up
ara

Mihail

Mihail Konusu ve Özeti

Mihail
Mihail kitabını okuduysanız inceleme eklemeyi unutmayın. Neokur kitap hakkındaki düşüncelerinizi ve yorumlarınızı merak ediyor.
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
ISBN: 9786053608516
Sayfa: 180 sayfa Basım Tarihi: 1970
Panait Istrati romanlarında çoğunlukla yolculuklarını anlatır. Fakat gezdiği ülkeler değil, tanıdığı insanlar ön plandadır. Yapıtları kendi yaşamıyla bütün insan kardeşlerinin çektiklerinin son derece içten, dürüst, gösterişsiz karışımıyla oluşturulmuş; bir bakıma Balkanlar'da yazılmış "Memleketimden İnsan Manzaraları"dır. Pek çok dilde okunan, sevilen bir yazar oluşu da bunu doğruluyor gibidir. Mihail, Istrati'nin diğer kitapları gibi Balkanlar'ı mekân seçmiştir. Tuna Nehri kıyısındaki İbrail'de herkesten farklı, yaşantısını sevgi üzerine inşa eden Adrien, fırında çalışan Mihail ile tanışır. Mihail farklıdır. Fransızca kitaplar okur, altı yedi dil konuşur. Ancak herkese karşı mesafelidir. Kolay kolay insanların ona yaklaşmasına izin vermez ama yine de her zaman hayatın içinde, sokaklardadır. Adrien ve Mihail sanat, edebiyat, yaşam ve insan üzerine sürdürdükleri sohbetler sırasında birbirlerine arkadaşlığın sarsılmaz sevgisiyle bağlanırlar.
Deniz Topaloğlu

Deniz Topaloğlu

@deniztopaloglu

Bir soru sormakla başlayalım yazıya isterseniz. Yalnız bu soruya anında, düşünmeden cevap vermek zorundasınız. Başınız sıkıştığında, naçar kaldığınızda ilk arayacağınız dostunuz kimdir? “ Yardımcı olun Mehmet Ali Bey !” sözlerini duyar gibiyim. Şaka bir yana birçoğunuzun epeyce bir tereddüde düştüğünüze eminim. Aklınızdan bir sürü isim geçmiştir. Ama bir türlü hangisinin dost olduğuna karar veremediniz değil mi? Soruya anında cevap verenler, müsterih olun. Dilinizden dökülen o isim, aynı zamanda gönlünüzden de dökülmüştür. O isim sizin gerçekten dostunuzdur. Gelelim uzun uzun düşünüp, hafızalarının arama motoruna “dost” yazıp, sonuçlar kısmında “Bunu mu demek istediniz? Arkadaş başlığının altında bir sürü isimle karşılaşanlar, o isimlerin tamamı arkadaşlarınız sizin. Ama dostunuz değil. İtirazlarınızı duyar gibiyim. Arkadaş ve dost aynı şey değil mi diye. Bence değil. Arkadaşlık hayatımızın belli periyotları ile, yaşamımızın belli dönemleri, belli anları, belli kesitleri ile sınırlıdır.Bir çoğumuzun askerlik,lise, ilkokul,iş, ev vb arkadaşları vardır.Pek çoğumuzun bu dönemsel ilişkileri, arkadaşlıkları uzun yada kısa fark etmez o anın sonunda biter, devamı gelmez. Hoş bir hatıra olarak zihnimizin derinliklerinde bir yerde üst üste yığılı bir şekilde kalır. Ta ki zihnimize o yığınların içerisinde karman çorman duran o arkadaşı hatırlatacak bir resim, bir eşya yada bir söz yada onu hatırlatacak ortak bir tanıdığı görene kadar. O zaman zihin işlemeye başlar, çöplüğünden yıpranmış,solmuş anıları derler toplar ve gün yüzüne çıkarır. İşte o zaman nostalji yaşarsınız. Arkadaşlıkarda alışveriş söz konusudur ve bu alışveriş her zaman iki taraflıdır. Her iki tarafında alışverişten memnun kalması durumunda devam eder arkadaşlık. Her iki tarafta bu arkadaşlıktan eğlenir, beraber zaman geçirmekten hoşlanır, beraber olmanın kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşünürler. Ancak arkadaşlık bir derinlik ihtiva etmediğindendir ki en ufak bir çalkantıda gemi karaya oturur. Oysa dostluk öyle midir? Dostluk fedakarlık ve emek ister. Dostluk derinlik ve samimiyet ister. Dostluk bir babanın çocuğuna bağlanması gibidir. Anne daha ilk andan itibaren çocuğu ile zaten organik bir bağ kurar. Ya baba öylemidir? Baba için çocuk şimdilik annesinin karnını balon gibi şişiren, birikmiş bir gaz şişliği gibidir. Çocuk doğar baba emekle, sevgiyle kurar o organik bağı. Bu bağ yaşam boyunca ordadır ve hiçbir zaman kopmaz, koparılamaz. İşte dostluk böyle bir şeydir. İçinize işlemiştir, söküp atamazsınız,alıp satamazsınız.

