eğer isa gerçeksen yükümü hafiflet ben de inanıyım diye geçirmiş içinden. O gece o kadar rahat uyumuş ve ertesi sabah o kadar rahat hissediyormuş ki iseviliği benimsemiş. -hikayesi burada bitmiyor tabii ama benim değinmek istediğim konu aishinin hayatı olmadığından bundan sonrasını anlatmayacağım-

Bundan yaklaşık beş altı ay önce İzmir'de psikiyatri polikliniğinde oturmuş bekliyordum. Yanımda bir kız yurda yatırılacağından korkup ağlıyordu, teselli etmeye çalıştım elimden geldiğince. Sonra kız doktorun yanına gitti ve bekleme alanında sadece kızın annesi ve ben kaldık. Bana benim ne sorunum olduğunu sordu bu hanım. Uyku problemimden söz ettim. Buna karşılık olarak kendisinin yaşadığı kısa dönemli bir uyku sorunundan söz etti. Ve Aishinin kurduğu cümlenin çok benzerini kurarak: "Ben de uyku sorunları çekiyordum, bir gün allaha dua edip sureler okudum ve o gün o kadar rahat uyudum ki anlatamam." dedi.

Az çok anlamışsınızdır değinmek istediğim konuyu. Bana bunları söyleyen müslüman kadını ilk dinlediğimde dikkatimi çekmeyen konu, bugün o kadını tanımayan başka birinin o kadınla aynı cümleleri kurması üzerine ilgimi çekti. Daha önceleri inancın (burada söz ettiğim inanç dini olmak zorunda değil, ödev etiği yahut ahlaki yargılar gibi ayrı ayrı örneklenebilir) insan üzerinde etkisinin bu denli yoğun olduğunu hiç fark etmemiştim.

Toplum hayatı doğal bi olgu. Insanlar, sosyal hayvanlardır ve bu nedenle kelimenin tam anlamıyla "bireysel" yaşam mümkün değildir. Şimdi buraya dikkat edin. Toplumdan bağımsız olamıyor ancak toplum içindeki bireyselliği yine toplumun getirisi olan değerler çerçevesinde değerlendiriyoruz -ki olması gereken de budur-. Demem o ki hepimiz bir şeylere ister istemez inanıyoruz yahut inanmıyoruz -çünkü aslında bir topluluğu oluşturmanın temeli budur- ve kendimize "bireysel" olarak uygun gördüğümüz bilumum kuruluşlara ister istemez yakınlaşıyor, bir parçası haline gelmeye çalışıyoruz. Düşününce insanların kendilerini bir kalıba oturtma arzuları da yine "inanç" ile bağlantılı olan bu çekimden geliyor.
0 yorum