up
ara

Devran

Devran Konusu ve Özeti

Devran
Seher kitabının da yazarı Selahattin Demirtaş tarafından kaleme alınan Devran kitabı Öykü (Yerli), türünde okuyucusu ile buluşuyor. İletişim Yayıncılık yayınevinden 2019 yılında 9789750526596 isbn kodu ile kitapçılarda satışa sunulan Devran isimli kitap 138 sayfadan oluşuyor. Devran kitabını okuduysanız mutlaka oyunuzu, kitap incelemelerinizi ve alıntılarınızı bekliyoruz. Neokur kullanıcıları fikirlerinizi merak ediyor!
Yayınevi: İletişim Yayıncılık
ISBN: 9789750526596
Sayfa: 138 sayfa Basım Tarihi: 2019

Devran - S41

S-41 kitabın 41. sayfasının ilk paragrafıdır. S41 Ekle
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Gençlik yoz kültürün parçası haline getirildi. Kapitalist düzenin çarkları arasında en çok da insanı değerler öğütülüyor.

İletişim Yayınları - Sayfa - 45
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğen · 0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Yoksulların duygu dünyası zengindir, yürekleri bonkör. Kulak misafiri olup hikâyelerini dinlerdim bazen; hüzünlü, neşeli, garip, sıcak hayatlarının hikâyelerini.

İletişim Yayınları - Sayfa - 50
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 beğen · 0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Bu karlı, soğuk kış günlerinde yaz hayalleri kuruyorlardı. Yaz tatilini değil, yazın çalışmak için gidecekleri mevsimlik işi Çukurova'yı konuşuyorlardı.


İletişim Yayınları - Sayfa - 62
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
10 beğen · 0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Çünkü yoksulluk yoksulluğu besliyor, suya battıkça ağırlaşan paçavra misali, dibe doğru gittikçe çıkış imkânsızlaşıyordu. Bu bir kader değildi elbette, bir yandan ekmeğinin peşinden koşacak, bir yandan siyasi mücadelesine devam edecek ve gün gelecek, mutlaka ama mutlaka bu sömürü ve işgal düzeni değişecekti. Buna yürekten inanıyordu Ferit.

İletişim Yayınları - Sayfa - 63
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
8 beğen · 0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Anam fukara, ev kadını, yatalak babama bakar evde. Beş altı yıl oldu, babam '' iş kazasında '' sakat kaldı. Ne iş yapardı? Hırsızdı kendisi ayıptır söylemesi. Girdiği evin üçüncü kat balkonundan düşmüş garibim. Mesleğini evde icara ediyor artık. Anama bıraktığımız harçlıkları çalabilmek için evde çocuklara aratmadığı delik yok. Parayı bulunca da çocuklara bakkaldan bira aldırıyor. Seviyorum yine de babamı, arada anamdan gizli bira parası veriyorum. İyi adamdır aslında, yoksul mahallelerde hırsızlık yaptığı görülmemiştir. Zenginden alıp cukkaladığını kimseyle paylaşmayıp direk kendisi yediği için sadece '' Robin '' desek de olur.

İletişim Yayınları - Sayfa - 76
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
8 beğen · 0 yorum
MadamLilith

MadamLilith

@madamlilith

 paylaşım fotoğrafı
Seherden sonra Devran
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
4 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Mehmet

