up
ara

Deniz Topaloğlu

http://parcatesirlikitap.blogspot.com/
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

 paylaşım fotoğrafı
Sonunda karnelerimizi aldık. Anneler, babalar, amcalar, dedeler, öğretmenler, kerli ferli müsteşarlar, bakanlar ve zavallı çocuklar. Ömrünü başarı denen hastalığa heba eden insanlığın önüne konulmuş en acımasız sahte mutluluk reçetesidir karneler. Bitmeyen bir yolculuk gibidir başarı serüveni, hep sizin bir adım önünüzdedir. İftihar belgeleri, takdirler, teşekkürler, kanaat notuyla geçmeler, kırık notlar başarı denen şiddetli hastalığın semptomlarını, arızalarını hafifletmek için belli dönemlerle yutturulan afyon haplarıdır hep. Bizde dünyanın diğer coğrafyalarından daha ağır seyreder bu semptomlar; çünkü biz, hayat denilen yegâne olanağı da sınav denilen anafora kaptırmayı marifet bilen bir inancın mirasçılarıyız. Bizim sınavlarımız hiç bitmez. Dünyaya geliriz, hayat bir sınav olur; okula başlarız bütün dünyamız LGS,AYT, TYT olur; açık uçlu soru olur,çoktan seçmeli olur,yeni tarz olur….Ne kendimizi ne de çocuklarımızı koruyabiliriz başarı denen illetten. Bizler çocuklarımızın mutlaka “başarılı doktor”, “başarılı mühendis”, başarılı matematikçi”… olmalarını isterken; onların mutlu bir hayat yaşama şansını ellerinden aldığımızı, ferah bir yaşam yerine refah bir yaşam dayattığımızı bütün çıplaklığı ile bildiğimiz halde egomuza yenik düşeriz. Çünkü çocuklarımızı kendimizden, doymak bilemeyen egomuzdan koruyup kollayacak donanımdan yoksunuz. Çünkü biz "çocukluğunu yaşama dersinden" hep ikmale kalmış, çocukluğunu yaşamamış büyükleriz.


Bence "çocukluğunu yaşama dersinden" tam not almamış olanlardan korunmalı bütün çocuklar. Fizik, kimya, matematik, sosyal ve diğerleri… hiç biri önemli değil bence "çocukluğunu yaşama dersinden". Hepsinden kırık not alınabilir, hatta ikmale bile kalınabilir; ancak sadece "çocukluğunu yaşama dersi" ihmale gelmez, gelmemelidir de. Çünkü telafisi yoktur bu dersin; ya zamanında başarı ile yaşar geçersiniz ya da o dersin bütün kırıklarını ömür billâh taşırsınız kalbinizde; kalbinizin çeperlerini çizecek o kırıklarla. Kimyadan tam not alırsınız ama "çocukluğunu yaşama dersini" başarı ile veremediğinizden, insanları topluca öldürecek kimyasal silahlar yaparsınız; fizikten bütün istatistikleri alaşağı eden notlara sahip olursunuz ama "çocukluğunu yaşama dersini" ihmal ettiyseniz bütün insanlığın geleceğini karartacak atom silahları yaparsınız; matematik dahisi olacak kadar iyi bir matematiğiniz olur ama "çocukluğunu yaşama dersinden" kaytarmışsanız ölüm çetelesini tutacak formülasyonlar peşinde koşarsınız..İyi bir Müslüman, iyi bir Hıristiyan,iyi bir vatandaş,iyi bir öğretmen, iyi bir şoför, iyi bir çoban,iyi bir dinleyici, iyi bir.. bir çok şey olursunuz ama, eğer "çocukluğunu yaşama dersinden" layığı ile faydalanmadıysanız imkanı yok iyi bir "insan" olmazsınız.. İyi bir insan olmazsanız mutlu olamazsınız. Çünkü kötülerin başaramadığı tek şey mutlu olmaktır. Onun için kötüdürler hep.
13 beğeni · 1 yorum beğen ikon
Hayata Gülümse (@hayataagulumse)
Üzerine söylenecek tek kelime yok @deniztopaloglu 😕😕
19.01.19 beğen cevap
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Aslında hayat herkes için bir roman yazar. Kiminin payına düşen zenginliktir; kiminin fukaralık, kiminin kibir, kiminin gurur, kiminin bencillik, kiminin insanlık, kiminin mutluluk ama çoğunlukla mutsuzluk. Kimi mürekkep olur satır satır kağıda yapışır, kimi de sahibinin teninde çizgi olur, kırışır. Bir roman yazarı olan hayat yürümeye başladığında satırlarda en çok kendini sona hazırlar; çünkü bitirdiğinde romanı, hep kendini öldürür.
2 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Yayladan  paylaşım fotoğrafı
Yayladan
Kitap tadında bir doğada kitap tadında yaşam Mağara Yaylası / ARTVİN
8 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Barış İçin, Önce Kendinle Barış
Barış İçin ; Önce Kendinle Barış!
Uzun zamandır Siyasal İslam’ın önemli şahsiyetlerinin kitaplarını okuyorum. Seyyid Kutup’tan, Mevdudi’ye, Hasan El Benna’dan Muhammed Abduh’a, Ali Şeriati’den Mahmud Muhammed Taha’ya kadar uzanan bir yelpazeden bahsediyorum. Amacım açık aramak ya da olası ideolojik bir tartışma durumunda cephane biriktirmek değil, sadece ve sadece anlamak.

