up
ara

Kırgın Çocuklar Mevsimi

Kırgın Çocuklar Mevsimi Konusu ve Özeti

Kırgın Çocuklar Mevsimi
Kırgın Çocuklar Mevsimi kitabını okuduysanız inceleme eklemeyi unutmayın. Neokur kitap hakkındaki düşüncelerinizi ve yorumlarınızı merak ediyor.
Yazar:
Yayınevi: İthaki Yayınları
ISBN: 9786053757917
Sayfa: 214 sayfa Basım Tarihi: 2018
19 Aralık 2000 tarihinde "Hayata Dönüş Operasyonu" adıyla yapılan cezaevleri katliamı konu edilmiştir.
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Değerli dost @nenupharın hediye etmiş olduğu Kırgın Çocuklar eserini bir kaç gün önce bitirmiştim. Aslında kitap hakkında bir şeyler yazmayacaktım, bugün fark ettim ki 19 Aralık...

Doğru vaktinde söylendiği zaman gerçek anlamını bulur. Oysa tarihimiz, büyük acılar yaşandığı zaman susan, acıları yaşatanların tarafında duran ya da sessizliğe gömülen aydınlar, gazeteciler yazarlar ve yığınlarla doludur. Aynı tarih bedel ödemeyi göze alarak korkmadan cesurca olayların üstüne gidebilen insanları da yaratmıştır. Bu tarihlerden biri de 19 Aralık 2000 'dir.
'' Hayata Dönüş Operasyonları. ''
Nasıl yazılır, nasıl anlatılır bilemedim. Bazı acılar vardır ki ne anlatabilecek cesareti bulabilirsiniz, ne de anlatmadan yapabilirsiniz. Aslında anlatmanın da çok bir faydası olacağını sanmıyorum. Yine de bir kaç kelam edelim henüz sol memenin altındaki cevahiri tamamıyla karartmamış canlılar, sadece canlı değil insan olduklarını da hatırlayabilirler belki.

