up
ara
Yılmaz Özdil

Yılmaz Özdil

Ergün Çil

Ergün Çil

@erguncil

Latife’yle evlendi. 42 yaşındaydı. Latife 24 yaşındaydı.
O zaman Perşembe günleri evlenilirdi, adetti. Pazartesi evlendiler.
Nikâhta kadın bulunmazdı, gelin yerine vekili olurdu. Bunu da yıktılar.
Latife’nin bulunduğu ortamda nikâhlandılar.
Mustafa Kemal eşine altın mahfaza içinde elyazması kur’an-Kerim ve akik taşlı broş hediye etti.
Latife ise, gümüş sigara tabakasıyla kravat iğnesi verdi.
Latife 1899’da İzmir de doğmuştu. Şehrin en zengin tüccarı Muammer beyin kızıydı.
İlkokul eğitimini, eve getirilen İngiliz ve Alman özel öğretmenlerle tamamladı. Ortaokul ve liseyi İstanbul’da Arnavutköy Amerikan Koleji’nde okudu. İngiltere’de Tudor Hall School’da lisanını ilerletti.
Halide Edip Adıvar’ın öğrencisiydi. Tevfik Fikret’ten Halit Ziya Uşaklıgil’den ders aldı.
Anadili seviyesinde İngilizce, ileri düzeyde Almanca, Fransızca, Farsça konuşuyordu.
Rumca ve İtalyanca biliyordu. Piyano çalıyordu. Mükemmel biniciydi, atın eyerine süvari gibi otururdu. Sorbonne Üniversitesi’nde siyaset ve hukuk okuyordu.
Latife’nin Batılı kadınlardan çok daha ileri seviyede eğitime sahip olması, Müslüman Türk kadınları için “rol model” olması, Avrupa basınında geniş yer buluyordu.
Sempati yaratıyordu. Modern Türkiye’nin modern yüzüydü. Ankara’ya yönelik algıyı değiştirmişti.
Hem imajımızı hem Lozan’daki Türk heyetinin elini güçlendirmişti. Kalabalık ortamlarda onore etmek için bahaneler üretiyordu. Eşinin kültürüyle gurur duyuyordu.
Latife çok erken kalkıyor, yerli yabancı gazeteleri okuyup notlar alıyor, ajans haberlerinden özet çıkarıyor, sabah kahvesiyle birlikte Mustafa Kemal’e sunum yapıyordu.
Maalesef güzel günler çabuk bitti. İki baskın karakter, iki özgür ruh, evin huzuru kaçtı.
Mustafa Kemal’in yaşamını düzene sokayım derken, fazla müdahaleci olmaya başlamıştı. Yasaklar koymaya çalışıyordu.
Fikriye’nin trajik ölümü, tuz biber oldu. Temellerinden sarsılan evlilik, bu intihardan sonra toparlanamadı.
Kavgalar başladı. Evlilikleri 2 yıl 6 ay 4 gün sürdü. Boşandılar.
En isabetli yorumu kayınpeder Muammer Bey yaptı.
“Kızım cumhurreisiyle evlendiğini sanıyordu. Mustafa Kemal ile evli olduğunun farkına varamadı” dedi. Bir daha evlenmedi. Teklifler oldu. Düşünmedi bile.
Herhangi bir ülkede Türk büyük elçiliğinde kendisine görev verilmesini istedi. İkna yoluyla reddedildi. “Atatürk aile fertlerine devlette görev verilmesini istemezdi” denilerek bu talebinden vazgeçirildi.
Erkek egemen toplumun acımasız kuralı devreye girmişti. Bir boşanma yaşanıyorsa, mutlaka kadın suçluydu, erkek suçlu olamazdı! Hele ki bu erkek Mustafa kemal’se, kadının hiç şansı yoktu.
Göğüs kanseriydi. 1975 yılında 76 yaşındayken gözlerini yumdu. Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerine vefat ilanı verildi. Dedesinin, babasının, annesinin, kardeşlerinin adı vardı. Atatürk yoktu.
Devlet töreni yapılmadı. Hükümetten katılan olmadı.

Yıllar, yıllar, yıllar sonra 2015…
Avrupa’nın en köklü üniversitelerinden olan Viyana Üniversitesi “cinsiyet eşitliği” temasıyla uluslar arası sergi açtı. Dünya çapında değerlendirme yapılarak, dünya kadınlarına tarih boyunca “rol model” olmuş 36 öncü kadın tespit edildi.
Büstleri üniversitenin avlusuna yerleştirildi.
Dünya çapında ki 36 kadından biri Latife’ydi.
Türkiye’nin adeta yok saydığı Latife…
Dünyanın saygı duyduğu “rol model”di.

Mustafa Kemal’in kız kardeşi Makbule’ye göre…
Latife Atatürk’ü, Fikriye Mutafa Kemal’i sevmişti.

Biri sonuca, öbürü sebebe âşıktı.
Sabiha Gökçen daha açık konuşuyordu.
Hiç şüphesiz Atatürk’ün de Fikriye hanıma karşı ilgisi vardı ama evlenmeyi düşünmemişti. Ben kendimce hep şöyle düşünürüm, keşke Fikriye hanımla evlenseydi.
ataç ikon Mustafa Kemal
kitaba 9 verdi, inceleme eklemedi.
14 beğen · 2 yorum
Can (@canae)
Çeyiz, sohbet, can sıkıntısı paylaşımlarından daha fazla üzerinde konuşulması gereken bir paylaşım. Teşekkürler.
06.05.19 beğen 1 cevap
yeni.BAŞTAN (@yenibastan)
Bilmediğim çok şey açıkca anlatıldı.. güzel bi paylaşım olmuş ..
06.05.19 beğen cevap
Ergün Çil

Ergün Çil

@erguncil

Gemi toplarının gölgesinde Yunanlıları İzmir’e çıkaran İngilizler, şimdi onlardan geri dönebilmiş olanlara, gemilerin merdivenlerine tırmanmasınlar diye süngülerini çeviriyorlardı.
ataç ikon Mustafa Kemal
kitaba 9 verdi, inceleme eklemedi.
3 beğen · 0 yorum
Ergün Çil

Ergün Çil

@erguncil

Meclis’te muhalefet olmasını özellikle teşvik ediyordu. “Meclis’i oyun olsun diye mi kurduk? Bilakis, fikir ve kanaatlerini açıkça söylesinler diye kurduk, elbette tenkit edecekler, tenkit de vazifedir, niçin sinirleniyorsunuz, yoksa kendinizden emin değil misiniz, icraatınızda müdafaa edemeyeceğiniz noktalar mı var!” diyordu.
ataç ikon Mustafa Kemal
kitaba 9 verdi, inceleme eklemedi.
2 beğen · 0 yorum
Ergün Çil

