up
ara
İlhami Güler

İlhami Güler

@

"Bugün İslam dünyasında en büyük tehlike; nasıl bir dünyada olduğumuz/yaşadığımız, gök kubbemiz, atmosferimiz ve iklimimiz hakkında düşünüyor-soru soruyor olmayışımızdır; çağın ruhu hakkında bir fikrimizin olmayışıdır. Zuhurunun şiddetinden dolayı özünü gizleyen “sekülerizm”in özünü kimse görmüyor; görenler de, o her yerde olduğu için, olması gereken olarak görüyor."
Prof. Dr. İlhami Güler
İlhami Güler
ünlüye puan vermedi
beğen · 0 yorum

@

''Söylenilenlerden doğan zarar, söylenilmeyenlerden doğan zarardan daha azdır.''
Prof.Dr.İlhami GÜLER
İlhami Güler
ünlüye puan vermedi
beğen · 0 yorum

@

İslam'ın (Kur'an'ın) iktisadi hayata bakışını kapitalizmden ayıran husus, her ikisinde de var olan özel mülkiyet ve serbest piyasa/ticaret, üretim ve tüketim olayı değil;bunların arkasında yatan insanın (hayatın) ve dünyanın anlamının ne olduğuna ilişkin metafizik çerçevedir.
Prof.Dr.İlhami GÜLER
İlhami Güler
ünlüye puan vermedi
beğen · 0 yorum

@

Yenilmiş Hz. Ali olmayı, başarılı Muaviye - Makyavelli, olmaya tercih ederim. Tanrı ahirette “dürüstlük”ten soracak, iktidar olup olmadığımızdan değil.
Prof. Dr. İlhami Güler
İlhami Güler
ünlüye puan vermedi
beğen · 0 yorum

