up
ara

Cemile

Dünyayı yaratanın sen olduğunu ve dışındakilerin seni değil, senin onları memnun ettiğini anladığında, gördüğün, işittiğin ve dokunduğun her şeyin senin yarattığın şeylerin sonucu olduğunu anımsadığında, korkuların da son bulacak. Dünya çiğnediğin bir sakız parçasıdır, dişlerinin biçimini alır
Cemile

Cemile

@guher

Ağzı bayat suyla çalkanmış çocuklar
2009 tarihli bu etkileyici film, 19 yaşında Malik El Djebena adında Arap asıllı bir Fransız'ın, çocuk bir mahkumdan profesyonel bir çete liderine dönüşmesinin öyküsünü, Fransız hapishanelerinin ve azınlıkların ahvalinden oluşan arka planın eşliğinde anlatıyor.

Kimsesiz bir çocuk olarak ıslah evlerinde büyüyen El Djebena, polise karşı koymak suçundan aldığı 6 yıllık cezanın infazı için cezaevine girer. Korsikalı siyasi suçluların istedikleri gibi at koşturdukları hatta yönettikleri bu cezaevinde, çete lideri Cesar'ın dikkatini çekerek ayakçı olarak çalışmaya başlar. Başlangıçta Sezar'ın El Djebena üzerinde kurduğu tahakkümü merkez alan film, dakikalar ilerledikçe perspektifini El Djebena’nın zeka, şiddet ve şansın da etkisiyle kendi çetesini kurmasına doğru çevirir.

Malik El Djebena rolünde Cezayir asıllı Fransız oyuncu Tahir Rahim var. Rahim; 19 yaşında, okuma yazma bilmeyen, geleceği belirsiz ürkek bir çocuk; hayatta kalmak için başkasının canını alacak kadar çaresiz bir delikanlı; Korsikalı çete reisinin ayak işlerini yaparken her türlü aşağılanmayı gözünü kırpmadan emen bir sünger ve eline geçen her fırsatı değerlendirerek bir uyuşturucu çetesinin reisi olan gözükara suçlu rolünde aynı oranda başarılı, inandırıcı. Kim bilir belki bu başarısında, filmin henüz başındayken öldürdüğü Reyeb'in, El Djebena’ya tüm film boyunca arkadaş, sırdaş hatta kahin olarak eşlik eden hayaletinin de payı vardır.

Filmin bir başka inanılmaz oyucusu Niels Arestrup. Filmin başarısında yerçok büyük katkısı olan bu usta oyuncu; cezaevinin mavi gözlü-beyaz saçlı-sinirli-orta yaşlı Hristiyan tanrısı Cesar Luciani rolünde son derece ikna edici. Emirler veren, korkutan, hırpalayan, kendi gücüne tapan, Yahweh’in reankarnesi kıvamında ırkçılık yapan, Müslüman suçluların t.şaklarıyla düşündükleri için gelişemediklerini, bu nedenle cezaevinde söz sahibi olamadıklarını söyleyen Cesar, gerizekalı dediği suçluların cezaevinde kontrolü ele geçirdiğini ilan eden son sahnede ne hissetti acaba? Gözleriyle yanına çağırdığı peygamberi ilk kez bu çağrısına kayıtsız kaldığı için onun ayağına gitmesi gerektiğinde ve ilk yumruğu midesine yediğinde…

Film Cesar ve El Djebena’nın ilişkisini anlatırken neredeyse her zaman Cesar'ın dilini, sözcüklerini kullandı. "Artık benden korkmuyor musun? Buralarda volta atabiliyorsan seni hademe yaptığım içindir. Karnın doyuyorsa benim sayemde doyuyor. Rüya görüyorsan, düşünüyorsan, yaşıyorsan benim sayemde." diyen huysuz ve acımasız cezaevi tanrısı Cesar'ın karşısında, suçlu ve asi peygamber-kahin El Djebena çoğu zaman sustu; adam öldürmeye zorlandı, kendinin ve insanlarının aşağılanmasına katlandı, dövüldü, tehdit edildi ve filmin son sahnesine kadar susmaya devam etti. Gücü kazandığı an ise, cezaevinin kötücül Hristiyan tanrısının üzerine 2 adamını göndererek cevabını verdi.

Diğer bir önemli oyuncu, cezaevi arkadaşı, çetenin kuruluş aşamasında yardımcı, El Djebena’nın emirlerini dışarıdaki adamlarına ulaştıran sağduyulu Ryad rolündeki Adel Bencherif. Bir çete liderinin (filmin eğreltilemesine bakarsak suçlu bir peygamberin) başarılı olması için yanında mutlaka bulunması gereken, ona koşulsuz inanan ve destekleyen havari-ortak rolünde son derece inandırıcı olan bu karakterimiz, Cesar’a nazire olsun kıvamında bir kurguyla filmin sonunda testis kanserinden öldü.

Yönetmen Jacques Audiard. İlk kez bir filmini seyretmiş olsam da senaryoyu yorumlama tarzını, kamera açılarını ve oyuncuyu güçlendiren duruşunu sevdim.

Filmde etkileyici pek çok sahne vardı, ama beni en çok; El Djebena’nın tek başına bir arabaya atlayarak silahla 4 kişiyi öldürdüğü sahne etkiledi. Silah sesleri, El Djebena’nın nefes alıp verişi ve bir cesedin altındayken mutlu bir şekilde gülümseyerek gökyüzüne bakışı unutulmazdı.

