up
ara
‹ Milan Kundera

Milan Kundera Sözleri

Saptırılmış Vasiyetler
“Pantagruel’in gemisi açık denizde koyun yüklü bir şileple karşılaşır. Şilebin sahibi, gözlüğü başlığına takılı Panurge’ü aşağılamak için elleriyle bir boynuzlu yaratıklara benzediğini anımsatan işaretler yapar. Panurge, o anda öcünü almak için, ondan bir koyun satın alıp denize atar. Bunu gören öteki koyunların hepsi birden denize atlar. Şaşıran tacirler, koyunların kimini postundan kimini boynuzlarından yakalayayım derken kendileri de denize düşerler”

(Kundera, [çevirmen: Ö. İnce], Saptırılmış Vasiyetler, İstanbul, 1995, s. 10).
ataç ikon Saptırılmış Vasiyetler
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
1 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
Yağmur çiseliyordu. İnsanlar acele acele yürürken, bir yandan da şemsiyelerini açıyorlardı, öyle ki kısa zamanda sokak da kalabalıklaştı. Şemsiyelerin kemerli tepeleri birbirine çarpmaya başladı. Erkekler nazikti. Tereza'nın yanından geçerken şemsiyelerini iyice yukarı kaldırıyor, yol veriyorlardı. Ama kadınlar pes etmemeye kararlıydılar; her biri dosdoğru ileriye bakıyor, karşısındaki kadının kendisinden daha aşağı olduğunu kabul edip kenara çekilmesini bekliyordu. Şemsiyelerin karşılaşması bir güç sınavıydı. Önceleri yol veriyordu Teresa, ama nezaketinin karşılık görmediğini anlayınca, o da öteki kadınlar gibi şemsiyesine yapışıp, bütün gücüyle karşıdan gelen şemsiyelere bindirmeye başladı. Hiç kimsenin ağzından "Özür dilerim" lafı çıkmıyordu. Çoğunlukla hiç kimse bir şey söylemiyordu zaten ya, Tereza'nın kulağına bir ya da iki kere "Şişko inek!" ya da "Siktir! " sözü çalındı.

Şemsiyelerle silahlanmış bu kadınların yaşlısı da vardı genci de ama gençler daha yenilmez birer cengaverdi. Tereza işgal günlerini, uzun direklerde bayrak taşıyan mini etekli kızları hatırladı. Onlarınki cinsel bir öçtü; yıllar boyu kadınsızlıga zorlanan Rus askerleri bir bilim kurgu yazarının kafasından çıkma bir gezegene düştüklerini sanmışlardı herhalde - horgörülerini, benzerleri Rusya'da beş ya da altı yüzyıldır görülmemiş, uzun güzel bacaklarında gezdiren akıllara durgunluk verecek kadınlarla dolu bir gezegen . . .
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğen · 0 yorum
Misafir2

Misafir2

@misafir001

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
Yağmur çiseliyordu. İnsanlar acele acele yürürken, bir yandan da şemsiyelerini açıyorlardı, öyle ki kısa zamanda sokak da kalabalıklaştı. Şemsiyelerin kemerli tepeleri birbirine çarpmaya başladı. Erkekler nazikti. Tereza'nın yanından geçerken şemsiyelerini iyice yukarı kaldırıyor, yol veriyorlardı. Ama kadınlar pes etmemeye kararlıydılar; her biri dosdoğru ileriye bakıyor, karşısındaki kadının kendisinden daha aşağı olduğunu kabul edip kenara çekilmesini bekliyordu. Şemsiyelerin karşılaşması bir güç sınavıydı. Önceleri yol veriyordu Teresa, ama nezaketinin karşılık görmediğini anlayınca, o da öteki kadınlar gibi şemsiyesine yapışıp, bütün gücüyle karşıdan gelen şemsiyelere bindirmeye başladı. Hiç kimsenin ağzından "Özür dilerim" lafı çıkmıyordu. Çoğunlukla hiç kimse bir şey söylemiyordu zaten ya, Tereza'nın kulağına bir ya da iki kere "Şişko inek!" ya da "Siktir! " sözü çalındı.

Şemsiyelerle silahlanmış bu kadınların yaşlısı da vardı genci de ama gençler daha yenilmez birer cengaverdi. Tereza işgal günlerini, uzun direklerde bayrak taşıyan mini etekli kızları hatırladı. Onlarınki cinsel bir öçtü; yıllar boyu kadınsızlıga zorlanan Rus askerleri bir bilim kurgu yazarının kafasından çıkma bir gezegene düştüklerini sanmışlardı
herhalde - horgörülerini, benzerleri Rusya'da beş ya da altı yüzyıldır görülmemiş, uzun güzel bacaklarında gezdiren akıllara durgunluk verecek kadınlarla dolu bir gezegen . . .
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Haberin etkisinden bir türlü kurtulamıyordu Sabina. Geçmişiyle arasındaki son bağ da kopmuştu.

Eski alışkanlığı uyarınca, bir mezarlık gezintisi yaparak sakinleşmeye karar verdi. En yakını Montparnasse Mezarlığı'ydı. Her bir mezarın başucunda küçük evler, minyatür şapeller duruyordu bu mezarlıkta. Sabina, ölüler başuçlarına saray taklitleri kondurulmasından neden hoşlansınlar ki, diye düşündü. Mezarlık, kendini beğenmişliğin taşa dönüşmüş haliydi. Ölünce akıllanacaklarına, mezarlık sakinleri yaşadıkları zamankinden daha da ahmaklaşmışlardı. Anıtları ne kadar önemli kişiler olduklarını belirtmek için dikilmişti. Burada gömülü olanlar babalar, kardeşler, oğullar ya da nineler değil, yalnızca kamusal önemi olan kişiler; unvanları, dereceleri, nişanları olan kişilerdi; şuradaki postacı bile seçtiği meslekle, toplumsal yeriyle saygınlığıyla gösteriş yapıyor, övünüyordu.

