up
ara

kbdmg

kbdmg

kbdmg

@kbdmg

Rahmetli de menfaatçi itin tekiydi paylaşım fotoğrafı
Rahmetli de menfaatçi itin tekiydi
Sosyoloji ilmi bize şunu öğretmiştir ki toplumlun temel dinamiklerini düzenleyen ve ahlaki telakkisini dizayn eden değişkenlerin başında iktisadi refah düzeyi gelir. Buna bağlı olarak kitlenin muhayyilesinde tezahür eden ekonomik beklentilere bağlı gelecek kaygısı toplumsal ahlaki normları saptar ve birey bu normlar muvacehesinde hareket eder. İçtimai hayatta bir ferdin en basit eyleminin bile kalıplaşmış bir ahlaki normu yansıttığını göz önünde bulundurduğumuzda, bunun uzun süren bir vetire neticesinde ortaya çıktığı hakikatini kabul ettiğimizde hali hazırdaki ahlak algımızın tarihsel bir tahlilini yapma zorunluluğu karşımıza çıkar.
Bu çeşit bir tahlil yapma gerekliliği her şeyden önce toplumdaki ferdi ilişkilerin muhteviyatından ve biçiminden rahatsız olmanın bir sonucudur ve nezaket, onur, duyarlılık ve naiflik gibi beşeriyetin ve medeniyetin tabii bir neticesi olan, terakki için mühim kabul edilen hasletlere olan hasretin bir beyanıdır. Belki de memleketimizde mevcut bulunan, mustarip olduğumuz bu yoksunluk, toplumsal tarihimize yapılacak kısa bir sondaj ile daha kolay idrak edilebilecektir.
Dedelerimiz ve dedelerimizin dedeleri Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve cumhuriyetin ilk yıllarında acımasız savaşlarla, kıtlık ve açlıkla geçen bir çağa maruz kaldılar. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi ile başlayan Büyük Taarruz ile nihayete eren savaşlar silsilesi içtimai hayatta telafisi güç sonuçlar doğurdu. İki üç nesil savaşların ve açlığın verdiği bu belirsizlik duygusu ve gelecek endişesi altında ezildi.
Bundan 80-100 yıl önce yaşayan atalarımızın tek kaygıları aile efradının karnını doyurabilmek ve onlara güvenli bir ortam sağlayabilmekti. Bir sonraki nesil ise çocukları için “bir işi olsun, ayakları üzerinde durabilsin” temennisinde bulunuyorlardı. Daha sonraki neslin çocukları için arzusu, iyi bir eğitim, başını sokabilecek bir ev, kendisini refaha erdirecek bir işten ibaretti.
Yüz yıldır çocuklar buna göre yetiştirildi. Akşamları evlerde bu emeller uğruna çocuklara nasihatler verildi, psikolojileri buna göre manipüle edildi. Bir dövüş hayvanı yetiştirmek kabilinden rekabet duygusu aşılandı, diğerleri ile kıyaslandı, güçlü olması istendi. Bununla da yetinilmedi. Bir şekilde başarılı olmuş insanlar takip edildi ve büyük şehirlere kitlesel göçler yaşandı.
Söz gelimi bir köyden birisi büyük şehirde bir fırın açtı ve başarılı oldu ise bütün köy halkı onu takip edip fırıncı oldu. Devlet kapısına girip garanti bir maaşa kavuşanlar ise hısım akrabalarını da aynı konuma getirmeye uğraştı. Geceleyin, önceleri gaz lambalarının ışıkları sonraları floresanların ışıkları altında köy odalarında, gecekondu mahallelerinde, lüks apartmanlarda çocuklar babalarından emellerine ulaşmak adına ne yapmaları gerektiğini öğrendiler.
Geçen bunca yıl boyunca her birey kendisine koyulan hedeflere ulaşmak için, sabretmeyi, ayak kaydırmayı, amirleri ile iyi geçinmeyi, dost gözüküp arkadan vurmayı, dalkavukluğu, ihaneti, iftirayı çok iyi bir biçimde öğrendi. Temayüz etmek adına, refaha kavuşmak adına ve kişisel ikbal adına en mühim haslet olan hırs diğer bütün duyguların önünde yer aldı. Her nesle doğulu toplumlara has tekmil kurnazlık filleri öğretilirken; bir yandan da kadim çağlardan bahsedilircesine eski güzel günlerden, ihtişamlı ve cihanşümul devletimizden, ahlakın en güzelinden bahsedilip; nezaket, duyarlılık ve vefa sanki eski bir hikâyede yer alan unutulmuş ve ulaşılmaz bir duygularmışçasına onurlandırıldı. Neticede tezahür eden vaziyet sözle fiil arasında oluşan derin bir uçurum oldu. En temel ferdi ilişkilerde dahi rekabet güdüsünden doğan muhataba zarar verme ve alaşağı erme kültürü içtimai hayatın nizamı haline geldi. İşte bu nizam içerisinde toplumsal kabul görmek adına mevcut ahlaki ağa intisap etmeyen insanlar zayıf, saf, budala olarak nitelendirilir hale geldi.
Bugün toplumun bizden beklediği ahlaki normlar ve bu normlardan zuhur eden “beklenen eylemler” var. Mesela “çok çalışmak” toplum tarafından size yüklenmiş bir görevdir. Anaysa dahi çalışmayı bir ödev olarak tanımlar. Mal biriktirmeyi ve kendinden doğanlara daha müreffeh bir yaşam sağlamayı amaçlayan ve bunun için günde, örneğin 16 saat, çalışan bir insan toplum nezdinde muteber bir mevkie yerleşir. Fakat zamanının çoğunu kişisel eğlencesine ayıran bir kişi muhtelif aşağılama sözcükleri ile tenkit edilir. Eğlenen, kendisine vakit ayıran, kendi mutluluğu peşinde koşan insanlara karşı zımni bir öfke vardır. Bunun sebebi mevzubahis gelecek kaygısı ve maddi olarak güvende hissetme güdüsünden kaynaklı yetiştirilme tarzıdır.
Bir zamanlar Yabani Norveç Fareleri ile ilgili bir yazı okumuştum. Bu farelerin kapanla yakalanması ve zehirlenmesi oldukça zor bir eylemmiş. Bunun sebebi farelerin asırlar boyunca insanlarla birlikte şehirlerde yaşaması neticesinde tuzaklara temkinli yaklaşmayı öğrenmeleri imiş. Geçen uzun zamanda fareler kolayca elde edilebilen yemlere karşı güvensizlikle yaklaşmayı öğrenmeyi becerebilmişler. Bilim adamları tarafından insanların kurdukları tuzaklara düşen fareler incelendiğinde ise bunların farelerin en aşağılıkları, diğer fareler tarafından tecrit edilen fareler oldukları ortaya çıkmış.
Fare toplumu içerisinde tutunamayan aşağılık fareler insanların kendilerine kurduğu tuzaklara onursuzlara has bir tamahkârlıkla yakalanıyorlarmış. Farelerin şahsiyet sahibi olanları ise rızıklarını insanlardan nispeten daha uzakta olan lağımlarda ve pis mecralarda arıyorlarmış.
Bu yazıdan insanlık ve medeniyet hakkında, okuduğum diğer birçok kitaptan daha fazla şey öğrenmiştim. Sosyal ortama intibak etmek veya belirli menfaatler sağlamak adına, belki daha iyi şartlarda yaşamak, umumi efkâr tarafından arzulananı elde etmek adına aşağılık fareler gibi bir hale bürünmek...
İş hayatının ya da içtimai hayatın bize sunduğu ikbal, şan, lüks, para ya da itibar gibi mefhumları acaba aşağılık farelerin afiyetle kemirdiği peynir parçaları ile bir tutabilir miyiz?
Neticede sorulması gereken soru şu: Bu kazanımları elde etmiş bireylere gıpta ile baktığımızda ve dahi bunları taklit için hırsla çabaladığımızda acaba bu bizi lağımda yaşayan şahsiyet sahibi bir fareden daha aşağılık kılmaz mı?
21 beğeni · 10 yorum beğen ikon
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
Alternatif yollara yönelmek için ya çok güçlü bir kişiliğiniz olmalı ya da yoldaşlarınız. Yoksa kesif yalnızlık dışında ne vaad edebilir gerçek bir insan olabilmek. Neticeten ne sürü başı olmuş ne de kişiliğiyle silkmede 465 kg kaldırmış biri olarak tüm yüreğimle diyorum ki meeeeeee, tamamen haklısın ama üstüme gelmeeeee
24.01.19 beğen 2 cevap
pikaççu (@mervetgl)
Uzun zamandır böyle güzel bi yazı okumamıştım 👍
24.01.19 beğen 1 cevap
zeyrek (@zeyrek)
Böyle yazılar okumak insanın canını acıtıyor. Bu halin içine doğmak, bu halin içinde kendini bulmak, hedeflerinin daha sen doğmadan belirlenmiş olması, yaşamına hatta görünümüne bile çevrenin doğrularına göre karar vermek... Bunun aksini dahi hayal etmeye korkmuş bir nesildik. Yalnızlık korkusu... yine de yalnızlık hissinden kurtulamıyor kimse.
24.01.19 beğen 1 cevap
kbdmg

