up
ara

Barry Lyndon

(1975)

Barry Lyndon Konusu ve Özeti

Barry Lyndon
Başrollünde oyuncu Steven Berkoff yer aldığı, yönetmenliğini Stanley Kubrick üstlendiği film
Dram türünde izleyicisini bekliyor.Dram, Askerlik türlerinde sinema filmlerinden
hoşlanan izleyicilere hitap eden Barry Lyndon isimli filmi izlediyseniz inceleme ve replik eklemenizi unutmayın. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Süre: 184 dk
Yapım: 1975 İngiltere
Yönetmen:
Senaryo:
  • Stanley Kubrick
kişibaşınadüşenmilligelir

kişibaşınadüşenmilligelir.

@kisibasinadusenmilligelir

No:2
Yönetmen: Stanley Kubrick
Senaryo: William Makepeace Thackeray-The Luck of Barry Lyndon(Roman)
Oyuncular: Ryan O'Neal, Marisa Berenson, Patrick Magee, Hardy Krüger, Gay Hamilton, Dominic Savage, Marie Kean
Gösterim Yılı: 1975-ABD-İngiltere
İnsan denen şu garip mahlûk evvela üryan gezerdi. Yemeğini çiğ ve vahşi hayvanlar misali yerdi. Mağaralarda ağaç kovuklarında yaşardı. Sonra gökten bir taş düştü, aleti icat etti, ateşi keşfetti. Lisanı halk etti binaenaleyh edebiyat zuhur etti felsefe zuhur etti. Bilim denir bir meşgale ile uğraştı. Teknolojiyi kullandı, terakki etti. Neticede öyle bir yere vardı ki kendi türüne yabancı bir vaziyete büründü, evrimleşti. Lakin iptidai insanda da modern insanda da mevcut bulunan bazı vasıflar asla değişmedi. İlk çağda yaşamış bir adamın tahta bir çubukla taşa vurduğunda çıkan musikiden duyduğu haz ile Beethoven dinleyen modern bir musikişinasın ruhunda zuhur eden hissiyat esasında teorik olarak aynı kaldı. Köklü duyguları hiç değişmedi. Öfkesi de korkusu da sevgisi de değişmedi. İlk insan da son insan da bu dünyaya geldi kendisine bir hikâye edindi ve göçüp gitti. Bana enteresan gelen de hep bu hikâye oldu işte. Milyarlarca farklı hikâye ve bunların inişleri, çıkışları, duygularıyla birlikte oluşturdukları yekûn, blok olarak bir bakış ile ihtiva ettiği manzara, aktüel tabirle varoluş sorunsalı ya da beşerin izahı. Mesele-i azam ya da mebde ve mead problemi. Köklü ve derin bir muamma, bir o kadar da cezbedici ve gayret-i idrake muhtaç. Bunu anlattılar hep yani yitip giden bir “hikâyeyi” geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler. Sadece şairler mi? Hayır elbette; bütün bir sanat camiası bununla birlikte birçok şey anlattı.
İşte sinema sanatında da bazıları tıpkı diğer sanat dallarında olduğu gibi bu büyük meseleyi işliyor, yani bir insanın şahsına münhasır hikâyesini, bazıları ise sadece bir olayı ya da durumu anlatmakla yetiniyor. Örneğin Tarantino muhteşem diyaloglar, muazzam bir kurgu ve orijinal karakterle ile bir olayı anlatıyor ya da Lynch bir meseleyi sembolizm etkisinde sunuyor ya da Gilliam fütüristtik bir tarz belirliyor. Hepsinin kendisine has bir estetik ihtiva ettiği su götürmez lakin iş benim bakış açıma gelince anlatım epik bir biçimde, konu ise “mesele-i azamın” tahlili şeklinde olsun istiyorum. İşte bu yüzden bu filmin epilog kısmında geçen şu ifade bile izlemem için yeterli sebebi teşkil ediyor:
“Yukarıda adı geçen karakterler III. George'un zamanında yaşadılar ve kavga ettiler, iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, zengin ya da fakir, artık hepsi eşit.”
Filmin tahliline geçmeden evvel biraz Yedi Yıl Savaşlarından ve o dönemdeki Avrupa’nın içtimai ve siyasi yapısından bahsetmek iktiza eder. 1740-1748 yılları arasında Sömürgeci iki devlet Fransa ve İngiltere kolonilerin paylaşımı ve buralara hükmetme hususunda bir cidale tutuşmuşlardır. Prusya konum ve toprak kazanmak Avusturya da mevcut durumunu korumak ve etkisini artırmak maksadı ile bu savaşa iştirak etmiştir. Bu savaş neticesinde İngiltere denilen devlet ta 2. Cihan Harbinin sonuna kadar süper güç olma vasfını muhafaza etmiştir. Sömürgecilik faaliyetleri neticesinde Kıta Avrupası zenginleşmiş, henüz burjuva sınıfı ortaya çıkmasa da zengin tüccarlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Aristokrat sınıf ise kâmil dönemini bu devirde yaşamıştır. Nesillerdir serf diye tabir edilen köylü sınıfının üzerinden kazandıkları zenginlik ve bilahare kolonilerden gelen altın, gümüş vb. kıymetli madenler ile ihya olduktan sonra edebiyat, musiki, resim gibi muhtelif sanat dalları ile işte bu sınıf uğraşmıştır. Kimilerine göre aristokrat sınıfın ahlaksızlık ve zevk-ü sefa devridir bu devir. Normalde film incelemesi yapılırken yönetmen “bunu demek istemiş” ya da “şuraya gönderme yapmış” gibi bir takım farazi çıkarımlardan hazzetmeyen birisi olmama rağmen, mevzu bahis Stanley Kubrick gibi ayrıntı hastası bir mükemmeliyetçi olduğunda filmin hikâyesinin 1789 tarihinde bitmesinin aristokrat sınıfın burjuva sınıfına mağlup oluşuna bir gönderme olduğunu düşünüyorum. Bu nokta-i nazardan filmi içtimai ve siyasi tarih açısından da tahlil etmek doğru olacaktır.