F tiplerini ve tecritin insanlık dışı uygulamalarını protesto etmek için tutuklular 20 Ekim 2000 tarihinde cezaevlerinde ölüm orucuna yatarak ruhlarını açlıkla doyurup bedenini zulme karşı direnişe geçirir. İşkenceyle teslim alınamayan irade, yalnızlaştırma politikalarıyla teslim alınmaya çalışılır. Egemenler kendilerine karşı tehdit gördüğü şeyler karşısında daha ne kadar fazla acımasız olabilirler sorusunun cevabıdır Tecrit. Hapishane içinde hapishane yaratmak. Bir insana verilebilecek en büyük ceza o insanı özgürlüğünden mahrum etmektir. Hemen yanı başınızda kocaman bir koğuşta onlarca kişiyle kalabilme imkanı varken, iradenizi teslim alabilmek işkencelerin işe yaramadığını gören egemenler tek kişilik bir hücreye tıkar tutukluyu. Bir kaç metrekarelik alan içerisinde, karanlıkta, gökyüzüne, kitaba, yeşile kısacası insanı insan yapan bütün değerlere hasret keyfi bir şekilde günlerce kalabilirsiniz. Gardiyanların bile sesini duyamazsınız, yemeğinizi küçücük bir delikten içeri fırlatırlar. En çok da kitap ve gökyüzünü özlersin. Her taraf karanlık, ne kadar zaman geçerse geçsin geceyle gündüzü ayırt edemezsin, hiç gündüz yok hep gece. Kitaplara düşman olanlar tutukluya kitap bile vermezler. Okumuş olduğun kitapları düşünürsün, gözlerini kapatıp gökyüzünü hayal edip aklında kalan satırları tekrar ederek kitap okumaya çalışırsın. Aklından okumak demişti bir gün tecriti yaşamış olan bir tutuklu. O anlatmıştı bana. Belki insafa gelip bir tane kitap fırlatırlar içeriye. Okumaya kıyamazsın, bitmesin istersin, günde bir iki sayfadan fazla okumamak için kendinle mücadele edersin. Suskunlaşırsın, gözlerin dolar, hıçkıra hıçkıra içinde bulunduğun hiçliğe ağlamak istersin, yapamazsın. Göz kapakların müsaade etmez, ağız dolusu küfür etmek istersin içindeki volkanı patlatacak küfürleri bulamazsın. Oturursun bir köşeye, çekersin dizlerini çenene, sarılırsın diz kapaklarına, düşünürsün, düşünürsün, düşünürsün şakakların zonklar, yüreğin daralır, nefesin kesilir, bütün bedenin zangır zangır titrer, bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarsın. Direncin kırılıp, iraden teslim alınmaya başlandığı yerde Nazım hikmet yardımına koşar;
'' İşte böyle Laz İsmail,
mesele esir düşmekte değil,
teslim olmamakta bütün mesele! '' der. Bir anda irkilir o sese kulak verirsin bütün direncin tek bir mısrayla geri gelir. Yaraların anında sarılır, teslim alınmaya ramak kalmış iraden canlanır, kim olduğunu, niçin burada olduğunu hatırlarsın. '' Rüyada değilsin, düzeni değiştirmek istediğin için seni bu hale getirdiler. Yerinden kalk ve kaldığın yerden tekrar başla. Neyi gerçekleştirmek istiyordun? Hatırlamaya çalış! '' Ve hatırlarsın. Sonra başlarsın Türkçe, Kürtçe, türküler - marşlar söylemeye, boğazın parçalanana, şakakları zonklayana kadar. Islık çalarsın mesela tam o anda Musa Anter gelir aklına. Hani ıslık çalarken, '' kes lan sesini Kürtçe ıslık çalmak yasak '' diyenlerin zavallılığına gülersin. Ağız dolusu gülersin, gökyüzü kadar gülersin, ormanlar kadar gülersin, denizler kadar gülersin. Gökkuşağına düşman olduklarını bildiğin için rengarenk gülersin. Delirirler, çıldırırlar, seni teslim alamayışlarının vermiş olduğu eziklikle daha bir saldırganlaşırlar. Acırsın, en çok da onlara acırsın...

İşte böyle, tecriti, F tiplerini, işkenceyi protesto etmek için ölüm orucuna yatan tutuklulara devletin şefkatli elleri uzanır. Türkiye'de bulunan 20 farklı cezaevinde ölüm orucuna yatan tutukluları hayata döndürüp yaşatmak için '' Hayata dönüş operasyonu'' yapılır. Asıl amaç direnişi kırmaktır. 30 kadar tutuklu hayata döndürülmek istenilirken öldürülür, 250 den fazla tutuklu ağır yaralanır, bir çoğu kurşunlanmış, çoğunun yüzünde ağır yanıklar vardır. Kimyasal kullanıldığına dair iddialar halen daha güncelliği korur. Çoğu tutuklu hakkında kamu malına zarar vermekten davalar açılır. Katliamın sorumluları ise ödüllendirir. Yıllar sonra asıl sorumlular hakkında en küçük bir dava açılmaz. '' 39 jandarma eri ve operasyona katılan Ankara Jandarma Özel Harekat’tan rütbeli askerler dahil 196 sanık hakkında dava açılır.