kbdmg

@kbdmg

Radyo programı önerisi paylaşım fotoğrafı
Radyo programı önerisi
Bir arkadaşım yazı yazmanın ve yazarlığın doğasına ilişkin güzel bir radyo programı yapıyor. Program muharrirlerin yazma süreçlerini anlattığı ropörtajlardan oluşuyor. İlgilenen, merak eden ve dinlemek isteyen olursa diye burada paylaşmak istedim. Ayrıca konuk olarak almasını istediğiniz, nasıl yazdığını merak ettiğiniz yazar olursa kendisine iletirim. Trt radyonun sitesinde podcast olarak da mevcut. (İş bu paylaşım iki bira mukabilinde yapılmıştır)
12 beğeni · 7 yorum beğen ikon
pta (@pta)
Ucuza gitmişsin ya
22.01.19 beğen 1 cevap
sultaniyegah (@reyhann)
Nazan Bekiroğlu'nu isteyebilirim 😁
22.01.19 beğen 2 cevap
iskoç (@iskoc)
Alper Canıgüz konuşsa da dinlesek
30.01.19 beğen 1 cevap
kbdmg

kbdmg

@kbdmg

Evlilik Üzerine paylaşım fotoğrafı
Evlilik Üzerine
Milyonlarca genç evlilik lobisi tarafından itina ile icra edilen şedit bir mezalim altında inim inim inliyor. Güçte karanlık taraf lehine bir denge bozukluğu söz konusu. Bunu suda görüm, bunu havada gördüm… Melkor’un yer altına inmesi ile başlayan kötülük kurak topraklardan ve ıssız dağların karanlık ve sarp yamaçlarından taşarak Gondor’a, Rohan’a, Orta Dünyanın dört bir yanına yayıldı bile. Sauron tarafından yönetilen Mordor ordularının neferleri dört bir yanda kirli emellerle dövülmüş yüzükleri bekâr gençlerin parmaklarına geçirmek için fırsat kolluyor. Yan komşu Ayşe teyze, iş yerindeki Ayhan hanım, her ailenin baş belası meşum enişteler, eltiler, gelinler, görümceler… Hepsi birer kripto ork olan bu karanlığın hizmetkarları, bu şer odakları tamahkarlıkla çöpçatanlık yapıyorlar… İlkeleri belli, amaçları tek: Hüküm karanlığındır! Parola: Her nefis evliliği tadacaktır! Motto: Herkes evlenmeli!