Mehmet

@yoldas

İnsan Kalabilmek
Cemşid'in, memleketinden ilk ayrılışıydı. Lise ikiye kadar okumuş, buna rağmen liseden mezun edilmişti. Son sınıfa geçtiğinde ilçede aylarca süren sokağa çıkma yasakları ve çatışmalar yaşanmış, okula gidemeyen öğrencilere, sokağa çıkma yasağı kalktığında diplomaları verilmişti. Neredeyse hepsinden bir an önce kurtulmak istermiş gibi, bütün son sınıf öğrencileri mezun edilmişti. O kadarla kalmamıştı. Cemşid'in bazı arkadaşları sokağa çıkma yasakları devam ederken yapılan operasyonlarda ölmüştü. Kimileri sıkıştıkları apartman bodrumlarında yakılmış, cenazeleri tanınmayacak hale geldiğinden DNA testleri sonucunda aylar sonra kimlikleri tespit edilebilmiş, ancak ondan sonra aileleri çocukları için bir mezara kavuşabilmişti. Öyle ki, ölüm sıradanlaşmış, yıkımlar, kıyımlar günlük hayatın parçası haline gelmişti. Ölümden daha acı olansa ülkenin geri kalanının ve bütün dünyanın sessizliğiydi.
Cemşid çok düşünmüştü o günlerde, öfkeden kudura kudura, çaresizlikten çırpına çırpına düşünmüştü. Bir şeyler yapmak istiyor ama hem ne yapabileceğinden bir türlü emin olamıyor hem de aklına getirdiklerine cesaret edemiyordu. Bir çokları gibi Cemşid'in ailesi de yakın bir köyde akrabalarına sığınıp aylarca yirmi altı nüfuslu bir evde yaşamak zorunda kalmıştı. Bir yıl böyle geçtikten sonra sokağa çıkma yasakları kaldırılmış, göç etmek zorunda kalanlar geri döndüklerinde bir harabeyle karşılaşmışlardı. Ne başlarını sokabilecek bir evleri ne de işyerleri kalmıştı. Kasabada her yer viraneye dönmüş, taş üstünde taş kalmamıştı. Cemşidlerin evleri de, evlerinin altındaki bakkal dükkânları da yerinde yoktu artık. Geriye taş ve moloz yığınından bir şey kalmamıştı. İşte o günlerde Cemşid başka bir şehre göç etmeye karar verdi. Babasının bir bakkal dükkânı yoktu artık, işsizdi ve evdeki yedi kişinin bir şekilde geçinebilmesi gerekiyordu.
Lise arkadaşlarından birinin önerisiyle gelmişti Bodrum'a, Türkiye'nin tatil cennetine. Ekmeğini kazanmak için, eve biraz da olsa para yollayabilmek için. Başka çaresi yoktu, evde eli iş tutabilecek tek kişi oydu artık. İşleri hal yoluna koyana kadar çalışıp ailesinin geçimini sağlamak zorundaydı. İş bulmak kolay değildi, hele kendisi gibi gençlerin doğru dürüst bir işte çalışması imkânsız gibiydi. Toplumu kuşatan kamplaşma nedeniyle milyonlarca benzeri gibi Cemşid de potansiyel düşman olarak görülüyordu. Bodrum'da hemşerisi olan bir restoran sahibi onu işe almayı kabul etmişti. Bulaşıkçılık yapacaktı, elinden başka iş gelmezdi zaten. Sahile yakın bir yerde, büyük bir mekândı burası. Çalışanların çoğu kendisi gibi Kürttü, içlerinde en yenisi Cemşid olmuştu. Diğerleri yıllardır turistik bölgelerde çalışan deneyimli işçilerdi. Bir çoğu yarım yamalak da olsa yabancı dil öğrenmiş, işin her türlü inceliğini, hinliğini kapmıştı. Zaten esmer olan tenleri güneşin altında iyice bronzlaşan bu kara gözlü, kara çocuklar Cemşid'e daha ilk günden sahip çıkıp abilik yapmışlardı. Hepsi de ülkede yaşananlardan dolayı öfkeliydiler, ama hayat devam ediyordu bir yandan. Gece yarısına doğru iş bitip de hepsi hemen giyinip süslenip o yorgun hallerine rağmen Bodrum'un gecelerine '' akıyorlardı''.
Cemşid'i de yanlarına katmak için her gece ısrar etseler de Cemşid gitmeme konusunda inadını sürdürüyordu. Bir akşam iş sonrası herkes bir yerlere dağılmıştı, Cemşid de her gece yaptığı boş sahilde, bir şezlongda oturup sessizce denizi izliyordu.
Dalgalar ayaklarına vuruyor,su arada köpüklenerek, azalıp çoğalıyordu. Sahilin öbür ucundan gelen müzik sesiyle uyumlu lazer ışıkları gökyüzünün gri karanlığını dolduruyordu. Kumsalda yürüyüşe çıkanlar Cemşid'in arkasından umursamazca yürüyüp geçiyordu. Cemşid onların seslerini, konuşmalarını duyuyor ama dönüp bakmıyordu. Gözünü sakin denizin sonsuzluğuna dikmiş; olup bitenleri, bütün yaşananları yeniden yeniden düşünüyordu. Geçen yıl bu zamanlar, onlar apartman boşluklarındaki o büyük vahşeti yaşarken muhtemelen buralar yine böyle cıvıl cıvıl, böyle neşeliydi. Ve daha dünyanın bir çok yeri acılar içinde kıvranırken, bir çok yer tıpkı Bodrum gibi o kahrı bilmeden yaşayıp gidiyordu. Buna bir türlü akıl erdiremiyordu. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı, her şey bu kadar basit olamazdı. Tamam ateş düştüğü yeri yakardı ama hayat olduğu gibi devam etmemeliydi. Uzayın boşluğuna savrulup yok olmuyordu acılar. Nereye gidiyordu peki bunca acı, bunca yaşanmışlık neyi değiştiriyordu? Biz insansak bunları kimdi? Bunlar insansa biz kimdik? Hepimiz insansak...Hayır, hepimiz birde insan olamazdık, insan türü dışında yeni bir tür oluşuyordu muhakkak. İnsan türünü küçümseyen, hor gören, yeni bir canlı vardı artık, kendini yarı tanrı gibi gören bir tür belki de. Konforlu küçük saraylarını '' ötekilerin '' üstüne inşa eden uyduruk, sahte tanrılar. Yarı tanrı olmakla ezilen dışında bir seçenek yok muydu artık ?
Pazardan aldığı ucuz bir şort vardı üzerinde. Yavaşça denize yürüdü. Hem düşünüyor hem yürüyordu. Su ılıktı, deniz sakindi. Uzakta, açıkta bir kaç lüks yat demirlenmişti. Ay ışığıyla birlikte, yatlardan süzülen ışıklar denizin karanlık yüzünde hafifçe oynaşıyordu. Su göğsüne gelene kadar yavaşça yürüdü Cemşid. Hızla yüzmeye başladı sonra. Her kulaçla biraz daha uzaklaştı sahilden, sahilde bıraktığı sorunlardan. Hiç bir şey düşünmeden yüzdü bir müddet. Yüzmeyi Dicle Nehri'nde öğrenmişti, kendine güveniyordu ama yine de fazla açılacağının farkındaydı. Bir an bile geri dönüp sahile bakmadı. Hep yüzdü ileriye, daha da uzağa. Deniz daha adil bir dünyaydı sanki; burada olmak, denizin koynunda, daha güvenliydi. '' Boğulmak nasıl bir şeydir acaba? '' diye geçirdi aklından. Sonra Ege'de boğulan binlerce mülteciyi hatırladı, çocukları, bebekleri, Alan Kurdi'yi. Hayır, deniz de adil değildi, burada da eşitlik yoktu. Lüks yatlardan birine yaklaşmıştı artık. Yüzerek yanından geçmek istedi. İyice yakınlaşınca bir kaç kişinin bir masanın etrafında oturmuş içki içtiğini, gülerek, bağırarak konuştuğunu gördü. Yatın kenarından yüzerken artık kimseyi görmüyor ama seslerini duyuyordu. Ne konuştuklarını pek anlamıyordu; hem sarhoşlardı, hem de hepsi aynı anda konuşuyordu. Teknedeki kadınların neşeli kahkahaları duyuluyordu. Sessizce yüzerek geçti lüks yatı. Bu esnada, konuşulanlardan bir cümleyi net olarak duyabildi.
'' Lan oğlum bir gün daha kalalım, Bodrum'da yanmayana insan mı denir lan?''
Cemşid durdu denizin içinde, kulaklarında çınladı tekrar tekrar aynı cümle, '' Bodrum'da yanmayana insan mı denir? '' Daha hızlı yüzmeye başladı; yorulana, nefesi tükenene kadar durmadı. Yavaş yavaş dibe doğru gittiğini hissediyordu artık. Kalan gücüyle kulaç atmaya çalışıyor ama suyun üstünde duramıyordu. Tuzlu suyu yutmaya başlamıştı, son bir çırpınışla tekrar yüzeye çıktı, aksırıp öksürdü, tükürdü, su yutuyordu, tekrar dibe doğru gitti. '' Bodrum'da yanmayana insan mı denir? ''Suyun altındaki sessizlikte tek cümle duyuluyordu, kulaklarında müthiş bir basınç hissediyordu. Giderek artan bir uğultunun arasından o cümleyi duyabiliyordu yine de.
'' Bodrum'da yanmayana insan mı denir?'' Baygınlıktan ayılır gibi aniden canlandığını hissetti. Kendini yukarı doğru itti hızla. Suyun üstünde oynaşan ışıkları görebiliyordu ama bunlar yıldız kadar uzaktı sanki. Bir türlü yetişemiyordu, kendisi ışığa doğru gittikçe ışık uzaklaşıyordu adeta. Ciğerleri patlamak üzereydi, gözleri kapandı, her şey karardı bir an. Yüzeye değil de dibe doğru mu yüzmüştü yoksa? Bir an incecik bir buz tabakasını deliyormuş gibi serinlik hissetti başının tam üstünde, sonra kafası suyun üstüne çıktı, derin bir nefes aldı, tuzlu suyu kustu öksüre öksüre. Sırt üstü uzandı, yıldızları görmeye çalıştı, çok azdılar, ama oradaydılar işte. Bütün gücünü toplayıp kulaç attı sahile doğru.
'' Bodrum'da yanmayana insan mı denir?'' Cevabı bulmuştu.
Yarı tanrı olmakla ezilen olmak dışında bir de insan olmak vardı, insan kalabilmek diye düşündü. Bodrumda yanmayana, bodrumda yananlara yüreği yanmayanlara insan mı denir? Daha bir güvenle yüzdü sahile, binlerce yıldır değişmeyen cevap hep aynıydı oysa, mesele insan kalabilmekti, bedeli Cizre'de bodrumda yanmak da olsa.