Aysel sağır gerçeklerden esinlenerek yazmış olduğu kırgın çocuklar kitabı operasyonlar sonrasında tutukluların yaşamış olduğu suskunluğa tutulan bir aynadır. Toplumsal hafızanın kör kuyularının, en derinlerden çıkarılmış bir ışıktır. Eser Gazeteci Suna ve tutuklu Ali üzerinden şekilleniyor. Bir yaraya dokunmak zorundaydım diyor Aysel Sağır dokundu ve kanattı. Bilemiyorum belki de tedavi etti. Belgesellerini izlerken, kitaplarını okurken nefesim kesilir, anlamsız bir daralma hissederim. Yutkunamam. '' Acının dili ya kulak patlatır ya sessizliğe gömer. '' çoğu sessizliğe gömülmüştür. Ölüm oruçlarında aklını yitirenler, yaralananlar, kolu kopanlar... Ne kadar kaçarsanız kaçın gerçek er ya da geç yakanıza yapışacaktır. İşte o zaman yüzleşmek zorunda kalacaksınız ve altında ezileceksiniz. Şiddet için programlanmış bir robot gibi bu vahşeti yaşatan insanlardan biriyle karşı karşıya gelip şu soruları sormak isterdim; Zindandaki insanları öldürmek, kurşunlamak, işkence etmek , yakmak nasıl bir şey? Üstünden yıllar geçmesine rağmen ne hissediyorsunuz? Akşam evinize gittiğinizde çocuklarınıza sevginizi nasıl aktarıyorsunuz? Çocuklarınızın saçlarını okşayabiliyor musunuz? Eşinizle sevişirken yaktığınız katlettiğiniz insanların cesetleri gözünüzün önüne gelmiyor mu? Mesela bir çiçeğe, gökyüzüne, ormanlara, denize bakabiliyor musunuz? Vicdanınızı rahatlatacak cevaplarınız mı var yoksa?

Konuyla ilgili özellikle bir başka kitap önermek istiyorum. Ahmet İbili - Canım Feda. https://www.neokur.com/kitap/171911/canim-feda Ahmet İbili 19 Aralık operasyonlarında Ümraniye cezaevindedir. Operasyonu kırmak, tecriti kaldırtmak, işkenceyi sonlandırtmak ve olası bir katliamı önlemek için birlikte kaldıkları arkadaşlarıyla bir karar alırlar. Herkes birinin ismini söyleyecektir ve ismi ilk söylenen kişi kendini yakarak feda eylemi gerçekleştirecektir. Ama maalesef kimse diğer yoldaşının ismini haykırmaz. Herkes kendi ismini haykırır. Sonra bir karar alınır ve Ahmet İbili '' " Herkes kendi adını yazıp bana versin, kura çekeceğim " der. Herkes kendi ismini yazar Ahmet Kurayı çeker ve belki de hayatının ilk hilesini yapar, avucunda sakladığı kağıtta kendi ismi yazıyordur ve kendi adını çeker. Yakar ateşi kendini feda eder.
1 yorum
lila (@nenuphar)
Yaşanan acıların karşısında susmamış Aysel Sağır zamanın kuyusuna atılmış yaralarımızdan Hayata Dönüş’ün(!) çığlıklarını bize ulaştırmış. Bu çığlıkları duymak ve nedenini anlamak da zor değil eğer yüreğin kararmamışsa. Anlatmanın faydasız olacağını düşünme dostum “Gerçeği ve haklı şeyleri geçerlilik kazanıncaya kadar tekrar etmek, gereksiz bir şey sayılmaz.” diye yazmış Zweig buna inanıyorum ben. Tecriti o insanı hiçleştiren durumu anlattığın bölümü değil yaşamak okumanın bile verdiği çaresizlik, karamsarlık insanı boğuyor. Kalemine, yüreğine sağlık gerçekçi, sorgulatan bir inceleme.
19.12.18 beğen 2 cevap

Kırgın Çocuklar Mevsimi - S41

Bakma bana, bana bakarak beni bana gösterip durma. Biliyorum kötü bakmıyorsun. Bakışın yargılayan bir efendi, adaletsiz bir tanrı değil. Gözler imparatorluğuyla sarılan etrafımda - şimdilik sen hariç - bana kimin nasıl baktığını ayırt edemiyorum. Gözaltındalığım bitmiyor. Senin bakışına hem muhtaç hem maruz kalmak perişan ediyor beni.
Mehmet tarafından eklenmiştir.
Mehmet

Mehmet

@yoldas

'' Rüyada değilsin, düzeni değiştirmek istediğin için seni bu hale getirdiler. Yerinden kalk ve kaldığın yerden tekrar başla. Neyi gerçekleştirmek istiyordun? Hatırlamaya çalış! Kitap yazacaktın sen unuttun mu? Hayatını yazacaktın... ''

İthaki Yayınları - Sayfa - 101
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Bakma bana, bana bakarak beni bana gösterip durma. Biliyorum kötü bakmıyorsun. Bakışın yargılayan bir efendi, adaletsiz bir tanrı değil. Gözler imparatorluğuyla sarılan etrafımda - şimdilik sen hariç - bana kimin nasıl baktığını ayırt edemiyorum. Gözaltındalığım bitmiyor. Senin bakışına hem muhtaç hem maruz kalmak perişan ediyor beni.

