up
ara
Necdet Özkaya

Necdet Özkaya

Celal Özkaya

Celal Özkaya

@celalozkaya

'Nihilizm ayakta tutabilir mi sonsuz boşlukta salınan bedenimi benim?'
ataç ikon Ansızın Değişir Hayat
kitaba 8 verdi, inceleme eklemedi.
0 beğen · 0 yorum
Ferda Nihat Köksoy

Ferda Nihat Köksoy

@ferdanihat

*Çocukluklarından beri dost olan bir köy hekimi (Doğu), bir yazar-öğretmen (Günkan), bir felsefe doçenti (Ferit) ve bir şair-veterinerin (Orhan) 40'lı yaşlarındaki yaşamlarını kesiştiren olayların ve hayat felsefelerinin romanı.
*72 küçük bölümün her birinin başlangıcında yer alan ünlü kitaplardan alıntıların, romanın içerisine anlamlı bir şekilde yerleştirilmesi, ilk kez gördüğüm bir uygulama.
*Bu yöntemi ustaca gerçekleştiren ve ismini birlikte kararlaştırdığımız üçüncü romanını yazan sınıf arkadaşımı kutluyorum.

-ANLAYABİLDİĞİM kadar VARIM ben; ANLATABİLDİĞİM ve senin ANLAYABİLDİĞİN kadar.
Kurduğum cümlelerdeki sözcükleri anlayabildiğin ve anladıklarını ALGILAYABİLDİĞİN kadar anlatacağım SENİ SANA (Orhan).

-SEVMEYİ, KARŞILIKSIZ VERMEYİ ve her ne olursa olsun DİRENEBİLMEYİ, hayata tutunabilmeyi içeren bir kültürden geliyorduk biz (Orhan).

"Bırakın, yüreklerinizin sahilleri arasında 'gelgit' çalkalanan bir DENİZ olsun SEVGİNİZ" (Halil Cibran'dan).

-Kralların sarayında FELSEFENİN yeri yoktur (Thomas More'dan).

-Bir KIRILMA NOKTASI vardır. En sakin, sessiz ve soğukkanlı yaradılışlı insanların tüm beklentilerini yakan, yıkan, altüst eden ve bir dizi değişiklik başlatan inanılmaz bir değişim noktası vardır. İşte, o yere ulaşan sakin, sessiz ve soğukkanlı yaradılış sahibi kişi ayağa kalkar birden, öfkeyle doldurur ciğerlerini ve yakıcı soluklar verir ağzından, kısa bir an duraksar ve birdenbire birçok düzeni sarsacak, yakacak, yıkacak eylemlerin fitilini ateşleyiverir (Doğu).

-...yolda yürürken kağıt mendil, limon, kalem, simit, su, ekmek satan ve sürece yaptıkları küçük saldırılarla hayata tutunmaya çalışan, dış görünüşleriyle yoksul ve zavallı görünen o hüzünlü insanların hepsini birer KAHRAMAN olarak selamlıyordum. Gerçek kahramanlarım onlar benim; DİRENEBİLMENİN, vazgeçmemenin, yıkılmamanın ve yaptıkları küçük girişimlerle hayata tutunabilmenin vakur, güçlü, naif bireyleriydi onlar (Günkan).

-Ben değil, YAZDIKLARIM ön planda olmalı. Yazar olarak ben çıkarsam ortaya, eski hikayelerimiz konuşulmaya başlanır. ...beni değil, yazdıklarımı konuşsunlar, romanlarımı tartışsınlar, varsa eğer çıkartılabilecek dersler, bunlardan yararlansınlar, beğenenler beğenilerini, beğenmeyenler de yergilerini dile getirsinler özgürce. Ben salt dinleyen olmak istiyorum; söylemek istediklerimi söyledim ve yazarak yayınlattım da, artık konuşmamam gerekiyor benim (takma isimle roman yazan ve çok okunan Günkan).

-Taklitten başka değil yaşadıklarımız. Herkes herkesi TAKLİT ediyor, aynı işi yapıyor, ama farklı bir renge BOYAYARAK sürüyorlar piyasaya; yumurtayı kırmızıya boyadıklarında, yumurtanın yumurtalıktan çıktığını ve yeni bir ürün yarattıklarını sanıyor bazı şaşkınlar (Ferit).

-Tırnakla kazımak... Evet, tırnaklarıyla değil, tek, bir tek tırnağıyla kazırcasına ulaşabildiği yerlerde gösterdiği kararlılığı ve hiçbir engel tanımaksızın ulaştığı yerleri, engelleyemediğim bir şiddetle KISKANIYOR ve ayaklarının tökezlemesini, yeniden bizim yardımımızı gereksinmesini sabırsızlıkla bekliyorum (Ferit).

-O gün YAĞMUR yağmasaydı, O da görseydi benim GÖZYAŞLARIMI ve BEN de onun gözyaşlarıyla ıslanan yanaklarını görebilseydim; FARKLI ne olurdu, NASIL olurdu, son on beş yıllık hayatımız değişir miydi, çocuklarımız olur muydu, yaşlanabilir miydik birlikte, iyi kötü, kolay zor, mutlu hüzünlü yılların tümünü tüketebilir miydik birlikte?
Bir anda yağan yağmur ve o yağmurun şiddeti, ANSIZIN DEĞİŞTİREBİLİR MİYDİ HAYATI? (Doğu).

-Yazmak istiyordum, ANLATACAKLARIM VARDI ve anlatmazsam eğer, YAZMAZSAM SANKİ ÇILDIRACAK GİBİYDİM. Oturdum ve yazdım, salt yazdım, herhangi bir BEKLENTİM YOKTU. Belki de yazdığım romanların beğenilmesinin nedeni bu doğal ve çıkar beklemeden yazmamdır (Günkan).

