up
ara
‹ Nedim Gürsel

Nedim Gürsel İncelemeleri

@

Bu kitap kentler edebiyatçılar ve senin gezilerinle ilgili. Bu yazılar daha önce yayımlandı mı?
Kısa olan yazılardan bazıları Hürriyet’in seyahat ekinde yayımlandı, uzun olanlarsa hiçbir yerde çıkmadı. Örneğin Gogol üzerine yazdığım yazı ilk kez bu kitapta yer aldı.

Çok seyahat eden seyahat etmeyi seven birisin. Her gittiğin yerde bir edebiyatçının peşine düşer misin?
Genellikle düşerim. Çünkü seyahatler benim yazarlığımı besliyor. Etkilendiğim coğrafyalar, beni çok derinden etkilemiş kentler var. Her gittiğim kente ya da coğrafyaya mutlaka birkaç kitapla giderim. Çünkü benim için bir kent mutlaka o kentle özdeşleşmiş bir yazarla keşfedilmeli. Yemeden içmeden, müzelerden çok, ki bunları da önemserim, ben bir kente gittiğimde orada yaşamış bir yazarın dünyasına girmek isterim. Acı Hayatlar bir yazarı, yapıtı etkilemiş mekânlar ve kentler üzerine yazılardan oluşuyor. Bu kitapta Mayakovski, Kavafis var ama bir de anlatıcı, Nedim Gürsel var. Onun izlenimleri bütün bu unsurlarla harmanlanarak anlatılıyor. Ben böyle bir tarz geliştirmeye çalıştım. Bunun ilk iki örneği İzler ve Gölgeler ile Hatırla Barbara oldu.

Bunlara gezi kitapları diyebilir miyiz?
Hayır, daha çok yazınsal deneme gibi okunabilir. Ayrıca gezi kitaplarım da var, örneğin Güneşte Ölüm İspanya’yı, Yine Bana Döneceksin Akdeniz coğrafyasını anlatır.

Her kentin kafamızda bir imajı vardır. O imajı bazen oranın yazarları yaratıyor, kentleri biraz da yazarları belirliyor gibi gelir bana. Ne dersin?
Evet, bu aslında bazı kentlerin yazınsal anlamda efsaneleştiğini gösteriyor. Yazınsal efsane olan kentler var. Örneğin bu kitapta sözünü ettiğim İskenderiye böyle bir kent. Çünkü İskenderiye deyince bir Lawrence Durrell’ın İskenderiye dörtlüsünü düşünüyoruz ister istemez. Ama bugün artık İskenderiye Ortadoğu’nun sorunlarıyla bütünleşmiş, kaotik ve profili çok değişmiş bir kent, artık kozmopolit değil mesela. Durrell’ın İskenderiye’sini hatırlamak için onun romanlarında dolaşmamız lazım, İskenderiye’de dolaşırken o yazınsal efsaneyi bulamıyoruz. Aynı şey Kavafis için de söz konusu. Bu karşıtlığı da vurgulamaya çalıştım.

Bu gezdiğin kentlerde anlattığın yazarların hatıraları da elden geldiğince korunuyor gördüğüm kadarıyla. Düşündüm Türkiye’de kaç yazarın böyle evi korunuyor diye… Pek fazla değil.
Rusya ve Fransa bu bakımdan çok ileride. Ben Kiev’de Yevtuşenko’nun, Moskova’da Tolstoy’un, Mayakovski’nin evlerini gördüm. Fransa’da birçok yazar evleri var. Örneğin Paris’te Victor Hugo’nun evi çok ilginçtir, keza Balzac’ın 16. Mahalledeki evi… Bu kitapta yine Flaubert’in evinden söz ediyorum, Normandiya’da Seine kıyısında. Bu yazar evleri eğer o yazarı dünyasına dair bir atmosferi koruyabiliyorlarsa iyi bir şey. Bizde haklısın, örnekleri çok az. Diyarbakır’da Cahit Sıtkı’nın evini görmüştüm güzel. Şiirlerinden yaşamından izler taşıyor ama Cahit Sıtkı’nın çocukluğu geçmiş daha çok o evde. Yani çok fazla da belge yok.