İyi senaryo, inandırıcı oyuncu performansları, tanınması gereken bir yönetmenin dozunda şiddet ve dramla yarattığı gerçekçi suç dünyasını izlemek isteyenler için iyi bir tercih olacaktır. Şimdiden iyi seyirler.
Yeraltı Peygamberi
filme 9 verdi
13 beğen · 6 yorum
zemberek kuşu (@zemberekkusu)
En beğendiğim filmler arasındadır, bu film. İncelemenizi çok beğendim. Benim içinde en etkileyici sahne malik’in öldürdüğü adamla konuşma sahneleri ve adamın içtiği sigaranın kesik boynundan sızması olmuştu.
09.01.19 beğen 2 cevap
Batuuu (@batuuu)
merak ettim filmi simdi:)
09.01.19 beğen 1 cevap
yeni.BAŞTAN (@yenibastan)
İzliyeceğim..
09.01.19 beğen 1 cevap
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
[silindi]
09.01.19 beğen 1 cevap
Cemile

Cemile

@guher

Gülersen dünya seninle güler, ağlarsan tek başına ağlarsın.
Aynı isimli Japon mangasının Güney Kore uyarlaması olan film, tarih kadar eski iki olgu üzerine kurulmuş; intikam ve ensest aşk. Yasak, yasak olduğu kadar da naif bir aşkın akıbeti üzerinden intikamın anlatıldığı film; karısından ve kızından koparılarak 15 sene boyunca bir odada, dünyadan izole bir şekilde tutulan Oh Dae-Su’nun; başına gelenlerin nedenini, dokunduğu her şeyi harap eden bir öfkeyle araştırması, bu arada genç bir kızla karşılaşarak ona aşık olması ve filmin sonunda öğrendiği gerçekler karşısında yaşadığı trajik yıkımı anlatıyor. Adı O-di-su şeklinde telaffuz edilen kahramanımız film boyunca yaşadıklarıyla, başka bir trajedinin başkahramanı olup, adı ensestle özdeşleşen talihsiz Kral Oedipus’a selam çakıyor.

Başrol oyuncumuz Min-Sik Choi. İlk sahneden başlayarak kontrolsüz, ağzı bozuk, bıçkın Oh Dae-Su'yu hakkını vererek oynuyor. Yağmurlu bir akşamda, bir kadına sarkıntılık yaptığı iddiasıyla karakolda beklerken yaptığı saçmalıklar, karakteri hakkında ilk bilgileri veriyor. Ve karakol çıkışında, mor bir şemsiyenin gizemi altında kayıplara karışan Oh Dae-Su'muz kendini birdenbire bir odada bulup, orada kaldığı 15 sene boyunca başına gelen bu “şey”in nedenini anlamaya çalışıyor. Sıradan otel odası konforunda bir mekanda yaşarken dünyaya dair herşeyi, bu arada karısının öldürüldüğünü, kendinin bu ölümden sorumlu tutulduğunu televizyondan öğreniyor. Film boyunca Min-Sik Choi’nin gözlerine, dudaklarına, yüzündeki çizgilere, gövdesine sinen öfkeyi, korkuyu, çaresizliği ve nefreti izliyoruz.

Film, başlangıçta Oh Dae-Su’nun öyküsü üzerinden ilerleyecek gibi görünse de kareler ilerledikçe onun yaşadıklarının aslında başka bir trajedinin sonucu olduğunu, senaryoda iç içe geçmiş intikam ve ıstırap halkalarının bulunduğunu öğreniyor, bu intikam öyküsünün sabırlı ve kederli kurgucusu Lee Woo Jin ile tanışıyoruz. Yoo Ji-Tae’nin canlandırdığı bu karakter filmin kötü kişisi gibi görünse de, senaryonun temelini oluşturan kişisel trajedisi, onu seyircinin öfkesinden koruyarak sempati kazanmasına neden oluyor.

Filmde, açık arayla, en çok etkilendiğim öğe müzikleri oldu. Senaryonun ruhuyla inanılmaz uyumlu, sahnelerin etkisini derinleştirip duygularınızı yoğunlaştıran müzikler filmi başka bir boyuta taşıyor. Çaresizliği, öfkeyi, korkuları, aşkı... filmin mayasında yer alan tüm duyguları alıp notalara dökmüşler gibi, sözcükler yetersiz kalmış da enstrümanlar duyguları aktarma görevini üstlenmiş gibi. Filmi tekrar izler miyim, bilmiyorum, ama soundtrack uzun zaman hayatımın arka planında çalacak gibi görünüyor.

Film, şiddeti görsel bir şölen haline getirerek hatta bazen karikatürize ederek kullanmış. Anladığım kadarıyla seyirci de genel olarak şiddetin yoğun kullanıldığı sahneleri beğenmiş ancak beni en çok etkileyen ve tekrar tekrar izlediğim sahne birkaç saniyelik, küçücük bir an: Kızının gerçekleri öğrenmesini istemeyen Oh Dae-Su “Gerekirse senin köpeğin olurum.” deyip dizlerine kapanırken Lee Woo Jin’in elini çekmesi ve bu sırada düşmanının saçlarını hafifçe okşaması… Saçları incitmeden, hafifçe okşayan o elin görüntüsü filmin insana dair felsefesini daha iyi anlamamı, onu daha çok sevmemi sağladı.