Bir mezarlık sırası boyunca yürürken, bir gömme töreni için toplanan kişileri fark etti. Cenaze yöneticisinin eli kolu çiçek doluydu, cenazeye katılan herkese bu çiçeklerden veriyordu. Sabina'ya da bir tane uzattı. Sabina cenazecilere katıldı. Bir sürü anıtın yanından dolaşıp geçerek henüz üzerine mezartaşı konmamış mezarın yanına vardılar. Sabina çukurun üzerine eğildi. Çukur son derece derindi. Çiçeği içine attı. Zarif taklalar atarak süzüldü, indi, tabutun üzerine kondu çiçek.

Gözü mezarın yanı başında duran taşa ilişti. Tüyleri ürperdi ve aceleyle eve döndü. Bütün gün o taşı düşündü. Onu neden bu kadar ürkütmüştü o taş? Cevabı kendisi verdi: Mezarların üstü taşla örtüldüğünde, ölüler bir daha dışarı çıkamazlar artık. Ama ölüler zaten dışarı çıkamazlar ki! Ha toprakla örtülmüşler, ha taşla, ne fark eder. Fark şu: Mezarın üzeri taşla örtülmüşse bu, ölmüş kişinin bir daha dönüp gelmesini istemiyoruz anlamına gelir. O ağır mezartaşı ölüye: "Olduğun yerde kal! " der.

Bunun üzerine babasının mezarını düşündü Sabina. Mezarın üzeri toprakla örtülüydü, topraktan çiçekler, hafifçe mezarın üzerine doğru eğilen bir akağaç çıkıyordu. Köklerle çiçekler babasının ölüsüne mezardan kaçış yolu sağlıyorlardı. Babasının üzeri taşla örtülmüş olsa, öldükten sonra onunla hiç konuşamayacak, ağaçlarda kendisini bağışlayan sesini hiç duyamayacaktı Sabina.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Kafka'nın güncelerinin ya da mektuplarının bir yerinde saptadığı bir formül bu. Franz nerede olduğunu tam hatırlamıyordu. Ama bir türlü aklından çıkmıyordu bu iki sözcük. "Gerçek yaşamak" ne demekti? İşi olumsuz yanından alırsak kolay; yalan söylememek, gizlenmek ve olduğundan başka türlü görünmek demekti. Oysa Sabina'ya rastladığı günden beri yalanlar içinde yaşıyordu Franz. Karısına Amsterdam'dan söz ediyordu; Sabina'yla Cenevre sokaklarında yürümeye korkuyordu. Üstelik yalan söylemekten, gizlenmekten de hoşlanıyordu; onun için o kadar yeni şeylerdi ki bunlar. Bütün cesaretini toplayıp okulu kıran, öğretmenin gözdesi öğrenci kadar heyecanlıydı.

Sabina için gerçek yaşamak, ne kendi kendimize ne de başkalarına yalan söylememek, ancak insanlardan uzak olunduğunda mümkündü; yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an; ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptığımız hiçbir şey dürüstçe olmaz. Bizi seyreden birilerinin olması, bizi seyredenleri bir türü aklımızdan çıkaramamak, yalanlar içinde yaşamak demektir. Sabina, kişilerin kendilerine ve dostlarına ilişkin bütün sırları eleverdikleri edebiyat türünü aşağılık bulurdu. Gizliliğini kaybeden her şeyini kaybetmiş demektir, diye düşünürdü Sabina. Hele bundan kendi iradesiyle vazgeçen kişi canavardı. Sabina'nın yaşadığı aşkı gizli tutmaktan en ufak bir acı duymaması da bundandı işte. Tam tersine, ancak böyle davranarak gerçek yaşayabilirdi o.

Öte yandan Franz, yaşamının özel ve kamusal olarak ikiye bölünmesinin bütün yalanların kaynağı olduğuna emindi; kişi özel yaşamında başka bir şeydi, başkalarıyla birlikteyken bambaşka bir şey. Franz için, gerçek yaşamak, özel ile kamusal arasındaki engelleri yıkmak demekti. Andre Breton'un içini herkesin görebileceği ve sır namına bir şey barındırmayan camdan bir evde yaşamanın arzulanırlığı üzerine söylediklerini dilinden düşürmezdi Franz.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
5 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Ama içinden, Franz güçlü olabilir oysa onun gücü dışarıya yönelik dedi; iş birlikte yaşadığı insanlara, sevdiklerine geldi mi Franz zayıf. Franz'ın zayıflığına iyi yüreklilik deniliyor. Franz, Sabina'ya hiçbir zaman buyurmazdı. Tomas'ın yaptığı gibi aynayı yere yatırıp üzerinde çırılçıplak bir aşağı bir yukarı yürüme komutu vermezdi. Duyusal yanı eksik olduğundan değil; yalnızca buyuracak gücü yok. Ancak şiddetle tamamlanan kimi şeyler vardır yaşamda. Bedensel sevgi şiddetsiz düşünülemez.

Franz sandalyeyi yere, Sabina'nın tam karşısına koydu ve üstüne oturdu. "Güçlü olmak hoşuma gidiyor elbette," dedi. "Ama bu kasların Cenevre'de ne yararı var bana? Süs gibi bunlar, tavus tüyü gibi. Yaşamım boyunca hiç kimseyle dövüşmedim."

Sabina kendi melankolik hayallerine dalmış gitmişti; kendisine buyruklar yağdıran bir erkek olsaydı yaşamında, ne olurdu acaba Efendisi olmak isteyen bir erkek? Ona ne kadar katlanabilirdi Sabina? Beş dakika bile katlanamazdı! Bundan da şu çıkıyordu ki hiçbir erkek onun aradığı erkek değildi. İster güçlü olsun ister zayıf.