Seyyid Kutub’un edebi dili ve şiirsel anlatımı, Ali Şeriati’nin felsefi yaklaşımı ve 20.yüzyılın ana felsefi akımlarına özellikle
de Varoluşçuluk akımına hâkim İslami çözümlemelerinin tadını alınca, Benna’nın Diyanet’in Cuma Hutbesi ayarındaki görüşleri ister istemez hafif kalıyor. Mevdudi’nin kitapları da her ne kadar Benna ayarında olsa da özellikle son okuduğum ‘İslam’da İhya Hareketleri’ kitabını ayrı tutmam gerek. Bir çok konuda özellikle Dört Halife döneminden sonra meydana gelen tecdid (yenileme) hareketleri ve bu hareketleri oluşturan mücedditlerin (yenilemeci) yaşamları ve fikirleri ile ilgili kısa ve öz bir o kadar da ilginç bilgiler içeriyor bu kitap.

Bugün Ortadoğu ve Arap Coğrafyasını kapsayan, kısmen Afrika’yı da içine alan ve adına İslam Coğrafyası da denilen coğrafya, korkunç savaşların, çatışmaların, katliamların ve insani dramların sahnesi durumunda. Her ne kadar dış müdahaleler çatışmanın fitilini ateşlese de İslam coğrafyasının birbirini boğazlama konusundaki meylini, bitmek bilmeyen mezhebi nefretini, bu nefreti körükleyerek iktidarlarını koruyan bölgenin kukla diktatörleri ve kan ile rafine edilen petrolü unutmamak gerek.

Dünyanın hemen her bölgesinde yaşanan çatışma ve savaşların bir görünen yüzü birde görünmeyen, perde arkasında gizlenen yüzü vardır. Görünen yüz, her zaman perde gerisinde her şeyi organize eden asıl yüzü gizlemek için kullanılır. Ekonomiyi, parayı ve ulusaşırı tekellerin gayelerini temsil eden asıl yüz; mezhep çatışmaları, etnik çatışmalar ve birtakım ideolojik çatışmalar ile kamufle edilir. Genellikle de çatışan tarafların külli ekserisi paravan olduklarının farkında olmayan, kutsal bir gaye uğruna savaştığını zannedenlerden oluşur. Farkında olduğunu iddia edenlerin önemli bir çoğunluğu da bu çatışma dinamiğinin tarihsel bir arka fonu olduğu gerçeğini ıskalayıp –ki bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum- sorumluluğu ‘dış güçlere’ havale ediyorlar.
Dinlerin tamamı her ne kadar ‘öteki dünyaya’ ilişkin ‘ödev ve hakları’ düzenliyor olsa da asıl meşgale alanları yaşadığımız dünyadır. Yaşadığımız dünyanın tanrısı ise para, güç ve siyaset ile iştigal eder. Para, ister imanlı olsun ister imansız beşerin en çok şaştığı konuların başındadır. İslam Tarihi beşerin para, güç, nüfuz siyaseti karşısında şaşmasının örnekleri ile doludur.
İlk ve kritik örnek Uhud Savaşında yaşanmıştır. Zafer kazandıklarını zannedip terk etmemeleri gereken mevzileri ganimet elde etmek için terk eden Müslümanlar ağır bedel öderler. Nitekim Al-i İmran Suresi 152. Ayeti “ Allah sevdiğiniz zaferi, size gösterdikten sonra birden yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve çekiştiniz. Kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu.” diyerek bu olayı anlatır.
İkinci örnek ise İslam peygamberi Hz. Muhammed’in ölümü ve sonrasında yaşananlar ile ilgilidir. Her ne kadar üzerinde herkesin hemfikir olduğu bir vaka olmasa da Hz. Muhammed’in ölümü üzerine, Arap kabilelerin kitleler halinde isyan edip zekât vermek istememeleri, yine farklı görüşler olsa da daha Hz. Muhammedin cenazesi kaldırılmadan, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir ve Hz. Osman’ın halife seçimi ile ilgili çalışmalara başlamış olmaları ve hatta cenazeye katılmadıkları yönündeki görüşlerdir.