Oldboy kesinlikle etkiyici bir film, seyircisini neredeyse ilk andan başlayıp filmin sonuna kadar derinliğini an be an artıran bir tür transa sokuyor. Hangi nedenle, kim tarafından başlatıldığı belli olmayan bir intikam oyununu, ensest gibi son derece hassas bir konuyla neredeyse mükemmel şekilde harmanlayarak anlatan senaryonun; ne yaptığını bilen yönetmen-yetenekli oyuncular ve efsanevi müzik üçgeninden doğan güçlü kimyayla kotarıldığı sürükleyici bir yapım olmuş.
İhtiyar Delikanlı
filme 8 verdi
15 beğen · 5 yorum
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
Güzel inceleme ama bir Kore filmi bu kadar övgüyü nasıl hak etmiş, şaşırdım. Bir baksam mı, bilemedim. (Önyargının aguşunda beynini dinlendiren Proton)
04.01.19 beğen 1 cevap
Lethe (@thelethe)
Çok güzel bir inceleme sanırım en kısa zamanda bakacağım, teşekkürler.
04.01.19 beğen 1 cevap
Cemile

Cemile

@guher

Janus'un Kapısı
Havaya atılan bir sopa ve bu sopanın ucu hangi yönü gösterirse göstersin o tarafa gidecek kadar hayatını kontrol etmeyi bırakmış efendisiz bir samuray olan Sanjuro Kuwabatake’nin öyküsünü anlatıyor film.

Sopanın ucunun gösterdiği yönde ilerleyen Sanjuro bir kasabaya ulaşır ve daha ilk andan kasabadaki yozlaşmanın, güç savaşlarının ve tarafların zaaflarının farkına varır. Belki bir handa, bir parça pirinç yiyip sake içtikten sonra yoluna devam edebilecekken, hancının anlattığı olaylar, Sanjuro'nun kasabada kalmaya karar vermesine yol açar. Sanjuro'nun, bu durumu şaşkınlıkla karşılayan hancı Gonji’ye söylediği sözler filmin akışı hakkında ipucu verir: “Burayı sevdim. Burada bir süre kalacağım. Köy ölmeyi hak eden insanlarla dolu.”

Filmin öyküsü kadim; bir tarafta güç tutkusu, elde edilen erkin kötüye kullanılması, kural tanımazlık ve yozlaşmanın kucağında yaşayan mafyavari örgütler; diğer tarafta ise bir kahramanın kişiliğinde kendini bulan kötüyle mücadele etme misyonu. Ancak bu misyonu üstlenen kahramanımızı, Amerikan filmlerindeki kusursuz, cilalı, zaafları ve kusurları olmayan suni tiplerle karıştırmayın. Toshiro Mifune gibi son derece geniş oyunculuk portföyüne sahip bir oyuncunun canlandırdığı
Sanjuro, modern zamanların "mekik diplomasisi" olarak adlandırdığı bir yöntemi uygulayacak kadar zeki, aynı anda iki tarafı idare edip, ikisini de onların yanında olduğuna inandıracak kadar sinsi, kocasının kumarda kaybettiği bir kadını, oğluna kavuşturmak için, 6 kişiyi gözünü kırpmadan öldürecek kadar gelenekçi biri. Çok yönlü bir karakter olduğunu söyleyip bu muhteşem karakter hakkında konuşmayı keseyim.

Yönetmen Akira Kurosawa. Duygu ve düşünceleri sözcüklerden daha çok resimlerle anlatan bir yönetmen; resimleri (filmleri) aktarım konusunda pek çok yazarın sözcüklerinden daha güçlü. Kurosawa; her sahnenin bir tablo olduğu duygusunu yaşatan, efsane kamera açıları kullanan, sahnelerinin derinliğinde yitip gidebileceğiniz, arka planda varlığını her daim hissettiren Japonya doğasına karşı hissettiği aşk ve saygıyı size mutlaka aktaran muhteşem bir göz, titiz bir akıl, mizah duygusu gelişmiş bir ruh. Filmlerde mizahı; bazen sözcüklerle, bazen oyuncuların jest ve mimikleriyle bazen de sahnelere eklediği doğal ögelerle yaratıyor. Genelde dramatik konuları işlese de altta hep bir gülümsemenin, hayatı çok da ciddiye almamanın gerektiğine dair bir duygunun varlığını hissediyorsunuz. En önemlisi de filmlerinde hiçbir şey yapay gelmiyor. Sahneler, oyuncular, cümleler, renkler, sesler... hepsi sanki ezelden beri oradaymışçasına gerçekler; sanki hep orada kalacaklar da biz sadece 2 saat boyunca bir oluşun izleyicisi olmuşuz gibi.

İyi oyuncuların yarattığı güçlü karakterler, siyah beyazın tablo kıvamında görüntüler yarattığı sahneler ve Kurosawa'nın sihrinin tadına varmak için iyi bir tercih olacaktır. Kurosawa'lı günler dilerim.
Yojimbo
filme 9 verdi
10 beğen · 2 yorum
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
[silindi]
02.01.19 beğen 1 cevap
yeni.BAŞTAN (@yenibastan)
Burada önerilen flimlere bakıyırum ve çoğunu iyiki izledim diyip içten teşekkür ediyorum üyelere ... sizin önerinizi de kayda aldım.. 🙋‍♀️
02.01.19 beğen 1 cevap
Cemile

