up
ara

gulbin

gulbin

gulbin

@gulbin

"bir kitap okumuştum. adını hatırlamıyorum. içinde bir domino teorisi vardı. domino taşlarını bilirsin. önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. ancak romandaki hikayede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor. ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. zincirdeki domino taşı sayısı tek. iki uçtan birbirini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki tarafından aldığı için ayakta kalıyor. bütün yıkılmış taşların arasında tek başına duruyor. işte roman böyle bir şeyi anlatıyordu.

afgan önce bir sürü soru sormayı düşündü. sonra vazgeçti. hakan konuşmaya devam etti. ancak bu kez içinden. kimseyi rahatsız etmek istemedi: "domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. yıkılıyorlar teker teker ve şimdi ki zaman kalıyor ayakta. geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. şimdiki zamana mahkum olmuş insanlar. hareket edemeyen o domino taşı gibi felç geçirmiş insanlar. geçmiş, anılarla zihnimde, gelecekse tahminlerimle zihnimde. hepsi acı dolu. hepsinde kırılan hayaller var. her saniye içimde hissettiğim geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle dolu aklımla donup kaldığımı görüyorum. bütün heykeller gibi ben de sadece zaman içinde hareket ediyorum. yani yaşlanıyorum. elimden başka bir şey gelmiyor. tabii her anın içinde üç zamanı da yaşayarak yaşlanıyorum ve bu beni delirtiyor. insanın üç zamanlı bir canlı olmasından nefret ediyorum. aynı anda geri, park ve ileriye takılmış otomatik vitesli bir arabanın motoru ne gürültü çıkarabilirse, bin katını ben her saniye aklımda duyuyorum."
ataç ikon Piç
kitaba puan vermedi
4 beğen · 0 yorum
gulbin

gulbin

@gulbin

"ve hemen gidemedim
ve artık gidemedim
ve sonra hiç gidemedim
kurtuluş’ta son durakta bir tramvay ölüsü
sanki ben
öylece kalakaldım
hepimiz kalakaldık
elimizde tetiği çekilmeyen
namlusu yönsüz bir tabanca gibi.

edip cansever

öncesi var da, nasıldı tam bilmiyorum.
olan şu ki; üç adam delirtici kırmızılıkta perdeleri içeriye gün ışığı sızdırmayan mağara gibi bir eve sığınmış dışardaki hayatın dinmesini bekliyorduk. işsizdik. hayatın orasına burasına cv’ler yazıp yolluyorduk. cv’nin türkçesi tam olarak nedir bilmiyorum. çünkü isteyenler “cv” diye istiyordu hayatımızı. bildiğimiz bilgisayar dillerini, çalıştığımız yerleri, hayırlısıyla mezun olduğumuz okulları ingilizce olarak kâğıda dökerken radyoda aydın dolaylarından “koca arap zeybeği” çalıyordu. sigara içtiğimizi gizliyorduk, ingilizcemizin esasen “elleme körolası arap uykularda adam vurulmaz” cümlesini çevirmeye yetmediğinden asla söz etmiyor, niyeyse istedikleri vesikalık fotoğraflarımızı, cv’lere iliştirirken gözlerimizdeki yorgun çaresizliği okumalarından korkuyorduk.

“bu bir oyun naslolsa, niye bu kadar ciddiye alıyoruz ki” diyordu erdem. hep sarhoştu. “bakma sen, üşütmüşler, asıl bunların yapmaya işi yok ‘eleman arıyoruz’ diye çağırıp işsizlerle kafa buluyolar.”

birkaç ay öncesine kadar hiç ağzına bile sürmemişken şimdi milyon tane sigara içiyor, kırmızı perdeler hariç evin her tarafında delikler bırakıyordu. bir iş görüşmesinde insan kaynakları bölüm başkanı bişey hanım’ı, hiç sigara içmediğine, üzerindeki sigara yanığını o an fark ettiği kravatı kardeşinden ödünç aldığına inandıramamış, dönüşte kravata işemiş ve hayatının ilk sigarasını yakmıştı. hep öfkeliydi.

“neden oturup da kim olduğumuzu, hatta kim olmadığımızı anlatmaya çalışıyoruz ki” diyordu. “hiç kimse değiliz hemşerim. dinlemiyorsunuz bile, yavşaksınız. onlar da ‘biz eleman aramıyoruz, yavşak arıyoruz zaten. okuduğunuz tüm kitapları bi tarafınıza sokun, biz sizi ararız, çok beklersiniz’ diye cevap maili yazsın, bitsin.”