Halife seçimi ile ilgili olan ve bugün yaşanan mezhebi çatışmaların temeli olan olaylara hiç değinmeyeceğim. Ancak Hz. Ebubekir’in halifelik yıllarının, Hz. Muhammedin ölümü üzerine artan dinden dönme hareketleri ile, kendisini peygamber ilan eden şahıslara ve zekat vermek istemeyen kabilelere karşı savaşla geçtiğini biliyoruz. Hz. Ebubekir, isyanları Halid Bin Velid komutasında bastırırken, cihat fikrinin temel motivasyonu olan ganimet paylaşımı sayesinde hem sınırları genişletmiş hem de topluluğu bir arada tutabilmiştir. Aynı zamanda Hz. Ebubekir’in eceli ile ölen tek halife olduğunu da not düşelim.

Adaleti ile tanınan Hz. Ömer, Beytülmalı (ganimet) Müslümanlar arasında en iyi şekilde bölüştürmesi ile de bilinir. Kendisinden alınan verginin azaltılmasını isteyen ancak talebi kabul edilmeyen biri tarafından sabah namazında hançerlenerek öldürülür.

Müslümanlar arasında ilk ciddi ayrılıklar Hz. Osman döneminde başlar. Akrabalarını valiliklere ataması ve onlara karşı aşırı düşkünlüğü, yönetimde bozulmalar ilk ayrılıkların tohumunu atar. Hz. Osman kendisine karşı muhalefeti ile bilinen ve Hz. Muhammed ile Mekke’den Medine’ye göç eden Ebu Zer Giffari’yi önce Şam’a, sonra da, Muaviye’nin onunla başa çıkamayışı nedeni ile geri getirtip açlıktan öleceği Rabaza çölüne sürgün edişi bu bozulmalarla ilgilidir. Hz. Osman, evini kuşatan muhalif isyancılar tarafından, Hz. Ali’nin bütün koruma çabalarına rağmen öldürülür.

[w:(İslam tarihi) u:(http://www.neokur.com/kit...ur/islam-tarihi )]nde yaşanan en önemli ayrımın kökeninde Hz. Ali’nin halifeliği ile ilgili tartışma yatar. Peygamberin ölümünden önce yerine Ali’yi halef bıraktığını iddia eden kesim ile peygamberin halef bırakmadığını ve halifenin seçim ile belirleneceğini savunan kesim arasındaki ayrım bugünkü Şii-Sunni ayrımının temelini oluşturur. Diğer önemli mevzunun kökeni ise ekonomiktir. Peygamber öldüğünde geride hatırı sayılı bir malvarlığı ve arazi bırakır. Hz. Ebubekir, bu mal ve arazilerin kamu malı olduğunu iddia ederken, Hz. Ali, veraset ile ilgili vahiylerin Hz. Muhammed’in mirasını da kapsadığını iddia ederek duruma karşı çıkar. Sorun Hz. Ömer devrinde arazinin bir kısmının kamu malı sayılması, geri kalanının ise peygamberin mirasçılarına devredilmesi sonlandırılır. Hz. Ali’nin halifeliği İslam toplumu arasındaki iç savaşların başladığı dönemdir. Müslümanlar üç savaşta birbirleri ile savaşırlar. Üç savaştan da zafer ile dönen Hz. Ali bir mescitte ibadet ederken saldırıya uğrar. Zehirli bir kılıç darbesi ile yaralanan Hz. Ali iki gün sonra ölür.

Şimdi bütün aidiyetlerimizi bir kenara bırakıp arkamıza doğru yaslanalım. Mümkünse imkânlarınızın elverdiği ölçüde objektif olmaya çalışalım. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın yanı sıra Ortadoğu’nun, Arap Yarımadasının, Afrika Kıtasının önemlice bir kısmının ve dünyanın değişik bölgelerine yayılmış bir dini anlayışın ilk mensupları, henüz daha, fikri, manevi, uhrevi, dünyevi açıdan içinde bulunduğu topluma önderlik etmiş bir Önderin cenazesi defnedilmeden halife kim olacak kavgasına girmiş, zekât vermemek için isyanlar çıkarmış ki ilk halife zamanının önemlice bir kısmını bu isyanları bastırmaya çalışmakla geçirmiş; ardından gelen üç halifelerin tamamına eceli ile ölmek nasip olmamış, hepsi yine bir Müslüman tarafından gerçekleştirilen suikast sonucu hayatını kaybetmiş; suikastların ikisi halifeler camide ibadet halinde iken gerçekleştirilmiş; Hz. Muhammedin tebliğ ettiği dine ilk inananlardan biri olan ve Mekke’den Medine’ ye hicret esnasında Muhacirun arasında yer alan Ebu Zer Giffari, Rabaza çölüne sürgün edilerek ölüme mahkûm edilmiş; eş, dost, akraba kayırmalar, miras ve paylaşım kavgaları baş göstermiş vs vs.

