up
ara

Ama Fareler Uyurlar Geceleyin

Ama Fareler Uyurlar Geceleyin Konusu ve Özeti

Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
Fener, Gece ve Yıldızlar ve Ölümden Sonra Yayınlananlar kitabının da yazarı Wolfgang Borchert tarafından kaleme alınan Ama Fareler Uyurlar Geceleyin kitabı Roman (Çeviri), türünde okuyucusu ile buluşuyor. Yapı Kredi Yayınları yayınevinden 2017 yılında 9789750838958 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Ama Fareler Uyurlar Geceleyin isimli kitap 336 sayfadan oluşuyor. Ama Fareler Uyurlar Geceleyin kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
ISBN: 9789750838958
Sayfa: 336 sayfa Basım Tarihi: 2017
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyası’nda askere alınarak gönderildiği Rus Cephesi’nde ağır yaralanıp nasyonal sosyalizm karşıtı görüşlerinden dolayı tutuklanan, 1942 ve 1944’te iki kez çarptırıldığı ağır hapis cezalarında yakalandığı hastalıklar yüzünden yirmi altı yaşında hayatını kaybeden Wolfgang Borchert, Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Yıkıntı Edebiyatı’nın önde gelen isimlerindendir. Ölümünden önceki iki yıla sığdırdığı yapıtıyla umudunu, vatanını, yaşama amaçlarını yitirenlerin sesi olmuştur.

Yapıtı manifesto niteliğiyle okunması gereken, gerçeklikle düş gücünü, insanın yıkıcı dünyasıyla edebiyatın yırtıcı karakterini birleştirebilmiş bir dil aracılığıyla, savaşın karanlığına özgün bir bakış getirmiştir Wolfgang Borchert. Bugün, sesi hâlâ gür ve sarih biçimde duyulurken, savaş karşıtı feneri ışığını bütün keskinliğiyle koruyor.

“…aramızda, ah kim çıkar aramızda, kim kurşunlarla delik deşik bir akciğer hırıltısına bir şiir düzebilir, kim bir idam mahkûmunun çığlığını şiire dökebilir, kim bilebilir o ölçüyü, bir ırza tecavüze uygun düşecek o ritmik ölçüyü, kim makinelilerin uluyuşunu duyuracak bir vezin bilebilir ve bir sözcük, içinde gökyüzünün artık yansımadığı, yanan köylerin bile yansımadığı, ölü bir at gözünün yeni susmuş çığlığını anlatabilecek bir sözcük bulabilir, hangi basımevinde yük vagonlarının pas kırmızısı, bu dünya yangını kırmızısı, ak insan tenindeki bu kurumaya başlamış kan kabuklu kırmızı için bir harf bulunabilir?...
Tayfun

Tayfun

@sessizim

Yıkım hangi nesnenin felaketi değildir ki!
Yıkım hangi nesnenin felaketi değildir ki! Hele ki insanda olursa yıkım hem fiziki hem de ruhani bir çöküşün mimarıdır.

Biri der ki kar bana Noel’i hatırlatır. Kar yaşamamış, hayatı tahayyül etmemiş bir insana, akla elbet Noel’i hatırlatır. Bilmiyorum nedendir lakin kara kaplı kitap bana boyuna karı anımsattı. Çünkü kar yokluktur, çaresizliktir ve ölümdür. Sıcak soba karşısında kahvesinin yudumlayan insan ne bilsin karı. Savaşı bilmeyen ise taraf tutmasın…

“...bir çiçeği koparmayı kafasına koyan biri, birkaç otun ayakaltında çiğnenmesini hiç düşünür mü?”

Hüznün alınyazısı başkalarının bir çift dudağı arasında olan savaşlar. Hep kutsal yanından baktığımız, bizlere öyle öğretilen kıyımın genel adı. Bir insan topluluğu hiç tanımadığı başka bir topluluğu neden düşman edinir. Hele ki savaşlarda ölenler bunlar kimdir? 15 yaşlarında 20 yaşlarında belki de 25 yaşlarını doldurmamış insanların ölümü hangi vatanı, hangi toprağı özgür kılar? Kanla yazılmış bir yaşamı, bir insanlığı meşru kılmak kimlerin işi? Elbet savunmak boyun borcudur, lakin saldırmak insanın hakkı değildir, hayvansal bir güdü.

“...duvarlar saatlerini ve resimlerini yitirdiler mi?”