İletişim Yayınları - 131 - 135

https://m.bianet.org/bian...meclis-e-tasidi

Ne denilir ki, ne söylenir, kelimeler çaresiz kalır bazı acıların karşısında, yürekler cehennem, ama umut işte o halen daha her şeye rağmen diri. Bu karanlık günler elbet geçecektir. O günler geldiğinde bugün vicdanlarını karartmış, sesini çıkarmamış, kendi postunun telaşına düşmüş, ama bize böyle anlatmadılar kaypaklığına girecek olanların sıfatına saklanacak tükürükler biriktirin. Unutulmaması gereken bir şey var ki; size dokunmayan yılan maalesef ki bin yaşarken, elbette size de dokunacaktır, ve dokunmaya başladı bile...Hatta daha bir iki gün önce linç girişimleriyle...

Vedat Türkali, Kayıp Romanlar Kitabından bir alıntıyla bitireyim.


- Bizim Kürtlerden de söyleyenler oldu . Çok yakınlık gösteriyorsunuz Kürtlere !
-Acı çektirilen bir halka nasıl uzak dururum kızım ? Komünistim ben, Türk 'üm, ama insanım önce ! Ermenilere, Süryanilere, Alevilere de yakınlık duyuyorum. Biliyorum ki, onlara acı çektirenler, Türk de içinde, herkese çektiriyorlar. Onlar kurtulmazsa bize de kurtuluş yok.
- Şu açık doğruyu niye bu kadar az bu ülkede?
- Çarpıklığımızdan oğlum, dedi Doktor. Doğuştan Kemalizm'in mayası çalınmış kafa, bu kadar oluyor! Dünyanın bir ucunda yapılan kanlı şeyi duydu mu fırlar, ağlaşır; yalancıktan da olsa yiğitlenir. İmza verir, yürüyüş yapar! Kendi avlusunda yıllardır sürüp giden kırıma, kıyıma gıkı çıkmaz. Doğruyu söylemeye kalkışandan da köşe bucak kaçar. Papuçlar pahalı çünkü! Tutarlı devrimci olmak kolay mı? Bosna'daki kıyımı kınamaya gittiler, biliyorsun, büyük şamatayla. o Günler burada kan gövdeyi götürüyor, bölgede çıt çıkmıyor!
EK 1
- Şu açık doğruyu görenler niye bu kadar az bu ülkede? 22.04.19
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
16 beğeni · 4 yorum beğen ikon
lila (@nenuphar)
Oldukça yalın, içten anlatımı olan bazen küçük ayrıntılarla duyumsattıkları oldukça derin izler bırakan hepsi de yaşamın içinden öyküler. Okumaya da sağlam bir yürek gerek çünkü anlatılan acıların ağırlığı öyle bir çöküyor ki insanın yüreğine. “Bakmayın öyle, bildiğiniz gibi değil hiçbir şey.” s. 57 Seher
22.04.19 beğen 1 cevap
elizabeth. (@the)
Bu kitabı okumayı çok istiyorum yakın bir zamanda.
22.04.19 beğen 1 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Direnmek Güzeldir.
Yapmış olmaktan gurur duyacağınız çok fazla şey olmayabilir hayatınızda. Bunu biliyor olmak sizi huzursuz etse de, düşündükçe kahrolmazsınız en azından. Tersinden düşünün, yapmış olmaktan utanç duyacağınız şeyler varsa ne olacak peki?
Bir fabrikada servis şoförü olarak işe başladığımda benim için her şey tastamam çok güzeldi. Yıllarca işsiz gezmekten, gündelik işlerde çalışmaktan kurtulmuştum nihayet. Aldığım maaş pek matah değildi ama yine de sabit bir işte çalışmak gibisi yoktu. Büyük bir kozmetik fabrikasının dört servis otobüsünden birini ben kullanıyordum. Otobüsler eski püskü de olsa sorun değildi; nihayetinde, günde iki defa işçileri taşıyorduk, şehirden fabrikaya, fabrikadan şehre. İlk günden işe ısınmamın tek nedeni işsizlikten kurtulmuş olmam değildi. Sevtap'tı en büyük nedeni. Fabrikanın ambalaj bölümünde çalışan Sevtap. Sabah işçileri alacağım durağa yanaştığımda ilk o binmişti otobüse. Biner binmez de o tatlı gülüşü ve her eve lazım neşesiyle, ''Ooo, yeni kaptan şoförümüz gelmiş. Merhaba kaptan, ben Sevtap, '' deyip tokalaşmak üzere elini uzatmıştı.