Ergün Çil

@erguncil

Mustafa Kemal
Emrindeki erlerden biri Topkapılı Mehmet’ti. Eski tulumbacıydı.
19 Mayıs’ta Samsun’a çıktığında, gizli istihbarat için kurduğu Mim Mim Grubu’nun başına getirdi.
Anadolu’ya silah, cephane, adam kaçıran bu yurtsever kabadayı “Topkapılı Cambaz Mehmet” adıyla nam saldı.
Yaprak kımıldasa haberi oluyordu.
Filmi çekilmesi gereken operasyonlara imza attı. Mesela, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’ın makam otomobilini çaldı, kendisi sürerek götürdü, Ankara’da Mustafa Kemal’e hediye etti!
Bizzat Atatürk tarafından İstanbul milletvekili olması için teklifte bulunuldu, teşekkür ederek kabul etmedi.
TBMM tarafından 1500 lira maaş bağlandı, onu da kabul etmedi, Kızılay’a bağışladı.
“Kuvayı Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki tabancaya benzer, namusunu kurtarması için hiçbir ümit kalmadığı anda, hiç olmazsa intihar etmeye yarar” diyordu.
ataç ikon Mustafa Kemal
kitaba 9 verdi, inceleme eklemedi.
5 beğen · 0 yorum
Ergün Çil

Ergün Çil

@erguncil

Mustafa Kemal’in Tasvir-i Efkâr gazetesinde, Servet-i Fünun mecmuasında fotoğrafları çıkmaya başladı.
Bu haklı şöhret, Harbiye Nezareti’ndeki paşalar arasında büyük rahatsızlık yaratıyordu.
Sansürlemeye başlandı.
Halk tarafından tanınması istenmiyordu.
Adı sanı duyulmasın isteniyordu.
İkdam gazetesinin yazı işleri müdürü Yakup Kadri Karaosmanoğlu yıllar sonra TRT’de anlatacaktı.
“Enver paşa tarafından ‘Mustafa Kemal’den bahsedilmesin” diye bize emir verilmişti” diyecekti.
ataç ikon Mustafa Kemal
kitaba 9 verdi, inceleme eklemedi.
3 beğen · 0 yorum
Ergün Çil

Ergün Çil

@erguncil

Mustafa Kemal’de “uçak korkusu vardı” diyenlere bakarsanız… 1930’lu yıllarda Türkiye’de Boeing’lerle Airbus’larla falan uçulduğunu zannedebilirsiniz!
Mustafa Kemal’le aynı dönemde yaşamış yabancı liderlerin biyografilerini inceleyin… Uçağa binip binmediklerine dair bilgi bulamazsınız. Çünkü yoktur.
Dünyanın öbür liderlerinin o günün yetersiz şartlarında uçağa binmemesi gayet normal kabul edilirken, Mustafa Kemal’in binmemesi anormalmiş gibi anlatılır.
Mustafa Kemal’le alakalı kitapların temel sorunlarından biri maalesef budur. Bir kısım iyi niyetle yüceltmek isterken abartılı mucizevi hikayelere sarılır, bir kesim kasıtla karalamak isterken zaman, mekân ve algı kaydırmaları uydurur.
ataç ikon Mustafa Kemal
kitaba 9 verdi, inceleme eklemedi.
3 beğen · 0 yorum
Arif Bogac

Arif Bogac

@arifbogac

29 Ekim 1923 Sabahı
“Burada, bir kaç dakikanızı izin verirseniz alıp bu arkadaş darbe demiş ya şimdi sütü bozukların bir ülkeye nasıl darbe yaptığıyla ilgili bir kaç not aktaracağım.” diyerek söze başlayan Yılmaz Özdil, 29 Ekim 1923 sabahı Türkiye’nin durumunu “29 Ekim 1923 sabahı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin nüfusu 13 milyon. 40 bin köy var 37 bin’inde okul yok, postane yok, dükkan yok. 30 bin köyde cami yok. Traktör sayısı sıfır. Biçerdöver sayısı sıfır. Pirinç ithal. 5 bin köyde sığır vebası var. 1 milyon kişi frengi. 2 milyon kişi sıtma. Verem, tifo, tifüs salgını var. Bitle başa çıkılamıyor. Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyor. Her 5 anneden 1’i doğumda ölüyor. Ortalama ömür 40. Memlekette sadece 337 doktor var. Osmanlı Torunları bunu iyi dinlesin. 60 eczacı var sadece 8’i Türk. Memlekette sadece 4 hemşire var. 40 bin köy var sadece 136 ebe var. Komple kül edilmiş köyün sayısı binin üzerinde. Limanlar madenler yabancıya ait. Demir yollarının bir metresi bile bize ait değil. Osmanlı’dan ayakta kala kala 4 fabrika kalmış. Sanayi denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yok. 10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 kişi. bunların 250’si yabancıların. Kişi başı milli gelir 45 dolar. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Kara yolu yok. Otomobil sayısı sadece 1490. Bunun üzerine zaten dökülüyoruz. Mübadeleyle 400 bin insan geliyor. ceplerinde para yok iş yok başlarını sokacak ev yok. Sığınacakları akraba yok. Gelen her iki çocuktan biri yollarda at arabalarının sırtında ilk 2 ay içinde hayatını kaybediyor. Bir tanesi benim teyzem. Kendi ailemden biliyorum. Mağarada kalanlar var. Kadın insan değil Cumhuriyet’ten önce, eşit eğitim hakkı yok, meslek hakkı yok velayet hakkı yok, miras hakkı yok. Kadın kendisine miras kalan mallar üzerinde tasarruf hakkına sahip değil. Cumhuriyetten önce darbe yapmış bak kansızlar. Memlekette tiyatro, müzik, spor, heykel yok. Arkeolojik eserler padişahların hediyesi olarak Avrupa’ya kaçırmış. Kimi alaturka saat kullanıyor. Güneşin battığı anı 12 kabul ediyor. Kimisi zevali saati kullanıyor. Kimisi güneşin tamamen battığı ezani saati esas alıyor. ‘Saat kaç birader?’ diyorsun herkes başka bir şey diyor. Kimisi hicri, kimisi Rumi takvim kullanıyor. Herkes aynı zaman diliminde ama farklı aylarda yaşıyor. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyor ne de uzunluğumuz.”
“600 SENE TÜRKÇE’NİN IRZINA GEÇİLMİŞ”
“600 sene Türkçe’nin ırzına geçilmiş. Arapça ve Farsça harmanlanmış Osmanlıca ortaya çıkmış. Fransızca ve İtalyanca kelimeler dilimizi işgal etmiş. Harf devrimi yapıldı, ‘1 gece de cahilleştik’ diyor bunlar hal bu ki İbrahim Müteferrika’dan itibaren basılan kitap sayısı 417. Bu topraklara kitap gelene kadar Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış. Erkeklerin sadece yüzde 7’si kadınların sadece binde 4’ü okuma yazma biliyor. Okul yaşına gelen her 4 çocuktan 3’ü okula gitmiyor. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlı. Öğretmenlerin 3’te 1’inin öğretmenlik kaydı yok. Sadece 1 tane üniversite var. Medreselerde Türkçe yasak.” diyerek anlattı.