Bitmek bilmeyen bu kuvvetli istila karşısında ne yapılabilir ki? Toplama kamplarına, gaz odalarına götürülen Yahudiler ne yapabildi ki? Gana’dan bir gemiye bindirilip Virginia’ya götürülen köleler ne yapabildi ki? Sezar’ın askerleri tarafından kafeslenen gariban Galyalılar ne yapabildi ki? Hiç…

Şu evlilik dediğin nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf teyzelerin yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak gelmek için düğüne-
Kaç görümceyle sarılmış ufacık bir bünyeye.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki herkes dünürcü!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu bir: Görücü! "
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Kimi komşu, kimi hala, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!

Lakin heyhat! Biz ne baldırı çıplak Galyalıya benzeriz, ne şuursuz bir Afrikalıya ne de ürkek bir Yahudi’ye.

Şimdi “Kral Çıplak!” demek kabilinden bu evlilik belasına neşteri vuruyorum. Başlamadan önce sözlerimin beni bağlayacağını ve dahi her ortamda da arkasında durmaya hazır olduğumu beyan edeyim.

İlk evvela işe bu evlilerin temel argümanlarını tespit edip tek tek çürütmek ile başlayalım. Çünkü aslında neden olduğunu bilmedikleri halde evliliği savunan bu bilinçsiz ve mankurt beyinler kendilerine evliliğin neden iyi olduğunu sorduğumuzda önce far yemiş tavşana döner neden sonra bunları sıralarlar:

1- Sıcak Yemek…

Bu en klişe argüman olup kadim çağlardan kalma bir savunma mekanizmasıdır. “Eve gidiyorum, sıcak yemek önüme geliyor abi yeaa” deyip, pişkin pişkin sırıtmak sureti ile desteklenir bu cıvık tümce. Ulan dürzü avcı toplayıcı düzende mi yaşıyoruz ki sıcak yemeği kadının görevi olarak addediyorsun? Kaldı ki yaşadığımız şerait altında yemeğe ulaşmaya ne var lan itin oğlu? Gir yemek sepetine söyle, beceremiyorsan aç youtubeu zibilyon tane video var. Ayrıca sen sıcak yemek için evlenecek kadar sığ bir gerizekalsın işte.

2- Cinsellik…

Bu delili öne süren arkadaşlar genelde halk arasındaki tabirle horozun öttüğü yıllardan itibaren seks hayali ile yanıp tutuşan muhafazakâr abazanlardır. Denemesi bedava bunlara herhangi bir bel altı espri yapın, katıla katıla güleceklerdir. Çünkü bunlar için cinsellik çok büyük bir tabudur. Sevişen arkadaşlarının seks hikâyelerini dinlemeye bayılırlar. Bu hikâyeleri dinlerken yanakları kızarır ve hafiften elleri terler. Evlenince her gün seks yapacaklarından bahsederler lakin üçüncü dördüncü ayın sonunda hevesleri kırılır. Hayal kırıklığına uğrarlar. Bu sefer de gözleri dışarı kaymaya başlar yavaş yavaş. Korkularından yine de bir şey yapamazlar.

3- Çocuk…

Erkek olsun kadın olsun bu sebeple evlendiğini söyleyen kişi alenen eşine hakaret ediyordur. Şahsen ben bu eşlerden birisi olsam direkt boşanma davası açarım. Yine de, bir sonraki maddeyi saymazsak aralarında en realist olanlar bunlardır. Neticede üremek insanoğlunun varlık sebebi ve temel içgüdüsüdür. Fakat buraya düşeceğim şerh de çocuğu dünyaya getirmekle ilgili değil, onun yetiştirilme tarzı ile alakalıdır. Bilmem dikkat ettiniz mi teknoloji çağı dediğimiz bu çağın çocukları tam birer -tabirimi mazur görün- “piçtir”. Yani dünyaya bir çocuk getirmek bir meziyet değildir. Bunun sadece bir adet vajina ve bir adet penis ile rahatlıkla halledilebilen bir mesele olarak görülmesi son derece elem vericidir. İdeal bir düzende, dünya kaynaklarının bitmek üzere olduğu şu dönemde son derece şımarık ve mütecaviz kişiliğe sahip görgüsüz ve kültürsüz bireyler yetiştirenlerin “dünyaya ihanet” suçundan idama mahkûm edilmeleri gerekirdi. Görülüyor ki esasında çocuk yapmak için evlenmek de pek akla mantığa uygun bir eylem değildir. Evet, realist yanı vardır fakat bu cehaletteki insanlar için hoş görülemez.

4-Sosyal Baskı…

Evlenmeyi düşünmediğim halde eğer bir gün evlenirsem sanırım benim de aralarında bulunacağım grup bu. Elbette saygı duymadığım ve sevgi beslemediğim bir insanla hiçbir şekilde evlenmem, bu sebeple nedeni bu olsa bile “sosyal baskıdan kurtulmak için evlenmek” karşı tarafa saygısızlık olmayacaktır. Bu baskıya göğüs germemek için evlenmek evliliği açıklamadaki en rasyonel sebeptir bana göre. Çünkü bizim milletimiz evlenmek gibi basit bir meseleyi bile kendisine yontmayı bilen, bir zafer olarak gören cahilce bir tutum içerisindedir. Evli olan ve çocuğu olan birisi size karşı başkaca bir üstünlüğü bulunmadığını gayet iyi bilir bu sebeple de evli olmayı bir başarı olarak satar. İnanılmaz çirkin bir karısı ve gerizekalı çocukları vardır lakin bilinçaltında bunun size karşı bir üstünlük olduğu sanrısı mevcuttur. Yaşamı ne kadar kötü olursa olsun, ne kadar cahil olursa olsun evli olmak ona göre bir muzafferiyettir. Bu algı kırılamadığı için evlenmemiş insanlar zımni de olsa bir aşağılamayla ve küçümsemeyle muhatap olurlar. Bunun yakın dönemdeki en meşhur örneği bir parti liderinin diğeri için “zürriyetsiz” diyerek hakaret etmesidir. Demek ki toplum nezdinde böyle bir algının olduğu yadsınamaz bir hakikattir ve bu telakkiden sıyrılmak gayrikabili mutlaktır. Şu halde Hamlet gibi ya kahpe feleğin sapanına ve oklarına zihninizde katlanırsınız ya da dertler denizine karşı savaşıp yok olup gidersiniz. Yine de bir çıkar yol bulunabileceğine dair kanaatim her daim var olacaktır. Bu konuda da umutluyum.