Şaşkınlıktan, ne yapacağımı bilememiştim bir an. Sonra ayağa kalkıp geveleyerek, '' Merhaba ben de Tufan, '' diyebilmiştim zor bela. Bu kadar mı? Vallaha bu kadarı yetmişti bana.
Geçip sağ tarafa en ön koltuğa oturmuştu. Bu koltuğun Sevtap'ın her zamanki yeri olduğunu öğrenecektim sonraki günlerde. Bütün işçiler binene kadar ayakta beklemiş, olur da tokalaşmak isteyen çıkarsa diye elimi hazır tutmuştum acemice. Oysa işçilerin çoğu sabahları yorgun, uykusuz, bitkin ve neşesizdi. Bir tek Sevtap öyle cıvıl cıvıldı. Neşesi bütün otobüse bulaşırdı yol boyunca. Fabrikaya vardığımızda herkes biraz daha dinç inerdi otobüsten, Sevtap'ın enerjisi sayesinde. İşçilerin çoğu kadındı; genç, orta yaşlı kadınlar. Birkaç erkek vardı sadece. Hepsi de Sevtap'ı ayrı ayrı sever, saygı duyardı. Daha ilk günden fark etmiştim bunu. Sevtap da benim gibi yirmi beşindeydi. Kumral saçları omuzlarına dökülürdü. Kahverengi gözleri güneşin altında açık kahveye dönüşür, gözlerinin içine baktığında hiç abartmıyorum, sütlü kahve kokusu alırdınız. Dudağının solunda gamzesi çıkardı gülerken. Gamze hiç kaybolmazdı sanki, çünkü hep bir gülümseme vardı Sevtap'ın yüzünde.
Gide gele samimi olduk birçoğuyla. Ben de katılır oldum Sevtap'ın esprilerine, şakalarına. Çabucak kabul ettiler beni aralarına. Yoksulların duygu dünyası zengindir, yürekleri bonkör. Kulak misafiri olup hikâyelerini dinlerdim bazen; hüzünlü, neşeli, garip, sıcak hayatlarının hikâyelerini. En çok da Sevtap'ı pürdikkat dinlerdim, gözümü yoldan ayırmadan. Babası da işçiymiş Sevtap'ın, matbaada dizgi ustasıymış eskiden. Şimdilerde dijital baskı çıkınca işinden olmuş. Gece bekçiliği yapıyormuş bir fabrikada. Anası elişi dantel, oya yaparmış evde, sipariş üzerine. Çok fazla iş gelmezmiş ama. Eskiden daha iyiymiş. Şimdi her şey fabrikasyonmuş. İki erkek kardeşi varmış; liseyi bitirmiş, üniversiteyi kazanamamışlar. İş bulamamışlar, boştaymışlar. Küçüğü mahalleden bir kıza platonik âşıkmış. Sabah akşam kızın evinin etrafında turluyormuş. Büyüğü ders çalışıp üniversiteye girmeye hevesliymiş. Evleri tapusuz, gecekonduymuş. Mahalleleri kışın çamurdan, yazın tozdan geçilmezmiş. Lise mezunuymuş Sevtap. Bir defa da gözaltına alınmış 1 Mayıs yürüyüşünde.
Bunların hepsini ve daha birçok şeyi parça parça öğrendim Sevtap'ın hikâyelerinden. Öğrendikçe daha da sevdim, daha da hayran kaldım. Bir kaç hafta sonra Sevtap'ı düşünmeden yapamaz oldum. Geceleri kıvranmaya başladım uykusuzluktan. Sabah onu görebilmek, akşam iş çıkışı bir daha görebilmek istiyordum...Hayatımın biricik anlamı buydu artık. Pazar günleri kapalıydı fabrika, tatil günleri ıstıraba dönüşmeye başladı benim için. Sevtap'ı göremediğim gün dünya boş, anlamsız geliyordu.