"Gücünü neden hiç benim üzerimde kullanmıyorsun?" dedi. "Sevgi insanın gücünden vazgeçmesi demektir de ondan," dedi Franz yumuşak bir sesle. Sabina iki şeyin farkına vardı: Bir, Franz'ın sözleri soylu ve doğruydu; iki, bu sözler onu Sabina'nın aşk yaşamından kapı dışarı ediyordu.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
4 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Franz dedi ki: "Avrupalı anlamıyla güzellikte hep önceden düşünülüp taşınılmış, tasarlanmış bir yan vardır. Her zaman estetik bir hedefimiz ve uzun vadeli bir planımız oldu. Batılı bireye yıllarca uğraşarak bir gotik katedral ya da Rönesans dönemi piazza'larını inşa etme imkanını veren buydu işte. New York'un güzelliği tümüyle farklı bir temel üzerine kurulu. Amaçlı değil. İnsan tasarımından bağımsız olarak, dikitlerle dolu bir mağara gibi fırlayıp çıkıvermiş. Kendi başlarına çirkin biçimler rastlantı eseri olarak, işin içinde hiçbir amaçlılık olmaksızın, öyle inanılmaz ortamlarda çıkıyorlar ki karşımıza, birden harikulade bir şiirle ışıl ışıl parlayıveriyorlar."

Sabina dedi ki: "Amaçlanmamış güzellik. Evet. Başka bir biçimde dile getirmek gerekirse 'yanlışlık sonucu güzellik' diyebilirdik. Güzellik dünyadan tamamen kaybolmadan önce, yanlışlık sonucu bir süre daha varolacak. 'Yanlışlık sonucu güzellik' - güzellik tarihinin son evresi." Bunları söyledikten sonra olgunluk döneminin ilk resmini, üzerine yanlışlıkla kırmızı boya damladığında ortaya çıkan tabloyu hatırladı Sabina . . . Evet, resimleri "yanlışlık sonucu güzellik" ilkesine dayalıydı ve New York da ressamlığın gizli ama gerçek anayurduydu.

Franz dedi ki: "Belki de New York'un amaçlanmamış güzelliği insan tasarımının aşırı ölçüde disiplinli ve ölçülü biçili güzelliğinden çok daha zengin ve çok daha çeşitli. Ama bizim Avrupalı güzelliği değil bu. Yabancı bir dünya."
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
5 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Sabina için yaşamak görmek demekti. Görmek ise iki çizgiyle sınırlanmıştır: Gözleri kamaştıran güçlü ışık ve zifiri karanlık. Belki de Sabina'nın her türlü aşırılığı tatsız bulmasının altında yatan neden buydu. Aşırı uçlar, ardında yaşamın sona erdiği sınırlar demektir ve sanatta da politikada da, aşırılığa duyulan tutku, ölüme duyulan örtük bir özlemdir aslında.

Karanlık da ışık kadar kendine çekiyordu onu. Günümüzde sevişmeden önce ışığı söndürmenin gülünecek bir davranış olduğunu biliyor ve bu nedenle da yatağın başucundaki küçük lambayı hep yanık bırakıyordu. Oysa sevişmenin son anında gözlerini kapıyordu. Tüm bedenini kaplayan zevk, karanlığı gerektiriyordu, o karanlık anı, kusursuz, düşüncesiz, görüntüsüzdü; o karanlık sonsuz, sınırsızdı; o karanlık her birimizin içinde taşıdıgı sonsuzdu. (Evet, istediğin sonsuzluksa, kapatıver gözlerini!)

Ve zevkin bedeninin gözeneklerine kadar sızdığını hissettiği an, Franz çözülüyor, dagılıyor, kendi karanlıgının sonsuzluğuna karışıyor, kendisi sonsuz oluyordu. Ama insan kendi içindeki karanlıkta büyüdükçe, dış çizgileri küçülür, kaybolur. Gözleri kapalı adam, adam enkazıdır. Derken Sabina, Franz'ın görünüşünü gitgide daha sevimsiz bulmaya başladı ve ona bakmaktan kaçınmak üzere o da gözlerini kapadı. Ama onun için, karanlık sonsuzluk demek değildi; onun için, gördüğü şeyle uyuşmamak, gördüğü şeyin olumsuzlanması, görmeyi reddetmekti.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
9 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Çocukluğunun ilk yıllarından beri, müzik maskesi altında gezinen gürültü peşini bırakmamıştı. Güzel Sanatlar Akademisi'nde okuduğu yıllarda, öğrencilerden yaz tatillerinin tümünü gençlik kamplarında geçirmeleri istenirdi. Ortak mekanlarda yaşar ve hep birlikte bir çelik fabrikası inşaatında çalışırlardı. İnşaat alanındaki hoparlörden sabahın beşinden akşamın dokuzuna kadar gürül gürül bir müzik yayılırdı çevreye. Ağlamak gelirdi Sabina'nın içinden, ama müzik neşeliydi ve hiçbir yere, ne tuvaletlere ne de çarşafların altına saklanabilirdi; her şey, her yer hoparlörlerin ses alanı içindeydi. Müzik, Sabina'nın üzerine salınıvermiş bir köpek sürüsüydü sanki.

O zamanlar, böylesi bir müzik barbarlığının ancak komünist dünyada hüküm sürebileceğini düşünmüştü. Ülke dışına çıkınca, müziğin gürültüye dönüştürülmesinin gezegenimize özgü bir süreç olduğunu keşfetti; insanlık bununla tarihin mutlak çirkinlik evresine giriyordu. Gelecekteki mutlak çirkinlik, kendisini ilk olarak her yerde birden varolan işitsel bir çirkinlik olarak hissettirmişti: Otomobiller, motosikletler, elektronik gitarlar, matkaplar, hoparlörler, canavar düdükleri. Her yerde birden varolan görsel çirkinlik de çok geçmeden bunu izleyecekti.