@

İslam, Demokrasi ve Laiklik Tartışmalarına Katkı
Ak Parti, otoriter İslamcı “Milli Görüş” gömleğini çıkarıp “Demokratik Muhafazakârlık” kavramı ile Demokrasi ve Laiklik ile bir biçimde barışmaya başladıktan sonra, Hayrettin Hoca, çıtayı yükselterek İslamın gavur/batı icadı Demokrasi ve Laiklik ile asla uyuşamayacağını tekrar etmeye başladı. Örneğin, 29.05.2014 tarihli Yeni Şafak’taki yazısında şöyle diyor: “ demokrasinin oturduğu zihniyette. Felsefi temelde beşerin Yaratan’a denkliği, üstünlüğü veya bağımsızlığı vardır. Burada insan, Allahtan bağımsızdır. Demokrasinin esası budur ve bunun İslam ile katiyetle bağdaşmayacağı kanaatindeyim.” Hoca, asıl problemin, demokrasinin kökeninde beşeriyetin bulunması değil; onun ayrılmaz parçası olarak lanse edilen, devletin vatandaşlarına eşit uzaklıkta olması ve yasa yapmada dine baş vurmama anlamında Laiklik olduğunu belirterek şöyle devam ediyor: Laik demokrasinin İslam ile çelişen temel noktası:“ Allah’ı işe karıştırmaması, hakimiyetin doğrudan ve kaynak olarak halka ait olduğunu ilke olarak kabul etmesidir…Demokrasilerde dinli dinsiz, eşcinsel olan olmayan, dini ahlak ve hükümlere riayet eden ve etmeyen her kişi, eşit değer, durum ve haklara sahip olarak bir arada yaşarlar. “Eşit değer, durum ve haklar”da, Batı tipi demokrasinin İslam ile bağdaşmaz oluşunun bir başka delilidir.” Ayrıca hoca aynı yazısında demokratik-laik bir toplum için İslami kaynak olarak gösterilen “Medine Vesikası”nın da yorumlandığı gibi olmadığı; onun Medine’ye hicret eden peygamberin zayıf döneminde yaptığı ve yine de iplerin kendi elinde olan bir güvenlik anlaşması olduğu ve topu topu 9 ay sürdüğü, sonradan hakimiyeti bütünü ile ele aldığını söyler.
Hocanın yaptığı eleştirilerin benzerini yirminci yüzyılın başlarında İslamcılığın önemli temsilcilerinden biri olan Said Halim Paşa yapmıştı. Paşa, kanun yapma yetkisinin itidal, hikmet, ihtiyat, basiret ve bîtaraf olan ve faziletleriyle, ilimleriyle milletin hürmet ve itimadını kazanmış mütehassıslar sınıfına, şeriatı temsil eden ulemaya, erbabına, selahiyet sahiplerine verilmesi gerektiğini; bu mühim vazifenin, taraf tutan, adaletle fazla ilgilenmiyen, siyasi rekabet ve ihtirasların peşinden koşan siyasi erke, hükumete ve siyasi partilere verilemiyeceğini ileri sürer.( S.H.Paşa. Buhranlarımız.2012. İst. 248, 253-4)
Batıda da bir çok İdealist ve Romantik düşünürün(Nietzsche başta olmak üzere), Aristokrasiyi, seçkin elitler yönetimini demokrasiye tercih ederek; demokrasiyi sürünün, ayak takımının, anti kültürün iktidarı olarak eleştirdikleri bilinmektedir.
Karl Popper, “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı kitabında, demokrasiyi ideal bir rejim olarak değil; fakat “kurucu-rasyonalist”(sosyalizm, faşizm) ve totaliter-teokratik rejimlere karşı, beğenmediğimiz yöneticileri belirli bir süre içinde kansız olarak başımızdan def etme ve yenileri ile değiştirme fırsatı veren insanlığın elinde denenmiş en iyi veya az kötü rejim olarak niteler.
Bu yazıda önce Fazlurrahman ve M.A. Cabiri’nin Demokrasi ve Laiklik konusundaki görüşlerini özetledikten sonra, İslam-Siyaset-Demokrasi ve Laiklikle ilgili görüşlerimi Hayrettin hocanın ve Said Halim paşanın yaklaşımlarını irdeleyerek ortaya koymaya çalışacağım.
Fazlurrahman, “Dinin Emrindeki Siyaset” adlı makalesinde “siyasi aksiyonun, İslam’ın ve onun kamu hayatını düzenleyen değerlerinin bir bölümü, açıklaması ve gerekli bir aracı olduğunu; devletin dinin şeffaf bir yansıması, aracı olduğu; dinin insan hayatının bütün alanlarına doğrudan nüfuz ederek oraları etkilediği; camide ve savaş alanlarında olduğu gibi pazarda, okulda ve meclis salonlarında da olduğunu” söyler. Rahman’a göre İslam’ın nihai amacı, yer yüzünde ahlaki pirensiplere bağlı sosyo-politik ve ekonomik bir düzen kurmaktır.
Kendi görüşlerini Cemalettin Afgani ve Namık Kemalin İslamdaki “Şura” prensibini halk iradesini temsil eden ve halkın kendi meseleleri için verilecek kararlara aktif olarak katılmasını sağlayan temsili hükumet anlamında doğru yorumlarına dayandırdığını söyleyen Rahman, kendisinin de Demokrasinin ortaçağ yönetimleri olan Saltanat ve Hilafetten İslam’ın hedeflerine daha çok hizmet edeceğini söyler.