Gelelim hep “dost kazığı” yediğinden şikayet edip dostluklara burun kıvıranlara. İnsanlar az yada çok kendi gibi olanlarla dostluk kurabilirler. Dost olacaklar hayata aynı pencereden bakarlar. Hayata bakışları, beklentileri, yaşam tarzları birbirine benzer daima. “Gönül kendine benzeyen gönüle akar” (Hz.Ali) sözü ne kadar iyi özetlemiş değil mi? Yada “dostunu nasıl bilirsin kendim gibi” sözü. Dostlar birbirlerine ayna tutarlar, tuttukları ayna da hep kendilerini görürler. Eğer dost kazığından şikayetçi iseniz dostunuzun aynasından gördüğünüz “kendinize” bakın.

Sözü, dostu ve dost kazanmanın inceliklerini anlatan İranlı şair Şirazlı Sadî’ ye bırakalım.

Dostluk zindanda belli olur.
Dost görünür düşmanların sofra başında.
Bolluk içinde sürerken safâsını
Sayma dost dostluktan dem vuranı.
Dost derim ona ki çekerken sıkıntıyı ben,
Gelir tutar elimden perişanken ben.
Dost kazanmak için şunu tavsiye eder:
Kazanmak için dostların gönlünü,
Sat gitsin babanın bağını.
Yoksa odunun dosta yemek pişirecek,
Yak ev eşyanı, işte ocak.
Şirazlı Sadî (Gulistân)



Kitaba dair;

Öncelikle kitabın dilinden bahsetmek istiyorum. Kitabın dili o kadar sade, o kadar duru, o kadar kırışıksız,dümdüz ve temiz ki gözleriniz; kitabın satırları üzerinde adete sıcak hava akımını yakalamış kuş gibi kayarak,hiç zahmet çekmeden, kanat çırpmadan süzülerek ilerliyor.Kitapta başı sonu belli olmayan uzun cümlelerden, sanat adına yapılan gereksiz,yersiz,zamansız benzetmelerden eser yok. Yazar anlatmak istediklerini,sokaklarda büyümüş olmanın ve onca diyar gezmiş olmanın verdiği yetkinlikle sokak dilini ustaca kullanarak anlatıyor. Kitabın karakterlerine can verirken kullandığı cümleler,onun gözlem yeteneğinin ne kadar güçlü olduğunu bir daha tanıtlıyor.
Dünyada yaşamak, bir iş görmek,yaşamı başkaları ile paylaşmak ve ölümlü olmanın dışında her şey insanın tercihleri ile ilgilidir ve insan o tercihlerinden her zaman sorumludur. Mutlu yada mutsuz olmak, korkak yada kahraman olmak insanın kendi elinde olan bir şeydir. Yolunuzu başından sonuna doğru kendiniz belirlersiniz ve bu konuda özgürsünüzdür.
Kitabın kahramanlarından Adrien bir tercih yapmıştır. Adrien’e herkesin yaşam mücadelesi dediği şey “…sağa sola dirsek atmak, “kendine bir yer sağlamak” sıradan,bayağı,akıl almaz bir şeydi,herkesi uğraştıran,ama kendisini hiç mi hiç çekmeyen saçma bir didinmeydi!...”. O, “…ensesi kalın bir işveren,göbekli bir tüccar olmak için..” uğraşmayacaktı, onun için önemli olan “sadece para sıkıntısı çekmemek, rahat yaşamak” değildir. Onun istediği böyle bir hayat, böyle bir zenginlik değildir. O, “ varlıklı kişilerin yoksul yaşamını; nasıl yaşadıklarını, neyi sevdiklerini, neye tutulduklarını çok iyi” bilmektedir. O böyle bir zenginlik istememektedir, çünkü “..insan değil,solucandır bunlar..” ve “yaşamın gerçek büyüklüğünden haberleri yoktur…” Adrien için önemli olan, “edebiyatı ve güzel sanatları sevmek,dünyanın güzelliklerinden yararlanmak, insanları ezenler arasına katılmamak,dolayısıyla, maddi açıdan en azla yetinmek, haksızlık etmeden,kardeşçe yaşamak ve iyi bir dost bulup sevmek…”tir. Bu dost Mihail’dir. Mihail fırında çalışmaktadır. Kir pas içinde ve sefalet koşullarında yaşamaktadır. Ama altı yedi dili konuşabilen bir insandır. Herkese karşı mesafelidir,kolay kolay insanların ona yaklaşmasına izin vermez. Adrien’de bu konuda epey sıkıntı çeker. Ama zamanla yaşam, insan, sanat vs üzerine sohbetleri sırasında aralarında güçlü bir dostluk bağı oluşur.
ataç ikon Mihail
kitaba 8 verdi
0 yorum
Görkem Tan

