up
ara

Ölümsüzlük Kitap İncelemeleri

Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Yaşam boyu önünüze çıkan bütün yollar sizi ölüme çıkarır. Varoluşunuzun; doğup doğmayacağınızın, kız,erkek yada üçüncü bir cinse mensup biri olarak doğup doğmayacağınızın, her ne kadar görece bir kavram olarak tamamen sübjektif bir durumu ifade etse de iyi yada kötü biri olup olamayacağınızın,varsıl yada yoksul,çirkin yada güzel, kumral yada sarışın,Türk yada Kürt , Müslüman yada Hıristiyan olup olmayacağınızın tamamen tesadüflere bağlı olduğu yaşamda, tesadüfi olmayan tek şey vardır; Ölüm.

Yaşam bir oyundur; hem de tanrıların bir oyunu. Rolleri, senaryosu, kurgusu, kamerası,açısı,ışığı Tanrılar tarafından belirlenmiş bir oyun. Tanrılar için sınırsız bir eğlence kaynağı olan yaşam, eğlenirken gürül gürül kükreyen gökyüzü, gülerken yaşaran gözlerde şakır şakır yağan yağmur olur yaşam verir onun oyuncularına. Kurbanlarını, kurban etmeden önce besleyen, semirten acımasız bir tanrı oyunudur yaşam.

Ölümsüzlük Tanrıların yaşam denilen oyununda hep oyunda kalmaya çabalamaktır. Ama yaşam denilen oyunda devamlı rol kesmek olası değildir. Her rol, o büyük senaryoda “ömür” denilen bir sayfada son bulur. Ancak her rolün “ömrü” farklı farklı sayfalarda , kiminin ömrü onuncu,kiminin kırkıncı, kimininse yüzüncü sayfada kesilir. Yaşamda, aldığınız rolün,büyüklüğü, çeşidi,süresi adil ve tanrısal hakkaniyete uygun olmasa da,bu rollerin hepsinin öyle yada böyle, uzun yada kısa bir süre de, iyi yada kötü bir şekilde bitmesi,ömrünü tamamlaması adaletin tecelli etmesi olarak düşünülebilir mi? Ölüm karşısında herkesin eşitlenmesi ile sağlanan ancak ölünün yaşamadığı,dokunamadığı adalet, gerçekten adil midir?Yoksa ölüm son tanrısal adaletsizlik midir?
Ölümsüzlük mümkün müdür? Asla…bu güne kadar hep oyunda kalmış bir oyuncu görülmemiştir. Öyle ya da böyle her oyuncu bir şekilde oyun dışı kalmıştır. Ama kimi oyuncular vardır ki, ömür ile sınırlı o senaryoyu öyle doğal ve katışıksız oynamışlar, senaryo dışına çıkarak kendilerine sunulan tekstin üzerine kendilerinden o kadar çok iz bırakmışlardır ki , “madem yaşamaya geldik dünyaya, benimde her şeyde bir hakkım vardır” pejmürdeliği ile ömür sürenlerden daha çok hak etmişlerdir olmayan ölümsüzlüğü.

Bir çok insan, tanıdık yada tanımadık zihinlerde bırakılan, anlamlı,sanatsal,bilimsel,insansal vb hatıraların yaygınlığıyla erişilebilir olduğuna inanmışlardır ölümsüzlüğe.Oysa bu ölümsüzlük, sahibinin farkında olmadığı bir kazanım olarak, sahibi açısından o an itibari ile bir kıymeti yoktur. Zaten her insan diğer türdeşlerinin kafasında öyle yada böyle, büyük yada küçük kendinden sonra gelecek olanlara aktarılmak üzere adına düşünce, tecrübe vb ne derseniz deyin bir iz bir hatıra bırakmaz mı? O zaman herkesi ölümsüz mü sayacağız? Hal böyle iken ölümsüzlük neden bu kadar arzulanır? Neden büyük bir aşk ile ölümsüzlük hülya kapılarımızın eşiğinin dibinden hiç ayrılmaz? Çünkü insan ölümlüdür,aşk ölümlüdür, ölümsüzlük ölümlüdür. Yaşadığınız süre zarfında ulaştığınız kadarı ile değerlidir ölümsüzlük. Aynı aşk gibi.