Böylesi bir tarihsel profile sahip İslam coğrafyasının, kendi içerisinde bir hesaplaşmaya girmemiş olduğu gerçeği de göz önüne alındığında, geçmişin bütün problemlerini eksiksiz bugüne taşıdığı ve bu gerçeğin İslam coğrafyasında yaşanan savaş, çatışma ve katliamların ana dinamiğinin kendi bünyesi içinde saklı olduğuna işaret ettiği de aşikârdır. Elbette bu coğrafyanın üzerine oturduğu bu tarihsel profilin yanı sıra, söz konusu tarihsel profilin Tanrının lütfundan çok bir laneti haline dönüştürdüğü zengin petrol yataklarının kabarttığı emperyalist sömürgeci iştahın bu çatışmalarda etkisiz bir etken olduğunu iddia etmeyeceğiz. Bugün ki İslam coğrafyasının manzara-i umumiyesinin perdesi üzerindeki suretler Garb’a ait değil, rejide de onlar yok. Rejide, geçmişin hesabını kapatamamış bir coğrafyanın, statükolarını bu hesap üzerinden muhafaza eden sarıklı dinbaz entelejensiyası, perde de şehadet piyesinde başrolü kapmaya talip milyonlarca kullanışlı aptalın sureti ve perde gerisinde bir yerde, oyunculara sufle veren neft tüccarları ile kol kola din bezirganları….
3 beğeni · 3 yorum beğen ikon
haybe okur haybe yasar (@haybeokurhaybeyasar)
Yazınızı son satırına kadar ilgiyle okudum ve gönlüm bu yazıyı bu topraklarda ve söz konusu İslâm coğrafyasında yaşayan herkesin okuyup anlamasından yana. Amma velakin daha ilk yıllardan itibaren İslâmî anlamak, yaşamak yerine bu derece itilâflara, çatışmalara düşmüş, bunca üstadların eserlerini okumaktan, anlamaktan ve uygulamaktan aciz topluluğun bu satırları görmesi söz konusu bile olamaz. Kaldı ki buradaki üyelerinde g
19.01.19 beğen cevap
haybe okur haybe yasar (@haybeokurhaybeyasar)
Üyelerinde okumadığı aşikâr. Başka paylaşımlara gösterdiğimiz tepki böylesi paylaşımlara karşı haksızlık gibi olmuş.
19.01.19 beğen cevap
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

 paylaşım fotoğrafı
Spinoza bu satırları 1670'de yazmış ama bir kahin edasıyla bu günkü Türkiye'yi görmüş.
1 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Muhafazar“Kâr” İslamcılık
Tarih bize, Sunni İslam’ın dört büyük fakihinin bilinçli olarak devlete mesafeli durduğunu, dönemlerinin resmi ideolojisine prim vermediğini ve bu yüzden işkenceye uğradıklarını gösteriyor. Ancak bugünkü Sunni İslam pratiği bırakın devletlere ve onların zulümlerine mesafeli durmayı, bizzat devlet mekanizması ile işbirliği içinde zulmün kendisine kaynaklık eder durumda. Peki ama neden zulme direnen, devletle ilişkilendirilmeyi; kadılık vs gibi devlet görevini ısrarla reddeden ve bu tavrı sebebi ile zulme ve işkenceye uğrayıp öldürülen Ebu Hanife ve diğerlerinin siyasal duruşları, ehli sünnette hakim bir siyasi ve İslami bir kod haline gelmemiştir?