Ülkeyi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının bu durumda teslim aldığını söyleyerek , 30 Ekim 1923 sabahı Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü’ye yazdığı mektubu anlattı. Mustafa Kemal Atatürk İsmet İnönü’ye “Cumhuriyetin ilk gününde bize geri borçlu hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul ülkelere örnek olacağız. Özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun.” dediğini anlattıktan sonra Özdil, Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına ‘darbeci, iki ayyaş’ diyenlere ‘Mustafa Kemal’e dil uzatan vatan hainidir.’ diyerek cevap verdi.

https://youtu.be/4qHiilq8u7k

Yılmaz Özdil
Yılmaz Özdil
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
5 beğeni · 5 yorum beğen ikon
Necdet (@necdet)
Özdili okurdum bir aralar ama o da abartılı yazılar yazıyor. Koskoca memlekette nasıl 4 hemşire olur. Ben bundan sonrasını okumadım.
09.05.19 beğen cevap
Arif Bogac (@arifbogac)
Cumhuriyetin ilanı sonrası Sağlık Bakanı olan Dr. Refik Saydam 1937 yılına kadar süren bakanlığı süresince, ülkemizin sağlık hizmetlerinin kuruluşunda ve gelişmesinde büyük katkılar sağlamıştır. 1923 yılında, ülkemizde sağlık hizmetleri hükümet, belediye ve karantina tabiplikleri, küçük sıhhiye memurlukları, 86 adet yataklı tedavi kurumu, 6.437 hasta yatağı, 554 hekim, 69 eczacı, 4 hemşire, 560 sağlık memuru ve 136 ebe ile veriliyordu.
09.05.19 beğen cevap
Arif Bogac (@arifbogac)
T C sağlık bakanlığı verileri. Tarihçe de var. Bakabilirsin.
09.05.19 beğen cevap
Mustafa Kemal'in Askeri

Mustafa Kemal'in Askeri

@mustafakemalinaskeri

Yılın Röportajı paylaşım fotoğrafı
Yılın Röportajı
Bu röportajı tarihle ilgilensin veya ilgilenmesin herkesin mutlaka okuması gerekir.

------------------------------------------------------------------------

Abdülhamid’in gelini, Hanedan’ın son reisinin eşi: Atatürk’ü inkar edenler Türküm dememeli, Osmanlıyım dememeli


Cumartesi akşamı saat 20 suları, telefonum çaldı.
Arayan “Zeynep Osman” dı.
Padişah Abdülhamid'in gelini, Hanedan'ın reisi ve sarayda dünyaya gelen son şehzade Osman Ertuğrul'un eşi, prenses Zeynep Osman.



“New York'tan şimdi geldim, Şadiye Sultan meselesiyle alakalı açıklama yapmak istiyorum” dedi.
Canının çok sıkkın olduğu ses tonundan belliydi.
“Ne zaman nereye isterseniz geleyim” dedim.
“Salı günü saat 16'da Pera Palas'ın çay salonu” dedi.
“Hay hay” dedim.



Prenses Zeynep Osman'la ilk kez 2004 yılında tanışmıştım.
O dönem atv haber'i yönetiyordum.
Osmanlı soyundan değerli arkadaşım Neslişah Evliyazade'den rica etmiştim, beni kırmayıp aracı olmuştu, rahmetli Osman Ertuğrul'u Türk televizyon tarihinde ilk ve son kez canlı yayına çıkarmıştım.
Osman Ertuğrul, Abdülhamid'in torunuydu, Abdülhamid yaşarken Yıldız Sarayı'nda dünyaya gelmişti, Osmanoğullarının 34'üncü erkek üyesiydi, Hanedan'ın reisiydi, saltanat devam etseydi Dördüncü Osman veya Birinci Ertuğrul adıyla padişah tahtına oturacaktı.
10 yaşındayken sürgüne gönderilmiş, Viyana'da eğitim almış, babasıyla birlikte ABD'ye yerleşmiş, 70 yıl Türkiye'yi görememiş, 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuştu. Türkiye'ye gelir gelmez kendisini ekrana davet etmiştim, lütfedip kabul etmişti.
Osmanlı Hanedanı'nın reisi sıfatıyla, tarihte ilk kez kamuoyuna seslenecekti, ne diyeceği dünya çapında merak ediliyordu.
Saltanat devam etseydi Fatih Sultan Mehmet'in Kanuni Sultan Süleyman'ın tahtında oturacak olan Osman Ertuğrul, izlenme rekoru kıran canlı yayında kelimesi kelimesine şunları söylemişti:
“Türk olarak doğdum, Türk olarak öleceğim. Atatürk, Türk halkı için muhteşem bir liderdi. Ailemiz için çok kötü oldu ama, Türkiye kazandı, Türk milleti kazandı. Mustafa Kemal olmasaydı, İstanbul olmazdı. Memleketi kurtarmanın tek şekli, Cumhuriyet'i kurmaktı. Ben dahil bütün Türkler, Mustafa Kemal Atatürk'e borçluyuz. Vatanı O kurtardı. Atatürk olmasaydı, Allah bilir ne olurdu. Padişahlık, monarşi, hilafet, bunların hepsi geride kalmıştır, gençlerimiz laikliğe ve vatanın bütünlüğüne sahip çıksınlar. Atatürk olmasaydı, hiçbirimiz olamazdık.”



Evet…
Osmanlı Hanedanı'nın reisi kelimesi kelimesine bunları söyledi.
Türk basını bu tarihi canlı yayını yok saydı.
Unutulsun diye bir daha asla haber yapılmadı.
Osmanlı'yla Atatürk'ü birbirine düşman göstermeye çalışanlar, Osmanlı Hanedanı reisinin bu muhteşem sözlerini sansürledi, kararttı.



Prenses Zeynep Osman'ı işte o gün tanımıştım.
Babası Afgan prensi Abdulfettah Tarzi, eşi Osmanlı Hanedanı'nın reisi Osman Ertuğrul'du.
Bu inanılmaz sıfatları tebessümle taşıyordu.
Zarafeti, tevazuyu gerçekten kelimelerle ifade edemem.



Ve işte 15 yıl sonra, yine öyle tarifsiz duygularla Pera Palas'ın mistik atmosfere sahip çay salonunda Zeynep Osman'ı bekliyordum…
İlham Gencer piyano çalıyordu.
Caz tınıları eşliğinde insanlar sohbet ediyordu.
Dakikalar geçmiyordu, ya da heyecanımdan bana öyle geliyordu.
Saat tam 16.00…
Zeynep Osman o her zamanki zarafetiyle, tam vaktinde içeri girdi.
Adeta zamanı durdurmuştu.
15 yıl önceki Zeynep Osman, 15 yıl sonra aynen karşımdaydı.
Meraklı bakışlar eşliğinde, oturduk.
Çay söyledik.
Biraz sohbet…
Sonra not defterimi açtım, başladık.



Telefonda söylediği gibi, yine “Şadiye Sultan meselesiyle alakalı açıklama yapmak istiyorum” dedi.