Görkem Tan

@gorkemtan

Temmuz sıcağında İstanbul sokaklarında bir sahafa seyirtiyoruz. Ders kitapları haricinde sahaftan neredeyse hiç kitap almadığımı hatırlıyorum. Tesadüflerin eserlerini anlatıp duruyorum nicedir. Bıkmadan, bıkmam.. Bu işte de bir tesadüftür oldu. Bir kitap geldi kondu avcuma. Kendisi kondu, ben gel demedim.. Bu kitabı değil, Mihail’i, Adrien’i anlatasım var. Lakin öyle çok düğümlere kaldı ki boğazım, yazmak bile çare olamayacak biliyorum böyle bir yere.
Balkanlar hep uzaklardan arsız çağırdı gönlümü, yüreğimde yeri ben yaş aldıkça büyüdü. Müziklerini, ezgilerini ezberlemiştim. Rusya’nın ötesine geçmiyordu edebiyat yolculuğum. Oysa, Bir romen yazar Panait Istrati ile de bu yaşta tanışmanın acısını tattırmaktan geri durmadı. Hem de ne acı! derim ki gayrı: ‘Panait Istrati hele Mihail’i okumadığım günleri buruşturup çöpe atıyorum..’ (yıllar önce tesadüfen elime geçen angel dayı’yı saymıyorum. yazarını bilmeden okumuştum. cahillik..)
Panait Usta, yalnızlığın en alevli ve soğuk odalarında yanmış. Ölmeyi seçmiş bir kere de, ölememiş.. ‘Ama insan yoksul olunca, kolay ölmüyor!” kim bilir? belki de babaların ya da dedelerin bazı günahlarını ödemek için yaşamak gerekiyor..
Bükreş’in sevilesi liman kenti İbrail’den geçiyor yolum. Hem de ne yolculuk..
Kitabını, tek bir sözlükle öğrendiği Fransızca yazabilecek bir berrak zeka ve kalbin önünde ilikledim ceketimi. Sıcak demeden, terdi, zordu demeden dinledim sesini..
(burada Nuriye Yiğitler’e de hiç ulaşamasa da bu sesim teşekkür ediyorum..)
Ne ırk, ne din, ne sanatsal değer, ne babayiğitlik, ne güzellik, ne sırtındaki aba, ne elindeki sopa, ne kudret ne başka nicesi.. Hiçbiri umrumuzda değildi. Sadece ”aynı soydan” olmak yetiyordu. Böyle bir soy mu var? -evet. aynı şeyleri sevenlerin soyu.
Piatza Galatz’a uğradık, Gospodin Prokop’un çayhanesine. Bizim Erzurum kıtlamasına benzer ’yokluk’ güzelliği bir şey var ki buna ‘prikuts usulü çay içmek’ diyorlarmış. İncecik porselen fincanlarda gelen çaylarımızı içerken, bizi yutmaya hazırlanan yaşamı, sevimli bir yüzle, tam karşıdan seyretmeye koyulduk. Dördümüz de sustuk. Aynı anda. ‘sevdiğimiz kişide aynı tutkuyu sezdiğimiz zaman bakışlarımıza yansıyan sevinçle..
Bütün gerçek zaferler acı çekilerek elde ediliyordu. Bildik ki Mihail kara esvaplara sarınmış, kapkara kir içinde bitli bir prensti. Gözümüzü de alamadık, ruhumuzu da.. o konuştukça açıldı içimizdeki sıkı düğümler, acılar daha çok acıtarak çekip gitti tek tek.. sustuğunda da dinlemeyi bildik ki..
Yalnızlığa yenik düşmüş bir dost , bu dünyanın neresinde olursan ol, sana yüreğini açan tanımadığın biri karşısında, acı gibi, neşe gibi yüce ol! Sana sunulan hazine karşısında, içindeki hazineyi gizleme!Umutlarını yerle bir eden fırtınalar ne kadar büyük olursa olsun, soylu ol, güven veren biri olarak kal, ruhunun öz sıcaklığına her zaman inan ve onu senden isteyeni geri çevirme: Onu içinde hissettiğin an,onun yalnızca sende bulunmadığına emin olabilirsin. -çünkü insanca yaşama, kimsenin tekelinde değildir- senin ayarında bir dosta haksızlık etmektense, bir saatte, yüz kere aldanmak yeğdir!
Acımayı unuttuk bu haline. (aklım kolaylıkla alıyor Panait’in yalnızlığın orta yerinde nasıl ‘dostluk’ üzerine kutsal kitaplar yazabileceğini. pekala aklım alıyor artık. çünkü kalbim aklıma dost ilk kez. istekle pompalıyor kanı, düşün, yaşa, anla…)
”Acı ve yoksulluk, insanı içten kılar. Ben daha da ileri gidip, çekilen acının sevinç yarattığını söyleyeceğim..”
…kolayca gülüp ağlıyor,çabucak mutlu ya da mutsuz oluyor,sonra da resim,yontu, beste yapıp, kitap yazıyorsunuz.. İşte sana sanat! Oysa yetenekli,iyi yürekli, hatta başkaldıran biri olmak yeterli değildir..
???
…Bunlar, su verilmemiş çeliğin nitelikleridir. Ancak,granit parmakla kazılamayacağı gibi,insan bayağılıklarının derinlikleri de iyiniyetle falan yokedilemez. Oysa sanatçı yalnızca bunu yapmalıdır. Kimsenin ayak basmaya cesaret edemeyeceği yerlerde yürümeli,gelecek yaşamların taşlı yamaçlarında patikalar açmalı,ardında kendi etinden kopmuş kanlı parçalar bırakarak, bunları düzleyip geçebilecek duruma getirmelidir; çünkü gerçek sanatçı, güneş kadar eliaçık ve kayıtsızdır. Böyle değilse, buna burnunu sokmamalıdır! Madene inip kıçlarımızı ısıtmamız için kömür çıkaran işçi insanlığa daha çok yararlıdır. ”