Belli belirsiz ama bütün gücüyle özlediği şey, uçsuz bucaksız bir müzik, mutlak bir ses, hoş, mutlu, her şeyi sarıp sarmalayan, her şeyin üstesinden gelen, pencereleri zangırdatan, acıyı, boşunalığı, sözcüklerin kendini beğenmişliğini bir daha geri dönmemecesine silip götüren tekdüze bir tekrar oldu. Müzik cümlenin olumsuzlanmasıydı, müzik sözcüğün karşıtıydı! Sabina'yla bir kere daha uzun uzun kucaklaşmayı, başka tek bir cümle, tek bir sözcük bile söylememeyi, orgazmını müziğin çoşkun, cümbüşlü gümbürtüsüne karıştırmayı diledi. Ve bu gönendirici, düşsel gürültü patırtı ona bir ninni gibi geldi, uykuya daldı.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
9 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Kadın olmak Sabina'nın seçmediği bir yazgıydı. Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız. Sabina seçmediği yazgısına karşı en doğru tavrı almak gerekliğine inanırdı. Kadın olarak doğmaya isyan etmek ona göre bundan gurur duymak kadar aptalca bir şeydi. İlk birlikte oldukları sırada bir kere, Franz ona garip biçimde üstüne basarak, "Sabina, sen bir kadınsın," demişti. Sabina onun bu apaçık gerçeği neden Amerika'yı keşfeden Kristof Kolomb ciddiyetiyle vurguladığım anlayamadı. Franz'ın böylesine alışılmadık biçimde vurguladığı "kadın" sözcüğünün onun gözünde iki cinsten birini göstermediğini çok sonra anladı; bu sözcük bir degerin ifadesiydi. Her kadın hak etmezdi kadın olarak nitelendirilmeyi.

Peki ama Sabina, Franz'ın gözünde bir kadın idi ise, karısı Marie-Claude neydi? Yirmi yıl kadar önce, Marie-Claude'la tanışmalarından birkaç ay sonra, Marie-Claude Franz kendisini terk ederse canına kıymakla korkutmuştu onun gözünü. Franz bu gözdağından büyülenmişti sanki. Marie-Claude'dan pek fazla hoşlanmıyordu, ama onun kendisine duyduğu aşk aklını başından almıştı. Böyle büyük bir aşka layık olmadığını, Marie-Claude'a büyük bir boynu eğiklik borcu olduğunu düşünüyordu.

Öylesine eğdi ki boynunu, sonunda onunla evlendi. Marie- Claude intihar tehdidinin yanı sıra gelen duygu yoğunluğuna bir daha hiç ulaşamadı, ama Franz yüreğinde o duygu yoğunluğunun anısını, onu hiçbir zaman incitmemesi ve ondaki "kadın"a her zaman saygı göstermesi gerektiği düşüncesiyle birlikte canlı tuttu. İlginç bir kılıf uydurmaydı bu. "Marie-Claude'a saygı duyma" ama "ondaki 'kadın'a saygı duy. "
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Onunlayken nasıl bu kadar azalıyordu kendine olan güveni? Kadın kaygılanmasını gerektirecek en ufak bir davranışta bulunmamıştı ki! Hatta, tanışmalarından kısa süre sonra sevişme konusunda ilk adımı atan o olmuştu. Yakışıklı erkekti Franz; bilim adamlığı kariyerinin doruğundaydı; mesleki toplantı ve kolokyumlarda sergilediği kibir ve
inatçılıkla meslektaşlarının bile gözünü korkutmuştu. Peki öyleyse neden sevgilisinin kendisini bırakıp gideceğinden kaygı duyuyordu günbegün?

Önerebileceğim tek açıklama şu: Franz için aşk kamusal yaşamın bir uzantısı değil, antiteziydi. Kendini eşinin merhametine bırakmayı özlemek demekti. Bir savaş tutsagı gibi teslim olan kişi aynı zamanda silahlarını da bırakmak zorundadır. Gelebilecek darbeye karşı daha baştan savunmasız olduğu içinde darbenin ne zaman geleceğini merak edip durmaktan kendini alamaz. Franz için aşk sürekli bir darbe bekleyişi idi diyorsam, işte bundan.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
2 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Yaşamının büyük aşkı "Es mus sein! " (Öyle olmalı) sınıfına değil, daha çok "Es hönnte auch ander sein! " (Pekala başka türlü de olabilir) sınıfına giriyordu.

Rastlantı bu ya, yedi yıl önce Tereza'nın yaşadığı kentin hastanesinde çetin bir nörolojik vaka görülmüştü. Prag'da Tomas'ın çalıştığı hastanedeki başcerrahı konsültasyona çağırmışlardı ama rastlantı bu ya, Tomas'ın çalıştığı hastanedeki başcerrah siyatik ağrıları çekiyordu. Kıpırdayamadığı için yerine Tomas'ı gönderdi, taşradaki hastaneye. Kasabada birkaç otel vardı ama rastlantı bu ya, Tomas'a Tereza'nın çalıştığı otelde oda ayırdılar. Rastlantı bu ya, treni kalkmadan önce otelin lokantasında oyalanacak kadar boş zaman buldu Tomas. Rastlantı bu ya, o gün servis sırası Tereza'daydı ve gene rastlantı bu ya, Tomas'ın masasına Tereza bakıyordu. Sanki kendisinin pek niyeti yoktu da, Tomas'ı Tereza'ya doğru iten bu altı rastlantısal olay olmuştu.

Prag'a Tereza için dönmüştü. Dayanağı böylesine rastlantısal bir aşk iken, kişinin yazgısını böylesine yönlendirebilen bir karar; yedi yıl önce başcerrahın siyatik ağrıları tutmamış olsa bugün varlığından söz edilemeyecek bir aşk. Ve işte o kadın, mutlak rastlantısallığın cisimleşmiş biçimi olan o kişi, yeniden yanma uzanmış uyuyor, derin derin soluk alıyordu.