İthaki Yayınları - Sayfa - 41
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

karanlık ne kadar zaman geçerse geçsin hiç bitmiyor. Hep gece, hiç gündüz olmuyor.

İthaki Yayınları - Sayfa - 63
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Bir insanın nerede tutsak olduğu, bunun ne kadar sürdüğünün hiçbir öneminin olmadığı, esaretin bitişinden sonra gelen anlarda yaşananların herkes için aynı olduğu kesindi.

İthaki Yayınları - Sayfa - 76
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Bir fikri savunmak... niye suç olsun ki! O zaman niye? Nurten'in kafası iyice karışmış ve öfkelenmişti. '' Yasadışı olmak ne demek? '' Çocuklar da mı..? '' Önceden öldürülenlerin arasında çocukların da olması, bir de anne babalarının gözlerinin önünde...

İthaki Yayınları - Sayfa - 88
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Oysaki hayat devam ediyordu. Caddelerde seyreden lüks otomobiller, televizyon dizilerindeki şaşalı hayatlar, '' manken gibi '' kadınlar, '' yakışıklı erkekler '', bir giydiğini bir daha giymeyenler, evlerinin eşyalarını senede bir değişenler, hızla yıkılarak yerine apartman dikilen kıyıda köşede kalmış bahçeli evler, rezidanslar, kaniş köpeklerini gezintiye çıkaranlar, birbirini takip eden geniş caddeler, üst geçitler, '' kanka '' lardan oluşan liseli gruplar, '' çıkıyorduk ama bitti'' li ilişkiler, bir gecelik aşklar, pür neşenin esir aldığı karnavalımsı kalabalıklar, '' uçuyorum '' lu yolculuklar, dijital fotoğraf makineleri, büyük ekran televizyonlar, cep telefonları, frapan gündüz kıyafetleri, başları kat kat örtülerle sarılmış, pardösüleri yerleri süpüren genç - yaşlı kadınlar, tespihli otomobil sürücüleri, dönerciler, lüks restoranlar, barlar, kafeler, erkeklerin işgal ettiği mahalle kahveleri...

Yaşananların hiçbiri neşeli, refahtan neredeyse çıldıracak kent insanlarının huzurunu bozmadı. Gece ekranlarda, gazete sayfalarında dile gelen musibetler başka dünyaya aitti. Bütün bunlar, olsa olsa fantastik, önemli ölçüde korku filmlerinden çalınmış olabilirdi.