Bir şehrin nasıl yıkıldığı duvarlara yazılıdır. Ne bir saat vardır orada ne de bir resim, grisine siyah çalınan, ayakta durmak için sendeleyen duvarları vardır üzerinden yıkım geçen şehirlerin. Ve bu yıkımlar; Kim için savaşmak? Ne için savaşmak? Ve niye savaşmak? Kişi sadece 1 kişiyi mi öldürür yivli bir silahtan çıkan bir hırçın mermiyle... Sadece ölen o mudur? Bir mermiyle kaç kişi ölür? Ya da ölür mü? Ya şehirleri öldürmek, o da bir yıkım değil midir? Bakın bir tarihinize kaç kere ağladı Halep, nasıl kavruldu Nagasaki, parça parça satıldı Trablus, azar azar yıkıldı Kâbil. Bir derya denizinde Titanik gibi usulca batırıldı umutlar, duvarlar önce saatlerini ve sonra resimlerini yitirdi bir bir.

“Herkesin bir dikiş makinesi var artık, bir radyosu, bir buzdolabı ve bir telefonu var. Bundan sonra ne üretebiliriz? diye sordu fabrikatör.
Bomba, dedi mucit
Savaş, dedi general.
Yapacak başka bir şey kalmadıysa hayhay, dedi fabrikatör.”

Bu bir edebi eser değildir. Bu bir kitap hiç değildir. Bu 26 yaşında yıkımdan yıkıma koşan bir genç adamın, içerisinde biriktirdiği duygu, düşünce, acı, keder ve savaştan, yokluktan, insanlıktan nasip almamış kişiler için içinde kopan fırtınaların kâğıda düşmüş halidir. Yazarın bir derdi ve bir acısı vardır, bizimle ise paylaşmak ister. Biz okuyan okurlar ise yazarın acısını paylaşır, en derinimizde hissederiz.

Kitap Yapı Kredi Yayınları 2. Basımdır. Çevirmen ehli Kamuran Şipal tarafından Türkçe edilmiştir. İçeriğinde Böll’ün bir önsözü hemen akabinde 54 öyküden oluşan yazı dizini devam etmektedir. Son kısımda ise “ek” diye tabir ettikleri yazarın dilinden düşen sayfalar ile en sonunda yazarın hayatı yer almaktadır. Kaliteli bir baskı, iyi bir çeviri ve hatasız sayfalar.

Yazarın sade dili okumayı kolaylaştırsa da kitap ile bütünleşmek için konsantrasyonu asla kaybetmemek gerekmektedir. Sırayla, seri bir şekilde okunacak öyküler hiç değildir. Zamana yaymalı, okunan öykünün ardından yazarı daha iyi anlamak için kendi içinizde düşüncelerinizi çatmalısınız. Kurduğu cümleler gösterişten çok uzak, genelde yıkım, çökmüşlük ve çaresizlik gibi birçok çağrıştırışlar yapsa da kendi türünde okuyabileceğiniz en muazzam kişiliklerden birisidir Borchert.

Özellikle beğendiğim hikâyelerin başında ise; en umarsız anlarda toprakta beliren bir “karahindiba” hikâyesiydi. Hemen ardından “Radi” ve daha sonrasında kitaba ismini veren “Ama Fareler Uyur Geceleyin” hikâyesi ise anlatılmak isteneni çok güzel dile getirmekle kalmayıp, okura ders verir nitelikteydi.

Sevgi ile kalın…


Yazarın size söylemek istediği bir şeyler var. Lütfen Dinleyiniz.

Sen makine başındaki, sen atölyedeki adam: Sana yarın su boruları ve tencere üretmeyi bırakıp çelik miğferler ve makineli tüfekler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki, sen bürodaki kız! Yarın sana mermilerin içine barut doldurmanı ve keskin nişancıların tüfekleri için dürbünler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen fabrika sahibi! Yarın sana pudra ve kakao yerine barut üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen laboratuvardaki araştırmacı! Yarın sana eski yaşama karşı yeni bir ölüm bulmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen odandaki şair! Yarın sana aşk şiirleri değil de nefret ve kin şiirleri yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hasta yatağının başındaki doktor! Yarın sana hasta kişilerin raporlarına “savaşabilir” diye yazmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen mihraptaki rahip! Yarın sana cinayetleri takdis etmeni, savaşı kutsamanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen gemideki kaptan! Yarın sana geminle bundan böyle buğday değil, top ve zırhlı araçlar taşmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen hava alanındaki pilot! Yarın sana bir kentten bir kente bomba ve fosfor taşımanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen tezgâh başındaki terzi! Yarın sana bundan böyle yalnızca asker üniformaları dikmen emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!
Sen cüppeli yargıç! Yarın sana bundan böyle “divanıharpte” çalışmanı emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen istasyondaki görevli! Yarın sana bundan böyle cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkışı için işaret vermeni emrederlerse, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen köydeki, sen kentteki adam! Yarın seni silahaltına almak istediler mi, yapacağın tek şey var:
HAYIR demek!