Gelelim evliliğin kötü yanlarına.

1- Evlilik zihni öldürür…

Evliliğin başlı başına bir iş olduğu ve ayrı bir mesai gerektirdiği herkesçe malumdur. Kendisine has gündelik işleri ve rutinleri mevcuttur. İnsanın sırtına ciddi bir sorumluluk yükler. Bu yoğunluk altında ezilen kadın/erkek kişisel gelişimine ve zihin dünyasına vakit ayıramaz. Günlük rutinin çarkları arasında ezilmek sureti ile yıllar geçip gider… Evli olan aklı başında tanıdıklarımla yaptığım mülakatlarda istisnasız hepsi bunu kabul etmiştir. Bu kişiler bana evlenmeden önce daha enerjik olduklarını, okumaya ve entelektüel faaliyetlere daha fazla zaman ayırabildiklerini, evlilik yüzünden birçok fırsatı kaçırdıklarını açık yüreklilikle beyan etmişlerdir.

2- Evlilik sizi gereksiz ilişkiler içine sokar…

Evlenmek sadece bir kişi ile evlenmek değildir. Bir sülale ile evlenirsiniz. Bu vesile ile sevmediğiniz ot burnunuzun dibinde biter. Kendinizi biranda normal zamanda aklınız meşgul etmeyecek bir sürü meselenin ve bunlardan doğan dedikodu kazanının içinde bulursunuz. Bayramlarda seyranlarda, düğünlerde cenazelerde, alçak ve aşağılık insanlarla muhatap olmak zorunda kalırsınız ve can sıkıcı tonla olaya ve söze maruz kalırsınız. Herhangi bir asgari müşterekte buluşamayacağınız, hayat telakkinizin tamamen farklı olduğu kişilikleri ömrünüzün sonuna kadar ıstırap içince çekmek durumunda kalırsınız.

3- Düğün dünyanın en iğrenç olayıdır…

Türkiye gibi bir memlekette evlenme teşebbüsünde bulunan gençlerin en büyük problemi ve ayaklarındaki en ağır pranga bu menfur düğün belasıdır. Türlü soytarılıklar, gereksiz masraflar, insanlıktan çıkaran aşağılık diyaloglar hep bu düğün evresinde zuhur eder. Nice entelektüel delikanlıların, nice aydın ve modern dünya görüşüne sahip kızların bu düğün denen bela yüzünden maymuna döndüğüne şahit olmuşumdur. Bu iğrenç olaya derhal sert tedbirler alınmalı, hatta devlet tarafından çıkarılacak bir yasa ile bu aşağılık olaya bir an önce dur denilmelidir. Bu hizmeti gören devlet adamı için iki cihanda da bu işin mükâfatı büyük olur. Ayrıntıya girersem bu mide bulandırıcı olayla ilgili saatlerce yazabileceğim için burada nihayete erdirmeyi daha evla görüyorum.

4- Evlilik özgürlüğü ortadan kaldırır…

Kadın ya da erkek fark etmez, evlenen insan kişisel özgürlüğünden kısmen vazgeçmiş ve manda ve himayeyi kabul etmiş demektir. Evlilik hareket alanını minimal seviyeye çeker ve kişinin alenen fark etmediği bir buhrana sürüklenmesine sebebiyet verir. Evli kişiler birbirlerine sürekli bir sınır çizer ve duvar örerler. Akşam en geç saat kaçta eve gelineceğinden tutun hangi arkadaşlarla görüşülebileceğine kadar ardı arkası kesilmez bir kurallar silsilesi ile demirden bir balyozla karşı tarafın kafası ezilmek istenir. Çünkü insan ilişkileri her kim olursa olsun rekabet temeline dayanır ve psikolojik savaş üzerine devam eder. Bu da insanı yıpratan ve mahkûm psikolojisine sürükleyen bir durum teşkil eder. Bu sınırı ve tahakkümü kaldıramayan bünyeler eşlerini aldatmaya mütemayil olurlar. Gerçekten de günümüzde aldatma inanılmaz derecede yaygındır. Zannedilenin aksine bu alt tabakada ve kırsal kesimde kentlere göre daha fazladır. Yani bu işin muhafazakârlıkla ya da geleneksel/modern yaşamla bir alakası yoktur.

Evet. İşte evlilik mevcut durumu ile böyle illet bir şeydir. Yine de gerçekten bir kadına/erkeğe âşık olmak ve ona hayatını adamak bir düşünce olarak (ideal ve ütopik olanı) kutsaldır diyebilirim. Bu sebeple evliliğe küçük de olsa her daim bir saygım vardır. Lakin genel durum tetkik edildiğinde ortaya çıkan manzara üç aşağı beş yukarı budur. İnsanların diğer tüm eylemleri gibi evliliği de bir alışkanlık olarak gerçekleştirdiklerini düşünüyorum. İnsanların geneli bu meseleler üzerine kafa yormaz çünkü kabullenmenin erdemini benden daha iyi idrak ettiklerini düşünüyorum. Yani umarım öyledir.
38 beğeni · 13 yorum beğen ikon
Kuş (@kus)
👏👏👏
13.01.19 beğen 1 cevap
Simla (@sima)
Boşanma sebepleri de hemen hemen bunlar..
13.01.19 beğen 1 cevap
DENİZ (@deniz84)
👋👋👋Efendimisss saygılar🙏🙏🙏
13.01.19 beğen 1 cevap
kbdmg