Filmin Hazırlanışı
Stanley Kubrick Uzay yolculuğu 2001’i çektikten sonra klasik dönem bir savaş filmi çekmeyi planlamış. Esasında niyeti Napolyon temalı bir film çekmekmiş lakin 1970 yılında Sergei Bondarchuk’un yönetmenliğini yaptığı Waterloo filmi vizyonda başarı elde edemeyince yapımcılardan gereken desteği bulamamış ve bilahare fikir değiştirerek William Makepeace Thackeray’in 1844 yılında yazdığı The Luck of Barry Lyndon isimli romanı uyarlamaya karar vermiş. Roman “pikaresk” roman denilen toplumun aşağı tabakalarındaki düzenbaz, dalavereci ancak becerikli ve kurnaz bir kahramanın maceralarını işleyen roman türünde kaleme alınmış. Epik bir hikâye anlatımı için güzel bir seçim. Uyarlama senaryo yazıldıktan sonra filmin çekimi için kostümlerin hazırlanması, oyuncu seçimi, mekân tespiti vb. süreç üç yıl sürmüş. Kubrick bu süreçte her aşamada bizzat kendisi detaylara müdahil olmak sureti ile filmin prodüksiyonunda yer almış. Film hazırlıkları o kadar gizlenmiş ki Kubrick’in sadece 18.yy temalı bir film çekeceği biliniyormuş lakin muhteviyatı hakkında kimse bilgi sahibi değilmiş. Üç yıl süren hazırlık sürecinin nihayetinde filmin çekimleri 300 gün sürmüş. Almanya, İngiltere, İrlanda, Fransa gibi muhtelif yerlerde setler kurulmuş. Dış mekan çekimleri ekseriyetle İrlanda’ da çekilmiş. İç mekan ve salon çekimleri ise İrlanda’nın Wicklow kasabasında bulunan 18 yy dan kalma bir şato içerisinde gerçekleştirilmiş lakin bu şato film çekildikten sonra çıkan bir yangında yok olmuş ve günümüzde yerinde yeller esiyormuş. Lyndon ailesinin mülkü olan şato için ise Kuzey Yorkshire’ de bulunan 1699 yılında inşa edilen Castle Howard kullanılmış. Neticede her Kubrick filminde olduğu gibi bu filmde de mükemmeliyetçi, ayrıntıcı bir tavırla ve inanılmaz bir titizlikle çalışılmış.
Sinematografi
Filmin herhangi bir sahnesini space tuşuna basmak sureti ile dondurun; karşınıza muazzam bir tablo çıkacak. İlk izlediğinde 1975 yapımı olduğuna inanmakta güçlük çekiyor insan. Zaten Kubrick’in amacı da bu minvaldeymiş. Uzay Yolculuğu 2001 ve Shinnig filmlerinde de farklı teknikler deneyen Kubrick bu filmde anlattığı dönem itibari ile “tablo” gibi görüntüler elde etmek istemiş. Zaten yönetmen resim sanatının sıkı müptelası imiş. Barok sanat akımının resimdeki tecellisi olan stilde tablo görüntüleri elde etmeyi amaçlamış. Bilhassa 18.yy İngiliz ressamlarından William Hogarth’ın tabloları esin kaynağı olmuş. Bu sebeple görüntü yönetmeni John Alcott ile Kubrick böyle tablo kalitesinde görüntüyü nasıl elde ederiz diye düşünüp elektrik aydınlatması kullanmadan filmi çekmeye karar vermişler. Lakin teknolojik olarak bunu elde etme problemi karşılarına çıkmış. Bu problemi aşmak adına NASA’nın aya iniş esnasında çekim yapmak adına Alman Carl Zeiss firmasına özel olarak ürettirdiği dünyanın en fazla diyafram açıklığına sahip 50mm f/0,7 kameralarından üç adet sipariş etmiş. Teknik açıdan tam olarak ne demek olduğunu bilmesem de bu sinema tarihinin en hızlı objektiflerindenmiş. Bu şekilde filmin dış mekân sahneleri gün ışığından istifade edilerek iç mekân sahneleri ise tamamen mum ışığı vasıtası ile çekilmiş. Bunun neticesinde tam olarak dönemi yansıtabilen, tablo vasfında ve bir o kadar da gerçekçi sahneler zuhur etmiş. İç mekân gündüz çekimlerinde ise mekân aydınlığını sağlamak için ışıkları bina dışına konumlandırarak iç mekânı pencereden içeriye giren gün ışığı izlenimi vermek sureti ile aydınlatmış. Bu muazzam işçilik ve titizlik görüntü yönetmeni John Alcott’ a görüntü Oscarını kazandırmış zaten. Neticede sinema görsel bir sanat dalı. Bir filmi izlerken