Sen Normandiya’daki, sen Ukrayna’daki, sen Frisko’daki, sen Londra’daki, sen Hoangho’daki ve sen Mississippi’deki, sen Napoli’deki, sen Hamburg’daki, sen Kahire’deki, sen Oslo’daki anne, siz yeryüzünün dört bir yanındaki, siz bütün dünyadaki anneler, sizlere yarın askerî hastanelerde hemşirelik yapacak kızlar ve yeni savaşlar için askerler doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız tek şey var:
HAYIR demek!

Hayır demezseniz sizler, hayır demezseniz siz anneler...

- Devamındaki 8 paragraflık yazıyı lütfen kitaptan okuyunuz -
5 beğen · 0 yorum
Ömer Aydemir.

Ömer Aydemir.

@seyyah73

Hissetmek
Savaş Türk Dil Kurumuna göre şöyle tanımlanıyor: Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele, harp, cenk: “Savaş yıllarıydı. Orta hâllilerin bile doğru dürüst yiyeceği yoktu.” -A. Kutlu. 2. Uğraşma, kavga, mücadele. 3. Hayvanların birbirleriyle yaptığı mücadele: Kartallarla leyleklerin savaşı. 4. Bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmek amacıyla girişilen mücadele: Veremle savaş.
Bu tanımı okuyunca ne kadar yüzeysel bir anlatım olduğunu anlıyorsunuz. Oysa savaş bambaşka bir olgu. Korkunç bir yıkım. Bireysel anlamda toplumsal anlamda. Bireyde açtığı yaralar çoğu zaman geçmiyor. Toplumsal hafıza daha zayıf sanırım kolay unutuyor yaşananları. Duyarlı insanlar daha çok yaşıyor acıları belki de. Yada insan doğası her ikisine de yakın. Gaddar olmaya ezilen olmaya. Arada kalanlarsa yazarlar oluyor sanki. Yazarın ilk ve tek kitabı. Ölmeden önce ki iki yıl içinde yazmış. Bir Alman ve savaş karşıtı. Bu yüzden çok acı çekmiş hapis yatmış ve hastalıktan ölmüş erken yaşta. Öyküler o kadar derin ve içten ki. Savaşın ve insanın acımasız yüzünü göstermiş her kelimede cümlede. Otobiyografik öğeler içeriyor elbette yaşanmışlık kokuyor birde buram buram.
“Gerçi bizler uykularımızı duvarların çatlamış evlerin çatırtıları arasında uyurduk (Ah ozanlar, can çekişen evlerin iniltilerini dile getirecek tek sözcük olsun bulunmaz sizde), uyuduk uykularımızı top mermilerinin gümbürtülerinde (Hangi basımevinde bu metalsi çığlıkları dile getirecek bir harf bulunur?) ve uyuduk mahpusların ve ırzlarına geçilen kızların iniltilerinde (Kim bunları şiire döker, kim bunlar için vezin bulabilir), ama işte mayıs gecelerinde burada, bu ilkbahar dünyasında yabancı kalbimizin dilsiz acılarıyla yaylaklarımızdan fırladık, çünkü bir tek guguk yalnızlığını ve annesizliğini dile getirebilir. Ve bize yapacak o yiğitçe, o serüvensi iş kalır sadece: Yalnızlık içinde bir susuş. Çünkü bu dünyanın devcileyin kükreyişilerini ve o cehennem sessizliğini dile getirmek için en ucuzundan sözcükler bile bulamayız. Bütün elimizden gelen şey, toplamak, toplumları bir araya getirmek bir bir sayıp sayıları not etmektir.”
O kadar güzel örülmüş öyküler ki nefret ediyor öfke duyuyor ve hissediyorsunuz. Bu kitap hissetmek için yazılmış sanki duyumsamak için.
“Oysa bizler sanki önümüzde yaşayacağımız sonsuz zaman varmış gibi gülümsüyoruz, oysa veda, oysa vedalar çoktan hazır bekliyor içimizde. Tüm ölümleri içimizde taşıyoruz. Omuriliğimizde. Akciğerlerimizde. Kalbimizde. Karaciğerimizde. Kanımızda. Her gittiğimiz yere taşıyıp götürüyoruz ölümümüzü ve bir okşayış sağanağında hem kendimizi, hem ölümü aklımızdan çıkarıyoruz ya da bir elin öylesine küçük, bir cildin öylesine saydam oluşundan yapıyoruz bunu. Ve ölüm, ve ölüm, ve ölüm iniltilerimize ve kekelemelerimize gülüp duruyor.” içindeki öyküler herkese dokunuyor inanın. Sonra keşke diyorsunuz keşke bu yazar daha çok yazabilseydi. "Sandalyelere asılıydılar. Masalara asılmışlardı. Müthiş bir yorunlukça asılmışlardı. Bu yorgunluğu giderecek bir uyku yoktu. Bir dünya yorgunluğuydu her türlü beklentiden uzak. Olsa olsa bazen bir tren. Bir bekleme salonunda. Ve bekleme salonunda sandalyelere ve masalara asılmışlardı. Giysileriyle ve çıplak tenleriyle asılmışlardı, rahatsızlık veriyordu sanki giysileri. Ve tenleri. Sanki hayalet varlıklardı da tenlerini kostüm seçmişlerdi kendilerine ve bir süre insancılık oynuyorlardı. Sırıklarında bostan korkulukları gibi iskeletlerine asılı duruyorlardı. Beyinleriyle alay için ve yüreklerine eziyet olsun diye yaşam tarafından asılmışlardı. Bir yaşama asılmış duruyorlardı." Bir örümcek inceliğinde yazılmış bu kitabı alın okuyun ve baş ucunuza koyun. Arada bir açıp bir kaç sayfa okuyun. Öfke duymak için, acımak için ama en çok “hissetmek” için okuyun.
12 beğen · 0 yorum
Red Red