Cemile

@guher

İyinin ve kötünün gölgesinde.
Akira Kurosawa'yı, yönetmen olarak gücünü fark eden bir seyircinin minnet duygusuyla severim. Dokunduğu senaryoları bir büyücü edasıyla canlandırma yeteneğini, her sahnedeki titizliğini, detaylara gösterdiği özeni, oyuncularına sadakatini, kullandığı renkleri, sesleri... O'nu sevmek için çok düşünmeme gerek yoktur, nedenleri beni yormadan sunuverir. Filmlerini izlerken neredeyse duyu organlarımın tamamının saldırı altında olduğunu, hepsinin bu saldırı karşısında dirildiğini, nefes aldığını hissederim. G.G.Marquez'in yönetmen halidir gözümde. Sair zevatın filmlerini izlerken olduğu gibi, tembellik yapma şansım ya da hakkım yoktur, her sahne, sahnedeki her renk, mimik, ses, detay dikkatimi çeker. Bu Kurosawa'nın benim üzerimdeki etkisidir.

Tüm Kurosawa filmleri içinde beni benden en çok alan, her izlediğimde önce ruhumu yaralayıp sonrasında sevecenlikle yaralarımı onaran, her sahnesinin her karakterinin gerçek olduğuna beni yüzde yüz ikna eden bu 3 saatlik muhteşem destandır. Evet muhteşemdir, her yönüyle etkileyicidir; oyuncu seçimiyle, sahne yönetimiyle, kurgusuyla, çekim alanlarının kullanımıyla, yaratılan karakterlerin ikna ediciliğiyle, pek çok farklı duygunun dibine kadar aktarılmasıyla, o kadar az imkanla çekilmesine ragmen bu kadar güçlü bir film olarak ortaya çıkmasıyla... her şeyiyle...

Film 1600'lü yıllarda Japonya'da geçen bir olay hakkında. Tarımla uğraşan bir köyün halkı, ürünlerin toplanmasını takip eden dönemde kendilerini soyma ihtimali olan haramilerden korunmak için Samuray tutmaya karar verir. Karın tokluğuna köyü korumaya ikna edilen 7 samuray köye gelir ve saldırıya karşı halkı hazırlamaya başlar... Ve sahneye Kurosawa sihri çıkar.

Kurosawa pek çok filminde aynı oyuncuları kullanmış; yönetmenin ve oyuncunun birbirini bu kadar iyi tanıması, ne istediğini, sınırlarını ve yeteneklerini biliyor olması ortaya çıkan ürünün kalitesini en üst seviyeye taşımış. Genelde ifadesiz simalarıyla tanınan bu çekik gözlü arkadaşlarımız, haklarındaki u önyargıyı ortadan kaldırma gayretiyle inanılmaz performans sergilemişler. Beni en fazla etkileyenler; Rashomon'da soyguncuyu canlandıran Toshino Mufine ve yine aynı filmde tanığı oynayan Takashi Shimura oldu. Bu iki oyuncunun mimikleri, beden dilleri, rol hakimiyetleri filmin etkisini yoğunlaştırdı. Ve fakat bu oyuncular dışında görev yapan diğer tüm oyuncular da şahaneydi.

Film seti olarak dağların eteklerinde bir köy kullanılmış, siyah beyaz bile olsa görüntüler o kadar güzel, manzara o kadar etkiyici ki, renkli hale dönüştürüldüğünde nasıl olur diye düşünmeden edemedim.

Japonya'nın muhteşem doğası eşliğinde, Kurosawa'nın sihirli yönetmenliğini, oyuncuların üst düzey performanslarıyla taçlandırılan iyi bir senaryoyu kaçırmak istemeyenlerin mutlaka izlemesi gerekiyor. Pişman olmayacaksınız.
Yedi Samuray
filme 10 verdi
9 beğen · 4 yorum
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
[silindi]
31.12.18 beğen 1 cevap
lila (@nenuphar)
“Çoğu zaman, sadece konuşmak bile rahatlatır.” filmle ilgili eklediğiniz repliklerden biri. Öyle gerçekten. Emeğinize sağlık, güzel bir inceleme.
01.01.19 beğen 1 cevap
Cemile

Cemile

@guher

Gerçek mi? Kime göre?
Yazar Ryunosuke Akutagawa'nın kitabından uyarlanmış 1,5 saatlik bir Akira Kurosawa filmi. Siyah beyaz çekilen, dönem sinemasının tipik özelliklerine sahip Rashomon, Kurosawa filmlerinin temel karakteri olarak arka planda varlığı sürekli hissedilen ses ve manzaralarla zenginleştirilmiş. Film 7 oyuncu ile 3 ayrı sahnede çekilmiş.

İlk sahne; bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan korunmak için yarısı yıkılmış bir harabeye sığınan 3 kişiyle başlar. Film boyunca bu üçlünün göründüğü her sahnede yağmur durmaksızın yağmaya ve 4. kişi olarak seyircinin zihnini meşgul etmeye devam eder. Yağmur bitene dek bir arada kalmak zorunda olan bu 3 kişi, o gün mahkemede olan bir olay hakkında konuşmaya başlarlar: Ormanda bir haydut saldırısı meydana gelmiş, kadın tecavüze uğrarken koca öldürülmüş, oduncu durumu görüp yetkililere haber verince saldırgan yakalanmış ve yargılama yapılmıştır.