Hiç özgürlüğünü yitirdin mi? dedi..
-hayır.hiç..
günün birinde onu, bir an, güç bir anda yitirmeni dilerim… Bizim gibiler için yaşamsal gerekliliği var bunun; yurdundan hiç dışarı çıkmayan kimse, ne kendi yurdunu ne de başka ülkeleri tanır. Özgürlüğünü hiç yitirmemiş kimse de, ne ruhunun kaynaklarını ne de zayıflıklarını bilmez. Ah, şu lanet olası yeryüzünde, hiçbir şey düzenli değildir; dengeyi yitirinceye dek her şeyi duyumsamak iyidir!
Ben de az kalsın yitiriyordum dengemi. Bu olurken, insan bir gürültü,uzayda bir titreme duyuyor; şu köylülerin en ince ayrıntısına dek söz ettikleri, yersarsıntısından önce işitilene benzer bir gürültü bu. Bu gürültüyle birlikte, başının hafiflediğini, ancak başının üstüne şaşırtıcı bir ağırlığın konduğunu hisediyorsun…
bıraksam ellerimi kendiliğinden Mihail’in her kelamını yazacak. Ama başımın üstünde büyüyen ağırlık heybemi taşımamı zorlaştırıyor Adrien. ben de gitsem iyi olacak..
O başardı. Başardı. Birinin elinden bir şeyi zorla alabilirsin. Almak mümkündür. Ama kimseye zorla bir şeyi veremezsin. bunun için önce ikna etmen gerekir. Ölümüne reddedebilir..
Ben susamış gibi, bitkin bir halde kabul ettim.. yedim, içtim, kanamadım, doyamadım..
yazsam olmuyor, yazmasam …
-bu kitabı bilmese kimse. sadece bilenler bilmeye devam etse. ama hepsi bu. paylaşmak istemiyorum diyorum..
Bu, biraz bencillik, belki, ama iyi meyve olgunlaşacaksa, bencillik de yaşam ağacını besleyen özsulardan biri olabilir. diyorsun.
burada kalsın. özlemim dinmese de.. kalsın varsın..
çok geç kaldım zaten. bu yaldızlı gökyüzü ve kül rengi ovada yapayalnız yürümeyi beceremeyecek kadar çok geç kaldım..
affet.
ve,
спасибо, falemnderit, mulţumesc,благодаря, σας ευχαριστώ,merci…
g.
ataç ikon Mihail
kitaba 10 verdi
0 yorum
Misafir