Gecenin geç bir saatiydi. İçi sıkıldığı, daraldığı zamanlarda sık sık olduğu gibi midesi gene ağzına geldi. Tereza'nın soluk alıp verişi bir ya da iki kere hafif horultulara dönüştü. Sevecenlik duymadı Tomas. Bütün hissettiği midesindeki basınç ve geri dönmüş olmanın çaresizliği idi.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
8 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Bir başka rüya dizisinde ölüme yollanıyordu. Bir keresinde, gece karanlığında dehşet dolu bir çığlık atıp da Tomas tarafından uyandırıldığında, rüyasını ona da anlatmıştı. "Büyük bir kapalı havuzdaydım. Yirmi kişi kadardık. Hep kadın. Çırılçıplaktık, havuzun çevresinde yürümeye zorlanmıştık. Tavandan bir sepet sarkıyordu, sepetin içinde, ayakta bir adam duruyordu. Adam yüzünü gizleyen geniş kenarlı bir şapka giymişti, ama sen olduğunu anladım ben. Bize buyruklar verip duruyordun. Bağırıyordun bize. Yürürken şarkı da söylemek zorundaydık, şarkı söylemek ve diz bükme hareketleri yapmak. İçimizden biri hareketi yanlış yaparsa, sen elindeki tabancayla onu vuruyordun, vurulanın cesedi havuza yuvarlanıyordu. Bu herkesi güldürüyor, daha yüksek sesle şarkı söyleniyordu. Sen gözlerini hiç üzerimizden ayırmıyordun ve yanlış yaptığımız an ateş ediyordun. Havuz cesetle dolmuştu. Su yüzeyinin hemen altında yüzüyordu cesetler. Bir sonraki diz bükme hareketini yapacak gücüm kalmadığını ve senin beni vuracağını biliyordum!"

Üçüncü rüya dizisinde ölüydü.

Mobilya taşıyan kamyonlar büyüklüğünde bir cenaze arabasında uzanmış yatıyordu, dört bir yanında ölü kadınlar vardı. O kadar çoktular ki, kamyonun kapısı kapanmadı, bazılarının ayakları sarktı dışarıya. "Ama ben ölü değilim!" diye haykırdı Tereza. "Hala hissedebiliyorum!" "Biz de," diye güldü cesetler. Hepsinin dişleri çürük, yumurtalıkları hastalıklı, yüzleri kırışık olduğu için Tereza'ya günün birinde dişlerinin çürüyeceğini, yumurtalıklarının hastalanacağını, yüzünün kırışacağını, bunun son derece doğal olduğunu söyleyen söylerken de son derece keyif duyan canlı kadın kahkahalarıyla güldüler. Aynı kahkahayla gülerek, ona ölü olduğunu ve bunu hiç dert etmemesini söylediler!

Ansızın işeme gereği duydu Tereza. "Gördünüz mü," diye haykırdı. "Çişim geldi. Ölü olmadığıma kesin kanıt! " Fakat berikiler gene gülmekle yetindiler. "İnsanın çişinin gelmesi son derece doğal!" dediler. "Daha uzun süre böyle gereksinimler duyacaksın. Kolu kesildiği halde kolunun hala yerinde olduğunu sanan biri gibi. İçimizde çişin damlası kalmamış olsa da hep çiş etmek isteyip dururuz."
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
4 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Yeterli önlemleri almayı unuttuğu bir tek geceyle bağlı olduğu bu çocuğa neden öteki çocuklardan daha derin duygular besleyecekti ki Nafakayı ödemeye özen gösterecekti; yeter ki babalık duyguları adına oğlu için savaş vermesini istemesinlerdi!

Yandaş bulamadığını söylemeye gerek yok. Kendi ana-babası oldukça lanetlediler onu: Temas oğluyla ilgilenmeyi reddediyorsa, onlar da kendi oğullarıyla ilgilenmeyeceklerdi bundan sonra. Gelinleriyle iyi ilişki içinde olduklarını göstermek için ellerinden geleni yaptıkları gibi, kendi örnek davranışlarını ve haklıdan yana çıkmalarını da iyice reklam ettiler.

Böylece, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar karısını, oğlunu, anasını ve babasını başından atmayı başarmıştı Tomas. Onlardan kalan tek şey kadınlara duyduğu korkuydu. Tomas onları arzuluyor ama onlardan korkuyordu da. Korku ve arzu arasında bir orta yol bulmak gereğini hissederek, "erotik dostluk" dediği bir şey geliştirdi. Yattığı kadınlara şu açıklamada bulunurdu; her iki tarafı da mutlu edecek tek ilişki, duygusallığa yer vermeyen ve sevgililerden ne birinin ne de ötekinin birbirlerinin yaşamı ve özgürlüğü üzerinde hak öne sürmedikleri ilişki biçimidir.

Erotik dostluğun aşk saldırganlığına dönüşmemesini sağlama almak üzere, sürekli ilişkiler kurduğu sevgililerinin her biriyle uzun aralarla görüşürdü. Bu yöntemin kusursuz olduğuna inanmıştı, arkadaşları arasında da anlatıp çevreye yaymaya çalıştı: "Önemli olan 'üç'ler kuralını izlemek. Bir kadını ya arka arkaya üç kere görür sonra hiç görmezsin ya da ilişkini yıllar boyu sürdürürsün, ama her randevunun arasında en az üç hafta bırakmaya dikkat edersin."
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
2 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Kız uykusunda derin derin soluk alır ve Tomas'ın elini tutarken (sımsıkı; elini kızın elinden kurtaramadı) o son derece büyük bavul da yatağın kenarında duruyordu.

Onu uyandırmaktan korktuğu için elini elinden çekip kurtarmaktan kaçındı ve daha iyi görebilmek için yavaşça ondan yana döndü.