Peki filmi, anlattığı öykünün sıradanlığından kurtarıp anlı şanlı "Rashomon" yapan şey nedir? Gerçeğin tek yüzüne aşina biz insanlara, aynı olayın 4 ayrı yüzünü, gerçek olarak, aynı inandırıcılıkla sunması olabilir cevap. 4 ayrı ağızdan anlatılır konu; olayın ormanda geçmesi, karakterlerin kimliği, kocanın ölmesi, kadının tecavüze uğraması gibi bazı temel kabuller dışında birbirinden son derece farklı gerçekler aktarılır. Olayın gerçekte nasıl olduğu çok da önemli değildir sanki; olay, onu gören gözlere, değerlendiren beyinlere ulaştığında biçim ve içerik değiştirmektedir. Her tanık olayı kendinde bıraktığı izlenimler üzerinden anlatırken, seyirci 90 dakika boyunca gerçekliğin göreceliğinde meraklı bir seyahat yapar.

Karmaşık bir senaryo, seyirciyi zorlayacak geçişler, farklı zaman dilimlerine yayılmış takibi zor bir öykü ya da derinleştirilmiş karakterler yok. Ne var derseniz kişiden kişiye değişen gerçeklik algısı var, gerçekliği içine alarak yeniden yaratan insan var, bireysel değerlendirmenin gerçeklikte açtığı derin yarıklar var, siyah beyaz renk tonlarıyla yaratılan muhteşem sahneler var ve en önemlisi duygularınızı yönlendiren sesler var derim.

Venedik Film Festivali'nde büyük ödül almış bu güzeller güzeli Japon filmini izleyin, izlettirin. Muhteşem Akira Kurosawa'yı tanıyın, pişman olmayacaksınız.
Rashomon
filme 9 verdi
13 beğen · 2 yorum
kbdmg (@kbdmg)
Bir zamanlar bu sitede asım mavzer, piyer bir de beyhude vardı, bu film üzerine sabaha kadar konuşabilirlerdi. Bense ancak hayal meyal hatırladığım bir bilgi verebilirim. Kameranın güneşe karşı kullanıldığı ilk film de buydu herhalde.
30.12.18 beğen 2 cevap
Cemile

Cemile

@guher

Argumentum Ad Populum
Ölümsüz (Z); yazar ve diplomat Vasilis Vasilikos’un sürgünde yazdığı, aynı isimli kitaptan sinemaya uyarlanmış. Gerçek bir olaya dayanan kitabın ve filmin ana karakteri olan Grigoris Lambrakis, Almanya’nın Yunanistan’ı işgali sırasında direnişçiler arasında yer alan bir doktor. İlerleyen zamanlarda Demokrat Sol Parti’den milletvekili seçilerek siyasete atılan Lambrakis, barış ve demokrasi için yaptığı tek kişilik yürüyüşlerle de tanınır. Amerika’nın Yunanistan’a nükleer füze yerleştirmesi aleyhine 22 Mayıs 1963’de, Selanik’te yaptığı konuşmanın hemen ardından, iki kişinin saldırısına uğrar ve hastanede geçen 5 günün ardından hayatını kaybeder. Yapılan araştırma; olayın arkasında Yunanistan’ın üst düzey asker, polis ve siyasilerinin bulunduğunu ortaya çıkarsa da 1967’de olan darbe, suçluların layık oldukları cezaları almalarını engeller.

Filmin açılış sahnesi düşündürücü: İlk etapta göğsü madalya dolu, bir grup sıkılan, esneyen, dikkati dağılmış orta yaşlı üst düzey devlet görevlisine, küfle mücadele konusunda bilgilendirme yapan bir adam görsek de devamında olay başka bir boyuta taşınır: Asma ağaçlarını küften korumak için alınacak tedbirler, polis şefinin dilinden birdenbire, muktedirlerin dini inançlarını ve medeniyetlerini tehdit eden “izm” lere karşı alınacak tedbirlere dönüşür. Polis şefi; statükoyu ve iktidar sahiplerinin gücünü koruyan değerleri tehdit eden özgürlükçü düşünceleri küfe; bu düşüncelere karşı mücadele edenleri ise hastalıkla savaşan sağlıklı antikorlara benzetir. İlerleyen sahnelerde bu sağlıklı antikorların, polis şefinin emriyle hareket eden CROC (Kralcı Hristiyan Örgütü) adıyla örgütlendirilmiş ve devlet tarafından kullanılan gizli bir örgüt olduğunu öğreniriz.

Filmin sonundaysa ekrana, askeri rejimin yasakları düşer teker teker. Uzun saç, mini etek, Rus usulü kadeh kaldırma, grev, Sofokles, Euripides, Tolstoy, Aristoteles, Ionesco, Sartre, Alpee, Pinter, basın özgürlüğü, sosyoloji, Beckett, Dostoyevski, modern müzik, modern matematik, pop müzik… Ve eski Yunanca’da “Yaşıyor” anlamına gelen “Z” harfi.

Siyasi filmlerin usta yönetmeni ve sevgili muhalif Costa Gavras’ın senarist ve yönetmen olarak zenginleştirdiği muhteşem bir film Z. 1969’da çekilen filmin; üzerinden geçen onca zamana rağmen, işlediği konu ve oluşturduğu atmosferden kaynaklanan etkisi hiç azalmamış. Bu kısmen Costa Gavras’ın yönetmenliğinden, kısmen senaryoda gerçekçi bir şekilde işlenen konunun her daim diri olmasından, kısmen seçilen efsane oyunculardan, kısmen de Mikis Teodorakis’in film boyunca izleyicinin duygularını güçlendiren, yönlendiren müziklerinden kaynaklanıyor. Film ilk andan itibaren yarattığı tempoyu hiç düşürmeden 2 saat boyunca; sürükleyici kurgu ve sekanslar eşliğindeki düşündürücü diyaloglarıyla taşkın bir su gibi ilerliyor.

