up
ara
‹ Çoğulculuk Çokkültürlü ve Çokdilli Eğitim

Çoğulculuk Çokkültürlü ve Çokdilli Eğitim Kitap İncelemeleri

Metin Şahin

Metin Şahin

@azadjiyan04

Anadilde Eğitim
Dünyada tek etnik grup veya kültürden oluşan bir tek ülke bile yoktur. Her ülke farklı etnik grupları barındırmakta, her etnik grubun kendine ait bir kültürü ve dili bulunmaktadır. Dil ve kültür farkı, bir etnik grubu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerdendir. Bu nedenle, çokkültürcülüğün en önemli yanlarından biri farklı etnik grupların, kendi dillerinde eğitim alma hakkının teminat altına alınmasıdır. Çünkü dil, bir toplumun düşünme biçimini, iletişim kurma şeklini geleceğe taşıması bakımından oldukça büyük bir öneme sahiptir. Dil, bir topluluğun ortak aidiyet ve kolektif hafıza geliştirmesinin en önemli araçlarından biridir.

Dünyanın farklı bölgelerindeki ikidilli eğitim ve anadilde eğitim tartışmalarına bakıldığında; inkârın, asimilasyonun ve görmezlikten gelmenin sonuç vermediği görülmektedir. Bu tartışmaların yaşandığı ülkelerin hepsi azınlık dillerini bir biçimde eğitim sistemine dahil etmiş ve çokkültürlü politikalar benimsemek zorunda kalmıştır. Her ülke, kendi sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik yapısını dikkate alarak çözümler üretmiştir. Farklı etnik ve dini grupları barındıran demokratik rejimler, ülkelerindeki farklılıkları kabul ederek, yasal düzenlemelerle toplumsal iç barışı sağlamaya çalışmıştır. Dolayısıyla Türkiye'nin, bu ülkelerin yaşadığı deneyimlerden faydalanarak, kendi çözüm modelini üretmesi bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Dünyadaki ikidilli eğitim uygulamalarına bakıldığında, dört modelin ön plana çıktığı görülmektedir. Bunlar; Geçiş, İdame, Zenginleştirici ve Miras Modelleridir.

I. Geçiş modelleri daha çok ABD ve bazı Batı Avrupa ülkelerinde uygulanmaktadır. Bu modelde öğrenci, genellikle eğitimin ilk iki yılında hem anadilde hem de egemen dilde eğitim almakta, daha sonra tamamen egemen dilde eğitime geçmektedir.

II. İdame modelinde de müfredat, iki dilde sunulmaktadır. Fakat buradaki temel fark, anadilde alınan eğitimin yoğunluğunun artması ve süresinin uzamasıdır.

III. Zenginleştirici modelde ise idame modelinin bütün özellikleri korunmakta, buna ek olarak azınlık dilini konuşmayanların da o dili öğrenmesi teşvik edilmektedir. Bu modelin, ayrımcılığı azalttığı, empatiyi geliştirdiği ve kaynaşmayı kolaylaştırdığı savunulmaktadır.

IV. Son olarak Miras modeli ise az kişi tarafından konuşulan ve kaybolmakta olan dillerin, eğitim dili olarak kullanılması yoluyla korunmasını amaçlamaktadır.
2 beğen · 0 yorum
Misafir

Misafir

@misafir000

Anadilde Eğitim
Dünyada tek etnik grup veya kültürden oluşan bir tek ülke bile yoktur. Her ülke farklı etnik grupları barındırmakta, her etnik grubun kendine ait bir kültürü ve dili bulunmaktadır. Dil ve kültür farkı, bir etnik grubu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerdendir. Bu nedenle, çokkültürcülüğün en önemli yanlarından biri farklı etnik grupların, kendi dillerinde eğitim alma hakkının teminat altına alınmasıdır. Çünkü dil, bir toplumun düşünme biçimini, iletişim kurma şeklini geleceğe taşıması bakımından oldukça büyük bir öneme sahiptir. Dil, bir topluluğun ortak aidiyet ve kolektif hafıza geliştirmesinin en önemli araçlarından biridir.