sonra hızını alamıyor, “24 ocak, 5 nisan, kara perşembe, mor cuma, deprem, hortum” gelmiş geçmiş cümle krizleri neden sonuç ilişkisiyle açıklıyor, sektörel ve konjonktürel bazda irdeliyor, hatta üstüne “insan eşref-i mahlûkattır derdi babam” diye başlayan yüzelli mısralık şiiri ezberden okuyordu. hep sarhoştu erdem. ve hep aslında sarhoş olmadığını kanıtlamak için bize ve kendisine böyle bilgi-bellek gösterileri yapıyordu. masanın üstü ayılınca okumak için kendine yazdığı notlarla doluydu. bir tanesini bile okusanız, kendi bulduğunuz işi hiç düşünmeden o’na verirdiniz.
delice sessizdi orhan. ve delice ayık. ya da uykusuzlukla sarhoş oluyordu, bilmiyorum. hiçbir zaman uyku değil ama sürekli bir mahmurluk, bir “hata mesajı”yla yüklü gözlerle dolaşıyor, başka dilde yalnızlık şarkıları dinlerken kafasını bilgisayara sokuyordu. ekran başında oturmaktan yorulunca sandalyeye bir kuş gibi tüneyip oturan yerlerini dinlendiriyor, ellerini klavyeden, gözünü ekrandan ayırmadan bir ayağıyla diğer ayağındaki çorabı çıkarabiliyordu. sanki, günün birinde ekranda bizim göremeyeceğimiz bir pencerenin açılmasını bekliyordu orhan. o pencereden içeri süzülecek ve artık bir “windows uygulaması” olarak yaşamını sürdürecekti.
ben ise uzaylılar tarafından kurtarılmayı bekliyordum. bir üst medeniyet gelecek bizi manyak eden bu şizofren kültürün ağzını yırtacak, tek harekette cümle windows uygulamalarından çıkıp televizyonları camdan atacaktı. soran olursa böyle diyordum. gerçi şimdiye kadar böyle derinlemesine bir soru soran olmamıştı.

“eee, okul da bitti. nerde çalışıyon sen şimdik? nikâh, nişan öyle bir şey var mı?”

bıkıp usanmadan bunu soruyorlardı. ne sorsunlardı ki peki? bu küçük, sevimli bir ilgi cümleciğiydi. binin üzerinde duyunca, tuhaf sosyolojik hesaplara giriyordun. herkeste bir bunalım, bir yırtma arayışı vardı, herkesin çevresinde senin benim gibi allah’a cv yazası gelmiş bir genç nüfus dolanıyordu. sana sordukları sorularla kendi durumlarını tartıyor olabilirler miydi?

“iyi iyi, bak numan beylerin oğlu da daha iş bulamamış... nurşizaanımların kızı da 28 yaşına geldi, yetmişsekizli miydi, yok kız yetmişdörtlü... bührek beylerin oğlu da sürtüyo, kendini içkiye vurmuş, kafayı bilgisayara sokmuş bıdı bıdı”...

yok ama. bu trilyon yıllık mahalle karısı iştahından başka bişeydi artık. mahalle karılarıyla vır vır yiyerek beyinlerini haşlak yumurtaya çevirdikleri bezgin kocaları öz evlatlarına bu cümleleri bıçak gibi soktuklarının farkına varsınlardı. neydi lan, ölelim miydi?
yok be yavrum, hangi anne baba evladının kötülüğünü isterdi ki? fakat kötü oluyordunuz işte. her seferinde kendinizi daha bir başarısız, işe yaramaz ve çaresiz hissediyordunuz.
bazen bir bardak şefkatli çayla gelirlerdi, aslında “eve elektrik yazmasın” diye loş olan ininize, eşek kadar adamken annenizin gizliden koyduğu baba parası bulurdunuz cebinizde. işte o zaman en ağır bıçak yarasını alıp yorgun düşer uyurdunuz. soba sönerdi, elektrik saati fır fır dönmeyi bırakırdı, insan, en az uyurken yük olurdu.

aslında kurtuluş’taki o eve bir günlüğüne gitmiştim. galiba o gün kırmızı perdeler açıktı. ama orhan’ın “biz bu evden çıkamıyoruz” dediğini adım gibi hatırlıyorum. erdem sızmış, yerdeki halının üzerinde boylu boyunca yatıyordu. bakkal çakkal telefonla eve geliyomuş. anne şefkatiyle onlara sahip çıkan bir şeyden söz ediyormuş gibi “eh, internet de var işte” demişti. bir şeyler daha konuşuyorduk, erdem yattığı yerden tuhaf hırıltılar çıkardı, orhan bana sarfettiği cümleyi hiç bölmeden kanepeden kalkıp yerde yüzükoyun yatan abisini çevirdi, şöyle bir yüzüne baktı, sonra yine ters çevirip bıraktı.

“sızınca böyle yatması daha iyi” dedi. “öbür türlü kendi kusmuğuyla boğulma tehlikesi var.”

belki o dakika gitsem giderdim, kurtuluş’taki kırmızı perdeli evden. erdem’i o halde görünce, az daha yürüyüp her geçen gün giderek incelip alçalan bir duvarın öbür tarafına kolayca geçivermekten korkmuştum. ama gidemedim... bilmiyorum, belki o evdeki hiç kimsenin bana bir şey söyleyemeyecek olmasından, belki, “kaybolayım artık” diye. uyudum işte orda, o duvarın dibinde...

ertesi sabah “biri bizi gözetlese, o da şizofren olur, evine hoş geldin” dedi erdem. gülüştük...