Bu benim ilk âşık oluşum değildi. Üniversitedeyken de âşık olmuştum bir defa. Hemen hemen bir yıl sürmüştü. Okul bitmeden de bitmişti zaten. Anlatmadım, değil mi? Eğitim fakültesini bitirdim ben. Fizik öğretmeniyim aslında. Atamam yapılmamıştı. Doğru dürüst bir iş bulup da mesleğimi yapamadım. Memlekete de dönmek istemedim, kaldım İstanbul'da. O sıralar dört bekâr, bodrum katında bir evde yaşıyorduk. Ev arkadaşlarım da benim gibi işsiz üniversite mezunlarıydı. Bir gün atanmayı bekliyorduk hepimiz. Öğrenciyken iyi kötü babadan geliyordu, krediydi, burstu derken hayat devam ediyordu. Okul bitince babadan para istemek yakışık almazdı. İnşaatlarda da çalıştım, hamallık da yaptım, bulaşıkçılık da. Hiçbirinde dayanamadım uzun süre. Neyse ki ehliyet almıştım bir ara. Memlekette de dayımların kasabadan köylere yolcu taşıyan yarım otobüsünü kullanırdım bazen. Şoförlüğü oradan kapmışız. Eh artık, bu sene atamam yapılır diye bekliyordum, bu servis şoförlüğü rahatlattı beni. Ben de işçiydim şimdilik, memur olana kadar. Kendi hikâyemin hepsini anlatmadım otobüste. Yalan katmadan eksik eksik anlattım. Fizik öğretmeni olduğumu biliyorlardı yine de. Bana '' hocam '' demeye başladılar bir müddet sonra. Hoşuma gitmiyor değildi hani. İtibar, hürmet gösterdiler bana. Sevtap da giderek ilgisini arttırdı bana karşı. Daha samimi, daha sıcaktı gülüşü. Bazen çalışma koşullarından şikâyet ederdi, uzun uzun nutuk çeker, örgütlenmekten, sendikadan bahsederdi yol boyunca. İşçiler destek verirdi, ben susardım böyle zamanlarda. Öğrenciyken de fazla bulaşmazdım bu tür şeylere. Doğru da olsa...Başımı belaya sokmaktan çekinirdim hep, memur olacaktım nihayetinde. Sicilimi bozacak her şeyden uzak durdum yıllarca, şimdi tam da atama beklerken daha dikkatli olmaya çalışıyordum. Sevtap rahattı ama; özgüvenli, cesur, gözü kara. Onun gibi olabilmeyi çok isterdim, imrenirdim ona.
İşe girdikten iki ay sonra bir pazar gübü buluşmayı teklif ettim Sevtap'a. Sesim titreye titreye, başım önde söyleyebilmiştim güçlükle. Sevtap anladı halimi, '' Bu kadar sıkma kendini hocam ya! Uzaktan bakan da kız istemeye gelmişsin sanacak, buluşuruz tabii ki, ne olacak,'' dedi neşeyle. Dünyalar benim oldu sanki, o dakka Sevtap'la çok mutlu bir hayatımızın olacağını, onu asla bırakmayacağımı, yüreğimin en derinlerinde hissettim. Buluştuk pazar günü, yemek yedik, sahilde yürüdük, parkta çay içtik, sinemaya bile gittik. Onu otobüs durağına bıraktığımda ayaklarım yerden kesilmişti artık. Çılgın bir âşık gibiydim, yarım yamalak evlilik hayalleri bile kurmaya başlamıştım eve dönerken. Sabahı zor ettim o gece.
İlk Sevtap bindi yine otobüse. Bana daha bir âşkla baktı ve anladım ki o da dünün etkisindeydi. Yol boyunca birbirimize baktık durduk. Ben kâh aynadan kâh dönüp baka baka zar zor yetiştim fabrikaya. '' Akşam görüşürüz, '' deyip gülerek girdi fabrikanın personel kapısından. '' Mutluluk böyle bir şey, '' dedim içimden. Otobüsleri garaja çekip temizlik falan yaptık her zamanki gibi. Akşamı iple çektim o gün. Zaman geçmek bilmedi. Mesai bitimine yakın çektik otobüsleri personel kapısına. İşçiler çıkmaya başladı, her gelen işçi öfkeli bir şekilde giriyordu içeri. Her kafadan bir ses çıkıyor, bağıra çağıra konuşuyor, küfürler yağdırıyorlardı birilerine. Otobüsün yarısı bile dolmamıştı, başka gelen yoktu, Sevtap gelmemişti, koltuğu da boş duruyordu. Arkadan biri seslendi, '' Devam et kaptan, devam et, başka gelen yok. Kırk altı kişiyi işten attılar bugün. Erkenden çıkıp gitti hepsi, sen devam et, '' dedi öfkeyle. Yolda anlattılar olup biteni. Hepsi yılların emekçisi, bu fabrikayı fabrika yapan işçilerdi. Çıkarılanlar arasında Sevtap da vardı. Ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sadece bir mesaj attım akşam, '' Çok üzüldüm, geçmiş olsun '' diye. '' Sağ ol '' diye cevap yazdı kısaca.