-Sanatın kökeni veya başlangıcı, SANAT fiilini ateşleyen ilk kıvılcım iştir, EYLEMdir, süregiden hayata atılan zorunlu adımlardır.
Kant'a göre sanat, hiçbir yarar veya çıkar peşinde koşmaz. ...ESTETİĞİ önemseyen yararcı-çıkarcı sanattır bence doğru olan (Günkan).

-YAŞADIĞIM HER GÜNÜN VE DERİN SOLUKLAR ALABİLDİĞİM SAĞLIKLI HER ANIN, BANA HAYATIN TANIDIĞI BİR LÜTUF OLDUĞUNA İNANIYORDUM.
Kişinin BAŞINI YASTIĞA KOYDUĞU AN UYUMAYA BAŞLAYABİLMESİNİN ve kesintisiz, HUZURLU bir uykunun sarmalayan kollarına teslim olabilmesinin BÜYÜK BİR AYRICALIK olduğunu anlıyordum (Günkan).

-YALIN, SIRADAN, BASİT ve KOLAY ANLAŞILABİLİR anların kollarında kıvranmak istediğim BERRAK ANLARDAN birini yaşıyor ve beynimin tüm hücreleriyle algılamaya çalışıyordum süregiden ZAMANI.
...sessizliğin, amaçsızlığın anlamı da anlatılabilir miydi şiirlerle? (Orhan).

-Neydi HAYAT? Bilen yoktu. Hayat, hayat olduğu anda kendi bilincine varıyor ama kendisinin ne olduğunu bilmiyordu (Thomas Mann'dan).

-Gelişmiş kentlerin lokantalarında, gece kulüplerinde, en konforlu, rahat, iyi havalandırılmış ve sıcaklığı iyi ayarlanmış salonlarında oturan iyi giyimli, sağlıklı ve mutlu görüntüler sergileyen insanların duygudurumlarının, ruhsal yapılarının, Van'daki bir kahvehanenin sigara dumanları altında, tozlu, kirli ve solgun ışıklarla aydınlatılmış kahvehanelerin boşluklarında oturan bıkkın, hüzünlü, mutsuz, kötü ve eski giyimli topluluğun bireyleriyle benzerliği olamazdı. Olamazdı ve bu benzemezliğe bağlı olarak, ertesi gün üretilebilecek ürünler, ulaşılabilecek hedefler, alınabilecek kaleler ve elde edilebilecek başarılar da doğallıkla benzemez olacaktı (Ferit).

-...bıkkın, mutsuz ve hüzünlü gözlerle bakıyorlardı çevrelerine. UNUTULMANIN, aksatılmanın, önemsenmemenin ve DEĞER VERİLMEMENİN onlarca yıla uzanan SESSİZ İSYANINI haykırmak istiyor ancak bağlanmış ağızlarından küçük bir fısıltı dahi çıkaramıyorlardı. Eski, buruşmuş ve solgun giysileriyle kahvehanelerin önündeki alçak taburelerin üzerine tüner gibi oturan ve ağızlarına attıkları sert şekerlerle durmaksızın açık çay içen kasketli, birkaç günlük sakallı ve solgun tenli adamların tümünün ellerinde, parmaklarının arasında hiç sönmeyen sigaralar vardı (Orhan).

-...ilk GENÇLİK yıllarımızı birlikte yaşamak ve ilk ruhsal karmaşalarımızı birlikte aşmak dışında, neydi bizi bağlayan? KIRKLI yaşların başlarındaydık ve neredeyse HİÇ KOPMAMIŞTIK birbirimizden.
Bazen her şeyden uzaklaşıp tüm gün boyunca evime kapanmak, KENDİ KÜÇÜK DÜNYAMDA tek başıma yaşamak, dışarıda tüm hızıyla süregiden HAYATA KARIŞMAMAK, pencerenin dışında görünen insanlara, açmadığım perdelerin ardından bakmak ve DÜŞÜNMEK dışında hiçbir iş yapmamak istediğim anlarda dahi BANA ULAŞABİLECEK ve bu dış dünyaya kapalı, bunalımlı günlerimde BENİMLE KONUŞABİLECEK KİŞİLERDİ ONLAR. (Günkan)
-Hayatta en çok BİR-İKİ GERÇEK DOST edinilebilecekken, benim ÜÇ vazgeçilmez dostum olmasından duyduğum mutluluğu anlattım. EN SIKINTILI anlarımda, her şeyden bıktığım ve hayatın anlamsızlığının sivri bir hançer gibi yüreğimde duyumsadığım BUNALIMLI zamanlarımda, onlardan herhangi BİRİNİN SESİNİ DUYABİLMENİN DAHİ ÇOK İYİ GELDİĞİNİ ve tüm bunalımlarımı bir anda dağıtabildiğini anlattım (Doğu).

-Yoktur, mutluluğa giden yol yoktur, YOLUN BİZZAT KENDİSİ MUTLULUKTUR (Ferit).

-İş adamı değildim, ihalelere girmiyor ve hiç kimseye de HAKSIZLIK etmiyordum; para, arsa, ev, faiz, rant veya tefecilik gibi ve benzeri uğraşılar, paçalarıma bile ULAŞAMAZDI benim. Hiç kimseyle bir kavgam olmamıştı; sıradan tartışmalardan KAÇMAYA çalışan ve yolda yürürken dahi haksızca söylenen sürücülerden, üzerime çamurlu su sıçratan yontulmamış insansılardan dahi ÖZÜR DİLEYEREK yoluna devam etmeyi yeğleyen sıradan edebiyat öğretmeninden, kim, ne isteyebilirdi ki? (Günkan).