Red Red

@khaos

KARAHİNDİBA
Yirmi altı yaşında ölmüş yazar. Ama öyle böyle ölmemiş; ölümün her aşamasını sindire sindire, hissede hissede, can çekişerek, yaşayarak, öyle aramızdan ayrılmış. Haliyle öykülerinde de sadece yaşadığı yıkım var. Çığlıkları kelimelerin içinden fışkırıyor adeta. İnsanlığın imdat çığlıkları... Havada asılı kalacağını ve aynı masada oturduğu dostlarının kulağına ulaşamayacağını bile bile haykırıyor Wolfgang. Nazi Almanya'sında bir Alman, savaş karşıtı olabilir mi? Yirmi yaşında kız arkadaşına yazdığı mektuplar arama sonucu ele geçince, düşünceleri tehlikeli bulunarak ölüme mahkûm ediliyor. Yirmi yaşında! Zindanlarda türlü işkencelere maruz kalarak ölümü bekliyor. Gücü elinde bulunduran iktidar, altı hafta sonra suçu çok büyük olan yazarın hayatını lütfedip bağışlıyor. Ama bırakmıyor dışarı. Altı ay daha hapsediyor. Sonra çıkartıyorlar fakat bir şartla; savaşacaksın! Hem de en ön safta. Rus cephesine gönderiliyor. Savaşın kanlı ve kirli yüzünü daha derinden görüyor. Bir daha iyileşmeyecek biçimde elinden yaralanıyor. Salgın hastalıklara yakalanıyor aynı zamanda. Geri hizmete düşünce, cephede askeri tiyatroya giriyor. Tam her şey yoluna giriyor derken, koğuşta anlattığı politik bir fıkra onun yeniden içeri girmesine neden oluyor. Mahkemelerde sürünüyor. Affedilmez yeni günahının cezasını çekmek üzere Nürnberg'e gönderiliyor. Cezaevinde hastalık ilerliyor, hücrede ölümü bekliyor. Her gün şehrin tepesine bombalar yağıyor, herkes kaçıyor, sığınaklara sığınıyor, ama o; hücrede terkedilmiş Wolfgang bekliyor, seyrediyor, duyuyor sesleri, biriktiriyor. Ülkesi tamamen bir yıkıntıya dönüştüğünde çıkıyor dışarı, ama kendisi de bir yıkıntıdan ibarettir artık. Yazmak için topu topu iki yılı kalmıştır elinde. Yazıyor, yazıyor... Çığlıklar atarak... Sancılar içinde... Hastane günleri başlıyor. Almanya'dan kaçıyor. İsviçre'de tanımadığı insanlar arasında 1947'de, yirmi altı yaşında ölüyor. O ölüyor ama yıkım edebiyatı doğuyor onunla birlikte. Hayat hikayesi kısaca böyle Wolfgang Brochert'in. Acı çeken bir ruhun bu kadar sarsıcı bir biçimde açığa çıkması kaçınılmazdı sanırım. Öykülerin gerçekçiliği ve etkili vuruşları karşısında sersemlememek imkansızdı. Savaşmış, yaralanmış, sakatlanmış ve geri döndüğünde sloganlarla büyümeye devam eden halkın arasına yeniden karışmış biri olarak diyebilirim ki genç Wolfgang, seni çok iyi anlıyorum. Seni düşünüyorlar, ama pastalarını da yemeye devam ediyorlardı. Neden bu fotoğrafı çekip ekledim yazıya? Sarı çiçekler papatyagillerden Karahindiba'lar! Şimdi çayır çimen her yerdeler. Kitabın açılış öyküsü. Hapishane avlusunda yeşermiş bir umudun simgesi. Artık gözüme çok daha farklı görünüyor Karahindiba. Aslında bir inceleme yazmayı düşünmüyordum (Keza pek incelemeye de benzemiş değil, farkındayım) ama sayın @seyyah73'e bu müthiş eserle tanışmamı sağladığı için en azından bir teşekkür etmeyi kendime görev bildim. Teşekkürler @seyyah73, herkesin okuması dileğiyle.
15 beğen · 12 yorum
Red Red (@khaos)
https://www.resimag.com/ KARAHİNDİBA
03.04.18 beğen 1 cevap