kbdmg

@kbdmg

Ontolojik Problemlere Alternatif Bir Çözüm: Alt Kültür Terapileri paylaşım fotoğrafı
Ontolojik Problemlere Alternatif Bir Çözüm: Alt Kültür Terapileri
Kendimi bildim bileli, iyi kitaplar okumanın, kaliteli müzikler dinlemenin, her türlü bilgiye ulaşmanın iyi ve yapılması gereken şeyler olduğuna dair sorgulanmamış ve üzerine tartışılmamış bir önyargıya sahibim. Bu önyargının ilk olarak zihnimde ne zaman kendisine yer bulduğunu bilemiyorum. Ama bu hep böyleydi. Belki de sporcu kartları ya da tasolar ile oyun oynadığıma şahit olan babamın "boş işlerle uğraşma" telkini, daha ben bir bilince sahip değilken ismimle birlikte ezana müteakip kulağıma fısıldanmıştı. Bizim gibi orta sınıf ailelerde  ebeveynlerin efendi ve temiz aile çocuğu yetiştirme projesinin en temel dinamiklerinden birisi bok varmış gibi "okumak"tır. Aslında burada temel amaç yetiştirilen çocuğun istikbalde vereceği yaşam mücadelesi içerisinde bilgi gibi kutsal bir silahla donatıp dirayetli bir birey haline getirilmesidir. Lakin ailenin yaşam tarzı ve mevcut şerait ile tasavvur edilen hayat arasındaki muvazene noksanlığı genellikle hilkat garibesi bir tipin zuhur etmesine neden olur. Çünkü "iyi adam olmak" kavramının içi doldurulurken meçhul bir hayal aleminden esintilerden, realite ile taban tabana zıt hülyalardan ilham alınmıştır. Fakat heyhat! hakikat acıdır, hakikat yıkıcıdır, hakikat kış günü köy tuvaletinde taharet almak gibidir. Haliyle ben de Anadolunun coğrafi olarak iğrenç, insani olarak daha da iğrenç, tarlada kendiliğinden biten dikenlerin yeşillik olarak telakki edildiği, adını anmaktan imtina edeceğim bir kentinde  bu minvalde büyüdüm. Okudum, izledim, dinledim, öğrendim, ne kadar yapabildim bilmiyorum; ama elimden geldiğince kendimi geliştirmek için çaba sarfettim. Yeni bir şeyden öğrendiğimde bundan haz da duydum, hala da duyarım. Neticede müşahhas olsa da bir şeye malik olmak insana imtiyaz sahibi olduğu hissini veriyor.  Lakin belli bir süre sonra bu durumun beni mutsuz ettiğini hissetmeye başladım. Teorik olarak okuyarak ve insanların genellikle düşünmediği meseleler üzerine kafa yorarak mutlu olmam gerekiyordu, zira bana öyle söylenmişti, fakat ortaya çıkan sonuç tam tersiydi. (Burada demek istediğim "ulan ne kadar da bilgiliyim ve bu yüzden ne kadar da yalnızım ve mutsuzum" değil elbette)Belli bir dönem bunu modern insanın egzistansiyalist buhranının bir dışa vurumu olarak yorumladım, çünkü bunun ne demek olduğunu biliyordum, bir kitapta okumuştum. Bunun prometheus ile aynı kaderi paylaşmakla eş olduğunu falan düşündüm bir ara. Galileo da çağın ötesinde olmaktan muzdarip değil miydi? Niçe ata sarılıp ağlamamış mıydı? Sokratesi kim anlamıştı ki zaten? İnsanoğlu garip varlık cidden, her durumu kendine yontmasını ustalıkla beceriyor. Neyse, neden sonra iptidai hislerimle yaptığım ve daha önceleri aşağılık olmakla itham ettiğim eylemleri gerçekleştirdiğimde hafiflediğimi ve huzurlu hissetiğimi keşfettim. Yeni bir hakikati keşfetmiştim: Kendimizi geliştirmeye yönelik yaptığımız eylemlerin bu eylemlerle alakası olmayan ilkel hislerimize kıyasla hayatımıza etkisinin ne kadar az olduğunu idrak etmiştim. Bu gerçekten acı bir gerçekti. Böylece oturup düşündüm ve etrafı gözlemledim bir süre. Gerçekten de iptidai hisleri ile hareket eden insanlar, cahil ve kaba insanlar, bencil ve aşağılık insanlar hayranlık verici derecede mutlu ve sağlıklıydılar. Gün geçtikçe yol kenarında yirmi lira mukabilinde bir fahişe ile birlikte olan kamyoncuya, pavyonda bir buseye iki dönüm tarla veren dayıya, otçulara ve papikçilere gerçek bir hayranlık duymaya başladım. Pavyona alıştım, içkiye düştüm, para karşılığı seks yaptım, kumar oynadım. Her biri benim için saygıdeğer insanlarla tanıştım. Bu insanlar cehaletten kaynaklı harikulade bir iç muvazeneye ve huzura sahipti. Asla aşağılamak ve küçümsemek maksatlı söylemiyorum. Bu insanların bir çok noktada kendisini herhangi bir husuta otorite sayan ikilem içindeki malumatfuruşlardan üstün ve tutarlı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu ortamlarda bulundukça ve basit hazlarla yetinmeyi öğrendikçe aydınlandım. Yavaş yavaş aldığım bu terapilerin beni tekrar mutlu bir insan olma yolunda teşvik ettiğine şahit oldum. Şimdi sizlere bu inanılmaz reçeteyi, evrenin bu en derinlerinde gizlenmiş formülü veriyorum. Tedricen uygulayınız:
1-Sigara(günde en az bir paket mümkünse tütün)
2-İçki(en ucuzundan, şarap ya da bira)
3-Pavyon(asla lüks olmayacak, tam bir batakhane olmalı)
4-Şahin(helezonlar kesik, iç aydınlatma mavi ve pembe)
5- Ucuz fahişeler(tercihen genelev ya da yol kenarı)
6- Arabesk( Orhan'dan Cansever 'e uzanan yavaş yavaş artan bir seyir)
7- Kumar( horoz dövüşü, at yarışı vb)
8- Beleşcilik(stada kaçak girme, kahvede yancılık)