Tereza'nın üzeri katranlanmış sazdan bir sepete konulup, nehir aşağı yollanan bir çocuk olduğunu bir kere daha geçirdi aklından. İçinde bir çocuk barındıran sepeti dalgalı bir nehirde başıboş bırakamazdı, değil mi? Firavunun kızı, küçük Musa'yı taşıyan sepeti dalgalardan çekip almamış olsaydı, ne Ahdi Atik ne de içinde yaşadığımız uygarlık olmayacaktı! Antik Çağa ait birçok efsane, bırakılmış bir çocuğun kurtarılmasıyla başlamaz mı? Polybus küçük Oedipus'u kanatlarının altına almamış olsaydı, Sofokles en güzel tragedyasını yazamayacaktı!

Tomas daha o zamanlar eğretilemelerin tehlikeli olduğunu bilmiyordu. Eğretilemelerle oyun olmaz. Tek bir eğretileme aşkı doğurabilir.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Tereza'yla olmak mı daha iyiydi, yalnız olmak mı?

Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın? Yaşamın hep bir taslak gibi olması da bundandır işte. Yok, "taslak" da tam anlatamıyor dernek istediğimi, çünkü taslak bir şeyin ana çizgileriyle belirmesi demektir, bir resmin az çok ortaya çıkmasıdır, yaşamımız dediğimiz taslaksa hiçbir şeyin taslağı değildir, bir resmin resme dönüşmeyecek ana çizgileridir.

"Einmal ist keinmal" diyor Tomas kendi kendine. Sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamış sayılır. Yaşanacak bir tek hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
5 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Onun kendi yatağının üzerinde yatışını getirdi gözlerinin önüne; yaşamına girmiş başka hiç kimseye benzemiyordu. Ne sevgiliydi ne de eş. Üstü katranlanıp nehir kıyısı olan kendi yatağına gönderilmiş saz sepetten çıkardığı bir çocuktu o. Uyudu. Yanıbaşında diz çöktü Tomas. Hararetli soluğu sıklaştı, hafif bir inilti çıkardı kız. Erkek yüzünü onun yüzüne bastırdı ve yatıştırıcı sözcükler fısıldadı kızın uykusuna doğru. Bir süre sonra kızın soluk alıp verişinin normale döndüğünü hissetti.

Kız uykusunda yüzünü kaldırdı, erkeğinkine yaklaştırdı. Kızın hararetinin nazlı kokusu geldi. Tomas'ın burnuna, içine çekti kokuyu, onun bedeninin gizli saklı nesi varsa tıka basa içine doldurmak ister gibiydi. İşte o an birdenbire yıllardır birlikteymişler de kız ölüyormuş gibi geldi Tomas'a. Birden, onun ardından kendisinin de çok yaşamayacağını apaçık gördü. Yanına uzanacak, onunla ölmek isteyecekti. Yüzünü başının yanına, yastığa gömdü, uzun bir sure kaldırmadı.

İşte şimdi pencerede durmuş o anı hatırlamaya çalışıyordu yeniden. işte geldim, karşındayım diyen aşk değilse neydi?

Peki aşk mıydı o duygu? Onun yanıbaşında ölmek istemesi abartılı bir duyguydu apaçık; bu daha ikinci görüşmeleriydi! Yoksa ta içindeki sevme yeteneksizliğinin farkına varıp da aşk taklidi yaparak kendini aldatma gereği duyan bir adamın histerisi miydi sadece? Bilinçaltı öylesine korkaktı ki, bu küçük güldürü için seçip seçeceği en iyi eş yaşamına girme konusunda hiçbir şansı olmayan şu zavallı garson kız olmuştu!

Avlunun karşı tarafındaki kirli duvara bakarken bu duygunun aşk mı histeri mi olduğunu bilmediğini anladı. Böyle bir durumda doğru dürüst bir erkek olsa nasıl davranması gerektiğini bilirdi. Oysa kendisi duraksıyor, böylelikle yaşamının en güzel anlarını (yatağın başında diz çöküp onun ardından çok yaşamayacağını düşünmesi) anlamsızlaştırıyordu. Sıkılmıştı.

Ne istediğini bilememenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine. Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
5 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Peki, ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı
mıdır?

Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarı yarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.

Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi?

Parmenides aynı soruyu İsa'dan önce altıncı yüzyılda atmıştı ortaya. Dünyayı çifter çifter karşıtlıklara bölünmüş görüyordu: aydınlık/karanlık, incelik/kabalık, sıcak/soğuk, varlık/yokluk. Karşıtlıklardan her birinin bir yarısını da olumsuz olarak nitelendiriyordu. Bu olumlu ve olumsuz kutuplaştırmasını çocukça denecek kadar basit bulabiliriz. Yalnız bir sorun var: Hangisi olumlu, ağırlık mı, hafiflik mi? Parmenides şu karşılığı veriyordu: Hafiflik olumludur, ağırlık olumsuz.

Doğru bilmiş miydi, bilememiş miydi? İş burada. Bir tek şundan emin olabiliriz; hafiflik/ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
9 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Daha geçenlerde, son derece inanılmaz bir duyum anında yakaladım kendimi. Hitler hakkında bir kitabı karıştırırken, portrelerinden bazısı birden içime dokundu; çocukluğumu hatırlattı bana. Çocukluğum savaş sırasına rastlar; ailemden birçok kişi toplama kamplarında yok olup gitti; ama yaşamımın kaybolmuş, bir daha hiç geri gelmeyecek bir dönemi ile karşılaştırıldığında onların ölümünün sözü mü olur?

Benim Hitler'le bu uzlaşmam, temelde geriye dönmenin var olmaması üzerine kurulmuş bir dünyanın derin mi derin ahlaki çarpıklığının kanıtıdır. Çünkü böyle bir dünyada her şey daha baştan bağışlanır ve bu da demektir ki müstehzi bir sırıtışla her şeye izin verilir.

Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa'nın çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz demektir. Bu, insanı dehşete düşürecek bir olasılık. Sonsuza Kadar Yinelenme dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz bir sorumluluğun ağırlığı gelir çöker. işte Nietzsche, Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesine bunun için
yüklerin en ağırı demiştir.