Ulus-devletler, eğitimi ''makbul vatandaşlar'' üretmenin ve bu vatandaşların sadakatini sağlamanın aracı olarak görmüş ve ona göre politikalar geliştirmişlerdir. Eğitim, bir kısım inanç ve ideolojilerin endoktrinasyon aracı olarak görülmüş ve politikanın şekillendirip biçim verdiği bir alan olmuştur. Kültürün taşıyıcısı olarak dil, eğitim sisteminin her zaman ilgi alanı olmuş ve hedeflenen kimlik tasavvurunun gerçekleşmesinin aracı olarak görülmüştür.

Dünya hızla değişmekte ve her ülkenin etnik, dini, kültürel, dilsel ve cinsel eğilim kompozisyonunda büyük bir çeşitlenme yaşanmaktadır. Tarihsel miras, uluslararası göçler, kitle ve iletişim araçlarındaki gelişmeler, ekonomik ve ekolojik içiçe geçmişlik, siyasal işbirlikleri, farklılıkları önemli toplumsal dinamiklerden biri yapmıştır. Farklılıkların ve çeşitliliğin yönetimi, geçmişte uygulanan ulus-devlet politikaları ile mümkün değildir. ''Bir ülkede çoğunluk olmak, azınlıkların yaşam tarzına, düşünce ve duygu dünyasına müdahale hakkı vermez.'' fikri, genel prensip olarak benimsenmeye başlanmıştır. Demokrasi, sadece çoğunluğun haklarını değil, aynı zamanda azınlığın da haklarını güvence altına alacak şekilde yeniden yorumlanmış ve derinleştirilmiştir. Böylece devletin kurumsal yapısı, farklılıkları yansıtacak biçimde yeniden tasarlanmıştır. Özellikle Batı devletlerinde ön plana çıkan çoğulculuk, çokkültürcülük ve çeşitlilik yaklaşımları, eğitim sislemlerine çokkültürlü eğitim ve çokdilli eğitim şeklinde yansımıştır. Birçok devlet, bunu ulusal bütünlüğün ve toplumsal barışın bir parçası olarak görmüştür. Örneğin, İngiltere, ABD, Kanada, ve İspanya gibi ülkeler çoğulcu politikalar izlemiş ve çokkültürlü eğitim sistemleri benimsemiştir. Çoğulcu politikalara direnen Fransa ve Almanya gibi ülkeler bile, önemli yapısal değişikliklere gitmek zorunda kalmış, çoğulcu anlayışlar getirmiş ve çokkültürlü eğitim uygulamalarını benimsemeye başlamıştır.

Osmanlı Devleti'nin bakiyesi üzerine kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti ise Osmanlı'dan devraldığı çokkültürlü mirası reddetmiş ve farklılıkları ulus-devlet potası içerisinde eriterek, homojen bir ''Türk'' kimliği inşa etmeye çalışmıştır. Ötekiler oluşturarak kendini konumlandırmış ve bir ulus kimliği inşa etmiştir. Bireysel haklar bakımından yasalar önünde eşit, aynı eğitim sistemi içerisinde yetiştirilen bireylerin, yeni cumhuriyete aidiyet geliştireceği ve varlığını onun varlığına armağan edeceği varsayılmıştır. Osmanlı Devletinden miras alınan kültürel çeşitlilik ve etnik farklılıklar, bölünme ve parçalanmanın potansiyel nedenleri olarak görülmüştür. Bu bakımdan, farklı siyasi, kültürel ve sosyal talepler bölücülük ve gericilik olarak görülmüş ve bastırılmıştır. Bütün siyasi, kültürel ve sosyal kurumlar, bu bölünmeyi ve farklılaştırmayı kontrol etmek üzere tasarlanmıştır.

Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyetinin tarihi bir anlamda herkesi Türkleştirme tarihidir. Yıllar sonra anlaşıldı ki farklılıklar yok edilememiş, çeşitlilik azaltılamamış ve homojen bir toplum oluşturulamamıştır. Türk olmayan birçok etnik grup, yasal düzlem ve örgün eğitim sistemi içerisinde kendisine bir yer bulamamış ve kendi dilini, kültürünü ve tarih bilincini geleceğe taşıyacak meşru alanı bulmakta büyük zorluklar çekmiştir.

Dünyanın farklı bölgelerindeki ikidilli eğitim ve anadilde eğitim tartışmalarına bakıldığında; inkârın, asimilasyonun ve görmezlikten gelmenin sonuç vermediği görülmektedir. Bu tartışmaların yaşandığı ülkelerin hepsi azınlık dillerini bir biçimde eğitim sistemine dahil etmiş ve çokkültürlü politikalar benimsemek zorunda kalmıştır. Her ülke, kendi sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik yapısını dikkate alarak çözümler üretmiştir. Farklı etnik ve dini grupları barındıran demokratik rejimler, ülkelerindeki farklılıkları kabul ederek, yasal düzenlemelerle toplumsal iç barışı sağlamaya çalışmıştır. Dolayısıyla Türkiye'nin, bu ülkelerin yaşadığı deneyimlerden faydalanarak, kendi çözüm modelini üretmesi bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Türk kolektif hafızasındaki bölünme korkusu, Türkçe dışındaki dillerde eğitimin kaçınılmaz olarak bölünmeyle sonuçlanacağı algısını beslemektedir. Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki hiçbir ikidilli eğitim modelinde, egemen dilin öğretilmemesi veya eğitimin yalnızca azınlık dilinde verilmesi söz konusu değildir. Bütün modellerde, hem azınlık dili hem de egemen dil öğretim dili olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla, ikidilli eğitim tartışmalarının doğru bir mecrada ve çok boyutlu olarak yapılmasında fayda vardır. İkidilli eğitime geçen ülkeler bölünmediği gibi eğitim dili olarak sadece egemen dili kullanan ülkeler ise bölünme sorunlarını halledememiştir. Tam aksine, yasaklar ve sınırlandırmalar, ülke aidiyetlerini geliştirmeyi zorlaştırmış ve ayrılıkçı fikirlerin yaygınlaşmasını ve toplumda zemin bulmasını kolaylaştırmıştır.

Peki Türkiye'nin ikidilli eğitime geçmesi mümkün mü? Eğer mümkünse bu süreç nasıl olacak ve nasıl yönetilecek? Öncelikle belirtilmelidir ki her sorunun 'bize özgü' ve 'özel şartlarımız' bağlamında ele alınması, başka deneyimlerden yararlanmayı güçleştirmektedir. Halbuki bu tartışmaları ilk olarak biz yaşamadığımız gibi son olarak da biz yaşamayacağız. Benzer tartışmaları birçok ülke yaşamış, bir sonuca bağlamış veya ilerlemeler kaydetmiştir. Sonuca bağlayanlarda da süreç bitmiş değildir. Bu ülkeler, yeni sorunlarla karşılaşmakta ve bunlara çözüm üretmek için tartışmaya devam etmektedir. Türkiye, 'kendine özgü' bu hastalığından kurtulmalı ve sorunlarına evrensel yaklaşımlar göstermelidir. Sorunlarıyla yüzleşemeyen bir Türkiye'nin geleceğe yürümesi mümkün değildir.