Bu yazarlar 19. yüzyıl, 20. yüzyılın yazarları. Bu karizmatik, kentleriyle özdeşleşmiş yazarlar döneme has mı yoksa bugün de var mı?
Döneme has bence. Çünkü bugün yazarlar daha fazla seyahat ediyor ve bir değil birden çok kentte yaşayabiliyorlar. Dolayısıyla bıraktıkları ya da bırakacakları izler de tek bir kentte değil çeşitli coğrafyalarda olabiliyor. Şimdi 20. yüzyılda kent olgusu dünya edebiyatına girmiş. 19. yüzyılda Paris’i anlatan Baudelaire gibi, Eugene Sue gibi bir kenti anlatının odak noktasına yerleştiren bazı yazarlar var. Ya da Prag’la özdeşlemiş Kafka mesela. Doğrudan Prag’dan söz etmiyor birkaç hikâyesi hariç, fakat hep Prag’da yaşamış ve Prag bir alegori olmuş onun edebiyatında.

Senin kentin Paris mi, İstanbul mu?
Benim öznel coğrafyamda dört kent var, biri İstanbul. Orası Kavafis’in ünlü şiirine atıf yaparsam benim için “polis”tir. Yani içimde taşıdığım şehirdir ve nereye gitsem yine döneceğim şehirdir. Başta Boğazkesen olmak üzere romanlarımda ve hikâyelerimde geniş ölçüde yer aldı. Diğeri demir attığım liman Paris. Hayatımın zor bir döneminde bana kucak açmış bir kent. Kitaplarımda fazla yer almadı Paris, tek tük öykülerime girdi. Ama hayatımı orada kurdum, hayatımın çoğunu orada geçirdim. Üçüncüsü Venedik. Resimli Dünya kitabımı orada yazdım ve Venedik’i de anlatının bir kahramanı olarak ele almaya çalıştım. Dördüncü kent de Berlin. Buraya birkaç kez gittim, DAAD’ın davetlisi olarak bir keresinde bir yıl kaldım ve Berlin’de Şeytan Melek Komünist kitabımda geniş ölçüde yer aldı. Bir de Berlin üzerine kitap yazdım, Çıplak Berlin diye. Biraz bu Acı Hayatlar’ın anlayışıyla Berlinli yazarların hikâyelerini de o kitaba koydum. Örneğin Kafka hayatının son altı ayını kendinden çok daha genç bir kadınla Berlin’de geçiriyor. Yoksulluk içindeler ama “mutluluk” sözcüğü Kafka’nın yapıtlarına ilk kez o zaman giriyor. Bazı ünlü öykülerini orada kaleme alıyor. Şunu da söyleyeyim, biliyorsunuz İstanbul da yazınsal bir efsane. Bir sürü kalburüstü yazar bu şehri kendine göre anlatmış. Yahya Kemal, Pierre Loti...

Peki, sence bugünkü İstanbul’un da İskenderiye gibi yazınsal efsanesine karşılık gelmeyen bir yüzü var mı?
Kesinlikle var. Pierre Loti’nin İstanbulu’na baktığınızda tabii oryantalist bir İstanbul profili görürsünüz. Eğik çizgiler ve dikey çizgiler, yani kubbeler ve minareler ve bildiğimiz eski İstanbul. Ama öte yandan Yahya Kemal’in İstanbulu’na baktığınızda şiirinde Osmanlı’nın izleri, Osmanlı kültür mirası ön plana çıkar ve biraz da bana sorarsanız fetih söylemiyle birleşen şoven bir söylemdir bu. İstanbul’u anlatan şairlerin başında bence Nâzım hikmet de gelir hem İnsan Manzaraları’yla hem İstanbul özlemiyle sürgünde yazdığı şiirlerle. Bu yazınsal efsane artık geçmişte kaldı çünkü bugünün İstanbul’u artık AVM’ler çevre yolları, kaotik bir trafik… Ama bir yazar belki buralardan da kendine göre bir dünya yaratabilir.