Sonsuza Kadar Yinelenme yüklerin en ağırıysa, bizim yaşamlarımız bu ağırlığın karşısında göz kamaştırıcı bir hafiflik içinde belirmektedir.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Edebi Dönüş düşüncesinde gizemli bir yan vardır ve Nietzsche öteki düşünürleri sık sık şaşırtmıştır bu düşüncesiyle; düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne anlama gelir bu çılgın mitos?

Olumsuz açıdan bakıldığında, Edebi Dönüş mitosu bir daha geri dönmemecesine kaybolup giden, yinelenmeyecek olan yaşamın bir gölgeye benzediğini, ağırlıktan yoksun, daha baştan ölü olduğunu ve ister korkunç, ister güzel, isler yüce, korkunçluğunun, yüceliğinin ve güzelliğinin hiçbir anlam taşımadığını önerir. Böyle bir yaşamın on dördüncü yüzyılda iki Afrika kabilesi arasında geçmiş bir savaş kadar önemi vardır ancak. Yüz bin zenci korkunç acılar içinde ölüp gitmiş de olsa bu savaş, dünyanın kaderinde en ufak bir değişikliğe yol açmamıştır.

Peki, on dördüncü yüzyılda iki Afrika kabilesi arasında geçen savaş, Ebedi Dönüş'e göre tekrar tekrar yinelendiğinde değişikliğe uğrayacak mıdır acaba? Evet; bir yumru gibi şişip kalan som bir kütle olacak; boşunalığı onarılmaz olup çıkacaktır.

Fransız Devrimi sonsuza kadar yinelenecek olsaydı, Fransız tarihçileri giderek daha az gurur duyacaklardı Robespierre'le. Ama bir daha asla geri gelmeyecek bir şeyi konu edindikleri içindir ki, devrimin kanlı yılları yalnızca sözcük, kuram ve tartışma olup çıktı, tüyden daha hafif bir şey oldu, hiç kimseyi korkutmuyor artık. Tarihte yalnızca bir kere karşımıza çıkan Robespierre'le, Fransız kelleleri uçura uçura sonsuza kadar dönüp dönüp yeniden karşımıza çıkan Robespierre arasında dağlar kadar fark vardır.

Ebedi Dönüş düşüncesinin bize eşyayı olduğundan farklı gösteren bir bakış açısı sağladığında anlaşalım o halde; doğasındaki geçiciliğin getirdiği hafifletici koşul olmaksızın belirir eşya. Bu hafifletici koşul bir yargıya varmaktan alıkoyar bizi. Öyle değil mi; ömrü uzun olmayan, geçip gitmekte olan bir şey konusunda nasıl yargıya varabiliriz ki? Çözülüp yokolmanın günbatımında her şey, hatta giyotin bile bir geçmişe özlem perdesine bürünür.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
4 beğen · 0 yorum
Misafir2

Misafir2

@misafir001

Edebi Dönüş düşüncesinde gizemli bir yan vardır ve Nietzsche öteki düşünürleri sık sık şaşırtmıştır bu düşüncesiyle; düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne anlama gelir bu çılgın mitos?
Olumsuz açıdan bakıldığında, Edebi Dönüş mitosu bir daha geri dönmemecesine kaybolup giden, yinelenmeyecek olan yaşamın bir gölgeye benzediğini, ağırlıktan yoksun, daha baştan ölü olduğunu ve ister korkunç, ister güzel, isler yüce, korkunçluğunun, yüceliğinin ve güzelliğinin hiçbir anlam taşımadığını önerir. Böyle bir yaşamın on dördüncü yüzyılda iki Afrika kabilesi arasında geçmiş bir savaş kadar önemi vardır ancak. Yüz bin zenci korkunç acılar içinde ölüp gitmiş de olsa bu savaş, dünyanın kaderinde en ufak bir değişikliğe yol açmamıştır.

Peki, on dördüncü yüzyılda iki Afrika kabilesi arasında geçen savaş, Ebedi Dönüş'e göre tekrar tekrar yinelendiğinde değişikliğe uğrayacak mıdır acaba? Evet; bir yumru gibi şişip kalan som bir kütle olacak; boşunalığı onarılmaz olup çıkacaktır.

Fransız Devrimi sonsuza kadar yinelenecek olsaydı, Fransız tarihçileri giderek daha az gurur duyacaklardı Robespierre'le. Ama bir daha asla geri gelmeyecek bir şeyi konu edindikleri içindir ki, devrimin kanlı yılları yalnızca sözcük, kuram ve tartışma olup çıktı, tüyden daha hafif bir şey oldu, hiç kimseyi korkutmuyor artık. Tarihte yalnızca bir kere karşımıza çıkan Robespierre'le, Fransız kelleleri uçura uçura sonsuza kadar dönüp dönüp yeniden karşımıza çıkan Robespierre arasında dağlar kadar fark vardır.

Ebedi Dönüş düşüncesinin bize eşyayı olduğundan farklı gösteren bir bakış açısı sağladığında anlaşalım o halde; doğasındaki geçiciliğin getirdiği hafifletici koşul olmaksızın belirir eşya. Bu hafifletici koşul bir yargıya varmaktan alıkoyar bizi. Öyle değil mi; ömrü uzun olmayan, geçip gitmekte olan bir şey konusunda nasıl yargıya varabiliriz ki? Çözülüp yokolmanın günbatımında her şey, hatta giyotin bile bir geçmişe özlem perdesine bürünür.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 beğen · 0 yorum
Misafir2

Misafir2

@misafir001

Edebi Dönüş düşüncesinde gizemli bir yan vardır ve Nietzsche öteki düşünürleri sık sık şaşırtmıştır bu düşüncesiyle; düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne anlama gelir bu çılgın mitos?
Olumsuz açıdan bakıldığında, Edebi Dönüş mitosu bir daha geri dönmemecesine kaybolup giden, yinelenmeyecek olan yaşamın bir gölgeye benzediğini, ağırlıktan yoksun, daha baştan ölü olduğunu ve ister korkunç, ister güzel, isler yüce, korkunçluğunun, yüceliğinin ve güzelliğinin hiçbir anlam taşımadığını önerir. Böyle bir yaşamın on dördüncü yüzyılda iki Afrika kabilesi arasında geçmiş bir savaş kadar önemi vardır ancak. Yüz bin zenci korkunç acılar içinde ölüp gitmiş de olsa bu savaş, dünyanın kaderinde en ufak bir değişikliğe yol açmamıştır.