aslında dikkatle gözetlense her yerde bir sürü vardı o evlerden. kederli gölgeler, kimselere görünmemeye çalışarak girip çıkarlardı “tutunamayan lojmanları”nın kapısından. bakkalların en hakikatli yumurta ve makarna müşterisi o evlerde yaşardı. kapısını koklardı meraklı apartman teyzeleri. eskiciler bilirdi ki; en çok okunmuş gazeteyi o gölgeler biriktirir. eksiksiz doldururlar bütün çapraz bulmacaları, “eleman arayanlar” sayfası hep delik deşiktir. isimsiz, sessiz zilleriyle beraber susarlardı, gözlerini apartman boşluğuna düşürmüş, size değmeden uçarak inip giderlerdi merdivenlerden. görseniz, görürdünüz.
işte ben kendimi o evlerden birine “uykucu cüce” kadrosuyla yazdıktan sonra, günler günleri kovaladı. arada irili ufaklı birkaç kriz daha oldu, kim bilir kaç tane daha cv yollayıp cevap bekledim giderek derinleşen uykularda. en çok babamı özledim, en çok o anladı, daha küçücük de olsa bir adamın kaçma isteğini. en çok annem aradı, “fazla yazmasın” diye kısa ağladı olabildiğince ve en çabuk, sevdiğini söyleyen kız unuttu, henüz aynı şehirdeyken.
o sürede hep de uyumadım tabii. orhan’ın bilgisayarını elinden almaya imkân yoktu ama erdem birkaç birasını bana veriyordu, içip televizyondan “dışarı” bakıyorduk.
bbg evini biz de izliyorduk mesela. sonra diğerleri... isimlerini biliyorsunuz. televizyon ampul gibi yanık duruyordu evde. ama televizyonun gösterdikleri kırmızı perdelerin daha sıkı kapanmasına neden oluyordu. aslında, büyük bir merakla, acaba dibini bulabilecekler mi diye bakıyorduk televizyona. onlar dibini bulsa, biz de bulacaktık sanki. bayram gibi bir şey olucaktı, kuytu evlerden, yalnızca bilgisayarın ışığıyla aydınlanan loş odalardan milyonlarca insan sokağa fırlıycaktı...
dibi, doruğu filan, hiçbir şeyi yoktu ama. bazen izlediğiniz adamlar ve kadınlardan, içine olmaz türlü hayvan, bitki, isim şehir, silikon, porselen ve dört çeker kara ciplerin karıştığı tuhaf olaylardan sonra “evet bu, buraya kadar, hayatımızın çevresine kazdıkları derin hendeğin dibi burası işte” diyordunuz. uzun sürmüyordu, yalama olmuş bir şaşırma duygusundan insanlığınıza geri kalan tuhaf bir iç burukluğuyla, az sonrakine bakarken yakalıyordunuz kendinizi.

“artık dışarda yerçekimi yok belki de” diyordu erdem. “ondan bulunamıyo o hendeğin dibi. çünkü yerçekimi dediğin şeyin, eninde sonunda yere yapıştırması gerekir insanı.”

sonra içeride hüküm süren yerçekiminin varlığını kanıtlamak istercesine, “dan” diye yüzüstü halıya kapaklanıp sızıyordu.
orhan’a göre ise içeriyle dışarının koşulları aynıydı aslında. biz nasıl ki artık ufaktan kafayı sıyırıp dışarı çıkamaz olmuşsak onlar da bir türlü içeri giremez hale gelmişlerdi. kamera ışıklarının araba farlarının olmadığı yırtıcıların çiftleşmeye, itlerin dalaşmaya uğramadığı sakin yerlerden korkuyorlardı. üstlerine yanlışlıkla serin ve dingin bir gölge düşse, ateş eder, ısırır, böğürür bir şekilde dikkat çekip üzerlerine spot ışığı çağırırlardı.

“onlara da yazık lan” diyordu orhan, gülüyorduk.

fazla değildi ama gülüyorduk, henüz insandık yani. hatta eve gelenlerden biri kendisini “ally mc beal” dizisindeki kıza benzetirken bizi de “friends” dizisine benzetmişti. ona kalsa biz bu neşe ve sıkı dostlukla örülmüş ev hayatıynan “emmy ödülü” alırdık. cv’lerimizde ne de şık dururdu, öyle ödül filan. orhan’la biz bişey diyemedik kızın arkasından. ne olsa erdem’in eski kız arkadaşıydı. erdem “parttime” çalıştığı şirketten, kriz nedeniyle zorunlu bir “yılbaşı tensikatı” sırasında atılınca kız önce telefonda tensikatın ne demek olduğunu sormuş ardından bir veda mail’iyle erdem’i terk etmişti. arkadaş kalsınlardı. tam da o günlerde erdem aldığı çifte bıçak yarası ve tazminat parasıyla kurtuluş’taki bu evi tutmuş, nerden bulduğunu kendisinin de hatırlayamadığı kırmızı perdeleri kornişe takıp sımsıkı örtmüştü. o yüzden, hani yani ille de bi laf söylenicekse kızın ardından, erdem söylesindi.
bişey söylemedi ama. kırmızı perdelerin arkasındayken bir salağa “salak” deme konusunda hepten dilsizleştiğimizi ilk kez o zaman fark ettim. neden sonra, mevzu açılsın, diye sordum:

“sahi lan erdem, tensikat ne demek?”

“hiç işte be hocam, işten adam atmanın arapçası. işe alırken öz geçmişine cv diyerekten latince istiyolar. sonra tensikat yaptık diyip arapça işten atıyolar. nasıl, güzel mi? diyorum işte, alayı şizofren bunların”

öylelerdi evet. işsizlik çoğalınca bazı işverenlere ucu sadistliğe varan alengir ruh halleri çökmüştü. latinceden arapçaya ve ordan ingilizceye kadar cümle dillerdeki asıl karşılığı “ayılık” olan şeyler yapıyorlardı çaresiz genç insanlara. vejeteryan olması şartıyla makine mühendisi arayanlar vardı, çevirmen olarak işe alınan kızları şişmanladı diye işten atan patronlar duyuyorduk, ödünç bir kravattaki sigara yanığını ilk bakışta görebilen, kartal gözlü, hijyenik taş kalpli hanımı ise bizzat tanımıştık.ertesi sabah “biri bizi gözetlese, o da şizofren olur, evine hoş geldin” dedi erdem. gülüştük...
“nası yani şöyle mi oluyo tensikat dediğimiz: patron personelini çağırıp tek sıra halinde karşısına diziyo; içlerinden birkaçını işaret ederek ‘ten... ten... ten... sieeek... attım’ diyo, bu mudur?”