beklentilerimizden birisi de görsel bir hazzı bize yaşatmasıdır. Şahsen beni izlediğim filmler arasında görsel olarak en fazla tatmin eden film bu oldu. Benzer bir etkiyi Michelangelo Antonioni filmlerinde de yaşadım lakin konu, kurgu, senaryo vb. manalarda bir bütünlük arz eden nadir filmlerden birisi bu. Zaten Kubrick eskiden fotoğrafçıymış bu da görüntüleme tekniğine bu düzeyde hâkim olmasını açıklıyor. Ayrıca takıntılı bir insan olduğu için film çekildikten sonra yayınlayacak sinema salonlarına mektup yazıp filmin makinistlerce nasıl gösterilmesi gerektiğini ayrıntılı bir biçimde anlatmış. Cidden ilgi çekici ve enteresan bir kişilik.
Öykü ve Kavramsal Çerçeve
İki perde halinde toplam 3 saat anlatılan öyküde evvela Redmond Barry’nin ikbali ve temayüzü bilahare çöküşü anlatılıyor.
1. Perde
“1750 yılında Redmond Barry'nin (Ryan O'Neal) babasının ihtilaflı bir at satışı nedeniyle giriştiği bir düelloda öldürüldüğünü anlatır. Dul kalan eşi Belle (Marie Kean) gelen bütün evlenme tekliflerini reddeder, çünkü kendisini tamamen biricik oğluna adamıştır.
Barry, kuzeni Nora Brady'ye (Gay Hamilton) aşıktır. Nora da sürekli olarak onu baştan çıkarmaya çalışır. Ancak Yedi Yıl Savaşları başlamış, Avrupa'da savaşa taraf olmayan ülke neredeyse kalmamıştı. İrlanda'da teşkil edilen gönüllü alaylarından birinin başındaki varlıklı İngiliz subay Yüzbaşı John Quin'in (Leonard Rossiter) de Nora'da gözü vardır. Barry fakir olduğu için kuzeni tercihini mülk sahibi zengin Yüzbaşı'dan yana kullanır. Amacı bir mantık evliliği yaparak ailesine maddi destek sağlamaktır. Buna tahammül edemeyen Barry Yüzbaşıyla dülloya girer ve görünüşe göre onu öldürür. Yasal bir düello olmasına rağmen çevrenin kışkırtmasıyla kaçarak Dublin'e doğru yola çıkar.
Yolda ünlü haydut Yüzbaşı Feeney (Arthur O'Sullivan) ve oğlu Seamus (Billy Boyle) tarafından soyulur. Annesinin verdiği altınları, atını ve silahlarını kaybeden ve meteliksiz kalan Barry çaresizce İngiliz ordusuna katılır. Bölüğünde eski aile dostu, aynı zamanda düelloda şahidi olan Yüzbaşı Grogan'la (Godfrey Quigley) karşılaşır. Grogan içki sofrasında Barry'nin aslında Yüzbaşı John Quin'i öldürmemiş olduğunu, Quin'in halâ sağ olup Nora'yla evlendiğini söyler. Sahte düellonun aslında Nora'nın babası ve erkek kardeşleri tarafından, Barry'yi Nora'dan uzaklaştırabilmek için tezgahlanmış bir oyun olduğunu, Barry'nin tabancasının bilerek kuru sıkı doldurulduğunu, Quin'in öldüğünü sanan Barry'nin oradan kaçacağının ve Nora'nın Quin'e kalacağının hep önceden planlandığını anlatır.
Barry'nin birliğinin Fransızlarla girdiği bir çatışmada Yüzbaşı Grogan ölür. Bir kurye subayının üniformasını ve teçhizatını çalarak onun kimliğine bürünen Barry, Avrupa'da tarafsız kalmış tek ülke olan Hollanda'ya doğru yola çıkar. Yolda İngiltere'nin müttefiki olan Prusya askerleriyle karşılaşır. Prusyalı Yüzbaşı Potzdorf (Hardy Krüger) kısa sürede Barry'nin yalan söylediğini anlar. Ona ya bir asker kaçağı olarak kurşuna dizileceğini ya da Prusya ordusuna katılırsa bağışlanacağını söyler. Artık bir Prusya askeri olan Barry çatışmalardan birinde Potzdorf'un hayatını kurtararak onun güvenini kazanır.
1763'te savaş sona erdiğinde ona minnet borcu olan Potzdorf tarafından Prusya polisinde işe alınır, ilk iş olarak da casus olduğundan şüphelenilen profesyonel kumarbaz Şövalye Balibari'nin (Patrick Magee) emrine uşak olarak verilir. İlk tanışmalarında Balibari'nin de bir İrlandalı olduğunu anlayan Barry ona yakınlık duyar ve polis teşkilatının bir ajanı olduğunu itiraf eder. İkisi dost olurlar. Artık Potzdorf'a sürekli olarak önemsiz istihbarat gönderirken, bu arada Balibari'den de kumarın inceliklerini öğrenen Barry, kumarda hile yaparken ona yardımcı olur, kumar borcu olanları da düellolarda ödeme yapmaya ikna eder. Nihayet Prusyalı yetkililer tarafından deşifre edilen ikili sınırdışı edilirler ve gittikleri ülkelerde işbirliğini sürdürürler.
Artık bir unvana ihtiyacı olduğunu düşünen Barry, soyluların bulunduğu ortamlardan birinde Kontes Lyndon'a (Marisa Berenson) yaklaşır ve ona kur yapar. Kontes'in kötürüm olan yaşlı kocası Sir Charles Lyndon (Frank Middlemass) ölünce de onunla evlenir”
2. Perde