Peki, on dördüncü yüzyılda iki Afrika kabilesi arasında geçen savaş, Ebedi Dönüş'e göre tekrar tekrar yinelendiğinde değişikliğe uğrayacak mıdır acaba?

Evet; bir yumru gibi şişip kalan som bir kütle olacak; boşunalığı onarılmaz olup çıkacaktır.
ataç ikon Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Caz konserlerinde alkış vardır. Alkışlamanın anlamı şudur: Seni dikkatle dinledim ve şimdi sana saygı gösteriyorum. Rock adı verilen müzik durumu değiştirdi. Önemli olgu: Rock konserlerinde bu türden alkış yoktur. Alkışlamak ve böylece çalan ile dinleyen arasındaki tehlikeli uzaklığı görünür kılmak neredeyse bir günahtır; rock müziğinin dinleyicisi konsere yargılamak ve beğenmek için değil, müziğe teslim olmak için, müzisyenlerle birlikte bağırmak ve onlara karışmak için gelir; burada zevk değil özdeşleşme aranır; mutluluk değil içini dökme aranır. Rock konserinde insan kendinden geçer; ritm çok şiddetli ve düzenlidir, kısa ezgisel motifler durmadan tekrarlanır, dinamik karşıtlıklar yoktur, her şey fortissimo'dur, en tiz katmanları yeğleyen şarkı bir çığlığa benzer. Müziğin çiftleri kendi içlerine kapattığı küçük dansinglerde değildir insan; insanların üst üste yığıldığı büyük salonlar, stadyumlar söz konusudur ve dans ediliyorsa, herkes aynı zamanda hem tek başına, hem de herkesle birliktedir, tek basına kendi hareketlerini yapar. Müzik, bireyleri bir tek ortak gövdeye dönüştürür: burada bireycilik ve hedonizmden söz etmek, kendisini olduğundan başka görmek isteyen (zaten bütün dönemler bunu istemiştir) çağımızın kendini aldatmalarından biridir yalnızca.
ataç ikon Saptırılmış Vasiyetler
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
8 beğen · 0 yorum
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Esrime, Grekçe sözcüğün kökeninin geldiği anlamda “Kendi dışında” olmak demektir: Kendi durumundan (stasis) çıkma eylemi. “Kendi dışında” olmak, içinde bulunduğu andan (şimdi'den) geçmişe ya da geleceğe kaçan bir hayalperest benzeri, şimdiki zamanın dışında olmak anlamına gelmez. Tamı tamına karşıtıdır. Esrime; geçmişi ve geleceği tümüyle unutup şimdiki zamanla eksiksiz bir biçimde özdeşleşmedir. Geçmiş gibi gelecek de silinecek olursa, içinde bulunduğumuz an kendini, yaşamın, yaşamın zaman dizininin ve zamanın dışında, zamandan bağımsız olarak, mekânda bulur (bu nedenle esrime, kendisi de zamanın yadsınması olan sonsuzlukla karşılaştırılabilir) Esrimenin işitsel imgesi çığlıktır (ya da çığlığa öykünen çok kısa bir ezgisel motiftir).

Esrimenin klasik örneği, cinsel doyuma ulaşma anıdır. Kadınların henüz doğum kontrol haplarının yararından habersiz oldukları zamana gidelim. Çoğu zaman bir erkek doyum anında sevgilisinin bedeninden tam zamanında ayrılmayı unutuyor ve daha önceden
çok sakınımlı olmaya kesinlikle karar vermiş olsa bile onu gebe bırakıyordu. Esrime ânı, ona hem kararını (yakın geçmişini) ve hem de kendi çıkarlarını (geleceğini) unutturuyordu.

Terazinin kefesine konan esrime ânı, demek ki istenmeyen çocuktan daha ağır basıyor; istenmeyen çocuk, belki de, istenmemiş varlığıyla erkeğin bütün yaşamını dolduracağına göre, bir esrime ânının bütün bir yaşamdan daha ağır basmış olduğu söylenebilir. Erkeğin yaşamı esrime ânının karşısında, aşağı yukarı bitimliliğin sonsuzluk karşısında bulunduğu ast konumunda bulunuyordu. İnsan, sonsuzluğu arzu eder, ama ancak taklidine sahip olabilir: Esrime ânı.
ataç ikon Saptırılmış Vasiyetler
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
10 beğen · 3 yorum
zemberek kuşu (@zemberekkusu)
Vecd hali gibi bi şey mi bu esrime?
05.03.19 beğen 2 cevap
Çizmeli Kedi

Çizmeli Kedi

@cizmelikedi

Saptırılmış Vasiyetler
Ama hayır, aşk değil; insan sürgündeyse ve her şeyden yoksun kalmışsa, pek az tanıdıgı, bira şişeleri arasında seviştigi mini minnacık bir kadın, işe aşk maşk karışmaksızın bütün bir evrene dönüşür.
ataç ikon Saptırılmış Vasiyetler
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
10 beğen · 2 yorum
zemberek kuşu (@zemberekkusu)
Genç kızlar ve dokungaçlarla ilgili bi yazı okumuştum; meğerse tentacle hentailer 2.dünya savaşı yenilgisinden sonra bilinçaltına itilmiş öfkeymiş. Genç kızlar Japonlar’ın ulusal ruhunu, dokungaçlar ise batılı modern kurumsal ekonomiyi simgeliyormuş. Paylaştığınız resmi görünce aklıma geldi.
04.03.19 beğen 2 cevap
/ 28