Şadiye Sultan meselesi, malum…
Abdülhamid'in torunuyum diye ortaya çıkan, kendisine “sultan” diye hitap edilmesini isteyen bir arkadaş var. Bu arkadaş durup dururken çıktı, “İsmet İnönü'nün Hanedan mensuplarını Fransa'da ziyaret ettiğini, vatandaşlık verme vaadiyle Abdülhamid'in kızı Şadiye Sultan'ın mücevherlerini aldığını, sonra ortadan kaybolduğunu, bu çaldığı mücevherleri götürüp kendi eşine taktığını” iddia etti.



Prenses Zeynep Osman, işte bu iddiayla alakalı açıklama yapmak istiyordu.



Canı çok sıkkındı.
Sözlerine “Osmanlı gelini olmakla iftihar ediyorum, padişah Abdülhamid'in gelini olmakla iftihar ediyorum, Osman Ertuğrul'un eşi olmakla iftihar ediyorum, ama ben Atatürk çocuğuyum, Atatürk çocuğu olmakla iftihar ediyorum, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarından Allah razı olsun” diye başladı… Anlattı.



“İlk defa konuşuyorum. İsmet Paşa'ya bu itham ağırıma gitti. Çok zoruma gitti. İsmet Paşa'yla alakalı bu sözler, doğru değil… Büyük bir hata, büyük bir yanlışlık, asla hakikat olmayan bir lakırdı.”



“İsmet Paşa meselesi hakiki bir mesele olsaydı, Hanedan'ın reisi Osman Ertuğrul bilmez miydi? Hakiki bir mesele olsaydı, Osman Ertuğrul'un eşi olarak benim bilmemem duymamam mümkün mü?”



“Cumhuriyeti, demokrasiyi, Atatürk'ü seven bir tek insan bile kaldıysa bu ülkede, bu çok ağır bir laf… Taşınamaz. Yenilir yutulur lakırdı değildir. Aslı esası yok. Çok hazin bir lakırdıdır.”



“Padişah Abdülhamid'in kızı Şadiye Sultan, Osman Ertuğrul'un çok yakın olduğu halasıydı. Paris'e gittiğinde daima Şadiye Sultan'da kalırdı. Kitaplarına çok değer verirdi, kitaplarını Şadiye Sultan'a emanet ederdi. Şadiye Sultan'ın kızı Samiye Hanımsultan, bir Amerikalıyla evlendi, New York'ta Osman Ertuğrul'a çok yakın otururlardı. Şadiye Sultan, New York'a kızına geldiğinde daima Osman Ertuğrul'la görüşürlerdi. İsmet Paşa meselesi hakikat olsa, Osman Ertuğrul'un bilmemesi mümkün müydü?”



“Abdülhamid'in son geliniyim, Osman Ertuğrul'un eşiyim. Osman Ertuğrul hayatı boyunca yaşadıklarını kendi sesiyle teybe kaydetti, kendi el yazısıyla kağıtlara kaydetti. Bu hatıratın hepsi bende, hepsini benim yanımda kaydetti. Tek bir satırında bile böyle bir şey yok. Şadiye Sultan olayı hakikat olsa, Osman Ertuğrul'un hatıratında olmaz mı?”

“Mevhibe hanımefendiyi yakından tanırdım. Annemin gayet iyi ahbabıydı. Ailece gidip gelirdik. Son derece saygıdeğer insanlardı. İsmet Paşa'nın bütün ailesini tanırım. Kızı Özden hanımı pek severim. Mutlu İlmen yakın arkadaşımdır. Mevzubahis bile olamaz.”



“Bunları söyleyen kızcağızın babasını bile hayatımda bir defa gördüm, o da galiba en fazla bir saat… Değil kendileri, babaları bile, büyükbabaları bile Şadiye Sultan'ı ne görmüştür, ne tanımıştır. Hanedan Avrupa'ya gitti, bunlar Şam'da büyüdü.”



“Sultan Abdülhamid'le Napolyon'un aynı dönemde yaşadığını söyleyen birine ne denir ki.”



“Aslında bu sözleri söyleyenleri suçlamıyorum. Eski sultanları görmemişler, tanımazlar, bilmezler. Bambaşka bir yetişme tarzıyla yetişmişler. Hanedan'ın büyükleriyle temasları olmamış. Bunların aile fertleri, kendi büyükleri saraydan uzaktaydılar.”



“Neslişah Sultan mesela, Hanedan defterine kaydı yapılan son kişidir, Neslişah Sultan yarım asır İstanbul'da yaşadı, bunları tanımazdı.”



“Bu tür sözler, Osmanlıyım diyen birine yakışmaz. Hem Osmanlı'yı küçük düşürüyor, hem Cumhuriyet'i… Çok çirkin.”



“Mal mülk istemek, Galatasaray adasının tapusundan falan bahsetmek, yakışacak iş mi… Osmanlıyım diyor. Osmanlıysan ağzından çıkanı kulağın duysun. Meziyet bu.”



Peki kim bunlar?
Prenses Zeynep Osman tane tane anlatmaya devam etti.



“2004 yılıydı, Tayyip Erdoğan başbakandı, New York'a gelmişti, Osman Ertuğrul'u davet etti, Waldorf Astoria otelinde eşiyle birlikte bizi karşıladı. İzzet ikramda bulundu. ‘Efendim vatana hicret ne zaman?' diye sordu. Osman Ertuğrul o zamanlar Türkiye'ye vizeyle gelebiliyordu, vizeyi de dışişlerinden değil içişleri bakanlığından alıyorduk. Tayyip Erdoğan “insan kendi memleketine vizeyle gelir mi” dedi. İki ay sonra vatandaşlık işlemleri tamamlandı. Osman Ertuğrul o güne kadar vatansızdı. O güne kadar defalarca çeşitli ülkelerden teklif gelmesine rağmen, ABD vatandaşlığı dahil, hiçbir ülkenin vatandaşlığını kabul etmemişti. Türküm, Türk olarak öleceğim diyordu.”



“Türkiye'ye vatandaş olarak geldi, yerleşti. 2009 yılında vefat etti. Büyükdedesi II. Mahmud'un türbesinde toprağa verilmesini vasiyet etmişti. Tayyip Erdoğan yine yardımcı oldu, cenaze sırasında eşi Emine hanımla birlikte hep yanımızda oldu, taziyeleri kabul etmemiz için Yıldız Köşkü'nü tahsis ettiler.”



“İşte bu tür lafları eden insanları, ben ilk kez orada, Yıldız Köşkü'ndeki taziyede gördüm. Sabahtan akşama kadar taziyeye geldiler, siyasilerle, bakanlarla orada tanıştılar, medyaya ilk orada çıktılar. Osman Ertuğrul yaşarken, biz bu insanları tanımazdık, bilmezdik. Osman Ertuğrul vefat etti, bu insanlar ortaya çıktı.”



“Osman Ertuğrul'un vefatı milat oldu. Meydan boş kaldı. Kurdun olmadığı yerde, kuzu ben padişahım dermiş… Yakışmıyor. Bunlar aileyi temsil edemezler, aile adına konuşamazlar.”



Prenses Zeynep Osman'ın biz gazetecilere de eleştirisi vardı…
Yanlış terminoloji kullandığımızı söyledi.