Dünyadaki ikidilli eğitim uygulamalarına bakıldığında, dört modelin ön plana çıktığı görülmektedir. Bunlar; Geçiş Modelleri, İdame Modelleri, Zenginleştirici Modeller ve Miras Modelleridir. Geçiş modelleri daha çok ABD ve bazı Batı Avrupa ülkelerinde uygulanmaktadır. Bu modelde öğrenci, genellikle eğitimin ilk iki yılında hem anadilde hem de egemen dilde eğitim almakta, daha sonra tamamen egemen dilde eğitime geçmektedir. İdame modelinde de müfredat, iki dilde sunulmaktadır. Fakat buradaki temel fark, anadilde alınan eğitimin yoğunluğunun artması ve süresinin uzamasıdır. Zenginleştirici modelde ise İdame modelinin bütün özellikleri korunmakta, buna ek olarak azınlık dilini konuşmayanların da o dili öğrenmesi teşvik edilmektedir. Bu modelin, ayrımcılığı azalttığı, empatiyi geliştirdiği ve kaynaşmayı kolaylaştırdığı savunulmaktadır. Son olarak Miras modeli ise az kişi tarafından konuşulan ve kaybolmakta olan dillerin, eğitim dili olarak kullanılması yoluyla korunmasını amaçlamaktadır.

Yürürlükteki kanunlar, insan kaynakları, yönetim yapısı ve eğitim planlaması Türkiye için radikal sayılabilecek ikidilli bir eğitim modeli önermeyi güçleştirmektedir. Bundan dolayı, daha uzun soluklu bir planlama düşünülmelidir. Bu planlama, dönemlere ayrılmalı ve aşamalı bir şekilde uygun ikidilli eğitim modeline geçilmelidir. Ne acelecilik ne de kararsızlık çözüm üretebilir. Tam aksine, ayrışma ve çatışmaların derinleşmesine neden olur. Bu bağlamda, Türkiye için aşamalı olarak üç farklı anadilde eğitim modeli öneriyoruz. Kısa vadede hayata geçirilebilecek seçmeli Kürtçe dersi eğitimi ile başlayacak olan ikidilli eğitim süreci, ''Geçiş Modeli'' ile temellendirilecek ve uzun vadede ''Zenginleştirici İkidilli Eğitim Modeli' ile daha tatmin edici bir niteliğe kavuşturulacaktır. Önerilen modeller, Türkiye'nin siyasi, kültürel, ekonomik ve eğitimsel alt yapısı dikkate alınarak hazırlanmıştır. Burada önemli olan husus, çoğulculuğun ve çok dilliliğin bir ilke olarak benimsenmesi ve buna bağlı olarak plan ve stratejilerin takip edilmesidir. Ancak bunun hayata geçmesi için kararlı bir siyasi ve idari iradenin ortaya konulması gerektiği de ortadadır.

Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok. Bu süreçten ilk kez Türkiye geçmiyor. Otoriter rejimler hariç, çokdilli veya ikidilli eğitime geçmeyen ülke neredeyse kalmadı. Farklı dillerde eğitimin yasal zeminini ve eğitim alt yapısını hazırlamak zorundayız. Bu nedenle, devletin Kürtçe seçmeli dersler uygulamasında olduğu gibi atacağı küçük ve plansız adımlar önemli olmakla birlikte, çözüm için yeterli değildir. Bu konuda hükümetin veya devletin nasıl bir stratejisinin olduğunu herkesin bilmesi gerekir. Şuna karar vermeliyiz: Türkiye çokkültürlü bir ülke mi, değil mi? Eğer çokkültürlü bir ülke ise bunun gereklerini yerine getirmek zorundadır.

Son olarak şunları ifade etmek gerekir ki, eğitimde çoğulculuk ve çeşitlilik, yerel yönetimlerde otonomiyi zorunlu kılmaktadır. Ancak bu sayede her yerel yönetim, yerel ihtiyaçlara uygun bir eğitim programı geliştirebilir ve dil eğitimini şekillendirebilir. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, eğitimin yerel yönetimlere bırakılması, insan ve kaynak sorunlarını beraberinde getirecektir. Haliyle, gerekli insan ve kaynak planlamasının yapılması da gerekmektedir.
2 beğen · 0 yorum