“doğru töylüyotun tostum, aynen ööle oluyo... ten ten ten, sieek...”

kendini yine yer çekimine bırakmış halıya doğru kapaklanırken gülüyordu.

çok yalnız değildik, ara sıra birileri geliyordu. otel niyetine kız ya da erkek arkadaşını “atanlar”, erdem- orhan sayan kardeşlerin istanbul’da işi olan memleketlileri, taksim civarında içip gece tarifesini denkleştiremeyenler, sevgilisiyle kavga edip bir süre kaybolmak isteyenler, sürekli adres değiştirerek alacaklısından tüyenler, bedelli askerlik bekleyenler, bi yerlere kapanıp ders çalışması gerekenler...
ara sıra benim gibi ökseye tutulup gidemeyenler oluyordu gelenlerden. üçken dört bazen beş oluyorduk hayat kaçakları sofrasında. eninde sonunda becerip gidiyorlardı ama. biz ise gidenlerin bu gücü nerden bulduklarına hayretler ederek öylece kalakalıyorduk.

aramızda en çok firar teşebbüsünde bulunan erdem’di. bir sabah:
“geri sayım başladı hocam!” diye bağırdı. “çıkıp kurtulucam ben bu evden.”

öğlene doğru çıkıp yarım saat sonra elinde on tane kutu birayla geri döndü. “olsun en azından denedi” diye düşünüp ben bulaşmadım. fakat orhan rahat durmadı.

“seni bu fena evden, bu sefil hayattan kurtarıciim erdem. adın neonları süsleyecek, kürkler mücevherler içinde yüzeceksin. yanına bir miktar ecnebi parası al, yarın ilk teyyare ile avrupa’ya gidiyoruz.”

“sittir git orhan, ben seni tutmıyım.”

“pekâla gidiyorum. erenköy’deki köşk sana emanet. esnafın sevgilisi sezerciğe bir öz baba şefkati göstereceğinden eminim, elveda.”

firar girişimcisi erdem, kardeşinin geyikleri karşısında sustu. belki de içinden doğru geri sayıma devam ediyordu. oysa evde bulunduğum süre içerisinde orhan’ın en küçük bir firar teşebbüsüne bile rastlamamıştım.

“günün dolmadan çıkamazsın ki abi” diyordu. “noolucak bilmiyorum ama biticek bir gün. o gün gelinceye kadar fazla tırmalamamak lazım. sonra, hepten efkâra sarıyosun, biraya çok para gidiyo hehe.”

neydi peki lan bu, neyin çilesini dolduruyoduk. okuldan verdikleri çıkış kâğıdında, fakülte yönetim kurulunun bilmemkaç sayılı kararı gereğince bana mühendis unvanı tevcih edildiğini yazıyordu. peki bu ev? yani, orhan’ın savına göre bu evde geçirmek zorunda kaldığımız günlerin sonunda bize bir unvan verecekler miydi?
“doğru olabilir” dedi erdem.

delirdik diye düşündüm. boş torbalar ve hormonlu incir çekirdekleri dolsun diye konuşuyorduk sanki.

“belki de büyük bir nimettir gerçekten. olgunlaşıyoruzdur, kim bilir.”

“hadi yaa... hehehe. felek bizi imtihan mı ediyor yani? işsiz türk’ün bira ve bilgisayarla imtihanı.”

“dinlendiriyo diyelim. yedi yaşından beri durmadan sınava giriyoruz zaten biz. belki de yeterince kıyıda bi yerde soluklanınca... ”

“kıyıda ne?...”

erdem’i kardeşinden öğrendiğim şekilde yüzüstü çevirip halının üzerinde bıraktım.

yalan değil, yedi yaşından beri türlü çeşitli sınava giriyorduk. kolejler, fen liseleri, üniversiteler... bitince bir bok olucak sanıyorduk. olmamıştı fakat. peki daha sonra? yani, eğer orhan haklıysa; ya da erdem’in söylediği gibi hayat yedi yaşından beri bir yarış atı gibi koşturduğu bizleri burda, bu kırmızı perdelerle çevrili, bira kabuğu ve naylon torbayla dolu hesapta yeşil çayıra, kıvama gelelim diye saldıysa sonrasında bişey olacak mıydı?