Ama Fareler Uyurlar Geceleyin - S41

S-41 kitabın 41. sayfasının ilk paragrafıdır. S41 Ekle
Ruhubulut

Ruhubulut

@ruhubulut

Nereye gitsem kendimle karşılaşıyordum.
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
17 beğen · 0 yorum
Ruh Hassası

Ruh Hassası

@ruhhassasi

Yitik, karga yüzlü, aşırı üzüntüden gri siyah, bağırmaktan kısık sesli, tünüyorlar. Tünüyorlar, tüm terk edilmişlikler; cansız, yerlerinden oynamış, karmakarışık tüyler gibi sarkıyor üzerlerinden. Sevdiklerince terk edilmişlikler, talihlerince terk edilmişlikler.
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba 9 verdi, inceleme eklemedi.
17 beğen · 9 yorum
Ruh Hassası (@ruhhassasi)
Kargalar da belki; ama en çok da insanlar.
14.04.19 beğen cevap
tutimucizeguyem (@elas)
Ben de okumuştum bu kitabı amma siz böyle pasajlayınca hiç okumamış gibi tedirgin oldum:)Hiç birşey hatırlamıyorum kitaptan bir tuhaflık var bende veya çok etkilememiş mi acep;nasıl anlamlandırsam bilemedim:)
14.04.19 beğen 1 cevap
Rabia Bilen (@rabiaa)
Fare deyince Winston Smith' e yapılan fare işkencesi aklıma geliyor.
14.04.19 beğen 1 cevap
Ruhubulut

Ruhubulut

@ruhubulut

İki adam aylardan beri çukurdaydı.
Çok baş dağıtmışlardı.
Ve hep de hiç tanımadıkları insanların başı.
Onlara kötülük yapmamış insanların ve dillerini bile bilmedikleri insanların.
Ama biri bulmuştu işte dakikada altmıştan çok atış yapan tüfeği.
Ve biri de ateş etmelerini buyurmuştu.
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
15 beğen · 2 yorum
Red Red (@khaos)
Keyifli okumalar, çok iyi seçim.
13.09.18 beğen 2 cevap
Ruh Hassası

Ruh Hassası

@ruhhassasi

... çünkü bizler bağlanmalardan uzak yaşar, dur durak bilmez, veda bilmeyiz. Bizler vedaya sırt çevirmiş bir kuşağız, kalbinden yükselecek bir çığlık korkusuyla usulcacık, hırsızlar gibi çekip yoluna giden bir kuşak. Dönüş diye bir şey bilmeyen bir kuşağız, ortada dönebileceğimiz hiçbir şey yoktur çünkü ve kalbimizi güvenle eline teslim edebileceğimiz hiç kimse yoktur.
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba 9 verdi, inceleme eklemedi.
15 beğen · 6 yorum
Ruh Hassası (@ruhhassasi)
Çünkü bizler, cancağızlarım, çığlıklardan öylesine korkarız ki vedalara dahi veda edenleriz. Kalpsiz sanılmamız bundandır.
15.04.19 beğen 5 cevap
Red Red (@khaos)
Wolfgang'ı görünce bir başka mutlu oluyorum, harika bir eserdi doğrusu. Okuyalı bir yıl olmuş neredeyse.. Kitapla tanıştıran @seyyah73'ü anmasak olmaz şimdi :)
15.04.19 beğen 1 cevap
Cemile

Cemile

@guher

Derken hücreye katlanamaz oluyor; yumuyor gözlerini ve hayretle diyor ki: Ama toprak kokuyorsun sen! Güneş, deniz ve bal kokuyorsun, yaşam dolu sevgili çiçeğim! ... Çiçeği bir sevgili gibi dikkatle teneke kupasına götürüyor, bitkin düşmüş yaratığı kupanın içine koyup oturuyor. Kendini o kadar ferahlamış ve mutlu hissediyor ki, bütün yükleri sıyırıp atıyor üzerinden, mahkumiyetini, yalnızlığını, sevgiye susamışlığını, 22 yaşının çaresizliğini, yaşadığı zamanı ve geleceği, dünyayı sıyırıp atıyor.