“1773'te Kontes'le evlenince onun soyluluk unvanı olan Lyndon soyadını alan Barry, İngiltere'de Kontes'in şatosuna yerleşerek zenginliğin tadını çıkarmaya başlar. Artık Barry Lyndon olmuştur ancak halâ kendisine ait bir parası yoktur. Üstelik Kontes'in önceki evliliğinden olan 10 yaşındaki oğlu Lord Bullingdon (10 yaşındaki halini Dominic Savage oynuyor) ondan nefret etmektedir. Kontes Barry'den de bir çocuk doğurur: Bryan Patrick (David Morley). Buna rağmen evlilik iyi yürümez. Barry sürekli olarak karısını aldatır, su gibi para harcar. Ailenin varlıkları günden güne azalmaktadır.
Birkaç yıl sonra Barry'nin annesi Belle de onların yanına taşınır ve konumunun belirsizliği hususunda oğlunu uyarır. Şayet Lady Lyndon ölecek olursa bütün miras oğlu Lord Bullingdon (Gençliğini Leon Vitali oynuyor)'a kalacak, Barry de meteliksiz kalacaktır. Annesinin önerisi bunu önlemek için bir an önce bir soyluluk unvanı edinmesi olur. Tanıdığı bir soylu olan ve bu tür işlerle ilgilenen Lord Wendover (André Morell) sayesinde sağa sola bolca para saçarak unvan peşinde koşmaya başlar. Örneğin soylulardan değersiz tabloları yüksek fiyatlara satın alır vb. Bu kadar varlıklı insanların böyle küçük şeylere tamah ettiklerini görerek şaşırır. Ama ne yapsa boşunadır, bu unvanı bir türlü satın alamaz. Lady Lyndon'ın doğum gününde, Lord Bullingdon'ın üvey babasına açıkça nefretini haykırması üzerine konukların önünde Barry üvey oğlunu gaddarca döver. Bunun üzerine Lord Bullingdon evi terkeder. Bu aleni şiddet gösterisi onu, binbir zorlukla edindiği soylu çevresinden ve güçlü dostlarından uzaklaştırır. Dost bildikleri ondan bir vebalı gibi uzak durmaktadır artık.
Barry üvey oğluna ne kadar sert davranıyorsa, zamanının büyük bölümünü ayırdığı öz oğlu küçük Bryan'a da o denli şefkatli davranmaktadır. Onun her isteğini yerine getirir. Henüz yaşı tutmamasına rağmen ona doğum günü için bir at bile satın alır. Ata babasından habersiz gizlice binen Bryan attan düşer ve birkaç gün sonra da ölür. Barry üzüntüden alkole sığınır, Lady Lyndon ise teselliyi dinde arar. Zaten evde çocuklara ders vermesi için tutulmuş bir Rahip, Peder Samuel Runt (Murray Melvin) görev yapmaktadır. Artık evi fiilen idare eden Barry'nin annesi, Lady Lyndon'ı olumsuz yönde etkilediği için Peder Samuel'i kovar. Lady Lyndon intihara bile kalkışır. Bunu haber alan oğlu Lord Bullingdon eve dönerek üvey babası Barry Lyndon'ı düelloya davet eder.
Düellonun yapılacağı ıssız bir ambarda ilk atış hakkını kazanan Bullingdon'ın tabancası bir hata sonucu boşa ateşlenir. Kurallar gereği ateş etme sırası kendisine geçen Barry, asil bir davranışla karşısında korkudan titreyen üvey oğlunu vurmaz, yere doğru ateş eder. Ancak atış sırası tekrar Bullingdon'a geçince, üvey oğul aynı asil davranışı göstermez, hakemlerin düelloyu sonlandırma teklifini geri çevirerek atış hakkını kullanır ve üvey babasını vurur. Bacağından yaralanan Barry'nin ayağı diz altından kesilir.