“askere gidip gelmeden olmaz” diyenler vardı. orhan’la ben başvurmuş bekliyorduk, erdem ise gidip dönmüştü. haniydi peki?
“düz mezuna iş vermiyolar, yurtdışına master yapmaya gidin. greencard piyangosu var ona başvurdunuz mu?” diyenler vardı.
“başka hayatlar mümkün” diyenlere ise tüm kalbinizle inanmak istiyordunuz. “bir pire sirkine katılıp norveç’e gitmek, flemenkocu kadınların peşinden madrit’e süzülmek, dünyayı dolaşan bir gemiye miço yazılıp her limanda ayrı sevgililer edinmek” evet bunlar hoş şeylerdi. gelgelelim, “çeviri gençlik hayalleri”ydi hepsi. yerli versiyonda “vize” diye bir şey vardı ki, yedi düvelde ünlü işsiz türk genci’nin asla ulaşamayacağı halogramlı bir rüya idi.
böylesi tuhaf ve ezbere önerilerde bulunan arkadaşları cv’lerimizde sabıka kaydı olmasın diye dövmüyorduk. onun yerine “friends dizisi ne kadan komik de mi?” diyorduk “aşkları, işleri felan. günlük hayatın poroblemlerini, çelışkılarını insanların küçuk umut ve özlemlerini tatlı tatlı şeediyor, tıpki biz.” daha başka şeyler de söylemek istiyorduk aslında:

“esasen friends ne ki hoca? bandırma’daki bir bakkalın üç oğlu olan sayan kardeşler’in hayatı başlı başına bir “success story”dir bak. sen kalk o taşra kasabasından tee boğaziçileri felan kazan. “eğitimde fırsat eşitliği bilmem ne” hadi ileri saralım oraları, sıkılıp başka kanala geçme. yaşlı bir bakkalın yorgun yüzüne uygun ışık verir araya kahkaha efekti de koyarız. ön raftaki bulgur paketlerini nescafe’yle değiştirelim güzel hatrın için. ama bi yere kadar be arkadaşım.
bak, bakkal öldü onu bile gizledik senden. üç oğlundan öfke ve çaresizlikle dolu öyle bir hıçkırık yükseldi ki, bastıracak kahkaha efekti bulamadık. diyorum işte sana, bir yere kadar.”

bizi sıkça ziyarete gelen bu arkadaşlardan bi tanesini dövebilsem, dövecektim. öyle ki, hiçbir zaman hiçbir şeye hiç bu kadar ramak kalmamıştır.

“hocam kendini bir ‘product’ olarak düşün. aldığın diploma, gördüğün kurslar, bildiğin diller ve bilgisayar programları, hatta boyun posun ve diğer fiziksel özelliklerinle, işverenin kullanımına hazır bir ürünsün sen. peki, kendini nasıl pazarlıycaksın? işverenin “a” yerine “b”yi işe alması için özelliklerini artırman ve bunları sunman lazım”

böyle şeyler konuşuyorduk. “a”yla. yarın işe gidecek, oturmuş kırmızı perdeli evde gömleğini ütülüyordu. az kafasını çevirip arkasındaki kitaplığa baksa vaktin zamanında “pekiyi” alarak geçtiğimiz “iş idaresi, pazarlama stratejileri vb.” gibi ders kitaplarını görmemesine imkân yoktu. o kitapları raftan kapıp kafasına ekleştirmek, “ne diyon lan kime anlatıyon bunları oğlum? ne yurtdışı, nasıl master, nasıl dil kursu bir tane daha, bedavası var mı onların?” diye bağırmam an meselesiydi. “arak makale profesörlerinin çeviri kitaplarını ezberleyip diplomamı alalı çok oluyor” da derdim. ama olmuyordu işte. söylemiştim, kırmızı perdelerin altındayken, bir salağa “salak” diyemiyordunuz. oysa bu durumdayken, size herkesin her şeyi söylemeye doğal bir hakkı varmış gibiydi. anlatılamaz bir değersizlik duygusu tarafından kuşatılıp öylece kalıyordunuz.
en kötüsü de; herkesten ve her şeyden nefret ederken yakalıyordunuz kendinizi. işi olanlardan, sevgilisi olanlardan, televizyonda bir diziyi kaçırmadan izleyenlerden, niyeyse, noel çamı süsleyenlerden, fal okuyanlardan, klip çekenlerden, onları eleştirenlerden, kendini bir müziğin ritmine kaptırmış öylesine dans edenlerden, bırakıp gidenlerden, gitmek bilmeyenlerden, gözünün üstünde kaşı olanlardan... hadi şimdi bu geveze arkadaş (o gece hayatımıza dair ezbere yaptığı önerilerden sonra ondan sadece “a” olarak söz ediyorduk) benim nedensiz nefretime kurban olmasındı. sustum ben. hatta şefkat gösterdim “a”ya, hiç yoktan ilgileniyodu lan işte bizle fena mı? hem, aşağılık oyunları vardı hayatın, iş bulup ofis ortamlarına dalınca, deliksiz kravatlar edinip elimizde kahve bardakları, cebimizde sodeksolarla fikus benjamin saksıları arasında sekerken bizim böyle cozutmayacağımızın garantisini kim veriyordu ki?

“demin “a”cık ağızlı mı dedi erdem bana? niye ki?”

“yok be abi sarhoş o, ne dediğini bilmiyo.”

böyle iş güç sahibi “a” gibi herifler ve ofis karılarının evi ziyarete geldiklerinde çevirdikleri yarı türkçe geyiklerinden bunaldığım zamanlarda konu komşu geyikleri daha masum gelmeye başlıyordu. “gece yatmak sabah kalkmak bilmiyosun” diyen babalar, “eee ne zaman evleniyosun” diyen şişko teyzeler... iki üç tane böyle cümlesi vardı onların. “a” ve sevgilisinin (sevgilisi de vardı eşşoğleşşeğin) “team building” yani, “iş yerinde takım ruhu oluşturma stratejileri” çerçevesinde “paintball” oynamalarını konu alan muhabbet ise fevkalade karışık geliyordu insan ruhuna. dev şirketlerde oluyormuş böyle, işveren personelini takım ruhları gelişsin diye bunları ormanlık bi araziye salıyomuş. elemanlar, boya mermisi fırlatan tabancalarla dekmancılık oynayıp stres atıyolarmış.