Bu soruya, Pakistan’da Cemaati İslami’yi kuran ve ölene kadar liderliğini yürüten siyasal İslam’ın en önemli figürlerinden olan Mevdudi’nin ilk müceddidlerden biri olarak kabul ettiği Ömer Bin Abdülaziz, “Bu ümmet; Rabbi, Peygamber’i ve Kitab’ı konusunda ihtilafa düşmez. İhtilaflar ise hep mal ve makam için oldu” diyerek cevap verir.....Tamamı için. http://parcatesirlikitap....lamclk.html?m=1
0 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Mahir Olunmalı
“Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi (II. Dünya Savaşı sonrası) denilen bu dönemde, emperyalist İlişki ve çelişkiler biçim olarak iki temel cephede de değişikliğe uğramıştır.
1-Emperyalistler arası rekabetin emperyalistlerarası yeniden paylaşım savaşına yol açması imkânı ortadan kalkmıştır.
2-Emperyalist işgalin biçimi değişmiştir. (Bugün dünyada tam sömürge tipi ülke hemen hemen kalmamış gibidir. Açık işgal yerini gizli işgale bırakmıştır.)…Nükleer vurucu güçlerin dünya çapında erişmiş olduğu seviye ve de esas tayin edici olarak da dev dünya Sosyalist Blokunun varlığı, emperyalistler arası uzlaşmaz çelişkilerin ekonomik plandan, askeri plana sıçramasına engel olmaktadır……yeni sömürgecilik; daha az masrafla, daha geniş pazar imkanı sağlayan, daha sistemli ve ulusal savaşlara yol açmayacak…sermayenin isim, patent hakkı, yedek parça, teknik bilgi, teknik eleman vs. ile” yürüttüğü gizli sömürgeci faaliyetlerdir.
30 Mart 1972 ..Tokat’ın Niksar İlçesi Kızıldere Köyü…Mahir Çayan, Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Ahmet Atasoy, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Sinan Özüdoğru, Saffet Alp, Nihat Yılmaz, Sabahattin Kurt Amerika’da kontrgerilla eğitimi almış ordu mensuplarınca öldürülür.
Öldürülenlerin arasında yukarıda ki satırları kaleme alan Mahir Çayan’da vardır. Kendisine Türk Basının Amiral Gazetesi diyen ancak bir Amerikan Gazetesi sıfatını hiçbir zaman yitirmeyen Hürriyet Gazetesi; “Şakiler Ölü Ele Geçtiler” manşetini atar.
Yazılarını Kesintisiz Devrim adlı üç ayrı broşür halinde 1971-1972 yılları arasında yayınlayan Mahir Çayan’dan 32 yıl sonra 2004 yılında John Perkins “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” adlı kitabında Mahir Çayan’ı tamamı ile haklı çıkaracak şu satırları kaleme alır; “ … tarih boyunca imparatorlukların genelde askeri güç veya askeri güç tehdidi ile nasıl kurulduğunu…ama askeri çözüm İkinci Dünya Savaşı’nın sonu, Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkması ve nükleer felaket tehdidi nedeni ile çok riskli bir hal aldığı…boş ekonomik vaatlerde bulunan ekonomik raporlar.. şişirilmiş tahminler.. ile projelerin boyutlarını şişirerek, daha geniş otoyollar, daha büyük santraller, daha derin limanlar önererek.. parayı devasa mühendislik ve inşaat projeleri aracılıyla Amerikan şirketlerin geri döndürecek büyük uluslararası kredilerin alınmasına bahane yaratılacak.. bu kredileri alan ülkeleri iflas ettirmek için (tabi ki Amerikan şirketlerine borçlarını ödedikten sonra) uğraşacak, böylece sonsuza kadar borçlu kalıp, askeri üsler, BM oyları veya petrol ve diğer kaynaklara erişim gibi kolaylıklar…finansal bağımlılıklar ve politik sadakatler” sağlanacaktır.
Türkiye’nin yeni sömürgecilikle tanışması Marshall Yardımı ile olur. İzmir İktisat Kongresi ile uluslararası kapitalist sisteme entegre olma niyetini açık eden Türkiye, bir yandan da yerli sanayi geliştirme çabaları içindedir. Marshall Yardımı bu çabaların artık somut meyveler vermeye başladığı döneme denk gelir. Aslında bu bir yardım değildir, çünkü bir koşulu vardır. Yardım parası ile sadece Amerikan malları satın alınacak, karayolları inşaa edilecek, yerli uçak, yerli otomobil vs üretim çabalarına son verilerek, bu ihtiyaçlar Amerika’dan tedarik edilecektir. Amerika Türk ekonomisine sızmayı başarmıştır. Süt tozu, Amerikan bezi, Ford derken iyice yerleşen Amerika’nın hedefi yerli sanayi girişimlerini baltalamaktır. Vecihi Hürkuş’un yerli uçak üretim çalışmaları baltalanır, ilk yerli otomobil üretim projesi “Devrim”, sudan sebeplerle engellenip Ford’un önü açılır. Türkiye ekonomisini kontrol altına alıp, yerli işbirlikçi sermaye yaratan Amerika’nın hedefi, her ne kadar ülkede sürdürdüğü ekonomik ve siyasal tahakküm stratejisine ses çıkarmasa da Geleneksel Harp yöntemlerine aşina ordu komuta kademesinin, Sovyet tehdidi karşısında Amerikan çıkarlarına uygun pozisyon alıp bunu yürütebilecek Gayri Nizami Harp tekniklerine vasıf, yeni komuta kademesi ile yenilenmesidir. 27 Mayıs 1960 darbesi ile bu amaca ulaşılır.