Barry bir han odasında iyileşirken, malikhanede idareyi ele alan Lord Bullingdon, hana gönderdiği muhasebecisi Graham (Philip Stone) aracılığıyla Barry'ye bir teklifte bulunur. Buna göre Barry, ya Lady Lyndon'dan boşanacak ve bir daha dönmemek üzere İngiltere'yi terkedecek, bunun karşılığında da ömür boyu yılda 500 Guinea nafaka alacak, ya da borçlarından ötürü hapse gönderilecektir. Hem ruhu hem de bedeni yaralanmış olan Barry, istemeyerek de olsa teklifi kabul eder, ve önce memleketi İrlandaya, oradan da eski mesleği olan kumarbazlığı sürdürmek üzere Kıta Avrupası'na geçer. Ama artık kumarda da eski hünerleri kalmamıştır”
Daha evvel de belirttiğim üzere sinema sanatında en nefret ettiğim şey bir takım sembolik çıkarımlar yaparak saçma sapan neticelere varma temayülüdür. Lakin her hikâye de kendi içerisinde bir mesaj taşır ve bize bir şey anlatmaya çalışır. Hayatı siyah ve beyaz diye iki renk şeklinde algılayan insanlar ciddi bir hata içerisindeler. Filmdeki bütün karakterler gibi Barry Lyndon da kendi içerisinde iyi ve kötü yönler barındıran bir karakter. Gençliğinde daha masum ve ulvi duygulara sahip bir şahsiyet iken filmin sonuna doğru gaddar ve unvan, para için yapmayacağı şey kalmayan bir karakter haline bürünmüş bir halde karşımıza çıkıyor. Film bittiğinde hiçbir karakteri haklı ya da haksız, iyi ya da kötü diye nitelendiremeyişimiz Kubrick’in bana göre maksadına ulaştığını gösteriyor. Sadece tarihin bir devrinden bir hayat kesiti görüyoruz ve ruhumuzda tecelli eden bir hissiyat ile baş başa kalıyoruz. Filmin başında aşkı için düelloya giren bir gence saygı duyarken filmin sonunda aynı karakterden nefret edebiliyoruz. İnsanoğlunun karşılaşabileceği hemen her duygu filmde mevcut. Para hırsı, savaş, mücadele, anne-baba şefkati, dinsel ögeler(rahip), cehalet ve ihtiras, aşk, yüce değerler, aşağılık duygular hemen hepsi müthiş bir profesyonellikle veriliyor izleyiciye. Büyük sanat eserlerinde dikkatimi çeken bir şey bu. Verilmek istenen mesaj olabildiğince yalın ve net bir biçimde veriliyor tıpkı bu filmde olduğu gibi.
Ayrıca 18.yy avrupasındaki keskin sınıf ayrımlarını ve ahlaki yozlaşmayı da film esnasında gözümüze sokulmadan görüyoruz. Kimse durduk yere 18. Asır İrlanda kırsal hayatını merak etmez ya da yedi yıl savaşları hakkında fikir edinmek istese bir kişi gözünde canlandıramaz, bir Prusya subayının gerçeğe yakın kostümlerini bilmez, ama bu film ile hepsine rahatça vakıf olabiliyoruz. Sadece bunlar da değil dönemin sanat anlayışı, savaş stratejileri, müzik kültürü vb. hususlarda epeyce fikir edinebiliyoruz.
Kubrick zaten filozof yönü bulunan bir dahi diye tanımlanıyor. Birden fazla mesajı müthiş bir sunumla verebilmesi doğal bu yüzden. Bunun neticesinde ben de örneğin David Lynch ya da Bergman’dan ziyade Kubrick’in verdiği mesajı bahsettiği konuyu anladığıma emin olabiliyorum. Büyük bir meseleyi hem şatafatlı hem de bu kadar yalın ve net anlatabilen başka bir yönetmen yok bana göre. Mesela Terrence Mallick Tree Of Life ı çekti, mesele büyük ama tam bir hayal kırıklığı. Coenleri sevmeme rağmen işi daha çok seyirciye bırakmalarını rahatsız edici buluyorum.(Örneğin Miller’s Crossing). Scorsese, Coppola ve Kubrick gibi yönetmenleri bu sebeple daha çok seviyorum.