İthaki Yayınları - Sayfa - 103 - 104

Neden bahsediyor acaba. Dünümüz, bugünümüz öylesine büyük karanlıklar, katliamlarla dolu ki istediğinize yakıştırabilirsiniz. Ama bu kitap, ama bu cümleler '' Hayata dönüş operasyon '' larını anlatıyor. Şişt size diyorum daha önce duydunuz mu? Hayata dönüş operasyonu! Hayata döndürmek, yaşatmak, bedenini açlığa siper edenleri devletin şevkatli kollarına teslim etmek, yaşatmak...Yeni doğan bir çocuğu büyütmek, toprağa ekilmiş tomurcuğun filizlenmesi, henüz yazılmaya başlanan bir kitabın ilk cümlesi, solunum arresti geçiren bir hastaya kalp masajı yapmak, ilk kez bir kadının kollarında aşkla titremek, ya da bir erkeğin, aşkı yaşatmak, ana rahminden çıkan bir bebeğin poposuna yediği iki tokattan sonra ağlayarak yaşıyorum demesi, göçük altından çıkarılan madenci, semah dönerken yanan bir alevi çocuğuna uzatılan bir bardak su, polis copu altında özgürlük diye haykıran bir devrim neferi, küçükken el salladıkları uçakların bombalayarak parçaladığı Roboskili çocuklara uzatılan el, yaşamak diyor ustalar '' bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine''
Ama yaşatmadılar. F tiplerini, tecriti protesto etmek için açlık grevine başlayan mahkumları yaşatmak ve hayata tutturmak için devlet baba tankıyla, topuyla '' hayata dönüş operasyonu'' yapar. Niyetleri bedenini açlıkla siper eden tutukluları hayata döndürmek, dört duvar arasında hücrelerde savunmasız ve tutuklu, ve ölüm, ve katliam... 19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevinde ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı altında bir katliam yapılır. 30 dan fazla tutuklu hayatını kaybederken, 250 den fazla tutuklu ağır yaralanır. Memleket alıntıda anlatıldığı gibi en üst düzeyde yaşamın akışına en eğlenceli yerden kapılıp gitmeye devam ederken, cezaevlerinde diri diri tutuklular yakılıyor, kurşunlanıyordu.

Şimdi bizim çok değerli okur arkadaşlarımız acaba hangi parti döneminde yapılmıştır bu katliam diye araştırma yaparlar, eğer kendi siyasi tercihlerinin karşısında olan bir dönemde yapılmışsa verir veriştirirler, ama yok kendi siyasi tercihleri zamanında yapılmışsa meşrulaştırmak için kendilerini parçalarlar. Sonra çıkarlar burada yatan tutuklular kimdir diye araştırırlar. Bakarlar ki bunların tamamı siyasi, hatta günümüzde devletin terör listesine aldığı örgütlerden olanlarda varmış, hatta bunlardan biri Veli Saçılık, hani şu yüksel'de işimi geri istiyorum eylemi yapar ya, tek kolu yoktur. Yılmaz Özdil yazmıştı Veli'yi şaşırmıştım yahu Yılmaz Özdil bu tip konulara el atarmıydı, ama helal olsun iyi yazmış bayağı duygulu falan meşrulaştırmamış. Paylaşayım bir de siz okuyun.

'' Gariban bir ailenin çocuğuydu Veli.
Gecekonduda büyüdü.
Hem okumak hem çalışmak zorunda olduğu için meslek lisesinden sonra devam edemedi.
Ankara'da sanayi sitesinde çalışıyordu. Öbür atölyelerdeki işçileri sendika üyesi olmaya teşvik ediyordu. Bu büyük suç (!) nedeniyle “yasadışı örgüte yardım” iddiasıyla tutuklandı.
Üç ay hapis yatırıldı, bırakıldı.
Bırakıldı ama, Dünya Kadınlar Günü'nde yasadışı bildiri dağıtıyor diye gene tutuklandı. “Yasadışı” denilen bildiride “devlete ve erkeğe köle olmayın” yazıyordu. E bu çok daha büyük suçtu! Öbür davayla birleştirildi, üç yıl dokuz aya mahkum edildi.