Esmer tenli bir Babil'li olup çıkıyor, denizden, şimşekten ve ağaçtan korkan ve bunlara tapan ilkel bir kavmin ilke bir çocuğuna dönüşüyor. Hindistancevizine, morina balığına ve sinekkuşuna tapan, bunlara şaşkın şaşkın bakan, bunları yiyen, bunlara akıl erdiremeyen biri oluyor adeta. Öylesine özgürleşiyor ki, görülememiş ölçüde iyilik dolu, fısıldıyor çiçeğe; senin gibi olmak...

Mutlu elleriyle bütün gece tenekeden kupasına sarılıp bırakmıyor ve uykusunda üzerine nasıl toprak yığdıklarını duyumsuyor. Esmer, canım toprağa alıştığını, derken çiçeğe dönüştüğünü ve bedeninden çiçekler fışkırdığını algılıyor. Gelincikler, hasekiküpeleri ve karahindibalar-minicik ve gösterişsiz güneşler...
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğen · 0 yorum
Red Red

Red Red

@khaos

“Sen makine başındaki, sen atölyedeki ! Sana yarın su boruları ve tencere üretmeyi bırakıp çelik miğferler ve makineli tüfekler üretmeni emrederlerse, yapacağın tek şey var: HAYIR demek !

Sen laboratuvardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse yapacağm tek şey var: HAYIR demek!

Sen mihraptaki rahip ! Sana yarın cinayetleri takdis etmeni ve savaşı kutsamanı emrederlerse, yapacağın tek şey var: HAYIR demek!

Sen Normandiya’daki, sen Ukrayna’daki, sen Frisko’daki, sen Londra’daki, sen Hoangho’daki ve sen Mississippi’deki, sen Napo­li’deki, sen Hamburg’daki, sen Kahire’deki, sen Oslo’daki anne, siz yeryüzünün dört bir yanındaki, siz bütün dünyadaki anneler, sizlere yarın askerî hastanelerde hemşirelik yapacak kızlar ve yeni savaş­lar için askerler doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız tek şey var: HAYIR demek !

Hayır demezseniz sizler, hayır demezseniz siz anneler... ... o zaman insan kendi kendisini yok edecek ve yeryüzünün çeh­resini çöle çevirecektir. ... o zaman hayatta son kalan insan delik deşik bağırsaklar ve mahvolmuş akciğerlerle zehir saçan kızıl bir güneş ve titrek yıldız­lar altında serseri serseri dolaşacaktır; başı sonu görülmeyen toplu mezarlar ve beton yığını devcileyin ıssız kentlerin soğuk putları ara­sında, hayatta kalmış son insan, bir deri bir kemik, deli divane, kü­fürler savuracak, sızlanıp yakınacak ve onun korkunç sızlanışı, NİÇİN bozkırda işitilmeyecek, yıkıntılar içinden esip gidecek, kilisele­rin molozları içinde kaybolacak, o yüksek sığınaklara çarpacak, göllenmiş kanlar içine düşecek, duyulmadan, bir cevap bulamadan, hayatta kalmış son insan hayvanın bu en son hayvansı çığlığı... bü­tün bunlar gerçekleşecek, yarın, yarın, belki daha bu gece, belki bu gece, eğer, eğer sizler HAYIR demezseniz !”