-"Otur adam gibi yaz. BOYUNU AŞAN işlere kalkışma, çiçeklerden, böceklerden, bulutlardan söz et, aşk yaz, cinsellik yaz, din sömürüsü yaz, hatta kişisel gelişim yaz. Toplumda en geniş okuyucu kitlesine sahip yazarları örnek al kendine, ona göre yaz, hatta başkalarının yazdıklarını değiştirerek, allayıp pullayarak yeniden uyarla ve sen üretmişsin gibi bir daha yaz, sıradan konulardan söz et... SANA MI KALDI ülkedeki POLİTİK sorunları, EKONOMİK çıkmazları, etnik ayrımcılığı, bölünmüşlükleri, ötekileştirmeleri yazmak?" anlamına gelecek yorumlarla saldırıyorlardı bana.
...zaten hiçbir şeyimizin olmadığı, salt UMUT ve KENDİMİZE DUYDUĞUMUZ GÜVEN, GELECEĞE OLAN İNANCIMIZLA AYAKTA KALABİLDİĞİMİZ GÜNLERİ gözlerimin önüne getirmeye çalıştım (Günkan).

-Anlamını yitirmiş hayatıma zorlanarak da olsa YENİ ANLAMLAR KAZANDIRMAYA çalıştığımı ve ANLAMI OLMAYAN HAYATIN HER ANININ BİR İŞKENCEDEN FARKSIZ olduğunu, bu işkenceye ancak acı çekmekten haz duyan HASTALIKLI RUHLARIN katlanabileceğini anlattım (Günkan).

-İSTANBUL, kalabalık ve balık istifi caddeleri, bir aracı sollayıp üç metre öne geçmeyi hüner sanan şoförleri, durmaksızın çalan korna sesleri, birbirlerine el-kol sallayan olgunluk timsali kişileri ve ACIMASIZLIĞIYLA, var olabilmek için BİRBİRİNİN GIRTLAĞINI SIKACAK İNSANLARLA DOLU gibi göründü bana (Günkan).

-Geçmiş yüzyıllarda, Balatlı bitirimler gibi serdengeçti olan GALATA KULESİ ile hanım sultanlar gibi edalı KIZ KULESİ arasında uzaktan uzağa da olsa HİSSİ BİR YAKINLIK olmuş mudur acaba? (Erdil Zaptiye).

-İşine gereken ÖZENİ gösterenlerin ve PÜF NOKTASI'NI YAKALAMAYA çalışanların önünde herhangi bir engel olabilir mi, durabilir mi bu kişilerin karşısında hiç kimse (Püf Noktası'nın harika öyküsü eşliğinde Erdil Zaptiye).

-...en az beş bin yıllık Yin-Yang felsefesi: Her şeyin İKİ KUTUPLU ve BİRİBİRİNE KARŞIT oldukları, kutupların kendi içlerinde mutlak KARŞITLARINI barındırdıkları, karşıtların BİRBİRİNE BAĞLI oldukları, hatta BİRBİRLERİNE DÖNÜŞEBİLDİKLERİ düşüncesi. Karanlık-aydınlık, ölüm-hayat, gece-gündüz, soğuk-sıcak, olumlu-olumsuz gibi Yin ve Yang, durmaksızın dönüyordu kendi çemberlerinin içerisinde.
...HEM YAŞIYORDUK BUGÜN HEM DE ÖLÜYORDUK (Günkan).

-Erciş ilçesinin dışından geçen yolun sağ yanında kalan Bend-i Mahi bir çaydı ve Van Gölü'ne dökülüyordu. Gölde yaşayan tek balık cinsi, yörede İNCİ KEFALİ adıyla anılıyor ve İNANILMAZ BİR SAVAŞIMIN, DİRENİŞİN VE VAZGEÇMEMENİN SEMBOLÜ olarak görülüyordu.
...bu balık, inanılmaz YÜKSEK ORANDA SODA içeren göl sularında yaşabiliyor, bu sudan herhangi bir zarar görmüyor ve ÜREME dönemlerinde Bend-i Mahi ve diğer AKARSULARIN AKIŞ YÖNÜNÜN TAM ZIT YÖNÜNDE ŞİDDETLİ AKINTIYA KARŞI YÜZÜYOR, taşları, kayaları, DOĞAL ENGELLERİ AŞIYOR, SAKİN BİR SU BİRİKİNTİSİNE YUMURTALARINI BIRAKIYOR ve o zorlu yolu bir kez daha aşarak GÖLE DÖNÜYORDU yeniden.
...o minik İnci Kefallerinin gözlerimin önüne gelen HAYALLERİ KARŞISINDA SAYGIYLA EĞİLDİM. ...O çılgın çabalamanın nedenini anladım: ÖLÜMSÜZLÜĞÜN PEŞİNDEYDİLER (Doğu).
ataç ikon Ansızın Değişir Hayat
kitaba 8 verdi, inceleme ekledi.
0 beğen · 0 yorum
Ferda Nihat Köksoy

Ferda Nihat Köksoy

@ferdanihat

Nasıl estiğidir önemli olan rüzgarın,
Nereden estiği değil.
Anlattıklarımdı önemli olan,
Tüm anlattıklarımdı ki
Anlattıklarımın yanında hiç bir önemim,
Değerim ve anlamım yoktu benim.

-Yolunda olduğunda hayat, her şeyin iyi gittiği anlarda, tüm sorunların çözümlendiğini ve şükür dualarıyla ellerini gökyüzüne açıp olumsuzlukların tümden silindiğini düşündüğü anlarda, işaret parmağını kıvırıp aynı parmağın ikinci ekleminin ucunu bir tahtaya mutlaka vuran, üç kez vurduğu tahtadan çıkan sesin duyulmadığına yönelik kuşkular yüzünden bir de sözlerle, sesli duyurabilmek için "Şeytan kulağına kurşun" denilen, "Çok güldük, mutlaka ağlayacağız" anlayışının benliğe, belleğe ve beyne işlendiği bir kültürden gelmektedir...