Dış Ses
Filmlerde dış ses kullanımına meftunum ve izlediğim filmler arasında en iyi dış ses kullanımı bu filmde diyebilirim. Filmi bir anda bir roman havasına sokuyor. Sanki Dickens’ın Büyük Umutlar ya da Dumas’nın Monte Kristo Kontu romanını okuyormuş gibi hissediyorsunuz. Bir film pek nadiren edebi bir haz verir.

Müzik
Klasik batı musikisine bir türlü aşina olamayan bir insanım; lakin bu filmin müziklerine hayran olmamak elde değil. Zaten birçok sinema eleştirmenine göre sinema tarihinin en iyi soundtracklerinden birisi. Kubrick filmin genelinde yaptığı gibi müzik seçimini bizzat kendisi yapmış. Kendi ifadesine göre evvela 18.yy müziklerinden kullanmak istemiş lakin hikâyeye uygun bulmadığı için bu seçimleri yapmış. Gerçekten de bir filmin müziği hikâyesi ile bu kadar ahenk içerisinde bulunabilir. Kullandığı bazı eserler:
• George Frideric Handel - HWV 437 sayılı Re Minor Süiti'nden Sarabande,
• Johann Sebastian Bach - ("Keman ve Obua İçin Do Minör Konçerto")
• Büyük Friedrich - (Hohenfriedberger Marşı)
• Antonio Vivaldi - (Mi Minör çello konçertosu)
• Giovanni Paisiello
• Wolfgang Amadeus Mozart
• Franz Schubert (Do Majör 1 No'lu Alman Dansı, Op. 100 Mi Bemol Piyano Üçlüsü, 1 No'lu Do Minör İmpromptü)