Ancak emperyalizmin ihtiyaçları ve öncelikleri değişmiştir. Dünya savaşından sonra Keynesyen ekonomik politika izleyen sermaye çevrelerinin artık dış pazarlara açılmalarını elzem kılan birikimleri oluşmuştur. Bu mana da hem yeni hammadde, işgücü ve yeni pazarlara ihtiyaç duymaktadır. Bunun için ekonomik liberalizasyon şarttır. Devletler artık jandarmalık görevine geri dönmelidir; KİT’ler özelleştirilmeli, ücretler düşürülmeli, sosyal devletten vazgeçilmeli, gümrük duvarları kaldırılarak uluslararası sermayenin hareket kabiliyetini kısıtlayan uygulamalara son verilmelidir. Uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına dönük revizyonun hazırlayıcısı Turgut Özal, adı da 24 Ocak Kararlarıdır. 24 Ocak Kararlarının normal şartlar altında uygulanması imkânsızdır, sendikal ve siyasal örgütlülük üst düzeydedir. Toplumsal hassasiyet olağan koşullarda bu kararların uygulanmasına imkân vermez ve “our boys” darbe yaparak tepeden kararları uygulama yoluna girer. 12 Eylül darbesi Özal’a Başbakanlık vererek onu emeklerini boşa çıkarmaz. Özal’da ne cuntacıları ne de onların sahiplerini sukutu hayale uğratmaz. İlk icraatı Dünya Bankası ve İMF kredileri ile köprü, otoyol ve baraj projelerini hayata geçirmektir. Zaten krediler de bu şartla verilmiştir. Özelleştirmeler, sendikal baskılar, anti demokratik uygulamalar, insan hakları ihlalleri bir yanda almış başını giderken, prensler, papatyalar, davulcular sahne alır. Sahnenin gözlerden uzak köşesinde emperyalizm, yeni kuklaları, Siyasal İslamcıları ve Fetullah Gülen’i hazırlamaktadır.
12 Eylül Darbesi ile Türkiye’de liberalizme, 28 Şubat Darbesi ile de neo-liberalizmi kapı açılmıştır. Emperyalizm, merkez sağ (T.Çiller, M.Yılmaz) ve merkez sol (Ecevit,Kemal Derviş) partiler ile neoliberal acı reçeteyi Türkiye’ye yutturamayacağını bilmektedir. Çünkü bu partiler halkın gözünde çok yıpranmışlardır ve bu haliyle rıza üretmekten uzaktırlar . Siyasal İslamcı Erbakan’ın partisi de mevcut hali ile kullanışlı değildir. 28 Şubat darbesi Erbakan’ın kendisi ile birlikte yeni paradigmaya uygun olmayan abilerin tasfiyesini, yalnızlaştırılmasını ve diğerlerinden ayrıştırılmasını hedefler. 28 Şubat darbesi ile parti içindeki tutucu abiler iyice yalnızlaştırıldıktan sonra, zaten uluslararası sisteme entegre olmaya oldukça hevesli yenilikçiler, büyük bir ulusal ve uluslararası kampanya ile iktidara taşınırlar. İktidar olma karşılığında ülkeyi entegre etmeye vaat ettikleri neoliberal sistem; eski ve yeni sömürge yöntemlerinin tamamen dışında açık bir ekonomik işgal projesidir. Ülkenin yerüstü ve yeraltı kaynakları; madenler, enerji kaynakları, tarım, su kaynakları; dereler, nehirler, ırmaklar, ormanlar, verimli tarım arazileri, fabrikalar, işgücü tamamı ile talana ve tahribata açık hale getirilir. Bankacılık sistemi yabancıların kontrolüne girer, madenler özelleştirmeler ile el değiştirir, tarım ve hayvancılıkta kendisine yeter bir ülke iken buğday, nohut, saman, canlı hayvan vs ithal edecek derecede tarım ve hayvancılık çöker, yılların birikimi fabrikalar, stratejik önemi olan Telekom, Petkim gibi gelir getiren kurumlar yabancılara peşkeş çekilir, sanayi üretimi geriler, tüketim kültürünün mabetleri olan AVM’ler her yerde boy gösterir, çalışanların karın tokluğuna çalışmaya mecbur bırakıldığı taşeronlaşmanın dayatılır, alınan yüksek miktarda borç ve kredilerin katma değer yaratan yatırımlar yerine inşaat projelerine; otoyol, köprü, tüp geçit inşaatlarına harcanır, çevresel etkileri ve toplum sağlığı açısından fizibilitesi yapılmadan hayata geçirilen Hes projeleri, nükleer santral projeleri ve nihayetinde artan kamu ve özel sektör borçları ve tabi ki bol sıfırlı karları transfer eden ulus aşırı şirketler, onlara karşı hizmetlerinin bedeli olarak sus payı alan milletin bitaraflarına koymaya hazır türedi sermaye….
Son olarak John Perkins’e göre “bütün bu süreçler, iktidardaki tüm insanların rüşvete açık olduğu üzerine kurulur”, yine “tanınmış kimseleri yozlaştırmak üzerine kurulu bir sistem, yozlaşmayı reddeden kişilere sıcak bakmaz.” Burada sözü edilen “sıcak bakmamanın” anlamı herkesin malumu; iktidar yolu.
Türkiye ile birlikte dünyanın her yerinde bütün bu süreç ‘Büyük şeytanın küçük ortağı, muhafazakarlar’ olmadan asla başarıya ulaşamaz.
0 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Işid
Zincirle bağlanıyorsun. zincirin ucu yakılıyor. alevler sana doğru geliyor. korkuyorsun. göz ucuyla arkaya bakıyorsun alevler yetişti mi diye. Yanındaki seninle aynı kaderi paylaşan arkadaşını görüyorsun. Onun zincirindeki alev de yaklaşıyor. Belki içinden dua ediyorsun inanıyorsan. ya da lanet ediyorsun başına gelenlere.