-Kasabadaki her insanın ertesi gün ne yapacağını, sabah hangi çorbayı içeceğini, çalıştığı tarlanın kenarındaki gölge veren ağacın, hangi saatte, hangi yanının gölgelik olacağını ve bu ağacın gölgesinde kaç zeytin tanesi yiyeceğini dahi bilen insanlarla dolu ve herkesin birbirini tanıdığı, ormanlar köşesindeki bu yerleşim yerinde...
...yılın tüm günlerinde, yaz, kış, fırtına, yağmur, kar dinlemeden, kurulu bir saat gibi, aynı saatin, aynı dakikalarında uyanan, aynı hareketlerle giyinen, aynı cins peynir, zeytin ve aynı şekerli çayla kahvaltı eden, aynı dakikalarda evlerinden çıkan, aynı saatte dükkanını açan Cumhuriyet Caddesi'nin çorbacısı, berberi, aşçısı, elektrikçisi kısacası tüm esnafı, hepsi, aynı saatlerde yaptıkları sohbetlerinden sonra günün ilk müşterisinin gelmesini beklerler sabırla.

-İşkembe, paça, mercimek ve yayla çorbalarının buharları durmaksızın tüterken, bu buharlar, masaların üzerindeki cam kaselerden yayılan sarmısak, sirke, limon kokularıyla çözümlenemez gizemli bir koku birleşiminin formüllerini vermeye çalışırlar. Bu anlaşılamayan kokuların mistik formülleri, çorbacının pencerelerinin buğulanan camlarından akan buharların çizdiği yollarda, aslında, tüm gizlerini, rakamlarını, harflerini, işaretlerini ve çözüm sonuçlarını da yazmaktadırlar.

-Düz bir toprak parçasının, küçük bir noktasında, un ufak edilmiş toprak tanelerinin birçok tepe oluşturduğu ve bu tepelerin tam ortalarına, birbirlerine değmeden, dokunmadan, kimi tepenin ortasından yerin derinliklerine, diğerlerinin aynı delikten yerin yüzeyine, hızlı adımlarla yürüyen karıncalar gibi, köfte, tavuk, pirzola ızgarası yapılan tezgahın başına üşüşmüş ...insanları görmezden gelerek yürüdüm (Lüks otelin yemekhanesinde).

-Hayatını yitirmiş bir insanın evine gelen genç yaşlı, kadın erkek, üzgün, durgun, mutsuz kalabalık, aslında sonu olan hayatın bir gün mutlaka biteceğini, hiç kimsenin bundan kaçamayacağını ve kendilerinin de ayrıcalıklarının bulunmadığını tüm gerçekliğiyle algılarlar. Oturan insanların yüzlerini incelerler ve bir gün kendileri için evlerine gelecek insanların aynı mutsuzlukları yaşayacaklarını, acı duyacaklarını, sanki o gün çok yakınmış gibi, gözleri yaşararak, içleri burkularak bakarlar sessiz, kıpırtısız duran hüzünlü topluluğa.

-Hayat anlamaya çalıştığınız, anladığınız, anlatabildiğiniz ve hiçbir zaman alışamadığınız bir sürecin anlamsız, anlaşılmaz anlarından oluşur. Mutlu ve sakin anlarınızın, yağan yağmurların, esen rüzgarların, kopan fırtınaların karşısında yılgınlığa kapılmadan, vakur, dik, dirençli durabildiğiniz anların toplamıdır geçen zaman.

-Her şey masum bir öpüşmeyle başlar. Büyük günahlar, bir sarılmanın öleceğiniz son ana kadar sürmesini isteyebileceğiniz ve sarıldığınız insanın gövdesinin sıcaklığının hiç bitmemesini dilediğiniz o birkaç saniye içinde başlar.
...aşklar, gözleri parıldayan iki insanın, gözlerinin tam ortasındaki büyük, sonsuz ve evrene benzeyen derinlikleri fark ettikleri an başlar.

-Büyük ve sarsılmaz gibi görünen iyi ve sıkı dostlukların, inanılmaz şiddetler içerebilecek büyük düşmanlıkları doğuracak gebeliğin doğum anından önceki kısa bekleme süresinden başka bir anlama gelmeyebileceğini de unutmamalısınız.

-Erdemlerin en önemli başlıklarından bir tanesi olan temizlik ve doğruluk anlamındaki saflık, yalın, içten ve duygusal kişilik özelliklerinin köşe taşlarından bir tanesidir.

-Bir kartopu gibidir umut, bir tepeden yuvarlanıp hareket ederken giderek büyüyen... Bir kartopuna benzer umut, yerinde hareketsiz, isteksiz durduğu sürelerde durmaksızın eriyen, toprağa karışan, yok olan...

-Çok küçük yaşam kesitlerinde, atılan tek bir adım, söylenen tek bir sözcük, yapılan küçük bir hareket, alınan herhangi bir karar, tüm yaşamı etkileyebilecek, değiştirebilecek büyük güçler taşır içerisinde.

-Çalışan, üreten ve ulaştıkları teknolojik üstünlüklerle büyük güçlere ulaşan toplulukların uzak yollar aşarak geldikleri yerlerde, yaptıklarıyla yıktıkları küçük hayatları anlamaya çalışıyordum. Anlayamıyordum.
Üzüm bağlarının ve üretilen şarapların, ipekböceklerinin, dokunan ipek kumaşların, tahta tarakların ve kaşıkların, dantellerin, işlenen inanılmaz güzelliklerdeki desenlerin ayrıntılarını ve bunların tümünü yok eden anlayışların lanetlenmiş yolculuklarını çözümlemeye çalışıyordum. Çözümleyemiyordum.

-"Sen duygusallığın, sevginin ve aşk'ın, aynı beynin saldırganlık, sevgisizlik ve çıkarcılık üreten hücrelerinde üretildiğini biliyor musun?"