Şimdilik bunlar yeterli. İlk etapta bunlar ufak dozlarda alınırsa fark hissedilecektir. Daha gizli ve derindeki bilgileri burada açıklayamam maalesef. Kalın sağlıcakla. Selam ve dua ile.
ataç ikon Aydınlanmanın Diyalektiği
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
28 beğeni · 19 yorum beğen ikon
Ruh Hassası (@ruhhassasi)
Budur! Bize basit gelen o hor gördüğümüz ne kadar eylem varsa, işte onlardır bizim ütopyamız. Mesela uzun bir müddet devam eden bir okumadan sonra; alnımda düşünceden peydahlanmış kırışıklıklar, kaşlarım çatılmış, yüz hatlarım gerilmiş... Ne oluyoruz abi? Bildik de ne oluyor? Dünya hala aynı bok alüminyum. Ama bakıyorum etrafıma, o basit addettiğim insanlar benden daha mutlu, daha keyifliler. Tanımlayamadığım nurani bir ışıkla birlikte bir huzur helezonları sarmış etraflarını. Yok yok bu böyle olmaz. Ben TikTok videosu çekmeye gidiyorum. Yarın da instada pavyondan canlı yayın yapıcam. Takip.
03.01.19 beğen 4 cevap
Simla (@sima)
Mutlu olmanın diyalektiği 😂😇😇peki bu kritiğe istinaden kadınlar n'apcak? Alternatif çözüm bizim için de geçerli mi? Neden hep kendi mutluluğunuz.Ayrıca neden herkes mutlu olmak istiyor.Neden mutluluk için çabalıyoruz. Dünyaya gelmiş olma amacımızın bu olmadığını düşünüyorum.Çünkü mutluluk öyle uzakta
bir ütopya..
03.01.19 beğen 1 cevap
Cemile (@guher)
Bilginin mutluluk getirdiğine dair aldığı bilginin yanlış olduğunu fark edecek kadar büyümüş birinin, bilgiyi mutlu olmak yolunda atılması gereken safra olarak görmesi?
04.01.19 beğen 4 cevap
kbdmg

kbdmg

@kbdmg

Theme
Dünyanın duşta dinlenebilecek en iyi müziği.
6 beğeni · 0 yorum beğen ikon
kbdmg

kbdmg

@kbdmg

ÇİRKİNLİK ÜZERİNE paylaşım fotoğrafı
ÇİRKİNLİK ÜZERİNE
Güzel kadınların bok gibi paylaşımlarının neokurda ve tekmil sosyal medya mecrasında çektiği olağanüstü dikkati ve aldığı fevkalade etkileşimi gördükten sonra, bir zamanlar burada neşrettiğim ve akabinde sildiğim bir yazımı, hakikat şerbetinden bir tas daha almak arzusu ile yanıp tutuşan bünyelere zerk etmek kabilinden tekrar paylaşmayı münasip buldum:


Diablo diye bir oyun vardı.Zamanında çok oynardım bu oyunu. Oyunun zorluk dereceleri içerisinde bir "hell mode" bulunmaktaydı ki oyunu bu modu seçip oynadığınız zaman türlü ezaya maruz bırakır tekmil yaratığı üzerinize salardı. Bitirmek neredeyse imkansızdı. İşte çirkinlik de hayatı hell modunda oynamak gibi bir şeydir.

İç güzelliği, entelektüel birikim, zeka, sosyal statü vb hep çirkinliğin yamalarıdır. Üremenin esas mesele olduğu yerde güzellik haricinde hiç bir enstrüman geçer akçe değildir. Güzele merhamet edilir, saygı duyulur, öncelik verilir fakat çirkin hep mücadeleye mahkumdur. Sadece karşı cinsle münasebette değil hayatın tüm alanında geçerlidir bu dediğim. Adeta orada olmayan adamdır çirkin. Yakışıklı değil ama sempatik, güzel değil ama cana yakın, senin de zekan var, ama çok kültürlüsün, damat da çirkinmiş ama varlıklı, olsun mühim olan ruh güzelliği...benzeri zırvalar ile çirkinin zaten cılız olan ve nadiren gelen feryadını kamusal bir güzel dayanışması ile bastırırlar. Çirkinin dramı her alanda kendini gösterip bir kara bulut gibi hayatına çöker.

İşin garip tarafı insan beyninin bir oyunundan mı bilinmez çirkinlik kolay kabul edilir şey değildir. İnsan sadece çirkinliği sebebi ile karşılaştığı bir durumu başka sebeplerle açıklayıp bir nevi kendini kandırma eylemine girişir. Son derece çirkin arkadaşlarımın kendisini yakışıklı ya da güzel olarak nitelendirdiğini bilirim. Bu insanlar durum tespiti yapmaktan aciz oldukları için "önemli olan iç güzelliğidir" gibi zırvaların bunlar tarafından uydurulduğunu düşünmekteyim.

Çirkinin hayatta yaşadığı zorluklar karakterinde iki şekilde zuhur eder. Ya az önce söylediğim güzelliğin önemli bir şey olmadığı yalanı ile kendisini kandırır ve bir yandan da kendisinin çirkin olmadığını düşünüp ezik bir karaktere bürünür ya da benim gibi durumu kabullenip mücadeleci ve kaya gibi sert bir iradeye sahip olur hem de savaşır. Herkes ilk çağlarda kölelerin neden isyan etmediğini neden mevcut durumu kabullendiklerini merak etmiştir. Bunun cevabı belli çünkü köleliği kölelik olarak görmüyorlardı, tıpkı şimdiki çirkinler gibi. Lakin ben çirkinliğin spartacus ü olarak tanımlayabilirim kendimi. Seneler evvel Asım mavzer kardeşimin elinde F.Bacon un denemelerini gördüğümde bunca yıldır neden çevreyi kirletme alışkanlığım olduğunu anlamış ve bir aydınlanma yaşamıştım. Bacon un dediğine göre çirkin insan doğadan intikam almak adına bunu yaparmış. Evet ben de bunu yapıyordum işte. Savaşçı çirkindim ben. Durumu anlayıp ona göre tedbir aldım.