“Sonra yanmaya başlıyorsun. alevler çok hızlı sarıyor bedenini. Acıyla kaçmaya çalışıyorsun, kaçamıyorsun. zincirle bağlısın. takatın hızla kesiliyor. Yere düşüyorsun. Ellerinle kendini söndürmeye çalışıyorsun. ama nasıl söndürebilirsin ki. Ellerine alevler bulaşıyor. ellerine bakıyorsun. avuçlarını açıp ellerine bakıyorsun, ellerin yanıyor. Çaresizlik. Abi diye ağlıyorsun. Abin gelse de kurtarsa seni. Belki inanamıyorsun, ellerin yanıyor çocuk.

“Annen geliyor aklına. Hani o gece gelip üzerini örten annen var ya. bir yerin kesilse evde seferberlik ilan edecek kişi. senin için gerçekten canını verecek tek kişi. bu halini izleyecek, biliyorsun. son anlarında annenin üzüleceğini düşündün mü çocuk? Senin bu halini görünce kahrolacağını düşündün mü? Bunun için kendine kızdın mı biraz? Çaresizlik. anneni üzmemek için elinden bir şey gelmiyor, o zalimlere diyemiyorsun annem görmese olur mu beni böyle diye. annene sesleniyorsun. son umudunu ona bağlıyorsun. Yeryüzünde seni en çok seven kişi. anne beni kurtar diyorsun. Belki gelir de kurtarır diye. Annen bunu izleyecek biliyor musun çocuk, anne beni kurtar dediğini duyacak. gelmeyecek elinden bir şey. Çaresizlik. O annenin hali ne olacak be çocuk?