-Her şeyin bittiğini, tükendiğinizi ve geriye dönüşü olmayan sorunlar denizinin derin sularında boğulmaya başladığınızı gördüğünüz en çaresiz anlarınızda dahi, o denizin sularında kaybolmamaya ve batmamaya çalışmalısınız. Hiç beklemediğiniz bir anda, doğmakta olan yeni günün mucizeler taşıyan eli, sizi o çırpınmakta olduğunuz denizin derin sularından çıkarıp kumsaldaki ılık kumların üzerine yavaşça bırakabilir.

-Sessiz, silik, durgun, ezilmiş, kendi halinde yaşamaya çalışan herhangi birinin (kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk hiç fark etmez) gövdesinde taşıdığı sessiz dinamitin fitilinin ateşlendiği an, yanan fitilin kıvılcımlar saçarak ve dinamitin hamuruna ulaşarak gerçekleştirdiği büyük patlamayla sessizliğin inanılmaz gürültülere, sinmişliğin en belirgin harflerle yazılmış destanlara, durgunluğun durdurulamayan hızlı devinimlere ve ezilmişliğin önüne gelen her şeyi, herkesi yaktığına, yıktığına ve ezdiğine tanık olabilirsiniz.
...sindirilmiş insanın gövdesindeki suskun dinamitin fitilini, herhangi bir haksızlık, yok sayma, önemsememe, saldırılar, yok etmeye yönelik çabalar bir anda ateşleyebilir. İşte o andan başlayarak, yok bilinen sessiz kişi, en inanılmaz gösterilerin, oyunların, şarkıların, şiirlerin, öykülerin dinleyeni değil bizzat anlatanı ve yaşatanı haline dönüşecektir.

-Rastlantılar gerçekten ve ciddi anlamda önemlidir. Bu önemi kavrayamayan insanlardan, en büyük intikamı alabilir basit ve küçük rastlantılar.

-Küçük aralar, molalar, yaşadığınız her şeyden tamamen uzaklaştığınız küçük dinlenme süreleri gerçekten çok önemlidir. Belleğiniz yeniler kendini, benliğiniz yeni ve hiç çiğnenmemiş patikalar gösterir size, aklınız gidilmemiş yolların karanlıklarını aydınlatır.

-Mezarlıklardaki dev ağaçlar, çalılar, otlar, dallar ve yapraklar, toprağın altında yatan yüzlerce, binlerce ölünün gece ve gündüz başlarında beklerken, sessiz, yavaş ve inançlı ilerleyişleriyle, ince köklerinin uçlarını artık yaşamayan insanların parmaklarının uçlarına ulaştırırlar ve artık bütünleştikleri ölü vücutların hücrelerini, bu kökler aracılığıyla ağaçların, çalıların, otların, dalların, yaprakların ve yaprakların en uç noktalarının hücrelerine karıştırırlar ve ulu ağaçların en yüksek dallarındaki yapraklardan yakınlarını, sevdiklerini izlemelerini sağlarlar ölenlerin
İşte bazı zamanlar, ölmüş bir yakınınızın gökyüzünden size bakıyormuş gibi duyumsadığınız, ürperdiğiniz, titrediğiniz an, tam o andır.

Delirmiştim, deliydim, deliliklerin derinliklerinde, derin dehlizlerin doruklarında, daldığım denizlerin diplerindeki düşlerin dalgın duygusallıklarındaydım. Donmuş, dalgasız, durdurulmuş dakikaların duygusallıklarında dahi durmamalıydım, duraksamamalıydım, durmaksızın düşünmeliydim. Durdurulduğum duraklarda, denizlerin dipsiz derinliklerinde delirebilirdim.

-İnsan beyni bu; ne zaman, nasıl, nerede, niçin ve neleri düşüneceğini bilemezsiniz. O, en çaresiz ve zorlu anlarınızda, anlamsız, gereksiz, boş düşüncelerin her şeyi yutan girdaplarının tam ortasına alır sizi ve durmaksızın evirir, çevirir, döndürür, dolaştırır ve bizzat kendisinin kararlaştırdığı bir anda atar sizi dışarıya kendi içinden. İşte dışarıya atıldığınız, fırlatıldığınız, tükürüldüğünüz, kusulduğunuz o an, yeniden duyumsadığınız benliğinizle artık eski tanıdığınız, bildiğiniz bir insan olmadığınızı anlarsınız.

-ELLERİNİZDEN KAYIP GİDER HAYAT, ISLAK VE KAYGAN BİR SABUN GİBİ, YAKALAYAMAZ VE YOK OLURSUNUZ.
ataç ikon Ellerinden Kaydı Hayat
kitaba 8 verdi, inceleme ekledi.
0 beğen · 0 yorum
Ferda Nihat Köksoy

Ferda Nihat Köksoy

@ferdanihat

*Kitap, uluslararası bir tarihi eser kaçakçılık şebekesi üzerine kurgulanmış polisiye bir roman dinamiğindedir.*
*Parantez içi eklemeler, çoğunlukla kitaptaki bilgilerden olmak üzere, tarafımca yapılmıştır-FNK-*

-Orontes Nehri, geçtiği her yere bolluk, bereket ve mutluluk getiren, yeni adıyla Asi Nehri, gördüğün gibi asilikten uzak artık. Akmaya değil, sızmaya çalışıyor.
...Asi'liğinden eser kalmamıştı artık ve hüzünlü, mutsuz, bunalımlı bir görüntüsü vardı akamayan zavallı nehrin.

