up
ara

fikirfakiri

fikirfakiri

fikirfakiri

@fikirfakiri

do you know my poetry?
Yaşadığı dönemde bir devrimci olan şairle aynı ismi taşıyan ve fakat en ufak bir benzerlik taşımayan Blake, kasabaya geldiğinde korkak, sünepe bir karakterdir. Ne şairdir o, ne de batıda varolabilecek bir silahşör. Kıyafeti, davranışları, silahsızlığı varacağı o yer için hiç uygun değildir.

Daha ilk karelerden itibaren başladığı bu yolculuğun tamamen yabancısıdır. Kasabalı için alaycı, meraklı ve hatta tehditkar bakışlara maruz kalan komik bir ekose takım giymiş, fötr şapkalı ve gözlüklü olan Blake, bir göçmenin yaşayabileceği yabancılık duygusuyla karşı karşıyadır. Diğer bir önemli karakter olan Nobody ile olan karşılaşmasıyla beraber dönüşüm yolculuğu başlar.

***

Filmin izleyiciye nüfuz eden ölüm duygusu nedeniyle grotesk ve karamsar bir havası vardır. Machine Kasaba’sında inen William Blake’in ve izleyicinin hisettiği tam da bu ağırlıktır. Maden şirketine doğru giderken içinden geçtiği yerleşim ve karşılaştığı insanlar, alışılmadık derecede çirkin ve korkutucudur. Filmin baş karakteriyle tam bir zıtlık içinde olan bu öğeler insanda dehşet duygusunu uyandırır. Ölümün varlığının algılanmasından doğan bir korku salınır. Bireyin bir çeşit alt insana dönüşümüyle kimliğin tamamen veya kısmen kaybolduğu izlenimi veren bir kanunsuzluk mekanı olan bu yerde insan yaşamının bir değeri yoktur. Vahşilik kol geziyordur ve canı sıkılan birbirini vurmaktadır. "Vahşi Batı" bir nevi cehennemdir, suç işlemek sıradanlaşmıştır.

Film Amerika’ya ve kolonyalist tarihine aldığı eleştirel mesafeyle beyaz adamın altını daha kalın çiziyor. Amerikan sinemasında fabrikasyon hesabı üretilen Western film janrının aksine, yerli karakter-beyaz adam ilişkisini, bambaşka bir ontolojiye çekerek tarihselleştiren Jarmush’un, Amerikan kolonyalizmini eleştiren bir beyaz adam tablosu çizdiğini görüyoruz. Aynı tersten okumayı Blake ve Nobody arasındaki ilişkide de görebiliriz. Film boyunca Avrupalı bir şairin şiirlerini ezberden okuyan bir Kızılderili’yle, şiirden ve karşısındakinin söylediklerinden hiçbir şey anlamayan bir batılının diyaloglarına şahit oluruz.

***

Bir yolculuk filminde her nereye giderseniz gidin, hatta geri döndüğünüzde bile aslında ilerlemektesinizdir. Bu ilerleme esnasında bir “alan” açarsınız, açtığınız alan bir bakıma yeniden tanımladığınız varoluşunuzdur da. William Blake çıktığı yolda özgürleşerek var olacaktır.
Ölü Adam
filme 10 verdi
3 beğen · 0 yorum
fikirfakiri

fikirfakiri

@fikirfakiri

A Clockwork Orange -ve Kötülük
A.Burgess'in bu kitabı, Kubrick'in sinemaya aktardığı yorumuyla paralel değerlendirilmiştir.
...