“Osman Ertuğrul'u düşündükçe üzülüyorum. Bunlara hâlâ ‘hanedan' diyerek, Abdülhamid'in ‘torunu' diyerek yanlış yapıyorsunuz, ‘sultan' diyerek çok fena yanlış yapıyorsunuz. Hanedan mensubu demek için, sarayda dünyaya gelmesi gerek… Sarayda doğanların, saray adabıyla yetişenlerin terbiyeleri, oturmaları kalkmaları bile farklıydı, sarayda yetişenlerin hepsi birbirinin aynıydı. Sarayda dünyaya gelen son hanedan reisi Osman Ertuğrul efendi, doğumu kayıtlara geçmiş son saray mensubu ise Neslişah Sultan… Osman Ertuğrul vefat ettiğinde, hanedan fiilen tarihe intikal etti. Artık sözü edilecek olan ‘aile'dir. Artık hanedan yok, Osmanlı ailesi var. Torunu bile denemez. Beşinci kuşakta, altıncı kuşakta torun denir mi? Ahfadı denir. Ahfaddır o, torun değildir. Sizden rica ediyorum, hanedan demeyin, torunu demeyin, aile deyin. Sultan diyorsunuz, bu nasıl sultanlık? Sultanlık makamı bu kadar ucuzlatılmamalı.”



Peki, prenses Zeynep Osman Türkiye'yi nasıl görüyordu?



“Yurtdışından her geldiğimde biraz daha geriye gitmiş görüyorum” dedi!



“Ülkemin ilerisini göremiyorum, bu beni çok rahatsız ediyor” dedi.



“Annem Pakize Tarzi, büyük bir vatanseverdi, büyük bir Atatürkçüydü. ‘Ben hekimsem, hastane sahibiysem, özgürsem bunu Atatürk'e borçluyum' derdi. Bizleri, çocuklarını böyle yetiştirdi. Cumhuriyet çocuğuyum, Atatürk çocuğuyum. Bugün sizinle bu röportajı yapabiliyorsam, bunu bile Atatürk'e borçluyuz. Osmanlı'nın kalıntısından Türkiye Cumhuriyeti'ni yarattı. Bunu inkar eden, Türküm dememeli, Osmanlıyım dememeli, vatandaşım dememeli… Hanedan'ın son reisi Osman Ertuğrul da aynen böyle düşünüyordu, aynen bunları söylüyordu. Mustafa Kemal Atatürk çalıştı, didindi, mücadele etti, Cumhuriyet'i kurdu, Allahaısmarladık dedi, gitti, bugün şu halimize bakın!”



Peki, bu halimizin bir numaralı sebebi olarak neyi görüyordu?



“Eğitim” dedi.



“Elbette pekçok başka sebep vardı ama, Osmanlı niye battı? Eğitimsizlikten battı. Avrupa'yı rönesans kurtardı. Biz atlamışız. Abdülhamid'e kadar Anadolu'da okul yok, gitmemiş, götürülmemiş… Tarihten biraz ders almak lazım, ibret almak lazım. Eğitimsizlikle mücadele edilmesi lazım. Atatürk bunun için mücadele verdi. Anadolu'ya eğitimi yayamamışız, Köy Enstitülerinin kıymeti bilinmemiş, Anadolu'nun ehemmiyeti kavranmamış… Eğitimi, sanayiyi, kültürü Anadolu'ya yaymak yerine, İstanbul'un taşı toprağa altın denilmiş, herşey ve herkes İstanbul'a taşınmış. Ne oldu? İstanbul da mahvoldu. Kültür, tarih mahvoldu. Eğitimsizlik hastalığı 50-60 yıllık değil, 500-600 yıllık hastalıktır… Mücadele edilmesi lazım.”



İlk gördüğümde yürekten onur duymuştum…
Prenses Zeynep Osman'ın WhatsApp profilinde Atatürk fotoğrafı var.



Her sabah güne Sözcü okuyarak başladığını anlattı.
Sadece Sözcü okuduğunu ve yabancı basını takip ettiğini söyledi.
“Sizin gazete de fetocuymuş, bilmiyordum” diyerek güldü.
Burak Akbay'ın uğradığı haksızlıktan ve Sözcü'ye yönelik iftira davasından bahsettik, “çok üzülüyorum, rahatsız oluyorum” dedi.
Medyanın eski dönemlerinden, Hürriyet'ten Sabah'tan bahsettik.



“Bu aralar Osmanlı dizileri pek popüler, Abdülhamid bile var, izliyor musunuz?” diye sordum… “Televizyon benim evimde sadece ekran olarak duruyor, kablolarını bile söktürdüm, bu televizyonlarla vakit kaybedecek kadar vaktim yok” dedi!



Üç saatten fazla konuştuk…
Röportaj amacımızın dışında kalan, ama ömrüm boyunca unutmayacağım anekdotlar, hatıralar dinledim.
Asla yazmayacağım, aramızdaki güven ilişkisine emanet edilmiş, Osmanlı'ya dair, Türkiye'ye dair tespitler dinledim.



“İçimi dökmek istedim” diyerek, beni tercih etmesinden elbette tarifsiz onur duydum…
Ama gazetecilik bir yana, Osmanlı'yı ve Cumhuriyet'i yücelten açıklamalarını tarihe kaydettirdiği için, kavram kargaşasıyla zehirlenmeye çalışılan topluma doğru istikameti gösterdiği için, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak kendisine teşekkür ettim.



Hesabı ödetmedi.
“Lütfen” diye çırpındım.
El işaretiyle kestirip attı.
“Ayıp” dedi.
Kendisi ödedi.



Kalktık.
Kapıya kadar kendisine eşlik ettim.
Otomobilinin arka koltuğuna otururken, “Bodrum'u çok sevdiğinizi biliyorum” dedi… Işıl ışıl yıldızlı Lacivert gökyüzülü huzur dolu bir Bodrum akşamında yeniden görüşmek dileğiyle, ayrıldık.



Arkasından el sallarken, kulağa küpe sözleri hâlâ kulağımda çınlıyordu…
“Osmanlı gelini olmakla iftihar ediyorum, padişah Abdülhamid'in gelini olmakla iftihar ediyorum, Hanedan'ın son reisi Osman Ertuğrul'un eşi olmakla iftihar ediyorum, ama ben Atatürk çocuğuyum, Atatürk çocuğu olmakla iftihar ediyorum, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarından Allah razı olsun!”
Yılmaz Özdil
ünlüye 10 verdi, inceleme eklemedi.
3 beğeni · 0 yorum
Paylaşım kuraldışına alınmıştır: Copy-paste kuraldışıdır. Başkası olma, kendin ol.
Topluluk kurallarını incelemek istersen yardım bölümünde detaylı bilgi alabilirsin.
Mustafa Kemal'in Askeri

Mustafa Kemal'in Askeri

@mustafakemalinaskeri

Abdülhamid’in gelini, Hanedan’ın son reisinin eşi: Atatürk’ü inkar edenler Türküm dememeli, Osmanlıyım dememeli paylaşım fotoğrafı
Abdülhamid’in gelini, Hanedan’ın son reisinin eşi: Atatürk’ü inkar edenler Türküm dememeli, Osmanlıyım dememeli
Cumartesi akşamı saat 20 suları, telefonum çaldı.
Arayan “Zeynep Osman” dı.
Padişah Abdülhamid'in gelini, Hanedan'ın reisi ve sarayda dünyaya gelen son şehzade Osman Ertuğrul'un eşi, prenses Zeynep Osman.