Peki aşk ölümsüz müdür? Kesinlikle hayır. Arzu, şehvet,kendini o olmadığında bir parçasının eksik olduğunu düşündürten o yakıcı hissin yalazları kalbin karanlık kuytularını aydınlatıp,ılıttığı sürece aşk ölümsüzdür. Ama adına yatak denilen transfer merkezinde hissin yalazları kendini şehvetin yalazlarına yerine bırakırken, son nefesini hemen oracıkta vermiş olan aşkın solgun,terli,zayıf başı; soluğu kesilmiş, gözleri yarı açık uslu bir şekilde terden ıslanmış beyaz çarşafın üzerine düşer. Aşk ölmüştür, bir an olsa bile yakalayabildiği ölümsüzlük başka bir boyutta kalmıştır. Ondan sonrasının bir anlamı yoktur. Çünkü meyve, ölümsüzlük ağacının dalından düşmüştür, artık o meyvenin öncesinin de onun açısından bir anlamı yoktur. Çünkü artık o adına “hiç”lik dediğimiz o meşum üç kelimelik dünyaya katılmıştır.
Eskiden, çok eskiden , dünya denilen arz yuvarlağının, yuvarlaklığını keşfetmeden önce, dünyayı düz bir tepsi gibi düşünürlermiş insanlar. O dünya tasavvuruna ilişkin çizimlere bakıldığında dünya koskocaman bir rulet masasını andırır. Tanrıların can sıkıntılarını gidermek için rulet oynadıkları koca bir masa. Tanrıların krupiyesi var mıdır bilinmez ama oyuna sürülen hep insandır. Ontolojik olarak bir işkencedir yaşam, tanrıların kumar masasına sürülen insan için. Kazanmanın tek yolu vardır o da krupiye bakmadığı sıradan masadan fiş çalabilmektir. İşte ölümsüzlük tanrıların rulet masasından krupiyeye çaktırmadan kendi hayatını çalabilmektir.


Kitaba Dair;

Milan Kundera kitapta hem yazar,hem anlatıcı hem de kahramandır. Kitap ilk bakışta birbirinden bağımsız gözükse de aslında ustaca birbirlerine bağlanmış yedi hikayeden oluşuyor. Kitabın müthiş bir kurgusu var. Hem hikayeler hem de kişiler özellikle hikayelerin sonunda o kadar ustaca birbirlerine iliştirilip, bağlanmış ki bu ustalı karşısında şapka çıkarmamak imkansız. Kitap karakterlerinin aşk,cinsellik, karakter, benlik ve çatışmaları üzerine bina edilen hayatları ve buna ilişkin sonsuz,hayvani hırslarının ölümsüzlük isteğinin yada ölümlü olmanın verdiği bir geçiciliğin hızlı bir şekilde tatmini üzerine insanların (Goethe ve Hemingway’i de katarak) hayatlarına ayna tutuyor. Kitapta ilgimi çeken en önemli nokta yazarın kitapta hayvani hırsları, kötüyü , kovalayanı hep kadınlara has bir karakter olarak tasvir edip, erkekleri ise onlardan sakınmaya çalışan saf temiz yaratıklar olarak tasvir etmesi. Bu mana da oldukça erkek egemen bir dilin ve bakış açısının var olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle yazar Goethe’yi devamlı kaçan, Bettina’yı ise devamlı kovalayan,Goethe aracılığı ile ölümsüzlüğü yakalamak için sinsice planlar kuran kurnaz,çirkef ve yapışkan bir mahlukat olarak tarif etmiş. Bettina bu özellikleri ile bende özellikle Hüseyin Rahmi’nin romanlarındaki zengin avcısı, fettan kadınları hatırlattı.Bunun yanında romandaki diğer iki kadın karakter olan kardeşler Agnes ve Laura arasındaki farklılıkları,karşıtlıkları ve karakteristik özelliklerini ustaca işlemiş.

http://parcatesirlikitap.blogspot.com.tr/
ataç ikon Ölümsüzlük
kitaba 6 verdi
0 yorum