Wolfgang Borchert
EK 1
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
9 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Red Red

Red Red

@khaos

Söyle, Evelyn söyle !
Ve bankın üzerinde oturmuş Evelyn, hummalı bir sesle hasta bir şarkıyı mırıldanıyor, bir üşüme alıyor beni. Gel sevgili mayıs ve parıldat yeniden gözleri, diye şarkı söylüyor Evelyn ve dizle­riyle elimi tutuyor. Söyle Evelyn söyle, şarkılarınla bira şişesince yeşil otlar altına yatır beni, kum ve balçık ve toprak olduğum ot­ların altına. Söyle Evelyn, söyle ve şarkılarınla yıkıntı denizleri­nin ve savaş alanlarının ve toplu mezarların üzerinden senin o tatlı, sıcak, genç kızsı ve mahrem, aysı sarhoşluğuna götür beni. Söyle, Evelyn, söyle, binlerce bölük, geceler içinden yürüyüşe koyuldu mu, söyle, binlerce top, tarlaları sürdü ve kanla gübrele­ di mi. Söyle, Evelyn, duvarlar saatlerini ve resimlerini yitirdiler mi, şarkılarınla o içki yeşili sarhoşluklar içerisine ve senin o dün­ yanın tatlı yok oluşu içerisine koy beni. Söyle, Evelyn, söyle, şar­kılarınla o genç kız yaşamının içerisine al beni, o mahrem gece­lerdeki genç kız duygularının koynuna al, ve öylesine tatlıdır ki bu duygular, ısınır içim yeniden, yaşamaktan ısınır sıcacık olur. Gel sevgili mayıs ve yeşillendir yeniden otları söyle bira şişesi yeşilliğince, söyle Evelyn yeşilliğince. Söyle, Evelyn, söyle!

Şiir gibi öyküler...
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
8 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Red Red

Red Red

@khaos

Korku
Okkanın altındayız zaten, demişti kapıda, hepimiz zaten altın­dayız okkanın, içkimiz, caz müziğimiz, çelik miğferlerimiz ve sev­gililerimiz var, evlerimiz, Çin Şeddimiz ve lambalarımız var; bütün bunların hepsi var. Ama korkudan. Korkuya karşı. Ama hep altın­dayız okkanın. Korkudan resim çektirir, korkudan çocuk yaparız ve korkudan kucak kucağayız kızlarla, hep kucak kucağa; korku­dan gaza batırırız fitili ve korkudan yakarız. Ama okkanın altında­yız yine. Bütün bunları korkudan yaparız ve korkuya karşı. Ve çe­lik miğferlerimiz, onlar da yalnız korkudan. Ama hiçbiri para et­mez bunların, ipek bir gecelik ya da bir bülbül feryadı karşısında tam kendimizi unutmuşken korku birden yakamıza yapışır. Bir­den öksürdüğü duyulur bir yerlerde. Ve korku da yakamıza sarılmaya görsün, para etmez çelik miğferler. Ne evler ne sevgililer ne içkiler para eder ne de çelik miğferler.
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
12 beğeni · 12 yorum beğen ikon
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Sanırım kitap bayağı sardı sizi ??
30.03.18 beğen 1 cevap
Red Red

Red Red

@khaos

İnsanlar
“Ve bizler bu kentteyiz, bu kentte, yal­nızlık ormanlarının bu en yalnızının göbeğinde, bu insanı altında ezip suyunu çıkaran taştan dağın en altında, hiçbir sesin bize seslenemediği, hiçbir kulağın bizi işitmediği, hiçbir gözün bizi gör­ mediği bu kentte, yüz olmaktan çıkmış yüzlerin önümüzden ge­ çip gittiği bu kentte, isimsiz, sayısız, rasgele. Paylaşmalardan uzak, kalpsiz. Dur durak bilmeden, bir başlangıçtan, sığınacak bir limandan yoksun. Yosunlardan farksız. Zaman ırmağında yo­sunlar. Yosunlar. Derinlerden yeşil, gri, sarı, kirli beyaz çıkıp ge­ len, sonra geride iz bırakmadan dünyanın sularına dalıp kaybolan yosunlar, yüzler, insanlar. Ve bu kentte bizler, yersiz yurtsuz, ağaçsız, kuşsuz, balıksız: yalnız, yitik, defteri dürülmüş. Duvarlardan, harçtan, toz toprak­tan ve çimentodan bir denizin eline bırakılmış, ocağına düşmüş. Merdivenlere, duvar halılarına, kulelere ve kapılara peşkeş çekil­miş. Ve bu kentte bizler, onmayan uğursuz sevgimizle bütün bun­lara satılmış. Kent denilen yalnızlık ormanında yitik, duvarlar­dan, binaların cephelerinden, demirden, betondan ve fenerlerden oluşan ormanda. Yolunu şaşırıp dünyaya düşmüş, yersiz yurtsuz, evsiz barksız. Sokakları dolduran, soruları yanıtsız bırakan yalnız geceye bağışlanmış. Milyon sesli haykırışı ile milyon yüzlü güne teslim edilmiş, savunmasız, yumuşak kalbimizle teslim edilmiş, o düşüncesiz cesaretimiz ve küçük kavramlarımızla teslim edilmiş. Nabız atışlarımızla, burunlarımız, gözlerimiz ve kulaklarımızla kaldırımlara, taşlara, katran ve lağımlara, dubalar ve kanallara zincirlenmiş. Kaçış için bir hedeften yoksun. Çatıların altında ezilmiş, bodrumların, tavanların, odaların ocağına düşmüş."