“New York'tan şimdi geldim, Şadiye Sultan meselesiyle alakalı açıklama yapmak istiyorum” dedi.
Canının çok sıkkın olduğu ses tonundan belliydi.
“Ne zaman nereye isterseniz geleyim” dedim.
“Salı günü saat 16'da Pera Palas'ın çay salonu” dedi.
“Hay hay” dedim.



Prenses Zeynep Osman'la ilk kez 2004 yılında tanışmıştım.
O dönem atv haber'i yönetiyordum.
Osmanlı soyundan değerli arkadaşım Neslişah Evliyazade'den rica etmiştim, beni kırmayıp aracı olmuştu, rahmetli Osman Ertuğrul'u Türk televizyon tarihinde ilk ve son kez canlı yayına çıkarmıştım.
Osman Ertuğrul, Abdülhamid'in torunuydu, Abdülhamid yaşarken Yıldız Sarayı'nda dünyaya gelmişti, Osmanoğullarının 34'üncü erkek üyesiydi, Hanedan'ın reisiydi, saltanat devam etseydi Dördüncü Osman veya Birinci Ertuğrul adıyla padişah tahtına oturacaktı.
10 yaşındayken sürgüne gönderilmiş, Viyana'da eğitim almış, babasıyla birlikte ABD'ye yerleşmiş, 70 yıl Türkiye'yi görememiş, 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuştu. Türkiye'ye gelir gelmez kendisini ekrana davet etmiştim, lütfedip kabul etmişti.
Osmanlı Hanedanı'nın reisi sıfatıyla, tarihte ilk kez kamuoyuna seslenecekti, ne diyeceği dünya çapında merak ediliyordu.
Saltanat devam etseydi Fatih Sultan Mehmet'in Kanuni Sultan Süleyman'ın tahtında oturacak olan Osman Ertuğrul, izlenme rekoru kıran canlı yayında kelimesi kelimesine şunları söylemişti:
“Türk olarak doğdum, Türk olarak öleceğim. Atatürk, Türk halkı için muhteşem bir liderdi. Ailemiz için çok kötü oldu ama, Türkiye kazandı, Türk milleti kazandı. Mustafa Kemal olmasaydı, İstanbul olmazdı. Memleketi kurtarmanın tek şekli, Cumhuriyet'i kurmaktı. Ben dahil bütün Türkler, Mustafa Kemal Atatürk'e borçluyuz. Vatanı O kurtardı. Atatürk olmasaydı, Allah bilir ne olurdu. Padişahlık, monarşi, hilafet, bunların hepsi geride kalmıştır, gençlerimiz laikliğe ve vatanın bütünlüğüne sahip çıksınlar. Atatürk olmasaydı, hiçbirimiz olamazdık.”



Evet…
Osmanlı Hanedanı'nın reisi kelimesi kelimesine bunları söyledi.
Türk basını bu tarihi canlı yayını yok saydı.
Unutulsun diye bir daha asla haber yapılmadı.
Osmanlı'yla Atatürk'ü birbirine düşman göstermeye çalışanlar, Osmanlı Hanedanı reisinin bu muhteşem sözlerini sansürledi, kararttı.



Prenses Zeynep Osman'ı işte o gün tanımıştım.
Babası Afgan prensi Abdulfettah Tarzi, eşi Osmanlı Hanedanı'nın reisi Osman Ertuğrul'du.
Bu inanılmaz sıfatları tebessümle taşıyordu.
Zarafeti, tevazuyu gerçekten kelimelerle ifade edemem.



Ve işte 15 yıl sonra, yine öyle tarifsiz duygularla Pera Palas'ın mistik atmosfere sahip çay salonunda Zeynep Osman'ı bekliyordum…
İlham Gencer piyano çalıyordu.
Caz tınıları eşliğinde insanlar sohbet ediyordu.
Dakikalar geçmiyordu, ya da heyecanımdan bana öyle geliyordu.
Saat tam 16.00…
Zeynep Osman o her zamanki zarafetiyle, tam vaktinde içeri girdi.
Adeta zamanı durdurmuştu.
15 yıl önceki Zeynep Osman, 15 yıl sonra aynen karşımdaydı.
Meraklı bakışlar eşliğinde, oturduk.
Çay söyledik.
Biraz sohbet…
Sonra not defterimi açtım, başladık.



Telefonda söylediği gibi, yine “Şadiye Sultan meselesiyle alakalı açıklama yapmak istiyorum” dedi.



Şadiye Sultan meselesi, malum…
Abdülhamid'in torunuyum diye ortaya çıkan, kendisine “sultan” diye hitap edilmesini isteyen bir arkadaş var. Bu arkadaş durup dururken çıktı, “İsmet İnönü'nün Hanedan mensuplarını Fransa'da ziyaret ettiğini, vatandaşlık verme vaadiyle Abdülhamid'in kızı Şadiye Sultan'ın mücevherlerini aldığını, sonra ortadan kaybolduğunu, bu çaldığı mücevherleri götürüp kendi eşine taktığını” iddia etti.



Prenses Zeynep Osman, işte bu iddiayla alakalı açıklama yapmak istiyordu.



Canı çok sıkkındı.
Sözlerine “Osmanlı gelini olmakla iftihar ediyorum, padişah Abdülhamid'in gelini olmakla iftihar ediyorum, Osman Ertuğrul'un eşi olmakla iftihar ediyorum, ama ben Atatürk çocuğuyum, Atatürk çocuğu olmakla iftihar ediyorum, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarından Allah razı olsun” diye başladı… Anlattı.



“İlk defa konuşuyorum. İsmet Paşa'ya bu itham ağırıma gitti. Çok zoruma gitti. İsmet Paşa'yla alakalı bu sözler, doğru değil… Büyük bir hata, büyük bir yanlışlık, asla hakikat olmayan bir lakırdı.”



“İsmet Paşa meselesi hakiki bir mesele olsaydı, Hanedan'ın reisi Osman Ertuğrul bilmez miydi? Hakiki bir mesele olsaydı, Osman Ertuğrul'un eşi olarak benim bilmemem duymamam mümkün mü?”



“Cumhuriyeti, demokrasiyi, Atatürk'ü seven bir tek insan bile kaldıysa bu ülkede, bu çok ağır bir laf… Taşınamaz. Yenilir yutulur lakırdı değildir. Aslı esası yok. Çok hazin bir lakırdıdır.”



“Padişah Abdülhamid'in kızı Şadiye Sultan, Osman Ertuğrul'un çok yakın olduğu halasıydı. Paris'e gittiğinde daima Şadiye Sultan'da kalırdı. Kitaplarına çok değer verirdi, kitaplarını Şadiye Sultan'a emanet ederdi. Şadiye Sultan'ın kızı Samiye Hanımsultan, bir Amerikalıyla evlendi, New York'ta Osman Ertuğrul'a çok yakın otururlardı. Şadiye Sultan, New York'a kızına geldiğinde daima Osman Ertuğrul'la görüşürlerdi. İsmet Paşa meselesi hakikat olsa, Osman Ertuğrul'un bilmemesi mümkün müydü?”