Oyuncu seçimi çok iyi. Ana ve yan karakterler özenle seçilmiş. Zarif duruşu, etkileyici oyunculuğu ve yumuşacık bakışlarıyla Yves Montand “ölümsüz” Grigoris Lambrakis rolünde nefes kesici. (Çok severim kendisini, tarafsız olamayacağım) Kısacık rolüne rağmen göründüğü her sahnede unutulmaz bir performans sergiliyor.

Jean-Louis Trintignant; Lambrakis’in ölümünü araştıran sorgu yargıcı rolünde her zamanki gibi. Delilleri karartan, olayın kaza olduğu yönünde bir algı yaratamaya çalışan muktedirlere ve onların tehditlerine karşı, boyun eğmeden ilerlerken sakin, abartısız, inandırıcı.

Uzun zaman önce bir festival kapsamında seyrettiğimde nefesimi kesmişti Z, etkisinden kurtulamamıştım. Aradan geçen zamanda ben değiştim ama Z’nin yaşattığı duygular aynı kaldı. Tekrar ve tekrar izlenecek, dersler alınacak, üzerinde düşünülecek, tartışılacak korkunç etkileyici bir film. Şimdiden iyi seyirler.
Ölümsüz
filme 9 verdi
11 beğen · 2 yorum
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Kitabı güzeldi film izleme özürlüyüm ben. Bu film sırada bakalım.
12.12.18 beğen 1 cevap
Cemile

Cemile

@guher

Hayat, aklın geçirdiği bir evredir.
Woody Allen’ın 70’li ve 80’li yıllarda çektiği filmlerini çok seven ve tekrar tekrar seyreden bir izleyici olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Zelig, Woody için bile sıradışı. Belgesel, daha doğrusu dökümanter bir film tadında olan Zelig, gerçek bir olaya dayanıp dayanmadığı konusunda kafa karıştırıyor. Siyah beyaz çekilen ve Zelig’in bir bukalemun gibi, kendi dışında her şey olarak, insanların arasında dolaştığını gösteren sahneler o kadar gerçekçi ki, bunların orijinal bir çekimden alınıp kullanıldığına ikna olmak kolay.

Film, Zelig adında bir adamın hayatından belli bir dönemi, dokümanter bir izlence kıvamında, gerçekçi arka plan ve etkileyici sekanslarla sunuyor. Halihazırda olduğu kişinin ailesi ve toplum tarafından kabul görmemesi üzerine, beyaz sürü içinde kara koyun olduğunun ayırdına varan kahramanımız ilginç bir yetenek geliştiriyor: Kendi benliğini baskılayarak başka benliklerde bir göçebe formunda yaşama, girdiği sürünün rengini alma. Bir karbon kağıdı gibi, insanların temel ayırıcı özelliklerini kopyalayıp neredeyse istençsizce kullanabiliyor. Bir an, Boston aksanıyla konuşan Cumhuriyetçi bir Aristokrat tavrında etrafta süzülürken bir an sonra onu, evin mutfağında çalışanların yanında, Demokrat bir alt tabaka insanı gibi gırtlaktan konuşurken görüyorsunuz. Çinliyle Çinli, zenciyle zenci, şişmanla şişman olabilen kahramanımız, insanlarca kabul görmek, aynılaşarak görünmez olmak için bir bukalemunmuşçasına fiziksel özellikleri üzerinde oynuyor ancak bukalemundan farklı olarak muhatabının sadece fiziksel özelliklerini değil bilişsel özelliklerini de kopyalama marifetine sahip.

Zelig aslında tanıdık bir tip, çevremize dikkatli bakarsak benzerlerini görme ihtimalimiz oldukça yüksek hatta belki de son dönem insanların çoğunluğu ucundan kıyısından Zelig: Olduğu kişinin değersizliğinden kaygılanan; insanlarca sevilmek, kabul görmek, onaylanmak için sosyal paylaşım sitelerinde oluşturduğu simule kimlikler ardına saklanan pek çok kişi…

Filmin diğer önemli karakteri yetenekli Mia Farrow’un canlandırdığı Dr. Flecther. Başlangıçta Zelig’i anlamak için devamında ise onu tedavi etmek için onu hipnotize eden Dr. Flecther, izleyenlere bu garip olayın analizini sunan asıl kişi. Dr. Flecther’ın sorduğu “Neden yanında bulunduğun insanlara benzediğini söyler misin?” sorusuna Zelig’in verdiği cevap aslında son derece anlaşılır: Güvende olmak, diğerleri gibi olmak, kabul görmek, onaylanmak ve en önemlisi sevilmek. Ve filmin devamında Zelig’in amacına ulaştığını görürüz: Neredeyse bir pop ikonu haline gelir kahramanımız; adına şiirler, şarkılar yazılır, plaklar basılır, hayatı sinemaya uyarlanır hatta küçük bibloları yapılarak halkın beğenisine sunulur. Ancak bukalemun insan olmanın şöyle bir sıkıntısı vardır; yanınızdaki kişilerin kim olduğu sizin geçici kimliğinizi de belirlemektedir. Yani yanınızda bir SS subayı varsa kaçınılmaz olarak Alman Nasyonal Sosyalist Partisi’ne kaydolup Hitler yandaşı bile olabilirsiniz.