Yazarla tanışmama vesile olan @seyyah73'e teşekkür ederim ?
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
12 beğeni · 1 yorum beğen ikon
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Çok mutlu oldum en az benim kadar keyif almana
29.03.18 beğen 1 cevap
Ömer Aydemir.

Ömer Aydemir.

@seyyah73

Guguk kuşu yalnızlığı.
Yazar olmak zor iş okumak gerekiyor bilmek ve duyarlı olmak. Guguk kuşu annesizliği çok iyi bir gönderme idi. Bu müzik de çalıyordu alttan...

“Gerçi bizler uykularımızı duvarların çatlamış evlerin çatırtıları arasında uyurduk (Ah ozanlar, can çekişen evlerin iniltilerini dile getirecek tek sözcük olsun bulunmaz sizde), uyuduk uykularımızı top mermilerinin gümbürtülerinde (Hangi basımevinde bu metalsi çığlıkları dile getirecek bir harf bulunur?) ve uyuduk mahpusların ve ırzlarına geçilen kızların iniltilerinde (Kim bunları şiire döker, kim bunlar için vezin bulabilir), ama işte mayıs gecelerinde burada, bu ilkbahar dünyasında yabancı kalbimizin dilsiz acılarıyla yaylaklarımızdan fırladık, çünkü bir tek guguk yalnızlığını ve annesizliğini dile getirebilir. Ve bize yapacak o yiğitçe, o serüvensi iş kalır sadece: Yalnızlık içinde bir susuş. Çünkü bu dünyanın devcileyin kükreyişilerini ve o cehennem sessizliğini dile getirmek için en ucuzundan sözcükler bile bulamayız. Bütün elimizden gelen şey, toplamak, toplumları bir araya getirmek bir bir sayıp sayıları not etmektir.”
Wolfgang Borchert.
ataç ikon Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
13 beğeni · 3 yorum beğen ikon
tabula rasa (@tabularasa)
"... yolda yalnız gider­ken ve kararmaya durdu mu ortalık, sana doğru çığrışırlar, ama derken guguk da bir yandan çullanır üzerine. Şimendi­fer düdükleri, vapur böğürtüleri, kedi miyavlamaları, klarnet ciyaklamaları ve kadın hıçkırıkları - ama gugukun ötüşü bir yürek gibidir mayıs gecesinde, atan canlı bir yürek gibi, ve ge­cede guguk çığlıkları ansızın çullandı mı üzerine, çullandı mı mayıslı gecede, ne vapurlar, ne lokomotifler, ne kedi, ne de kadın sesleri imdadına koşamaz artık. Guguk aklını başından alır. Kaçmaya kalktın mı güler eğlenir seninle. Nereye? Gü­ler guguk, bu mayıs ayında nereye? Ve kalakalırsın, gugukla çılgına çevrilmiş, tüm dünya isteklerinle kalakalırsın, yalnız ve nereye'siz, işte öylesine yalnız ve sonra nefret edersin ma­yıstan, özlem yüklü sevginden, yaşam yorgunluğundan ötürü nefret edersin, tüm yalnızlığınla ondan nefret edersin, nefret edersin bu mayıs ayındaki guguktan, bu ... . .. Ve sonra koşarız guguklu yazgılarımızla, ah bu guguk­lu alınyazılarımızı, bu bizler için önceden belirlenmiş felaketi üzerimizden atamayız, koşarız çiyli geceler içinden. Haykır guguk, haykır yalnızığını mayıs baharının koynuna, haykır guguk, kardeşçil kuş, kovulmuş, kapı dışarı edilmiş. Biliyo­rum, bütün bağırıp çağırmaların seni mayıslı gecelerin eline teslim eden, seni bir el olarak ellerin arasına salan annen için, haykır guguk, haykır yüreğini yıldızlara doğru, haykır ey kardeş, yabancı, annesiz, haykır ... Haykır Yalnızlık Kuşu, utandır ozanları, sendeki o yaman sözcükler onlarda yoktur, onların dile getirdiği yalnızlık bir gevezeliktir sadece, ve onla­rın yapacağı en hayırlı iş susmaktır ancak. ... çünkü kavuşmayı istediğimiz en son şeyi, o en son şeyi vermez bize sözcükler."
20.11.17 beğen 3 cevap