Ödüller
• En İyi Sinematografi Akademi Ödülü - John Alcott
• En İyi Sanat Yönetimi ve Dekor Akademi Ödülü - Ken Adam, Roy Walker, Vernon Dixon
• En İyi Kostüm Tasarımı Akademi Ödülü - Ulla-Britt Söderlund, Milena Canonero
• En İyi Film Müziği Akademi Ödülü - Leonard Rosenman
• BAFTA En İyi Yönetmen Ödülü - Stanley Kubrick
• BAFTA En İyi Sinematografi Ödülü - John Alcott
• David di Donatello "Avrupa'nın Davud'u" Ödülü - Stanley Kubrick

Kubrick’in Barry Lyndon karakteri hakkında söylediği şu cümle ile sözümüzü bitirelim:
“Barry Lyndon servetini kazanacak kadar zeki fakat onu elinde tutamayacak kadar yeteneksiz bir kişiydi.”
Barry Lyndon
filme puan vermedi
18 beğen · 3 yorum
Ebru G. (@ebrug)
Çok detaylı ve bilgilendirici bir inceleme olmuş. Roman havasında okudum incelemeyi. Zaten "Dış Ses" kısmında o havaya soktuğundan bahsetmişsin. Sırf müzik kısmını görüp ve Kubrick eseri olması hasebiyle filmi geniş ve tadına varabileceğim bir zamanda izlemek için bekletiyordum. Teknik kısımlara falan da değinmiş olmanın yerindeliği ile birlikte bu faydalı inceleme için eline sağlık Sn. @kisibasinadusenmilligelir.
16.02.17 beğen cevap
kişibaşınadüşenmilligelir (@kisibasinadusenmilligelir)
Teşekkürler sayın ebru g
16.02.17 beğen cevap
Holly (@tiffany)
Selamın hello gardaş, oku oku bitiremedim, gardaş bir sinema incelemesi ancak bu kadar her yönüyle anlatılabilinir, saygı duydum. Bu filmi kesinlikle seyredeceğim.
17.02.17 beğen cevap
zeyrek

zeyrek

@zeyrek

Rahat bir koltukta şanlı savaş düşleri kurmak iyidir. Ama savaşa şahit olmak başka bir şeydir.
Barry Lyndon
filme 9 verdi, inceleme eklemedi.
0 beğen · 0 yorum
kişibaşınadüşenmilligelir

kişibaşınadüşenmilligelir.

@kisibasinadusenmilligelir

Franz Schubert
https://youtu.be/e52IMaE-3As

Tükendi gençliğim karanlıklarda,
Çılgın fırtınalarda ve yağmurlarda;
Güneş bazan açtı, kapandı derhal
Bahtımın yazgısı karanlıklarda;
Öyle harap ettiler ki gönül bahçemi
Dallar hep kırıldı, yapraklar yerde
Kuytularda birkaç meyvesi kaldı...
Charles BAUDELAIRE
Barry Lyndon
filme puan vermedi, inceleme ekledi.
17 beğeni · 1 yorum beğen ikon
Gülcan (@gulcann)
Dinledim.
28.07.17 beğen cevap
9/10
9 oy
Sence kaç puan almalı?
0
Benzer Filmler
1942
1973