“Abdülhamid'in son geliniyim, Osman Ertuğrul'un eşiyim. Osman Ertuğrul hayatı boyunca yaşadıklarını kendi sesiyle teybe kaydetti, kendi el yazısıyla kağıtlara kaydetti. Bu hatıratın hepsi bende, hepsini benim yanımda kaydetti. Tek bir satırında bile böyle bir şey yok. Şadiye Sultan olayı hakikat olsa, Osman Ertuğrul'un hatıratında olmaz mı?”

“Mevhibe hanımefendiyi yakından tanırdım. Annemin gayet iyi ahbabıydı. Ailece gidip gelirdik. Son derece saygıdeğer insanlardı. İsmet Paşa'nın bütün ailesini tanırım. Kızı Özden hanımı pek severim. Mutlu İlmen yakın arkadaşımdır. Mevzubahis bile olamaz.”



“Bunları söyleyen kızcağızın babasını bile hayatımda bir defa gördüm, o da galiba en fazla bir saat… Değil kendileri, babaları bile, büyükbabaları bile Şadiye Sultan'ı ne görmüştür, ne tanımıştır. Hanedan Avrupa'ya gitti, bunlar Şam'da büyüdü.”



“Sultan Abdülhamid'le Napolyon'un aynı dönemde yaşadığını söyleyen birine ne denir ki.”



“Aslında bu sözleri söyleyenleri suçlamıyorum. Eski sultanları görmemişler, tanımazlar, bilmezler. Bambaşka bir yetişme tarzıyla yetişmişler. Hanedan'ın büyükleriyle temasları olmamış. Bunların aile fertleri, kendi büyükleri saraydan uzaktaydılar.”



“Neslişah Sultan mesela, Hanedan defterine kaydı yapılan son kişidir, Neslişah Sultan yarım asır İstanbul'da yaşadı, bunları tanımazdı.”



“Bu tür sözler, Osmanlıyım diyen birine yakışmaz. Hem Osmanlı'yı küçük düşürüyor, hem Cumhuriyet'i… Çok çirkin.”



“Mal mülk istemek, Galatasaray adasının tapusundan falan bahsetmek, yakışacak iş mi… Osmanlıyım diyor. Osmanlıysan ağzından çıkanı kulağın duysun. Meziyet bu.”



Peki kim bunlar?
Prenses Zeynep Osman tane tane anlatmaya devam etti.



“2004 yılıydı, Tayyip Erdoğan başbakandı, New York'a gelmişti, Osman Ertuğrul'u davet etti, Waldorf Astoria otelinde eşiyle birlikte bizi karşıladı. İzzet ikramda bulundu. ‘Efendim vatana hicret ne zaman?' diye sordu. Osman Ertuğrul o zamanlar Türkiye'ye vizeyle gelebiliyordu, vizeyi de dışişlerinden değil içişleri bakanlığından alıyorduk. Tayyip Erdoğan “insan kendi memleketine vizeyle gelir mi” dedi. İki ay sonra vatandaşlık işlemleri tamamlandı. Osman Ertuğrul o güne kadar vatansızdı. O güne kadar defalarca çeşitli ülkelerden teklif gelmesine rağmen, ABD vatandaşlığı dahil, hiçbir ülkenin vatandaşlığını kabul etmemişti. Türküm, Türk olarak öleceğim diyordu.”



“Türkiye'ye vatandaş olarak geldi, yerleşti. 2009 yılında vefat etti. Büyükdedesi II. Mahmud'un türbesinde toprağa verilmesini vasiyet etmişti. Tayyip Erdoğan yine yardımcı oldu, cenaze sırasında eşi Emine hanımla birlikte hep yanımızda oldu, taziyeleri kabul etmemiz için Yıldız Köşkü'nü tahsis ettiler.”



“İşte bu tür lafları eden insanları, ben ilk kez orada, Yıldız Köşkü'ndeki taziyede gördüm. Sabahtan akşama kadar taziyeye geldiler, siyasilerle, bakanlarla orada tanıştılar, medyaya ilk orada çıktılar. Osman Ertuğrul yaşarken, biz bu insanları tanımazdık, bilmezdik. Osman Ertuğrul vefat etti, bu insanlar ortaya çıktı.”



“Osman Ertuğrul'un vefatı milat oldu. Meydan boş kaldı. Kurdun olmadığı yerde, kuzu ben padişahım dermiş… Yakışmıyor. Bunlar aileyi temsil edemezler, aile adına konuşamazlar.”



Prenses Zeynep Osman'ın biz gazetecilere de eleştirisi vardı…
Yanlış terminoloji kullandığımızı söyledi.



“Osman Ertuğrul'u düşündükçe üzülüyorum. Bunlara hâlâ ‘hanedan' diyerek, Abdülhamid'in ‘torunu' diyerek yanlış yapıyorsunuz, ‘sultan' diyerek çok fena yanlış yapıyorsunuz. Hanedan mensubu demek için, sarayda dünyaya gelmesi gerek… Sarayda doğanların, saray adabıyla yetişenlerin terbiyeleri, oturmaları kalkmaları bile farklıydı, sarayda yetişenlerin hepsi birbirinin aynıydı. Sarayda dünyaya gelen son hanedan reisi Osman Ertuğrul efendi, doğumu kayıtlara geçmiş son saray mensubu ise Neslişah Sultan… Osman Ertuğrul vefat ettiğinde, hanedan fiilen tarihe intikal etti. Artık sözü edilecek olan ‘aile'dir. Artık hanedan yok, Osmanlı ailesi var. Torunu bile denemez. Beşinci kuşakta, altıncı kuşakta torun denir mi? Ahfadı denir. Ahfaddır o, torun değildir. Sizden rica ediyorum, hanedan demeyin, torunu demeyin, aile deyin. Sultan diyorsunuz, bu nasıl sultanlık? Sultanlık makamı bu kadar ucuzlatılmamalı.”



Peki, prenses Zeynep Osman Türkiye'yi nasıl görüyordu?



“Yurtdışından her geldiğimde biraz daha geriye gitmiş görüyorum” dedi!



“Ülkemin ilerisini göremiyorum, bu beni çok rahatsız ediyor” dedi.



“Annem Pakize Tarzi, büyük bir vatanseverdi, büyük bir Atatürkçüydü. ‘Ben hekimsem, hastane sahibiysem, özgürsem bunu Atatürk'e borçluyum' derdi. Bizleri, çocuklarını böyle yetiştirdi. Cumhuriyet çocuğuyum, Atatürk çocuğuyum. Bugün sizinle bu röportajı yapabiliyorsam, bunu bile Atatürk'e borçluyuz. Osmanlı'nın kalıntısından Türkiye Cumhuriyeti'ni yarattı. Bunu inkar eden, Türküm dememeli, Osmanlıyım dememeli, vatandaşım dememeli… Hanedan'ın son reisi Osman Ertuğrul da aynen böyle düşünüyordu, aynen bunları söylüyordu. Mustafa Kemal Atatürk çalıştı, didindi, mücadele etti, Cumhuriyet'i kurdu, Allahaısmarladık dedi, gitti, bugün şu halimize bakın!”