-Öyle yakın ve içten konuşuyordu ki bizi gözleyen herhangi biri, uzun yıllardır tanıştığımızı düşünebilirdi. Aynı davranış tarzını, kapıdaki görevliden de gördüğümüzü anımsadığımda, bu SICAKKANLILIĞIN yöreye (Antakya) özgü bir yapısal özellik ve davranış biçimi olduğunu düşündüm gülümseyerek.
İstanbul'da, yaşadığımız büyük, dev binalarda, asansörlerde, koridorlarda, caddelerde, sokaklarda, otoparklarda, yürüyüş yollarında her gün karşılaştığımız insanların "MERHABA" DEMEKTEN ACİZ, yabancı, itici, soğuk tavırlarını anımsadım ve İÇİM ÜRPERDİ birden.

-GİZEMLİ İÇ VARLIĞINIZ, sakin, sessiz ve yumuşak bir ruhun solmayan güzelliğiyle SÜSÜNÜZ olsun sizin (ilk havari St.Petrus=Pierre=Petro=Peter= Pietro=Kifas= Kaya=Balıkçı Simon).

...Kendiniz dışındaki insanların duygularını PAYLAŞIN, acılarına ve sevinçlerine ORTAK OLUN ve birbirinizi SEVİN, ALÇAKGÖNÜLLÜ olun, ŞEFKATLİ olun, MERHAMETLİ olun (St.Petrus).

-Sanki İKİ BİN YIL önce buralarda (Antakya) yaşamışım gibi geliyor bana. ...iki bin yıl önce verilen kavgaların, yapılan tartışmaların, acı ve sıkıntılı günlerin yaşayanı olduğumu görüyorum rüyalarımda.
...İyice azıtan minik kuşların, artık daha yüksek cıvıltılarla seslendirdikleri sabah senfonilerinin uyaran notalarıyla uzaklaştım düşüncelerimden.

-Antakya'nın bu inancın (Hıristiyanlık) yayıldığı, geliştiği ve ilkelerinin yazıldığı en önemli ikinci kent olduğunu öğrendiğim...
...sonra Stauris Dağına (Haç Dağı) gideceğim, Saint Pierre Kilisesi bu dağda biliyorsun, DÜNYANIN İLK KİLİSESİ.

-Topluluğumuzun ve inancımızın adı O'nun (İsa) yaşadığı kentte dahi kullanılmamıştı ve Yeruşalim'den (Kudüs) sonra, inancımızın en çok yayıldığı, hızla kabul edildiği Antakya'da, dünyanın bu ilk kilisesinde (mağara kilise), hatta dünyada ilk kez dile getiriliyordu. İlk defa bu isim (EKKLESIA=Kilise= Topluluk/Toplantı) kullanılıyor ve seslendiriliyordu ve Kifas (St.Petrus) söylüyordu bunu; artık bu adla kutsuyordu hepimizi (Papalık'a adını veren St.PETRUS 7 yıl, Hıristiyanlığı yayan Tarsuslu St.PAUL 1 yıl yaşamıştır Antakya'da; St.Paul'un arkadaşı olan ve 4 İncil'den birini yazan St.LUKA ise ANTAKYALIdır).

-(Stauris Dağı) İşte mitolojideki Haron (Kharon) bu, 'CEHENNEM KAYIKÇISI' (Dante'nin İlahi Komedya-Cehennem kitabında öyküsü uzunca anlatılır)...Dağdaki yontu tam iki bin iki yüz yaşında. Antakya'nın kurucusu sayılan IV.Antiochus Epiphanes'in hüküm sürdüğü yıllarda büyük bir VEBA salgını baş göstermiş kentte, önleyememişler, binlerce insan çok kısa sürede hayatını kaybetmiş. Salgını durdurmak için her yolu denemişler; ancak olmamış, durmamış veba salgını. İlahlara yalvarmak için bu dağın gördüğünüz yerine 'Cehennem Kayıkçısı Haron'un yüzünü yontmaya başlamışlar. Yontu tamamlanmadan durmuş veba salgını, işte tam o günlerde vazgeçmiş yontucular, tamamlamamışlar işlerini. Dikkat ederseniz yüzü yok...
...Haron, kayığına almak için para alırmış ölülerden, bu yüzden ölüleri gömerken avuçlarına para konulurmuş, mitolojideki RÜŞVETÇİ bu Haron. Rüşvet alanlar yüzsüz kişilerdir biliyorsunuz...

-Bizim adımız 'AZINLIK', azınlığız biz (Ermeniler), gizli bir horlanmayı, küçümsenmeyi, hatta çoğu zaman yok sayılmayı içselleştirmiş durumdayız. Her zaman üvey evlat gibi davranılır bize. En uygar görünen, hatta iyi eğitimli bazı arkadaşlarımızın, sırtımızı döndüğümüz an küçümseyen bakışlarını duyumsarız arkamızda.
...Oysa 'Azınlık' adıyla adlandırılan bu insanlar da en az sizin kadar severler bu ülkeyi; askerlik yaparlar, iş üretirler, vergi verirler ve her vatandaşın duyduğu kaygıları duyarlar.

-LUKA BENİM ADIM. Antakya'da doğmuş bir Yahudi ve HEKİMİM ben. Yaşadığım ve gördüğüm olayları, tanıdığım ve inandığım kutsal insanların anlattıklarını, hazırladığım ceylan derilerinin üzerine YAZIYORUM. Binlerce yıl sonrasına ulaştırmaya ve unutulmamasını sağlamaya çalışıyorum.