Misafir

@misafir000

Dostluk deyince aklıma ilk bu roman gelir. Adrian ve Mihail'in dostluğu sahicidir, yani tek çıkarları birbirlerinin fikirlerini paylaşmak ve birbirlerinin fikirleri ile beslenmektir. En etkilendiğim nokta ise; birbirlerini aylarca görememelerine rağmen bir gün yine yolları kesiştiğinde sanki daha dün görüşmüşler gibi davranmaları olmuştu. Yani bizim zamanımızdaki gibi, arayıp sormayınca, iletişim kurulmayınca sevginin dostluğun bittiğini zanneden insanlarla onların uzaktan yakından alakası yoktu. İşte bu yüzden Adrian ve Mihail'i çok sevdim.
ataç ikon Mihail
kitaba puan vermedi
0 yorum

Mihail - S41

S-41 kitabın 41. sayfasının ilk paragrafıdır. S41 Ekle
Misafir

Misafir

@misafir000

Bazı anlar sevdiğim o insanlardan kaçar, tek başıma buraya gelir, hırsımı bu nehre haykırır, ondan benim gibi bir dost, bir serseri isterim.
Hâl böyle olunca nasıl olur da size karşı hesaplı, içten pazarlıklı, bencil davranmamı isteyebilirisiniz? Sıkıntılarınızı paylaşmama izin vermeniz, beni mutlu etmek, bana şeref vermek demektir, bir dostun yardımını ödenmiş bir borç gibi kabul etmek dostluğun hakkını vermek demektir. Benim bildiğim biricik öz cömertlik budur; ötekilerden hiçbiri karşılıksız değildir. Hatta insanı gücendirmeyecek tek cömertlik de budur bence.
ataç ikon Mihail
kitaba puan vermedi, inceleme ekledi.
0 yorum
Misafir

Misafir

@misafir000

Malını akrabalığından başka bir niteliği olmayan akrabalarla paylaşmak, ya da bir kadına sırf kadın olduğu için varını yoğunu yedirtmek; söyler misiniz bana sadakalarını kendi kendilerine veren bu insanlarla benim ne yakınlığım olabilir? Hayır! Hayatımda mevki sahibi olmaya hak kazanacak tek yaratık, dostluk yüzünden bütün varlığını bana verecek ve benim de bütün varlığımla kendisine bağlanacağım insan olacaktır. Gerisi beni ilgilendirmez.
ataç ikon Mihail
kitaba puan vermedi, inceleme ekledi.
0 yorum
Misafir

Misafir

@misafir000

Hayatta iyi bir mevki sahibi olmak mı? Amma da iş! Sırf büyük bir patron, büyük bir tüccar olmak amacıyla yaşamak ha? Rahatlıktan, maddi refahtan başka aranacak şey yok mu? Bütün saatlerimi, bütün günlerimi, bütün ömrümü zengin olma yollarını aramakla geçireyim, sonunda da zengin olayım o zaman sen, bir de şu biçareler, beni takdir edeceksiniz... Ama, sana bir şey söyleyeyim mi, ben bu takdire metelik vermem, zengin olmaya da hiç heves ettiğim yok.
O zengin dedikleri adamların acınacak hayatları gözümün önünde, nasıl yaşadıklarını, neleri sevdiklerini, nelere düşkün oldukalrını görüyorum... Onlar insan solucanlarıdır. hayatın büyüklüğünden hiç ama hiçbir şey anlamazlar...
ataç ikon Mihail
kitaba puan vermedi, inceleme ekledi.
0 yorum