Bu prensip ile çirkin insanlara eğer çirkinliğinin farkında ise nazik ve dostça davranırım, çirkin olup kendisini güzel sananlara türlü eziyetler ederim çünkü bunlar yozlaşmış ve aşağılık tiplerdir.Güzel insanlara, kadınsa ve zeki ise testosteron hormonum sebebi ile hayranlık duyarım ama asla kendimi aciz bir konuma düşürmem, aptal ise itin hacet uzvuna sokup çıkarırım, erkekse muhatap olmam bile.
15 beğeni · 0 yorum beğen ikon
kbdmg

kbdmg

@kbdmg

İnsanlara karşı bitmek tükenmek bilmeyen nefretimin sebeplerine gelecek olursak…
Aslında Descartes “Kötü Cin” tarifini direkt olarak hakikati bulmak ve insan varlığını sorgulamak adına yapmıştı. Matematiğin ve dahi tekmil varlığın(bittabi kendisinin de) gerçekliğini sorgulamış ve bunu düşünebildiği için var olduğunu iddia etmişti. "Nasıl bilirim ki, dünyanın, göğün, uzamlı cismin, şeklin, ebadın, yerin olmamasını ama aynı zamanda bütün bu şeylerin şimdi olduğu gibi var olduklarını bana gösterenin Tanrı’nın kendisi olmadığını? Dahası her zaman ikiyle üçü topladığımda veya karenin kenarlarını saydığımda ya da daha da basit meseleler de bile yanılıyor olamaz mıyım?" deyip buradan hareketle “Cogito ergo sum” yani “Düşünüyorum o halde varım” sonucuna ulaşmıştı. Neyse meselemiz bu değil elbette. Benim amacım Descartes’in Kötü Cin kavramından mülhem başka bir sonuca varmak. Acaba diyorum bu mübarek Kötü Cinin maksadı Descartesin dediği gibi olmayan bir şeyi varmış gibi göstererek insanları yanıltmak değil de, zaten olan şeyleri insanların zihnini manipüle ederek bir hayal dünyasında yaşamalarını sağlamak mı? Çünkü etrafıma baktığım da insanların bir hayalin içinde yaşadığını görüyorum. Bunu farklı olduğumu ya da hakikati bir tek benim kavradığımı iddia etmek için söylemiyorum; lakin insanların meseleleri kavradığı ya da anladığı şekle baktığım zaman çok şaşırıyorum. Sanki insanlar kötü bir cin tarafından engelleniyor ya da Huxley’in dediği gibi kendiliğinden gerçekleşen bir mallaşma söz konusu. Mesela bir arkadaş mütemadiyen önemli yerlerde tanıdıklarının olduğunu ima edecek beyanatlar veriyor ve bunu kimsenin esas niyetini anlamadığını sanarak yapıyor. Ya da hayvan sevgisi, feminizm, ülkücülük, islamcılık, komünizm üzerinden kendi varlığını tesis etmeye çalışan insanlar mevcut. Birisi sürekli bir şey bilmediği halde çok bilgiliymiş rolü yaparak sosyal iaşesini temin ediyor, öteki parasıyla ya da sosyal medyadaki takipçi sayısıyla övünüyor. Bu insanlar esasında hayal aleminde yaşamalarına rağmen tenkit edildiklerinde ciddi bir mukavemet ile yine başka bir hayal ürünü olan “saygı”dan bahsederek size ateş ediyorlar. Evet, mevcut nizamın böyle muhtelif silahlarla donatılmış olması da tahmin edilebilir bir hakikat. Çünkü her insan kuşkusuz mevcut durumun sürdürülebilirliği adına, kendisini haklı görmek ve hakikati tam manasıyla kavramış olduğu ön kabulüne sahip olmak zorunda. Bu zırhı delip geçmek ise mümkün değil. Nietzsche “Şu da var ki, hiç kimse bir şeyden-kitaplar da giriyor bunun içine- zaten bildiğinden çoğunu çıkarıp alamaz” dediğinde belki de bu görünmez zırhtan bahsediyordu. Çünkü az önce de belirttiğim gibi nasıl her sistem kendisini haklı gösterecek bir takım argümanlara sahip olmak zorundaysa her insan da eylemlerini ve düşünce yapısını muhafaza edecek bir takım silahlara malik olmak zorunda. Modern dünyada bu, suni bir ahlak anlayışı ya da klişelerden müteşekkil bir zihniyet formundan ibaret. Bu klişelerden ve sistemin ortaya çıkardığı mezkur zırhtan sıyrılıp aslında var olana baktığımızda aşağılık bir varlık beliriyor. Basit ve menfaat temelli hareketlere sahip aşağılık bir varlık ve bunun devamlılığını sağlayan bir düzen… Bunları iddia etmenin ya da adapte olmayı reddetmenin müeyyidesi ise tecrit… “Düzene karşı çıkmak” kadim bir fiil ya da düşünce olsa da bahsettiğim bu mevcut nizamın insanları bir hayal dünyası içine hapsetmiş olması neticesinde(bir nevi matrix) bu eylem de kabul edilebilir bir hale geliyor. Yani düzene karşı gelmek de aslında düzenin öngördüğü ve kabul ettiği ve tecrit ile mukabele ettiği bir şey, yani sistemin bir parçası. Maximillien Robespierre, Che, Babeuf ya da diğer devrimciler de sistemin bir parçası. Bu cümleden sonra bu metnin siyasal nizama ya da iktidar mefhumuna karşı bir metin olduğunu düşünenler de olacaktır. Aslında bahsettiğim şey siyasal nizam değil. Siyasal nizam benim bahsettiğim nizamın sadece bir parçası. Foucault’un dediği gibi “Bir başka sistem hayal etmek, mevcut sistemde olan bitene katılımımızı genişletmektir.” Örneğin Borges’in Tlön Uqbar Orbis Terteus hikayesini ele alalım. Gerçekten son derece titizlikle ve idealist bir eğilimle inşa edilmiş bir medeniyet tasavvuru… Tlön gezegeninde mevcut bulunan bu kusursuz sistemin bir şekilde dünyaya gelmesi ile birlikte ilk başta iyi gibi görünen sistem hikâyenin neticesinde boka sarar. Bence bu insanoğlunun doğası ile açıklanabilecek bir şey. Kendimi herhangi bir felsefi yaklaşımla sınırlamıyorum. Sisteme boyun eğiyorum ve sadece insanoğlunun doğasına karşı namütenahi bir iğrenme ve öfke ile bakıyorum. Sanırım bu da benim en tabii hakkım.
29 beğeni · 11 yorum beğen ikon
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
Vallahi bu ifade yeteneğine, konu hakimiyetine, farklı düşünceleri birbirine bu kadar doğal bağlama becerisine, yazının özüne, tezine, sentezine hayran oldum. Şu yazının milyonda biri etmeyen içerikte nice yazı günlerce arenada salınırken, bu güzelliğin üzerinde konuşulmamış olmasına da boyun eğmiyorum.
20.01.19 beğen 2 cevap
Batuuu (@batuuu)
kitap yazmayı düşünüyorum diyenleri sizin yazdığı bu paylasimlari okumaya davet ediyorum. bu kadar kapsamlı güzel paylaşım yapamayn hiçbir okur ben kitap yazacagm diye ortaya atılmaması taraftarıyım. yazdığınz her paylasim ayni zamanda hem doyurucu hemde oldukca felsefik fikirler ile desteklenmiş. devamıni bekliyoruz her zaman
20.01.19 beğen 2 cevap
kader.cmln (@naturmort)
Etraftaki insanları hayretler içerisinde izlediğim şu ilginç günlerde bu yazınız müthiş tercüme olmuş efendim emeğinize sağlık. Yazınızdaki şu kısma °Sisteme boyun eğiyorum ve sadece insanoğlunun doğasına karşı namütenahi bir iğrenme ve öfke ile bakıyorum.° selam durup size diyorum ki; hadi gidip bakkaldan dondurma çalak:)
20.01.19 beğen 3 cevap
kbdmg