“iş dünyası; strateji oluşturma, ekip kurma, rakipten önce hedefi ele geçirme, taktik geliştirme, kitleleri kanalize etme, rakibi yok etme ve kazanma gibi özellikleriyle savaşlara benzer.”
bir gece, böyle bi laf etti “a”. boyalı felan değil resmen ateşli silahlara davranasım vardı, yetsindi artık. kasten böyle yapıyodu bu ibne, dövelim bitsindi. işsiz insanlara açılıcak mevzu muydu lan şimdi bu? “dekman” diyen gözlerle sussun diye suratına baktım.

“aslında bu laf benim değil. amerikalı bir generalin yazdığı iş dünyası adlı bir kitaptan” dedi.

“e peki ‘vietnam sendromu’ da yaşadınız mı abi siz şirketçe paintball oynadıktan soona? öylese fena lan, mecidiyeköy’de vietnam sendromu kötü koyar adama.”

orhan’ım yaa... o böyle bir herif işte. bilgisayarının önüne kazdığı siperden kafasını nadiren dışarı çıkarır ama çıktığında orda olmak istemezsin. helal... güzeldi lan bu vietnam sendromu espirisi. bi daha söyle orhan... sustu kaldı “a” hıyarı. bööle işte oğlum, böyle yere sererler adamı. nasrettin hoca’nın ve battal gazi’nin torunlarıyız biz...
çok mu coştum? naapalım, o başlattı savaş şeysini.

şimdi savaşın galip tarafı olarak bir “antlaşma” imzalanmasını istiyoruz:

kurtuluş’taki kırmızı perdeli ev antlaşması
1) işverenler, personel arasında ekip ruhu geliştirmek felan feşmek gibi gerekçelerle personeline orman ve boya püskürten tabanca kiralayarak onbinlerce dolar harcamıycaklar. o parayla memleketin işsizlikten bunalıp hafiften kafayı sıyıran milyonlarca evladına iş olanağı yaratılıcak. hem zaten şu bilinecek ki: eğer işini boşlayan, ekip ruhundan uzaklaşıp şımarmış bir personel varsa, kurtuluş’taki kırmızı perdeli evde yaşananları görmesi ve/veya hatırlaması yüzüne çarpacak bir boya topundan daha etkili olacak. kısa vadede personel “hamd edecek” ve şirketin hedefleri için canla başla çalışacak. (“a” hamd nedir bilmiyor ama o bir salak. ilerde iş sahibi olunca, yüzüne söylenecek.)
2) fikus benjamin (ofislerde illa ki birkaç tane bulunan saksısı 150-200 milyon lira civarında ağaç iriliğinde süs bitkisi) yerine işe insan alınacak.
3) reklam için “orospuyla çay saati, yıvış’ın kanepesi’nde üç konuk, bilmemneyin katkılarıyla moron ve ötesi show” gibi birtakım akla ziyan radyo ve televizyon programlarına sponsorluk yapan şirketler bunun yerine işe eleman alıcaklar. karşılığında kendisine iş verilen taraf iş çıkışlarında iskele, otogar vb. gibi kalabalık yerlerde “abilerim ablalarım, ben bilmemne şirketinin bana verdiği iş sayesinde, onların katkılarıyla, yaşamımı sürdürüp onurumu koruyabiliyorum. beni “taa üniversitelere kadar” okutabilmiş ailem için, başı bir türlü dertten ve yoksulluktan kurtulamayan ülkemin yorgun, uykulu gözlü insanlarına borcumu ödemek için, bana çalışma olanağı tanıyan felan şirketler grubunu yalarım” diye bağırmayı taahhüt edecek. taraflardan...

gerisi okunmuyor. okunan bölümler de pek anlamlı değil. fikus benjamin olduğunu kuvvetle tahmin ettiğim birtakım dallar yapraklar çizmiş erdem. bir kızın adı var sonra, aransın mı aranmasın mı karar verilememiş; deli “2”ler ve sarhoş “7”lerden, boşverilmiş “4”lerle eksik yazılmış gururlu “3”lerden oluşan bir telefon numarası, bir de gülten akın şiiri.

“(...) seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar
ve onların yoğun boyunlu karıları
düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa
yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce
köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde
dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce
nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz
senet senet satılmadan önce
şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp
tanrı parsellenip kapatılmadan önce
seni sevdim. artık tek mümkünüm sensin...”

masadaki milyon tane bira kabuğunun arasında bulduğum şiir gözüme kaçmış, öylece durup heykellere karışmıştım sabah sabah. kırmızı perdelerin arasından yol bulmuş bir ışık huzmesi yerde yatan erdem’i boydan boya kesiyordu. bakıp düşünüyordum, az daha geçsin ben de mi böyle olacaktım lan? sabahları beni, tuhaf bir hastalık gibi halının üstünü saran siyah naylon torbalarla yamrı yumru bira kutularının arasında mı bulacaklardı?