Sen öldün. Birtakım insanların birtakım hesapları için, sen, yanarak öldün. Annen de seninle birlikte öldü aslında.” Ekşi Sözlük -Alıntı
3 beğeni · 2 yorum beğen ikon
volkancan (@akordeon)
10 ekim tren garında havada bir bacak görmüştüm.bir insanın havada dağılmasını...o gun yanımda ki yoldaş krize girmişti.onu sallayarak bağırmıştım:sen DEVRİMCİSİN!HALK GİBİ TEPKİ VEREMEZSİN,HADİ AĞLAYACAK ZAMAN DEĞİL,AH VAH ETMENIN SIRASI DEĞİL diyerekten,Birileri akıl sağlığını koruyup bu olayı yapanları teşhir etmeli,bu olaydan etkilenen kitleleri de uyandırıp ayağa kaldırmalı demiştim.Bu vahşeti sabah okulda bir yoldaşımdan gördüm ve kilitlendim kaldım.gecen sene tren garında benım teskin ettiğim yoldaşım,benı teskın edıyordu şimdi;SEN DEVRİMCİSİN,SEN HALK GİBİ TEPKİ VEREMEZSİN hadi sirkelen ve insanlara gidelim,çözüm üretelim dedi.ben yerımden kımıldayamadan o adamın herşeyi,onu gören her göz oldum.acılar ve canilikler.bu askerleri hayatım boyunca hergun hatırlayacam ve emperyalizmle mücadelemde ne zaman yorulur gıbı olursam,bu askerler için,bunu gören gözler için pes etmemelisin diyecem kendime.
25.12.16 beğen 1 cevap
volkancan (@akordeon)
Söylesene Heldur...Kocasını kaybeden kadına, dul denir.
Anne babasını kaybeden çocuğa, yetim denir.
Peki çocuğunu..kaybeden anneye ne denir ?
Bu hissi, anlatmaya kelimeler yetmez.
25.12.16 beğen cevap
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Işid
Kahpece Kürt düşmanlığının, soysuzluğunun kirlettiği akıl ve vicdansızlığın esiri olmuş, milliyetçi, ırkçı faşistler; kendilerine islamcı diyen ahlaksız, vicdansız, gözü dönmüş yobaz sürüsü; düşmanımın düşmanı dostumdur diyerek muhalif ve kürtlere karşı eylem koydu diye polisine " yaşasın Işid" diye slogan attıran devlet,tırlara silah yükleyip güya Işid üzerinden Yeni Osmanlıcılık oynamaya yeltenen saray bozuntuları, "bunlar kızgın çocuklar" diyerek onlara "çiçek çocuk" muamalesi yapan siyasiler, "bundan böyle sınırın öte yanında ben de Işid'çiyim" diyen yalı sakini gazeteci bozuntuları,"Işid iyi ki varsın! Allah kurşununu azaltmasın" diyen adına yurttaş denilen insan müsveddeleri..iki genç insanı zincirleyip, üzerlerine benzin döküp yakan katillerin suç ortağısınız hepiniz.Polise taş attı diye avuçlarını kontrol edip 7-8 yaşındaki çocukları dipçiklerle işkence ederek gözaltına alan polis, yaşlarının onlarca katı hapis cezası ile cezalandıran savcı ve hakimler, sınırı Işid için bir serbest bölgeye çeviren asker; şehrin varoşlarında Işid kamplarını gormezden geldiğiniz için, yakalanan Işid üyelerini sorgusuz sualsiz saldığınız için, sınır güvenliğini hayali Osmanlıcılık uğruna kevgire çevirdiğiniz için hepinizin ellerine o çocukları yakan benzine bulaşmış durumda, o çocuklara bu dünya da cehennemi yaşatan o ateşin kibritini sizde çaktınız. Hepinizin Allah belasını versin.Hepinizin canı cehenneme, bütün değer verdiklerinizin ve bütün kutsallarınızın canı cehenneme. Bu çocuklar kurşun yarası ile bir pusuda, bombalı bir saldırı ile otobüste yada zırhlı araçta değil bütün hücrelerini yakip kavuran ateşin acısını dakikalarca çekerek uzun ve acılı ölümlerini "anne" diye haykırarak hafifletiriz umuduyla öldüler. Bütün bunlara sebep olanlar; İnşallah size sizin çocuklarınızın da bu şekilde şehadetlerini görmek nasip olur.. https://vimeo.com/196793880?outro=1
1 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Rus Elçiye Suikast
Rus Elçiyi öldüren saldırgan Çevik Kuvvet'te görevli bir polismiş.Bu suikasti gerçekleştirenin bir polis olmasının Türkiye açısından Extra birtakım sonuçları olacaktır. Tetikçinin polis olması Emniyet Teşkilatı içindeki Radikal İslamcı örgütlenmenin boyutlarını göstermesi açısından oldukça önemli.Demek ki Radikal İslamcı yapı Emniyet içinde örgütlenmesinde çok ciddi bir aşama kaydetmiş. Dikkat edin bir sızmadan bahsetmiyorum, aynen Fetö de olduğu gibi bir ön açmadan bahsediyorum.

Şimdi muhtemelen hükümet bir şark kurnazlığı örneği piyes edip bu suikasti Fetö'ye bağlayıp kurtulmanın planlarını yapacaktır.Ama ta Osmanlı'dan beri Moskofluk yapan Rusya elbette bu piyese kanmayacaktır. Yine Moskofluğunu yapacak tıpkı uçak krizinde olduğu gibi bu Feto piyesine kanmış gibi yapacaktır.Uçak krizi sonucunda Türkiye'ye Halep konusunda tarihi bir geri vites yaptıran, neredeyse Esad'ı devirme planlarını hükümetin hafızasından kazıyıp silen Rusya; uçak krizi sonrasında Türk Dış Politikasının boynuna geçirdiği yuların üzerine bu olay sonrasında bir de gem vurarak Türkiye'yi Suriye bataklığında istediği gibi peşi sıra sürükleyecektir.Ortadoğuda özellikle Suriye'de Rus boyunduruğunda kıpırdayamaz hale gelecek olan Türkiye her ne kadar arzu etmezse de Amerikan çıkarları ile karşı karşıya gelecektir. Bu çıkar çaķışmasının sonucunda yaşanacak çatışmanın adı muhtemelen gazetelerin köşelerine Rus - Amerikan vekalet savaşının yeni cephesi Türkiye olarak kayda geçecektir.Sonrası ise iç savaşa davet çıkaran her türden provokasyon

Türk Dışişlerinde eğer bu tehlikeyi kavrayacak ve altından diplomasi marifeti ile en az hasarla kaldırabilecek Monşer kaldı mı bilmiyorum ama tehlikenin her zamankinden daha büyük olduğunu daha açık bir şekilde görebiliyorum.

Nitekim Melih Gökçek'in suikastin hemen sonrasında canhıraşhane yaptığı 'hesabı sorulacak' açıklaması, hem tehlikenin ürkütücülüğüne işaret ederken hemde hükümetin Suriye pazarında kol kola girip iş tuttuğu Radikal İslamcılardan kaynaklı sorumluluğunun da ikrarından başka birşey değildir.
2 beğeni · 0 yorum beğen ikon
/ 28