Ertesi sabah fabrikaya vardığımızda ana giriş kapısının önünde kalabalık vardı. Hemen sağ tarafta bir büyük çadır kurulmuştu. Merakla izleyerek yavaşça yanından geçtim. Otobüsteki işçilerin hepsi camın kenarına yığılıp el sallamaya başladılar. Çadırın önünde çok sayıda işçi üzerlerinde grev önlükleriyle, yan yana dizilmişti. O kalabalığın içinde Sevtap'la, göz göze geldik. Kırmızı sendika önlüğüyle gülümsüyordu yine. Eliyle selam verdi bana, başımı salladım ben de hafifçe. Otobüsteki işçiler de greve katılmaktan söz ediyorlardı, o heyecanla slogan ata ata fabrikaya girdiler. Otobüsü garaja çektikten sonra Sevtap'ın yanına gidip gitmemekte tereddüt ediyordum. Korkum galip gelince durdum ve olup biteni garajın içinden görebildiğim kadarıyla izlemeye başladım.
Bir müddet sonra fabrikanın içinde de direnişin başladığı haberi geldi. İş durmuştu. İçerideki işçiler işten atılan arkadaşlarının geri alınması ve sendikal hak tanınması için direniş başlatmışlardı, öyle dediler. Bir saat kadar sonra da panzer eşliğinde çok sayıda çevik kuvvet polisi girdi fabrikanın bahçesine. Bize de otobüsleri girişe çekin diye haber geldi müdürden. Polisler fabrikaya girerken otobüsler yan yana dizilmişti. Sevtap'ı uzaktan görebiliyordum. İşçiler polise direniyor, hep bir ağızdan slogan atıyorlardı. Sevtap da sol kolu havada avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Gözlerinde korkunun izi bile yoktu. Ben korkuyordum direksiyon başında. Polis amiri, '' Otobüsleri yanaştırın,'' diye talimat verdi bize. Sevtapların önüne kadar geldik. Çok geçmedi, polisler yaka paça hepsini gözaltına almaya başladı. Derdest ettikleri işçileri bizim otobüslere bindiriyorlardı. O kargaşada Sevtap'ı da gördüm, biri itiyor, biri saçlarından tutmuş çekiyordu. O ise slogan atıyor, bütün gücüyle polise direniyordu. Otobüsün kapısına kadar sürükleyerek getirdiler. Sevtap otobüse girmemek için mücadele ediyor, karşı koyuyordu. Biri Sevtap'ın saçlarından tutup çekti yukarıdan, bir tutam kumral saç polisin elinde kaldı. Silkeledi elini bana doğru, Sevtap'ın yolunmuş saçları üstüme geldi. Döve döve soktular içeri, ben sadece izledim, korkarak, hiçleşerek, tükenerek. Sevtap içeri sokulunca, iki büklüm bir haldeyken, polislerin arasından bana baktı, göz göze geldik. Gülümsedi acı acı, gamzesini gördüm. Dünyanın en derin çukuru gibiydi, içine düştüm, kayboldum. Bir daha da o çukurdan çıkamadım.
Ben götürdüm Sevtap'ı ve işçi arkadaşlarımı gözaltı merkezine. Arka kapıdan indirdiler Sevtap'ı. Bir daha görmedim sonra.
İki ay sürmüştü servis şoförlüğüm. Gidemedim fabrikaya. Üç ay sonra da atmamam yapıldı. Neredeyse bir yıldır fizik öğretiyorum lise öğrencilerine, Yüksekova Lisesi'nde. Kimseye anlatamadım bugüne kadar. Burada anlatacak kimsem de yok zaten. Korkmanın ne demek olduğunu bilmiyor buradakiler, utanç duyacakları bir şeyleri olduğunu da sanmıyorum. Ezik bir fizik öğretmeni ne öğretebilir ki çocuklara; '' Direnmek güzeldir çocuklar, bu da bir fizik kanunudur, '' diyecek halim yok.
Gurur duyacağınız bir şey yoksa da, utanç duyacağınız bir şey olmasın en azından hayatınızda. Yoksa bu şey, taşıyamayacağınız kadar ağır gelir ve onun altında ezilirsiniz.
Hah, bu fizik kanunudur işte.