Film, tipik Woody Allen mizahının tüm özelliklerini taşıyor. Bunun yanına, etkileyici bir kurgu, inandırıcı görüntüler, iyi oyunculuklar geldiğinde izlenmemesi için bir neden kalmıyor. Şimdiden iyi seyirler.
Zelig
filme 8 verdi
6 beğen · 0 yorum
Cemile

Cemile

@guher

Mens Rea
Film, Hitckock’un “Rope” da kullandığı sahnenin bir benzeriyle açılır; cinayet. Filmin sonu diyebileceğimiz olayı en başından öğrensek de merakımız ortadan kalkmaz, tam tersine olayları bu noktaya getiren olguları daha bir merak ederiz. Tecavüze uğrayarak öldürülen karısının intikamı almak isteyen bir adamın öyküsünü izleyeceğiz diye başladığımız yolculuk, kendinden gizlediği gerçekle karşılaştığında kabullenmek yerine unutmanın rahatlatıcı kollarına teslim olan eski sigorta müfettişi Leonard’ın gözünden anlatılır. Karısının tecavüze uğramasından önceki hayatını hatırlayan, ancak o andan sonraki dönemde yeni hatıralar oluşturmayan, hafızası 15 dakikadan fazla olmayan bir adamdır Leonard. Tek amacı, karısını öldürdüğünü düşündüğü katili bulmak olsa da hastalığı yüzünden bu pek de kolay olmayacaktır. Katili bulmakta kararlı olan Leonard, yakın geçmişi hatırlatmak için insanların ve mekanların polaroid fotoğraflarını çeker, insanlarla ilgili düşüncelerini kağıtlara yazar, gerçek olarak belirlediği durumları vücuduna dövme yaptırır.

Bir Nolan Kardeşler klasiği olan Memento, “Akıl Defteri” olarak Türkçeye çevrilse de orijinal adı filmin konusunu ifade etmekte daha başarılı. Filmde düz olarak ileriye doğru akan, alışılmış zaman kurgusu yerine, içiçe geçmiş zaman dilimleri kullanılması, başlangıçta standart intikam filmlerinden çok farklı senaryosu yokmuş hissi veren eseri klasikler arasına yerleştiren unsurlardan sadece biri. Tersten anlatılan hikayede zaman kurgusu; bir sahnenin başı, bir önceki sahnenin sonu olacak şekilde yapılmış.

Film telefonla konuşma sahnelerinde siyah beyazken diğer sahnelerde renkli. Senaryo etkileyici, sekanslar, sahneler, resimler bir Amerikan filminden beklenmeyecek güzellikte, Guy Pierce kafası karışık sigorta müfettişi Leonard rolünde inandırıcı. Zaman kurgusunu çözer ve kendinizi akıp giden sahnelere teslim ederseniz fazlasıyla keyif alacağınız bir film. Üstelik, anlatılmak için yola çıkılan konu ile gerçeğin birbirinden ne kadar farklı olduğunu gördüğünüzde aldığınız keyif çoğalacak.

Memento, mutlaka etkisinde kalacağınız hatta daha önce izlemediğinize hayıflanacağınız bir film. Şimdiden iyi seyirler.
Akıl Defteri
filme 8 verdi
10 beğen · 0 yorum
Cemile

Cemile

@guher

Tanrı Kumarı
Rohmer'in 6 filmlik "Ahlak Hikayeleri" serisinin 4. filmi. Siyah beyaz olarak çekilen filmde 1,5 saat boyunca yolları bir şekilde kesişen 4 karakterin öyküsüne konuk oluyorsunuz.

Ana karakter Jean Louise, uzun yıllar yurt dışında yaşadıktan sonra Fransa'ya dönen bir mühendis. Dünyayı bir istatistikçinin gözüyle değerlendiriyor ve bu yönden Pascal'ın "Tanrı Kumarı" metaforunu anlamasını son derece olağan buluyoruz. Kendini, Katolik bir ailenin Katolik oğlu olarak tanımlasa da ideal bir mümin olma düşüncesi yok; filmin pek çok yerinde, yurt dışında kadınlarla yaşadığı ilişkilerden dem vurarak, aslında ne kadar özgür ruhlu olduğu imasında bulunuyor. Aşkın zamanla ortaya çıktığına inanan JL, aynı inanca sahip kadın ve erkek arasında aşkın ortaya çıkma ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşündüğünden evlenmeyi istediği kadının kesinlikle Katolik olması gerekiyor.

Vidal, JL'nin uzun yıllardır görüşmediği okul arkadaşı, üniversitede felsefe öğretmeni. JL'nin ilk kez gittiği bir kafede tesadüfen karşılaşan ikili, filmin merkezini oluşturan bir konuşma yapıyorlar. Bu konuşma izleyiciyi; bir filmin seyircisi olmaktan çıkarıp bir kitabın okuyucusu haline getiriyor. Filmin en iyi sahnesi, çok sağlam ve akıl kaşıyıcı...

Maud, Vidal'in arkadaşı. JL'nin yetiştiği ortamın tam tersi bir ortamda büyümüş, inançsız, boşanmış bir diş hekimi. Hesapçı JL'nin aksine; içinden geldiği gibi davranan, anı yaşayan bir kadın.

Film temelde bu üçlünün hayatı, inançları, düşünceleri sorgulaması üzerine kurulmuş. Döneminin özelliklerini yansıtan filmde özellikle JL rolündeki Jean-Louis Trintignant muhteşem. Gözlerindeki hesapçı ve mesafeli bakış, tedirgin ve onay ihtiyacı hissettiği anlardaki beden dili, role hakimiyeti anlatılır gibi değil.