Halim Paşa’nın ve Hayrettin Hoca’nın yasamanın halkın arzularına ve cehaletine bırakılamayacağı, uzmanlık gerektireceği itirazına Namık Kemale dayanarak Rahman şöyle cevap verir: Savaş, barış, vergi, eğitim… gibi umuma ait “iş(emr)”lerin çözümü için teknik ilahiyat bilgisine sahip olmak gerekmez; Kur’an’ın bu konulardaki tavsiyelerinin ortalama herkes tarafından anlaşıldığı ve bu gün de anlaşılabileciğini belirtir. Kur’an’ın amacının insanlardaki ahlaki enerjiyi ortaya çıkararak bunu uygun kanallarda kullanmak olduğunu belirten Rahman, ona teknik bir kitap olarak bakmanın şuurumuzu körelteceğini ileri sürer. Kitlelerin kararlarında ilahi iradeye değil de arzularına, keyflerine göre tercihte bulunacakları itirazına da Rahman şöyle karşı çıkar: “Eğer İslam ümmetini oluşturan kitleler İslam’dan habersiz ise, bu hata kime aittir? Sorumluluk, Müslüman hükumetlere, özellikle de Müslümanları eğitmeyi ihmal eden din alimlerine, dini liderlere aittir.(Fazlurrahman, “İslam ve Siyasi Aksiyon” .İslamda Siyaset Düşüncesi.ist.1995. adlı kitabın içinde.8vd.)
Özetle, Fazlurrahman, İslam-siyaset ayrımına veya İslam-laiklik ayrımına gitmeden, Demokratik zeminde ikisini birbirine çelişik olarak görmemektedir.
Cabiri’ye gelecek olursak, o da İslam’ın devletten ayrılamıyacağını, her ikisinin de amaçlarının “Makasidu’şeria” bağlamında aynı olduğunu belirttikten sonra, Laikliğin Kilise kurumuna ait Batı toplumlarının bir icadı olduğu; onların din-devlet sorunlarını çözmek için üretildiğini; İslam toplumlarında bu kavrama ihtiyaç olmadığını; Müslümanlar için Demokrasi ve Akılcılığın yeterli olduğunu belirtir. Rahmandan farklı olarak “Şura” kavramının dilsel ve tarihsel analizini yapan Cabiri, Demokrasinin bu kavramdan doğrudan çıkarılamayacağını; onun modern bir tecrübe ve teknik olduğunu, ancak Müslümanların yönetim tekniğine ilişkin temel kaynaklarda belirlenmiş bir formun olmaması ve Peygamberimizin: “Dünya işlerini siz daha iyi bilirsiniz” hadisi uyarınca bu araçsal-teknik prosüdürü yönetim işlerinde kullanmalarının bir sakıncası olmadığını belirtir. Cabiri, Rahmandan farklı olarak günlük siyasette din istismarına ve tefrikaya-iç savaşa meydan verebileceği kaygısı ile dini topluma, eğitime, sivil alana bırakmak ve siyasetten ayırmak gerektiğini ileri sürer.(Cabiri, Yeniden Yapılanma.2001.İst. 77vd.)
Kendi değerlendirmelerime gelecek olursam, Halim paşanın ve Hayrettin hocanın kaygılarını anlamak mümkün. Ancak önerdikleri Allah’ın insanlar için korunmasını istediği maslahatların ne olduğunun kutsal kitaplardan çıkarılması ve yasa haline getirilmesi ve denetlenmesi için önerdikleri “faziletli seçkinler” gurubun hangi kriterlere göre seçileceği, bu kişilerin ilahi hakikatı ifade ettiklerini kendi dışlarında kimin denetleyeceği, bu kişilerin ahlaki karakterinin garantisinin ne olduğu açık değildir. Samimiyetlerinden nasıl emin olacağımız belli olmadığı gibi, -velev ki olalım- ilimlerinin yeterliliğini neye göre tayin edeceğiz? Yani demem o ki, Mutlak hakikatı aramızda temsil, tarif, teyid ve teşri imkanı yoktur; buna diakritik(diyalojik ve eleştirel) hermenötik yöntemle yaklaşabiliriz. Bu ilahi irade ve hakikat iddiasının ihtiras ve cehalet ile birleşmesinin trajik sonuçlarını Kilisenin kanlı tarihinden ve İslam’ın erken dönemindeki neredeyse iki yüzyılı alan iç savaştan ve son yıllardaki Şii-Sünni çatışmasından biliyoruz ve görüyoruz. Demokrasinin şeffaf, denetlenebilir, hesap verilebilir, hür basın ve muhalefetin eleştirisine açık mekanizmalarından ve kurumlarından sonra arta kalan kötülük, İran’da örneğini gördüğümüz kerameti kendilerinden menkul veya halkın hürmet gösterdiği “ulemanın” veya “faziletli elitler”inin yaratacağı çürümeden daha ehvendir.
Hayrettin hocanın Laikliğin ve Demokrasinin eksiği olarak saydığı devletin insanlara“Eşit değer, durum ve haklar” verdiği iddiasından, onun tasavvur ettiği “İslam Devleti”nin insanları kategorize edeceği ve totaliter devletlerde olduğu gibi “makbul vatandaş” ve “sakıncalı piyade”ler üreteceği anlaşılıyor. Allah’ın gözündeki değer ve değersizliği, hoca kolayca devletin gözüne transfer edebiliyor. Bunun yaratabileceği insan harcamalarını veya muhtemel tenkilleri varın hesap edin.
Bana göre de siyasette ayet ve sloganlar ile sesli konuşmanın, yani dini değer, sembol ve kavramlara aleni atıf yapmanın doğurduğu iç savaş, din sömürüsü ve totalitarizmden ve İŞİD benzeri zırvalardan,dehşetten kurtulmanın yolu, dilini vicdanından ve okuduğu Kur’an’dan anladığıni akla ve eleştiriye açmış, kendi adına konuşan ağırbaşlı bir “İslamcılık”tır. Sekülerizm tarafından çölleştirilmiş ve ocağı sönmüş dinin dumanın etrafı sardığı bir dünyada ne kadar mümkünse.
İlhami Güler.
İlhami Güler
ünlüye puan vermedi
beğen · 0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