A Clockwork Orange’ın suçlu ve kurban diyalektiği üzerine kurgulanmış bir hiciv örneği olduğu söylenebilir. Gelecek pesimist bir yorumla kurgulanmıştır. Burası herhangi bir zamana vurgu yapmayan karanlık bir dünyadır. Kentin pek de konuksever denilemeyecek brutal soğukluğuna karşın iç mekanlarda parlak, renkli, ışıltılı bir mekan tasviri yapılmıştır. Mekânlar genellikle zıtlıklar üzerinden ve contrast bir şekilde verilir. Krom ve altın rengi duvarlarıyla, kitsch mobilyalarıyla post modern bir mekan okuması yapılabilir. İzleyiciyi mekana dahil ederken bir anda benimsenen bir atmosfer yaratılabilecekken, bilinçli ve son derece doğru bir tercihle abartılı bir şekilde kullanılan iç mekanlardaki renk ve obje tercihleri ile punk ve grotesk bir dünyanın içinde kaybolmuşluk hissi yaratılır. Görünür görünmez tanınır, kavranabilir olan şeyler akışkanlığın önünü keser. Filmde bu akışkanlığın önü sık sık açılır; okunaklılık yiter.

Yargının dışsallığı ile gösterilen imgenin içine dalma arasında gidip gelinir. “Verfremdungseffect”’in diyalektiği belki de böyledir. İzleyici, yabancılaşmanın bilinci içinde ve bu bilinç vasıtasıyla yabancılaşmadan çıkmalıdır. Kendi içine daha iyi nüfuz edebilmek, kötülüğün ve kötülüğün çelişkilerinin bilincine varabilmek için kendini kendinden kopartılmış hissetmelidir.

Söz gelimi kumarhanedeki tecavüz sahnesinden çıkan kavgada Rossini’nin Hırsız Saksağan uvertürü duyulur. Neşeli ve canlı olarak tarif edilebilecek olan bu müzik görüntüde olan bitene çok aykırı düşer ve izleyiciyi kafa karıştırıcı bir dışsallıkta bırakır. Her şey onun önünde tüm açıklığıyla cereyan etmesine rağmen, açıkça bilmese de izleyici, gerçeğin çelişkilerinin canlı bilinci olur. Yazarın gözü önünde karısının ırzına geçilmesi ayrımında da “Singin’ in the rain” gene böyle bağlamından çıkarılıp olmaması gereken bir yerde kullanılmıştır. Beethoven’in dokuzuncu senfonisi de böyledir. Bu şekilde eylem izleyicinin içine aktarılır.

Filmin/kitabın ilk bölümünde Alex ve çetesi üzerinden bireysel olan kötülük işlenmektedir. Londra’nın karanlık, tekinsiz sokaklarını kendine yer edinen Alex ve onun üç droogisi, sadistçe kötülük yapmaktan zevk alır; hedefinde savunmasız bir profesör ya da modern bir yazar ve karısı, ya da genç kızlar vardır. Alex ve çetesi sınıfsal bir ayrıma gitmeden önüne çıkan her şeyi yok etme psikolojisi içinde, yaptıklarının kötülük olduğunun farkındadır ve kötülüğün bireysel bir seçim olduğunu savunur.

Filmin/kitabın ikinci bölümünde ise, Alex, aralarındaki egemenlik hesaplaşması sonucu ayrılığa düştüğü çete elemanları tarafından ihbar edilir. Tecavüz ve cinayetten hapse mahkum edilen Alex’in bireysel kötülüğü yerini organize bir kötülüğe bırakır. İktidarın bekçileriyle -artık yalnız ve çaresiz bir birey konumuna düşen- Alex’i karşı karşıya gelir kaçınılmaz olarak. Başta pek de özdeşleşemeyeceğimiz saldırgan ve yıkıcı bir porte çizen Alex ile bu noktadan sonra özdeşleşmek durumunda kalınır. Filmin ilk yarısındaki mekan ve objelerin rengi solarken, müzik ritmini düşürür.