Sakin, abartısız, sahne geçişleri doğal, oyuncuları güçlü, karakterleri iyi çizilmiş, felsefe kitabına giriş kıvamında senaryosu olan güzel bir Fransız filmi. Bu türü ve dönemi sevenler için iyi bir tercih olacaktır.
Maud'la Bir Gece
filme 8 verdi
2 beğen · 0 yorum
Cemile

Cemile

@guher

Sosyopat mı, üstün insan mı?
Film 1924 yılında ABD’de meydana gelen, uzun zaman halkı ve basını meşgul eden bir olaya dayanıyor. 18 yaşında üniversiteyi bitirecek kadar zeki olan Leopold ve Loeb adlı iki üniversite öğrencisi, kiralık bir arabayla kaçırdıkları 14 yaşındaki Robert Franks’ı kafasına vurup ağzını bir tıkaçla kapatarak öldürürler. Bedeni kimyasallarla yakarak ortadan kaldırmaya çalışan ancak başaramayarak bir yere atan ikili, telefon ve mektup yoluyla maktulün ailesinden fidye isteseler de önce cesedin bulunması devamında da cesedin atıldığı kanalda Leopold’un gözlüğünün ortaya çıkmasıyla yakayı ele verirler. Cinayeti işlediklerinde 19 ve 20 yaşlarında olan L ve L, 23 yaşından küçük olduklarından çocuk olarak yargılanır, idam cezası almaktan kurtulur ve ömür boyu hapse mahkum edilirler. ADB’de yüzyılın cinayeti olarak adlandırılan olayda katillerin, Nietzche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt eserinden etkilendikleri ileri sürülür. Tabiidir ki; bir kitabın bireylerin eylemlerini etkileyerek fail haline getirilmeye çalışıldığı ne ilk ne de son olaydır bu.

Rope, Hitchcock’un ilk renkli filmi. Patrick Hamilton’ın yukarıda anlatılan olayla ilgili, aynı isimli eserinden uyarlanan film; kendilerini geleneksel ahlak kurallarının üstünde gören, öldürmenin de yaratmak kadar yaratıcılık gerektirdiğini düşünen iki öğrencinin, bu düşüncelerini kanıtlamak amacıyla, sanatsal, planlı ve kusursuz olduğunu düşündükleri bir cinayet işlemelerini ve devamında yaşananları anlatıyor.

Film, katil ikili Philip ve Brandon’ın, eve davet ettikleri David Kently isimli arkadaşlarını bir halatla boğarak öldürme sahnesiyle açılıyor. Katilin kim olduğunun son ana kadar bilinmediği standart gerilim filmlerinin aksine seyirci katillerin kimliğini ilk sahnede öğreniyor. Gerilim unsuru olarak; küçücük bir odada, sürekli hareket halinde olan ve yemek yiyip sohbet eden 8 insanın hemen yanı başında bulunan, kilidi açık bir sandıkta gizlenen ceset kullanılıyor. Bu insanların tamamı öldürülen kişiyi yakinen tanırken, aralarında David’in babası, teyzesi ve müstakbel eşinin de bulunduğunu öğreniyoruz.

Gerçek zamanlı ve kesintisiz olarak çekilen film buna rağmen soluksuz izlenecek bir tempo yakalamayı başarıyor. Tek mekanda geçen, 80 dakika ve 10 plandan oluşan filmde sahne geçişleri ya kamera duvara doğru yönelirken ya da sırtı ekrana dönük karakterler üzerinden yapılıyor. Film tek mekanda geçse de kamera farklı açılarda çalışıp sürekli hareket ederek temponun hiç düşmemesi sağlıyor.

Oyuncu performanslarının tamamı çok iyi. Sakin, zarif, mütebessüm bir çehreye sahip olsa da bedeninden garip bir gerilim yayılan James Stewart’ı, Hitchcock’un ünlü “Arka Pencere” filminden tanımayan yoktur. Beni en fazla etkileyen oyuncu ise Brandon karakterini canlandıran John Dall oldu. Narsist, sadist ve psikopat bir kişiliği güzel bir yüz, mükemmel bir ifade yeteneği, zarif bir evsahibi maskesi altında o kadar güzel hissettirdi ki anlatamam. David’i öldürürken kullandığı halatı, gencin babasına hediye ettiği kitapları paketlemekte kullanması; cesedi sakladığı sandığın üzerini bir yemek masası haline getirerek herkesi oraya toplaması; yeteneksiz insanların seçkin-üstün insanlarca öldürülebileceğine dair attığı tirat, kişiliğinin netleşmesini sağladı. 80 dakika gibi bir film için kısa sayılabilecek bir zamanda, bütün karakterlerin bu kadar bilinir hale getirilmesi, onları tanımaya yeterli verinin işlenebilmesi inanılmazdı. Hele ki 150 dakikada dişe dokunur tek karakter yaratma becerisi olmayan yeni dönem filmleri ile karşılaştırıldığında…

Film; kaliteli senaryo, etkileyici oyunculuk, gerilimin dozunun hiç düşmediği sahneler izlemek ve Hitchcock’un dehasına şahit olmak isteyenler için mükemmel bir tercih olacaktır.
Ölüm Kararı
filme 9 verdi
3 beğen · 0 yorum
/ 2