Peki, bu halimizin bir numaralı sebebi olarak neyi görüyordu?



“Eğitim” dedi.



“Elbette pekçok başka sebep vardı ama, Osmanlı niye battı? Eğitimsizlikten battı. Avrupa'yı rönesans kurtardı. Biz atlamışız. Abdülhamid'e kadar Anadolu'da okul yok, gitmemiş, götürülmemiş… Tarihten biraz ders almak lazım, ibret almak lazım. Eğitimsizlikle mücadele edilmesi lazım. Atatürk bunun için mücadele verdi. Anadolu'ya eğitimi yayamamışız, Köy Enstitülerinin kıymeti bilinmemiş, Anadolu'nun ehemmiyeti kavranmamış… Eğitimi, sanayiyi, kültürü Anadolu'ya yaymak yerine, İstanbul'un taşı toprağa altın denilmiş, herşey ve herkes İstanbul'a taşınmış. Ne oldu? İstanbul da mahvoldu. Kültür, tarih mahvoldu. Eğitimsizlik hastalığı 50-60 yıllık değil, 500-600 yıllık hastalıktır… Mücadele edilmesi lazım.”



İlk gördüğümde yürekten onur duymuştum…
Prenses Zeynep Osman'ın WhatsApp profilinde Atatürk fotoğrafı var.



Her sabah güne Sözcü okuyarak başladığını anlattı.
Sadece Sözcü okuduğunu ve yabancı basını takip ettiğini söyledi.
“Sizin gazete de fetocuymuş, bilmiyordum” diyerek güldü.
Burak Akbay'ın uğradığı haksızlıktan ve Sözcü'ye yönelik iftira davasından bahsettik, “çok üzülüyorum, rahatsız oluyorum” dedi.
Medyanın eski dönemlerinden, Hürriyet'ten Sabah'tan bahsettik.



“Bu aralar Osmanlı dizileri pek popüler, Abdülhamid bile var, izliyor musunuz?” diye sordum… “Televizyon benim evimde sadece ekran olarak duruyor, kablolarını bile söktürdüm, bu televizyonlarla vakit kaybedecek kadar vaktim yok” dedi!



Üç saatten fazla konuştuk…
Röportaj amacımızın dışında kalan, ama ömrüm boyunca unutmayacağım anekdotlar, hatıralar dinledim.
Asla yazmayacağım, aramızdaki güven ilişkisine emanet edilmiş, Osmanlı'ya dair, Türkiye'ye dair tespitler dinledim.



“İçimi dökmek istedim” diyerek, beni tercih etmesinden elbette tarifsiz onur duydum…
Ama gazetecilik bir yana, Osmanlı'yı ve Cumhuriyet'i yücelten açıklamalarını tarihe kaydettirdiği için, kavram kargaşasıyla zehirlenmeye çalışılan topluma doğru istikameti gösterdiği için, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak kendisine teşekkür ettim.



Hesabı ödetmedi.
“Lütfen” diye çırpındım.
El işaretiyle kestirip attı.
“Ayıp” dedi.
Kendisi ödedi.



Kalktık.
Kapıya kadar kendisine eşlik ettim.
Otomobilinin arka koltuğuna otururken, “Bodrum'u çok sevdiğinizi biliyorum” dedi… Işıl ışıl yıldızlı Lacivert gökyüzülü huzur dolu bir Bodrum akşamında yeniden görüşmek dileğiyle, ayrıldık.



Arkasından el sallarken, kulağa küpe sözleri hâlâ kulağımda çınlıyordu…
“Osmanlı gelini olmakla iftihar ediyorum, padişah Abdülhamid'in gelini olmakla iftihar ediyorum, Hanedan'ın son reisi Osman Ertuğrul'un eşi olmakla iftihar ediyorum, ama ben Atatürk çocuğuyum, Atatürk çocuğu olmakla iftihar ediyorum, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarından Allah razı olsun!”
EK 1
Herkesin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm için yazının tamamını paylaştım. 22.02.19
Yılmaz Özdil
ünlüye 10 verdi, inceleme eklemedi.
2 beğeni · 0 yorum
Paylaşım kuraldışına alınmıştır: En az 20 yıl öncesinden bahsedilmek zorundadır.
Topluluk kurallarını incelemek istersen yardım bölümünde detaylı bilgi alabilirsin.
melike s.

melike s.

@melikesa

Yılmaz Özdil’in yeni kitabı Kemal Atatürk yapı kredi yayınlarında yok satmıyormuşlar sok oldum
Yılmaz Özdil
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Mustafa Kemal'in Askeri

Mustafa Kemal'in Askeri

@mustafakemalinaskeri

Yılmaz Özdil Çalar Saat Programının Konuğuydu
https://www.youtube.com/w...h?v=JoZLnnl3JkM

Mustafa Kemal kitabını anlattı.
Yılmaz Özdil
ünlüye 10 verdi, inceleme eklemedi.
11 beğeni · 0 yorum beğen ikon
İsim, Şehir, Bitki
1970
İsim, Şehir, Hayvan kitabının da yazarı Yılmaz Özdil tarafından kaleme alınan İsim, Şehir, Bitki kitabı Köşe Yazıları, türünde okuyucusu ile buluşuyor. Doğan Kitap yayınevinden 1970 yılında 9786050906837 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan İsim, Şehir, Bitki isimli kitap 436 sayfadan oluşuyor. Kitap Hiç Unutamayacağım Dediğimiz Kitaplar listesinde de yeralmaktadır. İsim, Şehir, Bitki kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
İsim, Şehir, Hayvan
2011
Yazarın yazdığı köşe yazılarından seçerek oluşturduğu kitaptır.
Mustafa Kemal Atatürk ve Temizlik
2018
İsim, Şehir, Bitki ve İsim, Şehir, Hayvan kitaplarının da yazarı Yılmaz Özdil tarafından kaleme alınan Mustafa Kemal Atatürk ve Temizlik kitabı Çocuk Edebiyatı, türünde okuyucusu ile buluşuyor. Kırmızı Kedi yayınevinden 2018 yılında 9786052984222 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Mustafa Kemal Atatürk ve Temizlik isimli kitap 32 sayfadan oluşuyor. Mustafa Kemal Atatürk ve Temizlik kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda
2013
Çeşitli gazetelerdeki köşe yazılarından derleyerek oluşturduğu bir kitap.
Adam
2016
İsim, Şehir, Bitki kitabının da yazarı Yılmaz Özdil tarafından kaleme alınan Adam kitabı , türünde okuyucusu ile buluşuyor. Kırmızı Kedi yayınevinden 2016 yılında 9786059658980 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Adam isimli kitap 512 sayfadan oluşuyor. Adam kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Sence kaç puan almalı?
10
5 oy
0