“yok be abi bununki başka bişey” dedi orhan.

bir perdeden sızan ışığa bir yerde yatan abisine baktı. uyansın diye abisini yerde çok az sürükleyip ışık demetinin tam gözlerine gelmesini sağladıktan sonra yanıma oturup anlattı. özetle; şiirdeki zamanı, fazla değil, az çok bilebilen bir yaşta olmak daha fenaydı. orhan, sonrasında ben, doğduğumuz tarih itibarıyla şu an dışarda hüküm süren hayata karşı daha donanımlıydık. aklımızın erdiği zamandan başlayarak bize, doğalmış, zaten hep öyleymiş gibi gelen birçok şey o’na başka türden bir acı verebiliyordu. çok değil, aradaki altı yaş farktan söz ediyorduk ama orhan’ın savına göre bu böyleydi. evet, sonuç olarak erdem ilkokuldayken yerli malı haftasında şiir ezberleyip okumuş bir insandı. sonra hayat bir iki yıl içinde pek de hızlı değişmişti. ama yalnızca onbir yaşındayken böyle bir şiiri ezberine alıp bilincinin altına kaçırmak bile bu gün her dakika, insanı yerli malı kullanmadığı için bir suçluluk duygusuna, ordan mutsuzluğa, derken nedensiz öfkelere, giderek sosyal uyumsuzluklara, sonunda da kırmızı perdelere itebilirdi.
yine dalga geçiyordu galiba pezevenk yaa. boş bulunup ciddi ciddi dinlemiştim herifi.

“haa yaaa doğru bak, beş yıl sonra biz ilkokuldayken yerli malı haftası boyunca beslenme derslerinde ekstazi yuttuk. o yüzden kafası daha da güzel bir nesil olduk, şimdi abimizle aynı kırmızı perdelerin altında yaşıyoruz.”

orhan’la aynı dilden az bir geyikliyim dedim ama devamı gelmedi. yerde yatan abisini işaret ederek:

“olm ölücek lan bu herif. bi doktora felan götürelim” dedim, hatta bağırdım.

“annem ‘içmesin’ diye bir hocaya muska yaptırdı. ona bile yetmibeş milyon almış hoca efendi hazretleri. psikiyatristler daha insaflı bak, seans başı atmış milyon istiyolarmış. bilim tabii bu boru değil. bir kutu bira ise altıyüzbin lira. bilmem anlatabiliyo muyum?”

“e noolucak peki?”

“bişey olmaz o’na” dedi, kendisinden ilk kez duyduğum yankısı önden giden titrek bir sesle. abisinin başına diz çökmüş saçlarıyla oynuyordu.

sonrasına bakmadım ben. kim bilir belki de bakıp ne gördüğümü anlamamışımdır. abisini, artık kanıksadığı bir çaresizlikle, içi bira kabuklarıyla dolu dev bir siyah poşet gibi yerlerde sürümesine o kadar alışmıştım ki...
hiç gözlüğünü çıkardığını görmemiştim orhan’ın, sesinin çatallandığını hiç duymamıştım, kendini hiç koyvermez sanıyordum. meğer arızalı bir deniz gözlüğüymüş onunkisi, tuzlu suları gözden tarafta biriktiren.
ben bakmadım sonrasına. yalnızca “bi şey olmaz o’na” lafı doğru olsun istedim, önce erdem çıkıp gidebilsin bu evden. sonra... sonra, eğer orhan’ın dediği doğruysa, yani biz hayata karşı daha donanımlıysak, bir şekilde biz de çekip giderdik.

hemen ertesi gün üçümüz de dışarı çıktık.
bir süre öylece durduk “ergün bey apartumanı”nın demir kapısı önünde. içeri alsalar hemen geri girerdik fakat apartman yöneticimiz, sevimli teyze, dul bayan valentin sobacıyan “uzay böcek ilaçlama servisi”ne apartmanı ilaçlatıyordu. bir gece önce kapımızı çalarak bize 11-16 saatleri arasında evde bulunmamamız gerektiğini tebliğ etmiş ve “bekârsınız ka, yoktur yemeğiniz” diyerek bir tabak ıspanaklı börek bırakmıştı.
şimdi, içerde böcekleri kurşuna dizmeye başlamışlardı. ve biz infazdan son dakikada kurtulmuş yalnızca üç taneden ibaret bir tesbih böceği misali, aradaki mesafeyi pek açmadan tek sıra halinde ağır ağır yürümeye koyulduk kurtuluş sokaklarında.
yerini bilemedik, az ileride mezarlıkta olabilirdi, yakınlardaki bir iğde ağacından yayılan bahar kokusu istanbul’un bu eski semtini insanlara iyi gelen efsunlu bir ilacın buğusu gibi kuşatıyordu.
orhan bilgisayar ve cep telefonu parçaları satan bir mağazanın vitrini önünde durdu. böceği oluşturan diğer tesbih taneleri olarak mecburen biz de durduk. ben orhan’ın baktığı parçalardan anlamıyorum, o yüzden içeride kendisine mikili cep telefonu kılıfı almakta olan çilli kıza baktım testesteron gözlerle. erdem ise vitrinde kendi aksini görmüş olmalı.