Filmdeki hapishane sahneleri boyunca Alex ve diğer mahkumların koğuş hayatına değil de iktidarın temsilcisi olan papaz tarafından ahlaki bir eğitime tabi tutulduklarını görürüz. Kitab-ı Mukaddes eğitimi alan Alex kitabı kendine göre yorumlamakta geç kalmaz. İşkence ritüelini andıran İsa ve Yahudilerle ilgili pasajlardaki işkence sahneleriyle içindeki kötüyü besleyen Alex kolay kolay teslim etmez kendini.
Daha sonra devletin denemekte olduğu sistemi inşa edecek olan deneylerden birine gönüllü olarak katılmaya karar verir. Çünkü bu sistem sayesinde mahkumiyet süresi kısalacaktır. Filmde bahsi geçen yeni hükümet suçluların bir arada tutulduğu bir sistemde ahlaki bir eğitimin mümkün olamayacağını ve hatta kötülüğün artarak büyüyeceğini iddia etmektedir. Bu yüzden hapishaneye alternatif bir çözüm önerisi olarak, kötülerin ıslah edilerek ahlaki açıdan daha iyi bireyler olmasını sağlayacak olan 'Ludovico Tedavisi' ni dayatmaktadır.
Alex, 'Ludovico Tedavisi' sonucunda, şiddeti görmeye dahi tahammülü olmayan bir kişi haline dönüşür. Alex’in düşünme yeteneği de elinden alınmaktadır bir anlamda. Suçu azaltmayı ve daha ”iyi bir toplum” olmayı ortak menfaat sayan ve “kurtarmayı” sorumluluk olarak gören devlet, suçluları ve kötülüğü hizaya getirmelidir. İnsanları ayırıp, onları homojenlik içinde, kendisine uyan bir birlik haline getirmeli, dolayısıyla bireyi ele geçirmelidir.

Hapishanenin papazının ise deneye yönelik itirazı vardır:

“İtiraf etmeliyim ki bu şüpheleri paylaşıyorum. Mesele, böyle bir tekniğin bir insanı gerçekten iyi bir insana dönüştürüp dönüştüremeyeceği. İyilik içten gelir 6655321. İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar.”

Bu yönüyle papaz bireysel olana vurgu yapar. Her bireyin bizzat kendisi olarak eylemde bulunduğunu, bireyin ahlaki etkinliğinin kendi vicdanından kaynaklandığını savunur. İnsanı otomatik bir portakala dönüştüren bu sistem karşısında ahlaki bir seçim yapılamayacağını söyleyen papaz, deneyin doktorundan ise şu cevabı alır:

“Yüksek etikle değil suç oranını düşürmekle ilgileniyoruz.”

Bu cevap Auschwitz’de görev alan, Hannah Arendt’in vurgu yaptığı şekliyle, doktor Eichmann’ı akla getirir. Dr. Brodsky de tıpkı meslektaşı gibi kendisine verilen emirlere yalnızca itaat etmiş kararlarının sonuçlarını ölçüp biçmediği banal bir kötülüğü işlemektedir.
Alex hapishaneden çıktıktan sonra filmin başında yaptığı bütün kötülüklerin simetrisi bir kötülükle karşı karşıya kalacaktır. Bunlardan en vurucusu da devletin rasyonel kötülüğünün bir devamı niteliğinde görünen polisin elinden olacaktır. Ne var ki burada ilginç olan şey, söz konusu polislerin Alex’in eski çetesinden arkadaşları olmasıdır. Eski arkadaşları tarafından darp edildikten sonra kendini karısına tecavüz ettiği yazarın evinde bulan Alex bir döngüye hapsolmuş gibidir. Yazar ve arkadaşları tarafından bu defa onların çıkarına alet olacağı bir rasyonel kötülüğe tabi tutularak intihara sürüklenir. Gözlerini hastanede açan Alex gördüğü tedavi sonucu tekrar eskiye dönmüştür.

Sadece filmi izleyenler için Alex’in eskiye dönüşü aslına dönüşü gibi yorumlansa da yazar kitapta sanki daha başka bir kötülük tanımlaması yapmaktadır. Kitapta hastaneden çıktıktan sonra yeni bir çete oluşturan Alex, bir süre sonra artık kötülük yapmak istememektedir. Sıkılmıştır ve bir aile hayal ederken kitap sonlanır. Kubrick’in Alex yorumu ise daha farklıdır. Kitabı istediği yerde keserken ontolojik bir kötülük yorumunda bulunduğu rahatlıkla söylenebilir.
ataç ikon Otomatik Portakal
kitaba 8 verdi
5 beğen · 0 yorum