4. ‘Ordu milletin gözbebeğidir.’ ‘Gözbebeği’ insanın en fazla ihtimam gösterdiği en önemli organıdır. Orduyu illa da vücutta bir organa benzetmek gerekecekse, bu göz bebeği olmamalı. Daha uygun, doğru bir benzetme onun ‘yumruğumuz’ olmasıdır, olduğudur, olması gerektiğidir. Daha doğrusu o silahımızdır. Hukuk, ahlak, insan hakları, özgürlükler gibi insan olmamızı sağlayan kültürel-manevi şeyleri ‘gözbebeği’ gibi saymak ve korumak daha doğrudur. Çünkü orda kendini koruyabilir.
Prof.Dr.İlhami GÜLER, Özgürlükçü Teoloji Yazıları, Darbeseverliğin Kültürel Kodları, s.134.
ataç ikon Politik Teoloji Yazıları
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

Allah'tan/Kur'an'dan bağımsız hakikat düşünemeyenler, Allah'ın yaratılışta insana verdiği akıl ve vicdanı babası olmadan karar veremeyen/reşit olmayan çocuklara benzer. Bunlar "Kitap Kurbanları"dır.

İlhami Güler -- Sekuler Dünyanın Yorumu (s, 63)
ataç ikon Kur'an, Tasavvuf ve Seküler Dünyanın Yor...
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

F.İshak'ın dediği gibi:
''Dogma praxisi önceleyebilir; fakat, özgürlük/kurtuluş sürecinde oluşan teolojiyi önceleyemez. Baskı altındaki toplumlar için teoloji, özgürlük praxisini takip eden refleksiyondan doğar.''Bizim yolumuzda mücadele edenlere (doğru) yollarımızı gösteririz''(29/69).ayeti, bize teoloji ''yapma''nın doğru yolunu gösterir. İslam'daki teolojik düşüncenin bütün formlarının tarihi ve başka teolojilerin tarihi de F.Hegel'in ''felsefe'' hakkında söylediği şu sözü doğrulamaktadır:''O (felsefe), sadece gün batımında yükselir''(F.Esack, Qur'an, Liberation and Pluralizm, Wsoy,1997,85).
Yani iş işten geçtikten sonra. Bugün ihtiyacımız olan şey, egemen iktidarlara yamanmış dogmatik teolojilerin (tuzu kuruların) ve dinsel kurumların ve söylemlerin arasındaki ''diyalog'' değil;Güney Afrika ve İsrail ırkçı rejimlerine karşı, ezilen Müslümanların ve Hıristiyanların, Güney Afrika ve Lüblan'da ortaya koyduğu örnekliklerdeki gibi, Dünya Sosyal Konseyi örgütlenmelerinde olduğu gibi, dinler arası ve halklar arası''dayanışma'' ve ''direniş''tir. Diyalog çağrılarını, egemen sistemin bekçileri mevcut tahakkümlerini devam ettirmek için yapmaktadırlar. Bugün ihtiyacımız olan şey, sadece texte (metne) dayanan dogmatik teolojiler değil; aynı zamanda kontekse dayanan dayanışma ve direniş teolojileri üretmektir. Kimin ''mümin'' kimin ''kafir'' olduğunu, dolayısıyla kimin uhrevi-ebedi kurtuluşa erişeceği, kimin kaybedeceğini tayin etmek ve bilmek -Hıristiyanlığın iddiasının aksine- bizim işimiz ve haddimiz değildir; bunu, Kur'an'ın yüzler kere tekrarladığı gibi:''... en iyi Allah bilir.'' Kur'an'ın dinler üstü evrensel dini çağrısı şöyledir:''Herkesin yöneldiği (dini, teolojik, mezhebi) bir yön vardır;(o halde) siz, birbirinizle hayırlarda yarışın (dayanışın)''(2/148).''Sakın zulmedenlere en ufak bir meyin duymayın; sonra size ateş dokunur...''(11/113).''Bir zulme ve saldırıya uğradıklarında birbirine yardım ederler''(42/39). Dünya halklarının bugün acilen ihtiyacını duyduğu şey, küresel kapitalizme, sömürüye karşı mazlumların ve mağdurların kresel bir dinler ve hatta dürüst dinsizler ile dayanışmasıdır. Çünkü mazlumun dini sorulmaz ve dünya küfürle devam eder; fakat zulme devam edemez; etmemeli.