“oha lan mağara adamı gibiyim” dedi. “hazır dışarı çıkmışken, berbere, hatta berberler federasyonuna gidiyim ben. tek berber altından kalkamaz bu kafanın.”
ben, becerebilsem dişçiye gitmeyi planlıyordum aslında. zira bu eve düşmeden önce, dışardaki son günümü bir dişçide geçirmiş, doktor değil ama oradaki şişko bir hasta tarafından canım yakılınca tedavimi yarım bırakıp arkama bile bakmadan kaçmıştım ordan. nevzat amca beni süt dişlerimden beri tanıyan bildiğim tek diş doktoruydu. gittiğimde koltuktaki hastaya morfin vurmuş beraber uyuşmasını bekliyorlardı. konuşurken bir ara koltuktaki hastayla gözgöze geldik, nerden tanıştığımızı bilmiyorum teyzeyle. ama o beni tanıdı. tanıdı ve morfinden uyuşup hafiften çarpılmış ağzıyla bende artık birisi kafama çekiçle vuruyor duygusu yaratmaya başlayan o cümleyi sarfetti:

“eee, okul da bitti. nerde çalışıyon sen şimdik? nikâh, nişan öyle bir şey var mı?”

o anda, aslında dişçi olmayan bir dişçi olmak istedim. paslı kerpetenler geçti aklımdan. yaa teyzeciğim, nasıl yaa? böyle ağzın uyuşmuşken, içinde pamuklar varken, belki canın yanıyorken. niye? nasıl bir arızadır? şişman teyzeler arasında nesilden nesile aktarılan gizli bir şifre mi bu? insan türünün bu sihirli cümleyle mi sürdüğünü sanıyorsunuz? ondan mı, can çekişirken bile pamuklar tükürerek bu cümleyi kurmak için acı çekiyosunuz? başka herhangi bir cümleyi bu denli iştahla ve bu sıklıkta sarf etseniz, dünyada neleri değiştirebilirdiniz farkında mısınız? bak, bir de ben daha fazlası olamaz artık sanıyordum: yazın bahçede eğilip bostana kafamı daldırmış domates toplarken bir kadın, daha yüzümü görmeden, adımı bile söylemeden, popoma doğru aynı sözcükleri sıralamıştı. oldu ama. daha fazlası oldu. bunu da gördüm. öfkeli diş ağrımı da alıp çıktım ordan.

çilli kız dükkândan çıktı. az kaldı, ben de onun poposuna doğru birtakım sözcükler sıralıycaktım, dönünce göz göze geldik, kendimden utandım. bana güldü, çapkın çiller uçuştu havada, koşup birini yakalamak istedim ama üç taneli tesbih böceği ters yönde hareketlendi. öylece, tek sıra halinde yürüdük. dişçi, bilgisayarcı ve berber tabelalarının önünden geçip parktaki bir banka dizildik.
sonra yine aynı yolu izleyerek hayatın arasından geçtik böcek adımlarıyla, zaten hiçbir yere gitmemişken geri döndük, kurtuluş’taki kırmızı perdeli eve.

sonrası da var tabii. hayır, onları hatırlıyorum aslında. ama “aksiyon yok”, anlatsam sıkılırsınız. birbirinin aynısı günlerdi. şöyle şeyler olmadı mesela, o çilli kız bir gün kapıyı çalıp “pardon, bi parça buz var mı acaba sizde” demedi. ben dışarı çıkmadım. belki o yüzden semt çamaşırhanesinde aynı çamaşır makinasına jeton atmak isterken ellerimiz birbirine değmedi. köşedeki kitapçıda karşılaşıp tek kopyası kalmış “fransız teğmenin kadını” adlı romanı birbirimize ikram etmedik. karşı dairede işlenen cinayet için kapımızı çalan bir “federal” de olmadı. acıklı mektuplar bırakıp intihar etmedik. hepten sıyırıp seri cinayetlere dadanmadık, şofbenden zehirlenmedik, mafya kapısında tetikçiliğe soyunanımız, benzin döküp bir yerleri kundaklayanımız da olmadı. biz, biryetmişbeş boylarında üç beyaz, olay saatinde, hatta dışardaki tüm olay saatlerinde, evdeydik.

işte böyle; klip estetiğinden yoksun, temposu alabildiğine düşük, sözleri akılda kalıp dile takılmayacak sessiz sıradan diyaloglarla usul usul akıp giderken hayat, yani aslında olduğu gibiyken, ortada hiç de özel bir şeyin olmadığı bir gün.

“geri sayım bitti usta” dedi erdem. ayık ve daha uzun boylu gözüküyordu.

“gidiyosun yani.”

“hehe... evet, flemenkocu bir kadına âşık oldum peşinden ispanya’ya gidiyorum” dedi.
aynı günün akşamı babasından kalan bakkal dükkânını işletmek üzere bandırma’ya gitti.
“olası ırak savaşı”nın olduğu günlerde ise sırası geldi, orhan da bir gri zarfın peşinden askere gitti.
gidemedim, henüz siz de gelmemiştiniz, oturdum bu devrik cümleleri yazdım ben de. bazısının orjinali öyle, çünkü erdem’in ayılınca okumak için kendine yazdığı yerçekimine kapılmış notlardan aldım. kimini de ben devirdim, öyle püskürdüğü gibi kaldı. toplamadım. ortalık epeydir dağınıktı zaten, henüz siz yoktunuz, ben kendime kurdum bu cümleleri. unutmaktan korktum. dışarı çıkınca benimle birlikte dizi film repliklerine, simültane savaş çevirilerine, milyon türlü gürültüye karışmalarından endişe ettim. ya da dışarıyı hepten kaybedip bu kez içerde, şu kırmızı perdelerin altında insanlığımı yitirmekten korktum. başkasını bilemedim, yazdım.
bunlar işte; benim insan kalma alıştırmalarım...
ataç ikon Ağlama Dolabı
kitaba puan vermedi
1 beğen · 0 yorum