-Ey Teofilos, hayatımı sürdürebilmek için hekimlik yapıyor ve birçok hastanın sağlığına kavuşması için gecemi gündüzüme katarak durmaksızın çalışıyorum.
...(onları iyileştirdiğimde) gülen yüzleri gördüğüm anlarda sahip olduğum mesleği ne kadar çok sevdiğimi daha iyi anlıyor ve kendimi ayrıcalıklı biri olarak daha çok önemsiyorum. İşte bu çok sevdiğim mesleğimi ve bana sağladığı tüm ayrıcalıkları da kaldırıp bir tarafa atabilirim ki bu her birimizin içtenlikle öğrendiği önemli bir özelliktir.
...inandığımız, yüreklerimize işlediğimiz ve öğrendiğimiz her bilgiyle kötü düşüncelerden arındığımızı, daha adaletli olduğumuzu ve hayatımızın sonuna kadar doğruluktan şaşmayacağımızı biliyor... yanlış yaşamamaya ve bilmeden de olsa hiç kimseye, hiçbir bitkiye, böceğe, kuşa hatta karıncaya dahi zarar vermemeye çalışıyoruz.
...Bildiğin, hatta çok iyi tanıdığın adamım ben. Luka benim adım, Antakyalı bir hekimim ben.

-DİK DUR VE GÜLÜMSE. BIRAK NEDEN GÜLÜMSEDİĞİNİ MERAK ETSİNLER (Che Guevera).

-Silpius Dağı'ndan söz etti önce. Bu dağdan, yanı başındaki Stauris Dağı'na uzanan Antakya Surları'nden söz etti. İstanbul Surları'ndan sonra ayakta kalabilmiş EN UZUN SURLAR (soldaki fotoğraf) olduğundan, 12000 metre boyunca uzanan taş duvarların kenti nasıl koruduğundan, DÜNYANIN İLK BARAJLARINDAN BİRİ olan "Demir Kapı"nın ("Bab-el Hadid"; Justinianus-6.yy; Parmenius Irmağı'nın azgın sularının şehri basmaması için) (sağdaki fotoğraf)hala ayakta durduğundan, mağara kiliseye yakınlığından, Silpius Dağı'nın diğer adının HABİB-İ NECCAR olduğundan ve ANADOLU'DAKİ İLK CAMİNİN (Önce pagan tapınağı, sonra kilise, sonra cami) de bu isimle anıldığından ve Anadolu'daki ilk camiye adını veren marangozun, önce bir Yahudiyken Hıristiyanlık inancını kentte ilk kabullenen insanlardan, inananlardan olduğundan, durmaksızın ve aralıksız, soluksuz bir heyecanla söz etti.

-Yüzlerce yıldır (18 depreme rağmen) ayakta kalabilen (solda) bu surların (haçlılara 200 gün direnmiş, içeriden bir ihanetle -Firuz- ele geçirilebilmişti) yapımında 10.000 marangoz, 7.000 duvar duvarcı ustası, 9.000 merkep, 9.000 taş taşıyıcısı çalışmıştı. Beş bin kişi Asi Nehri'nden taş taşımış, blok taşları 10.000 kişi işlemiş, 1.000 kişi ağaç kesmiş, 2.500 kişi tuğla ocaklarında çalışmış, 1.000 demici ve 500 dülger de yapılması gerek diğer işleri yapmıştı. Toplam olarak tam 80.000 KİŞİ bu surların yapılmasına emek harcamıştı (6.yy-Ayasofya'yı yaptıran Justinianus).

-Karanlık, karanlıklardan kara kayaların karmaşasına kapılmamalıydım; karanlık kovukların, kapkara kabusların KATRAN KARASI KAHPELİKLERİNE KAPTIRMAMALIYDIM kendimi.

-Bir keşiş mağarasıydı beklediğim yer; yaşanan zamanın ayrımına varabilen, TAM O ANIN NE OLDUĞUNUN, nasıl nerede olduğumuzun anlaşılabildiği yavaş, acelecilikten arındırılmış anların anlaşılabildiği yerlerden bir tanesiydi.

-HOMO SUM, HUMANI NIHIL A ME ALIENUM PUTO (Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir).

-Yüzyıllardır çiğnenmekten aşınan ve cilalanmış gibi düz, parlak ve beyaz renkleriyle ÜZERLERİNDE YÜRÜYEN KİŞİLERE GÜLÜMSERCESİNE BAKAN DAR SOKAĞIN TABANINDAKİ TAŞLARIN, ÇİĞNENMEKTEN HAZ DUYARKEN ATTIKLARI SESSİZ ÇIĞLIKLARI dahi duyabildiğini sanan ben...

-Haçlı seferleri, Hıristiyanlığın kutsal emanetlerini Müslümanların elinden geri almak, kutsal Kudüs kentini Hıristiyanların yönetimine verebilmek gibi masum ve haklı nedenlerle başlamış görünse de, HER SAVAŞTA OLDUĞU GİBİ ASIL NEDEN EKONOMİKTİ...

-"EN SEVDİĞİM İNSAN İÇİN NE DİLERİM?" diye sorduğumda kendime, aslında hayatın ANLAMINI çözmüş olduğumu anlarım.

-Tarih boyunca gerçekçiydik hepimiz; ANTAKYA TEOLOJİ OKULU'nun mirasçılarıyız biz (İsa Mesih'in insan doğasını öne çıkaran; Aristo'ya yakın; yapabilme gücü ve yeteneğinden, felsefi bilgi ve birikimden, pratik bilgelikten, doğrudan kavrayan akıldan söz eden okul).

-(4.yy.'da 5 yıl Antakya'da münzevi hayatı yaşamış olan ve Eski Ahit'i İbranice'den, Yeni Ahit'i Grekçeden Latinceye çeviren) Aziz Jerome'nin en önemli çeviri hatalarından biri, MUSA'NIN BAŞINDAKİ BOYNUZLARdır. Kutsal Kitap'ın orijinal İbranice metninde (Mısır'dan Çıkış-34.29), Sina Dağı'ndan inen Peygamber Musa anlatılır. ...İşte burada, İbranice aslında kullanılan "chorn, chornus" sözcüğü, "ışıldama, ışık halesi" anlamına geldiği gibi, ne yazık ki "boynuz" anlamına da gelmektedir ve Aziz Jerome, bu ikinci anlamı kullanmıştır çevirisinde.
...Ünlü İtalyan heykeltıraş Micheangelo, 1515 yılında yaptığı MUSA HEYKELİ'nde, Jerome'un çevirisine dayanarak Musa'yı boynuzlu olarak betimlemiştir. İki metre otuz beş santim boyundaki boynuzlu Musa Heykeli, Roma'da St.Pietro in Vincoli'de görülebilir.