Burdur cezaevine tıkıldı.
Tam o sırada, terör örgütü iddiasıyla içerde bulunan ve işkence gören mahkumlar ölüm orucuna yattı, isyan başlattı.
Sayın devletimiz “hayata dönüş” operasyonu başlattı. Sayın ahalimizin kulağına hoş gelsin diye “hayata dönüş” adı verilmişti. Aslında, bildiğin imha operasyonuydu.
Gaz bombalarıyla saldırıldı, yangın çıktı, dumandan göz gözü görmüyordu, dozerler kepçeler duvarları yıkmaya başladı. İşte o yıkılan duvarlardan birinin dibindeydi Veli, nefes almakta güçlük çekiyordu, oracığa yığılmıştı. Duvara devasa bir balta gibi inen kepçe, sağ koluna denk geldi, kopardı attı.
Bayıldı.
Olaylar yatışana kadar o vaziyette kaldı.
Kan kaybına rağmen hayata tutunmayı başardı.
Koparılan kolu kayıptı. O kargaşada bir köpek tarafından kapılmış, götürülmüştü. Molozlar arasında köpeğin ağzında bulundu, ambulansa getirildi. Buz torbası filan yok tabii, market poşetine koydular. Ağrı kesiciyi basıp sedyeye yatırdılar, kopan kolunu yanına iliştirdiler, Burdur devlet hastanesine götürdüler, mikrocerrahi yoktu, tekrar ambulansa yüklediler, Isparta devlet hastanesine götürdüler, gene mikrocerrahi yoktu, oradan oraya götüreceklerine Antalya Akdeniz Üniversitesi'ne götürselerdi, kolu kurtulacaktı, kol kaybedildi.
Canlı cenazeye dönmüştü, kendinde bile değildi ama… Kaçmasın aman ha diye, sağlam kolunu kelepçeyle yatağa bağladılar, ayaklarına zincir vurdular.
Böylesine ağır ameliyata rağmen sadece bir hafta hastanede kalabildi, bir hafta sonra tekrar Burdur cezaevine yollandı. Ertesi gün durumu ağırlaşınca, lütfedip tekrar hastaneye götürüldü, sadece 28 gün sonra “artık iyileşti, turp gibi” denilerek, tekrar cezaevine yollandı.
Sapasağlam bir insanken, engelli bir insana dönüşmüştü.
Cezaevinin o kötü koğuş koşullarında kişisel ihtiyaçlarını karşılamakta, engelli hayata adapte olmakta müthiş güçlük çekti.
Acılar içinde, bu halde, iki yıl altı ay hapis yatırıldı.
Sonra serbest bırakıldı. Çünkü… Yasadışı örgüte yardım suçlamasıyla yargılanıp mahkum edildiği davaya itiraz etmiş, itirazı nihayet haklı bulunmuş, beraat etmişti.
Yani… Yok yere tutuklanmış, kolu koparılmış, 2.5 yıl hapis yatırılmış, sonra da “pardon” denilmişti.
Bu yaşadığı tarifsiz adaletsizlik üzerine, sayın devletimizi mahkemeye verdi. 100 bin liralık maddi, 50 bin liralık manevi tazminat davası açtı.
Bu arada, dışardan açık öğretimi bitirdi, üniversite diploması aldı, KPSS'ye girdi, çok yüksek puanla kazandı, nüfus idaresinde memur oldu.
Tazminat davası beş yıl sürdü. Duruşma üstüne duruşma, neticede kazandı, 150 bin lira tazminat ödendi.
Ancak, Danıştay bu kararı beğenmedi, bozdu, “sayın devletimiz mağdur oldu” diyerek, yeniden yargılanmasına hükmetti.
Yeniden yargıladılar.
Veli suçlu bulundu iyi mi…
Bilirkişi raporu çerçevesinde, kepçe operatörünün, askerlerin, komutanların, gardiyanların, sağlık çalışanlarının herhangi bir kusuru olmadığına karar verildi. Dolayısıyla, tazminat filan ödenmesine gerek yoktu. Bi hesapladılar kardeşim… Veli'nin sayın devletimize faiziyle birlikte 500 bin lira geri ödemesine hükmedildi!
Yok yere kolunu koparan sayın devletimiz, üste para istiyordu.
İtiraz etti.
“Siz bana kolumu geri verin, ben de size tazminatı geri vereyim” dedi.
Duruşma üstüne duruşma, bilirkişi üstüne bilirkişi, yeniden hesaplama yapıldı, evet yanlış hesaplamışız denildi, faiziyle birlikte 725 bin lira geri ödemesine karar verildi!
Ne yapsın Veli? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu. Sayın devletimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden gelecek kararı beklemedi, icraya verdi, evindeki eşyaları haczetmeye kalktı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi elbette Veli'yi haklı buldu, sayın devletimize “tazminatı geri alamazsın” dedi.
Sayın devletimiz, uluslararası hukuk gereği tazminatı geri almaktan mecburen vazgeçti. Ama, kara kaplı deftere kaydedilen Veli'yi asla unutmadı.
Gel zaman git zaman… Olağanüstü hal kapsamında, fetocuları ayıklıyorum ayağıyla kanun hükmünde kararname çıkarıldı, ömrü boyunca sol örgüt üyesi olmaktan yargılanan Veli, fetocu metocu diye işinden atıldı, memurluktan ihraç edildi.
Üstelik, banka hesabındaki altı bin liraya el konuldu.
Yetmedi, protesto gösterisine katılıyor, işinden atılmasına itiraz ediyor diye, polis tarafından karga tulumba gözaltına alındı, dövüldü, sağlam kolu bükülerek kırılmaya çalışıldı. Hastaneye götürüldü, suratındaki açık seçik darp izlerine rağmen “gayet iyi, gözaltı işleminde herhangi bir sorun yok” raporu verildi.
Sonra?
Tıpkı Veli gibi, fetoculukla falan hiç alakası olmayan binlerce kişiyi, sırf muhalif oldukları için, fırsat bu fırsat, kanun hükmünde kararnameyle işten attılar. Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça bu sahte gerekçenin kurbanlarındandı. Boyunlarını büküp seslerini kesmek yerine, Ankara Kızılay'daki İnsan Hakları Anıtı'nın önüne gittiler, açlık grevine başladılar. Tutuklandılar.
Veli onlara destek vermek için İnsan Hakları Anıtı'nın önüne gitti.
Veli'yi plastik mermilerle vurdular.
Hem de öyle böyle değil, bildiğin taradılar.
Yarım metreden kafasına kafasına sıktılar.
Plastik mermilerin vücudunda yolaçtığı tahribatın fotoğrafını çekti, sosyal medyada yayınladı, korkunçtu. Ölmemesi mucizeydi.
Veli'yi adeta delik deşik ederlerken, 65 yaşındaki annesi Kezban'ı da yerlerde sürüklediler, tekmelediler.
Veli oraya geldiği için, ana yüreği de peşinden gelmişti.
Güya “analar ağlamasın” denilirken, yerlerde sürüklenen ana… Kınalı saçlı başörtülü Kezban anne ne dedi biliyor musunuz?
“17 yıl önce Burdur'da Veli'nin kolunu kopardıklarında beni gene böyle yerlerde sürüklemişlerdi, elbiselerim çıkmıştı, ondan sonra bir daha hiç etek giymedim” dedi!
“Devlet” adı altındaki zihniyet hiç utanmıyordu ama… Kezban anne nolur noolmaz diye 17 yıldır pantolonla geziyordu.
*