Senin Paris’e gittiğin 1970’lerdeki İstanbul ile bugünkü İstanbul’u karşılaştırdığında ne görüyorsun?
1977’de İstanbul’un nüfusu iki milyondu. Bugün 14-15 milyondan söz ediliyor. Benim Galatasaray’da lisede okuduğum zamanlarda İstanbul’da 100 bin kadar Rum vardı. Daha kozmopolit bir kentti. Bugün son Rumca gazetenin kapanışı söz konusu, çünkü 2 bin Rum kaldığı söyleniyor. Ama o zaman da Sovyetler Birliği vardı ve bugünkü gibi Rusya’dan, Ukrayna’dan buraya turist olarak gelen ya da alış verişe gelen ya da fuhuş yapmaya gelen insanlar yoktu. Bugün de Suriyeli mülteciler ve Nataşaların olduğu bir kozmopolit İstanbul var.

Hangisini daha çok seviyorsun?
Ben öbür İstanbul’u nostaljiyle anıyorum, bu belki de gençliğime duyduğum bir nostalji. Aslında bugünkü İstanbul da çok ilginç fakat bu yerden mantar biter gibi biten siteler bana çok ilginç gelmiyor. Başka bir kentteymişim duygusu geliyor. Benim için İstanbul, tarihsel yarımada dedikleri eski İstanbul’dur.

Kitabını da yeni çocuğuna, kızın Dilay’a ithaf etmişsin. Böyle geç baba olmak nasıl bir şey?
Benim ilk ve hâlâ süren evliliğimden Leyla adında bir kızım var. Sağ Salim Kavuşsak adlı kitabımı da ona ithaf etmiştim. “Leyla’ya bir gün beni okursa…” diye. Leyla şimdi on dokuz yaşında ama inadına hâlâ beni okumuyor. Dilay başka birisinden ikinci kızım, daha 1,5 yaşında. Onun için “hayata yeni başlarken” diye yeni kitabımı ona ithaf ettim, ama ondan sonra da Yesenin’den bir alıntı yaptım: Ölmek yeni bir şey değil hayatta/Ama yaşamak da yeni bir şey sayılmaz.

“Erotizm benim edebiyatımdaki izleklerden biri”
Şunu sormak istiyorum, kitabın ilk öyküsü bir kadınla buluşma sahnesiyle açılıyor. Sonra Moskova’dan bahsederken Tanya girip çıkıyor. Bu kadınlar, çapkın Nedim Gürsel imajı, senin için yazarlığının da bir parçası mı?

Hem yazarlığımın, hem hayatımı bir parçası. Erotizm benim edebiyatımdaki izleklerden biri. Yazdığım her kitapta bunu bulmak mümkün. Öğleden Sonra Aşk kitabımda on üç erotik öykü vardır. Yazdıklarımda yaşadıklarımın da hayal ettiklerimin de payı var. Benim yazdıklarımda anlatıcı otobiyografik unsurları samimi bir şekilde, üstünü örtmeye çalışmadan ortaya koyuyor. Sözünü ettiğin Tanya, Nâzım Hikmet’in şiirinde bir Tanya vardır oradan çağrışımla metinde yerini aldı. Ama genç bir kadın yüzünden intihar etmiş Mayakovski ‘nin hikâyesiyle bütünleşen bir unsur o. Bir de çok sevdiği genç karısı için girdiği düelloda öldürülmüş Puşkin’in hikâyesini anlattığım için o genç kadınla başlıyor bu anlatı. Yani metnin tutarlılığı açısından bir anlamı var. İlle de “Vay be Nedim Gürsel Moskova’da nasıl çapkınlık yapıyor” desinler diye yazılmadı. Aslında anlatmak istediğim genç kadınlardan çok çekmiş ve o uğurda can vermiş büyük yazarların hikâyesi.

ACI HAYATLAR
Nedim Gürsel
ünlüye puan vermedi
0 beğen · 0 yorum