-(Stilizm: Sütun üzerinde dünyadan el çekerek yaşam şeklinde ibadet; Louvre'daki sembolleri sağda) Stilizm akımının en sadık izleyicisi Genç Simon'un Antakya'da doğduğunu (521)...bir mermer sütun üzerinde 40 yıl yaşadığını (solda Manastırı ve ortasında üzerinde yaşadığı sütun)...bu tepenin HAC YERİ olduğunu ve Genç Simon'un gerçekleştirdiği birçok mucize yüzünden buraya "MUCİZELER DAĞI" dendiğini ve Antakya'ya 18km uzaklıktaki bu manastırı günümüzde ziyaret eden her dinden ve inançtan insanı tuhaf bir şekilde etkileyebildiğini, biliyor musunuz?

-Gökyüzüne doğru uzanan onlarca kalın çam gövdesinin düz ve dimdik görüntülerine inat, yere eğik büyümüş, sağa sola uzanan isyankar bazı ağaçlar, bir merdiven gibi diğer ağaç gövdelerine yaslanıyorlardı. Topraktan fışkırmış çılgın sarmaşıklar her ağacı sarıp sarmalıyor ve yakın bir dostluğun içten görüntüleriyle parlıyorlardı. Her tonu vardı yeşilin. Siyah-yeşil karışımı koyu renk sivri çam yapraklarının arasında uzanan çimen yeşili bir sarmaşığın parlak yaprakları, yerdeki bir başka bitkinin maviye çalan yeşiliyle, içten ve baştan sona YEMYEŞİL BİR KARDEŞLİĞİN SARKISINI duyabilen kulaklara fısıldıyorlardı.

-Sana soruyorum: SEN BEN MİSİN? Yanıtlıyor beni: BEN SEN MİYİM?

-Aslında yemek hazırlarken yapılan sıradan konuşmaların, yemek masasına tabak, çatal ve benzeri eşyaları yerleştirirken anlatılan günlük olayların, hazırlanan yemekleri herkesin önündeki tabaklara aktarırken anlatılan anıların ve doldurulan kadehleri tüketirken savrulan içten kahkahaların tümünün, bunların hepsinin bizi götürmeye çalıştığı yer, sakin sahillerin yanı başı, coşkun ırmakların kıyısı ve alabildiğine yüksek özgür dağların doruklarıdır ve bunlar da bir tek amaca hizmet eder: HUZUR.

-(Bir kağıttan okunan Antakya "MEZE OKYANUSU"): "Biber yoğurtlama, taratur, çiğ küfte, zengin, sahter salatası (kekik salatası demek), patlıcan közleme, zeytun salatası, sac oruğu, sürk salatası (çökelek salatası), humus, katı cacuk, abugannuş (bir tür patlıcan ezmesi), süzme yoğurt, havuç yoğurtlama, cevizli biber, patlıcan yoğurtlama, prenses (kırmızılahanadan), közlenmiş acı biber, roka yoğurtlama, roka salatası.
ataç ikon Luka Benim Adım
kitaba 8 verdi, inceleme ekledi.
0 beğen · 0 yorum
Zamandan Artakalan
2016
Luka Benim Adım ve Ellerinden Kaydı Hayat kitaplarının da yazarı Necdet Özkaya tarafından kaleme alınan Zamandan Artakalan kitabı , türünde okuyucusu ile buluşuyor. Goa yayınevinden 2016 yılında 9786055097660 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Zamandan Artakalan isimli kitap 461 sayfadan oluşuyor. Zamandan Artakalan kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Luka Benim Adım
2014
Zamandan Artakalan kitabının da yazarı Necdet Özkaya tarafından kaleme alınan Luka Benim Adım kitabı Roman (Yerli), türünde okuyucusu ile buluşuyor. Bilge Karınca Yayınları yayınevinden 2014 yılında 9786055642624 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Luka Benim Adım isimli kitap 436 sayfadan oluşuyor. Luka Benim Adım kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Ellerinden Kaydı Hayat
2012
Zamandan Artakalan kitabının da yazarı Necdet Özkaya tarafından kaleme alınan Ellerinden Kaydı Hayat kitabı Roman (Yerli), türünde okuyucusu ile buluşuyor. Okuyan Us Yayınları yayınevinden 2012 yılında 9786055134211 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Ellerinden Kaydı Hayat isimli kitap 492 sayfadan oluşuyor. Ellerinden Kaydı Hayat kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Ansızın Değişir Hayat
2015
Zamandan Artakalan kitabının da yazarı Necdet Özkaya tarafından kaleme alınan Ansızın Değişir Hayat kitabı Roman (Yerli), türünde okuyucusu ile buluşuyor. Destek Yayınları yayınevinden 2015 yılında 9786059913881 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Ansızın Değişir Hayat isimli kitap 512 sayfadan oluşuyor. Ansızın Değişir Hayat kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Uzun Bir Gece
2015
Zamandan Artakalan ve Luka Benim Adım kitaplarının da yazarı Necdet Özkaya tarafından kaleme alınan Uzun Bir Gece kitabı Roman (Yerli), türünde okuyucusu ile buluşuyor. Destek Yayınları yayınevinden 2015 yılında 9786053110545 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Uzun Bir Gece isimli kitap 264 sayfadan oluşuyor. Uzun Bir Gece kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Sence kaç puan almalı?
0
0 oy
0