Ve, şimdi Veli…
Ankara'da Hdp listesinden birinci sıra adayı oldu.

Bana göre ne etnik meseledir, ne mezhep.
Vay efendim Hdp'ymiş filan, geçin bunları.
“Partilerüstü insan”dır.

Cumhur ittifakı oy istiyor.
Millet ittifakı oy istiyor.
Veli ise “şer ittifakı”nın mağdurudur

Devlet adı altında insanlara eziyet eden zihniyetin kurbanıdır.
“Şer ittifakı”nın mağduru olan herkesin ortak temsilcisidir

Ben hayatımda Veli kadar milletvekili olmayı hakeden birini görmedim…
Tek adama karşı tek kollu adamdır!
2 yorum
lila (@nenuphar)
Evet duydum. Yakın bir zamana ait yaşatılmış bir acı olay. Hayata dönüş adı altında insanların hayatlarının yok edildiği, beden ve ruhlarının sakatlandığı insanlık trajedisi.
Yaşananları kaleme alan Aysel Sağır bir söyleyişide “Niye yazdığıma gelince: Belki yaşananlar yok sayıldığı için hayatın önünde engel oluşturduğundan yazdım. Belki de edebiyat –zaten hep- bir yaraya dokunmak zorunda olduğu için yazdım…” diyor. Alıntıdaki sahte parıltılarla dolu hayatlarına devam eden insanların duyarsızlığı yaşamın önündeki engellerden en önemlisi.
14.11.18 beğen 1 cevap