kbdmg

@kbdmg

Kargo Kültü
Kargo Kültü
Şimdi bu tabir ilk evela Papua Yeni Gine’de ortaya çıkmış. Ne olduğunu ben anlatırdım lakin üşendiğim için anlatmıyorum. Bunun yerine ufuk açıcı yaklaşık 9 dakikalık şu belgeseli izleyin:
https://www.youtube.com/w...h?v=d8aQyRH-BJI
Bu belgeseli izleyince empati yapmak zorunda hissettim kendimi. Zaten ben olur olmadık yerlerde empati yapmak zorunda hissediyorum. Mesela geçenlerde zürafalarla empati yaptım. Ulen gerçekten çok zor bu zürafaların işi. O boynu taşımak büyük mesele azizim. Benim şuncacık boynum var akşam olsa da bi yastığa koysam diye gün içinde elli defa aklıma getiriyorum, bu hayvancağızlar napsın. Neyse konumuz bu değil. Kargo kültü. İşte dedim acep biz de memleketçe bir kargo kültü mü yaşıyoruz? Neo Osmanlıcılık falan hep buna mı delalet? Selatin cami dikince o eski medeniyet yeniden zuhur eder mi acep? Bu açıdan bakınca 3000 yıl öncesinden kalma iptidai bir kabile ile aramızda teorik bir fark yok diyebilir miyiz?
18 beğeni · 20 yorum beğen ikon
doğala özdeş (@superkimyonn)
Ben de taharet musluğu ile alakalı bir şeyler karalıyordum pek kıymetli fikirlerinizden de istifade etmek isterim.
26.11.18 beğen 1 cevap
Rabia Bilen (@rabiaa)
Üç dilek hakkım olsaydı birincisinde dünyanın oluşumundan günümüze kadar tüm evrelerini ve en eski dilin hangi millete ait olduğunu bilmek isterdim.
27.11.18 beğen 1 cevap
Taha Özgün (@tahaozgun)
Reis onların inançları ile bizim inancımızı karıştırma Dünya üzerindeki tek gerçek din İslamdır. Şimdi sen kalkıp cahil kısmın ilk defa birşeyi görüp onu tanrı gibi hissetmesini bizim din ile bağdaştıramazsın.
27.11.18 beğen cevap
kbdmg

kbdmg

@kbdmg

Yetmez ama evet
Gülcanın tavsiyesi üzerine oda kurallarını okudum. Müspet adımlar atılmış. Bu tedbirler uygulandığı takdirde sitenin terakkisi mümkündür. Lakin halihazırda mevzuatta noksanlıklar mevcut. Söz gelimi paylaşım sayısı mahdut olmalı. Az evvel göz gezdirdim adam bir ayda on bin paylaşım yapmış. Hepsi de copy paste. Bu, siteyi alalade bir vaziyete sokar ve tehlikelidir. Editörler ve idarecilerden istirhamım tehdidini ihkaka kadir olmalarıdır.
6 beğeni · 3 yorum beğen ikon
bebrave (@bebrave499)
sitenin kurallarina nereden bakiyoruz? link var mi?
25.11.18 beğen cevap