İletişim Yayınları - Sayfa 49 - 55

Biliyorum bir çoğumuz okumayacak bu kitabı. O yüzden vakit ayırıp yazmak istedim bu öyküsünü. Zavallı insanların ne çok sebebi olabiliyor akılarını, vicdanlarını susturmak için değil mi? Bir yandan Gorki'nin, Pavel'ine benzettim Sevtap'ı. John Steinbeck'in Mac'i. Vedat Türkali 'nin Günseli. Kayıp Romanlardaki Kenan'a ne kadar benziyor Sevtap'a tutkun hocamız. Ne kadar çoklar! Aslı Erdoğan Kabuk adam kitabı geldi aklıma vicdanını susturmuş, devletin memuru olmuş, takır takır maaşını alan sağında solunda olup bitenlere gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamış, sadece kendi postunun telaşına düşmüş bir hocaya söyledikleri ; '' Sen yıllardır Amerika 'da yaşayan , Amerikalaşmış bir fizikçisin. Ülkendeki acılara sırtını dönüp gittiğini için bunca parayı veriyorlar sana, o kanın üzerine sıçramasına bile izin vermezsin. Bir fizikçi olduğun sürece senden istenen, insanın kendisine de sırt çevirmendir zaten . Çözümleyici bir zekadan başka değeri yoktur insanın ; hedefi de ,doğayı üç - beş formüle indirip denetim altında tutmaktır. ''

Önümüzdeki yılların edebiyatı, hapishanelerden dört duvarları, demir parmaklıkları, tel örgütleri, barikatları aşıp daha büyük bir hapishanede yaşayan biz özgür tutsaklara okuyalım diye yazılacak kitaplarla şekillenecektir.
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
25 beğeni · 16 yorum beğen ikon
Vera (@payiz)
Sanırım burda güzel şeyler pek okunmuyor yakın zamanda kitaba başlıyorum emeğinize sağlık bu arada...
21.04.19 beğen 3 cevap
QWERTY (@beta250)
Mükemmel gerçekten mükemmel...
21.04.19 beğen 1 cevap
BUKALEMUN (@karacurin)
"Merhaba ben de Tufan, '' diyebilmiştim zor bela. Bu kadar mı? Vallaha bu kadarı yetmişti bana." Buraya kadar da bana yetti,, trajedi ve dram amenna fakat ilk dediğinde de "aşık" olduğuna inanmadım sonrasına da (......) neyse eziklik çok zor bir zanaat olmasına rağmen bir_çok insan başarır.
21.04.19 beğen 2 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Cadı Avı  paylaşım fotoğrafı
Cadı Avı
Ve şimdi kendi çocukları, hapishane ve mahkeme kapılarında. Ve yarın kendisi, çocukları için mahkeme ve hapishane kapılarında olacaktır. Belki o çocuklar bir kitap yazacaktır yıllarca mahkeme ve hapishane kapılarında bizler için ömrünü çürüten anneme ve babama diye...
ataç ikon Devran
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
9 beğeni · 0 yorum beğen ikon
9/10
1 oy
Sence kaç puan almalı?
0