Güler, Direniş Teolojisi,''Günümüzde Bir ''Direniş Teolojisi''ne Duyulan ihtiyaç', Ankara 2011,s.11-12.
ataç ikon Direniş Teolojisi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

Ahlaki muhteva taşıyan toplumsal sosyolojik olaylar -seküler bakış açısı her ne kadar bugün hayatı ekonomik, politik, ahlaki, hukuki...vs. şeklinde parçalamış olsa da- Allah'ın koymuş olduğu ahlaki kanunlara göre işler (sünnetullah). Bu kanunların gereği olarak:''Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez''(8/53). Yine ''İnsanlar kendi karakter ve kişiliklerini değiştirmeye çaba göstermedikleri müddetçe Allah onlarda olanı değiştirmez''(13/11). Bu bağlamda herhangi bir topluma isabet eden bir ''musibet'' Allah'ın izniyle (64/11) ve fakat insanların kendi iradeleriyle ortaya koydukları ahlaki muhtevalı eylemlerin bir sonucu olarak gerçekleşir (42/30). Türk insanı, bu gerçeği çok güzel formüle etmiştir:''Kula bela gelmez Allah yazmayınca; Allah bela yazmaz, kul azmayınca.''

Güler, Direniş Teolojisi,'Küresel Mali Krizin Teolojisi', Ankara 2011, s.15-16.
ataç ikon Direniş Teolojisi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

Olaya İbrahimi monoteist-peygamberlik/din geleneğinin son halkasını oluşturan Kur'an/İslam açısından baktığımızda kriz,''mutlak mülkiyet'' anlayışına bağlı olarak ''sınırsız üretim ve tüketim''i ilke edinmiş kapitalizmin bir ürünüdür. Kapitalizm, 16.yüzyıldan sonra Batı'da egemen olmaya başlayan Sorokin'in ''Duyumcul'',W.Schubart'ın ''Kahraman'' veya ''Prometheusçu'' üst-kültür sisteminin cisimleşmiş halidir. Orta Çağdaki ''düşünsel/mesihçi (Hıristiyanlık)'' üst sistemi yıkarak onun yerine kaim olan bu paradigma, prototip, ruh, dünya görüşü, insan/dünya algısı, cenneti yeryüzünde kurmaya çalışmaktadır. Din/Tanrı ve Kilise, ağırlığını ve belirleyiciliğini bütünüyle yitirmiştir. Zevk, haz, güç, popülerlik, ün...vs. modern ''Kahraman'',''Duyumcul'' insanın peşinden koştuğu ve uğruna dövüştüğü değerlerdir. Yaşam, biricik ve burada olan ise, dünyadaki nimetler de sınırlı ise; akıl, ölüm sonrasının belirsizliği veya ''hiç''liğinden daha ziyade, ömrün/hayatın haz, zevk, iktidar, ün, popülerlik açısından tükenişi korkusunu radikalleştirir; sonuç, ötekini düşmanlaştırmadır:''Ya ben ya öteki.'' Oğul Bush da öyle dememiş miydi:''Ya bizdensiniz ya onlardan''. Kur'an'ın nazil olduğu dönemdeki sekülerist müşrikler de şöyle demişlerdi:''Yaşarız ve ölürüz; bizi hiçliğe sürükleyen zamanın geçmesidir''(45/24).

Güler, Direniş Teolojisi,'Küresel Mali Krizin Teolojisi', Ankara 2011, s.16.
ataç ikon Direniş Teolojisi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

Krizin oluşturduğu finansal sistem, bilindiği gibi ''Reel ekonomi''nin karşıtı olarak itibari bir değerlendirme ile banka/döviz/borsa sistemine dayanmaktadır. Borsa, sansasyona ve manipülasyona sonuna kadar açık ''sözde ekonomik'' bir süreçtir. Kriz, başlangıç itibariyle konut kredilerinin geri ödenmemesiyle ABD'de çıkmış olsa da, giderek bütün dünyadaki finans sistemini etkilemiş durumdadır. Bu sistem sayesinde reel sektör ile finans sektörü arasındaki fark 1100 katına çıkmış durumdadır. Yani finans sistemi, gerçek ekonomiyi bir balon gibi bin yüz kat şişiriyor. Bakara suresinin 188.ayeti bu bağlamda dikkat çekici bir şekilde şöyle demektedir:''Birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin; başkalarına ait mallardan bir kısmını (sözde) hukuki hilelere başvurarak haram yollardan elde etmeye çalışmayın''(2/188). Tefecilik, borsa ve rant ekonomileri üretim ve ticarete dayanan ''gerçek ekonomi''nin karşıtı olarak, itibari/sanal/spekülatif olup hakkaniyete ve adalete dayanmamaktadır.

Güler, Direniş Teolojisi,'Küresel Mali Krizin Teolojisi', Ankara 2011, s.16-17.
ataç ikon Direniş Teolojisi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Sence kaç puan almalı?
0
0 oy
0