up
ara

Sinek Isırıklarının Müellifi

Sinek Isırıklarının Müellifi Konusu ve Özeti

Sinek Isırıklarının Müellifi
Sinek Isırıklarının Müellifi kitabını okuduysanız inceleme eklemeyi unutmayın. Neokur kitap hakkındaki düşüncelerinizi ve yorumlarınızı merak ediyor.
Yayınevi: İletişim Yayınevi
ISBN: 9789750509636
Sayfa: 166 sayfa Basım Tarihi: 1970
"Cemil'in bütün gün evde ruhsal söküklerle uğraştığını da biliyordu Nazlı. Ev, iplik parçalarıyla, kırpıklarla dolu oluyordu, iki ucu bir araya getirilememiş hatıralarla ve partal fikirlerle. Yaşamak bu küçük evde de eksik kalıyordu; elli dört metrekare içinde Cemil'in yetişemediği, tamamlayamadığı şeyler vardı. Sessizlikler vardı. Hissettiği şeyi tam o anda kimseye söyleyememiş Cemil'in kuytuya köşeye bıraktığı sessizlikler, yutkunmalar ve toz."

Aşk üzerine küçük bir roman.

Toplu konutta aşk ama...

Edebiyat üzerine küçük bir roman.

Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama...

Arkadaşlıklar üzerine bir roman.

Hepsi üç kişi ama...

Barış Bıçakçı'dan yeni bir kitap. Aması yok.

"Ben Barış Bıçakçı'nın metninde... kendine has bir üslup görüyorum. Kısa cümlelerle, fazla derine inmiyormuş gibi gözükerek ince ayrıntılarda kahramanlarını var ediyor.Yalın bir anlatımı var, parlatmıyor, gereksiz cümlelerle şişirmiyor... Kısa, çok kısa bölümler ilk bakışta birbirleriyleilgisiz gibi görünseler de bir bütünü oluşturuyorlar. Son zamanlarda tek tipleşen, olaya dayalı roman anlayışına karşı kendine has dili, anlatımı, kurgusuyla seçkinleşiyor Barış Bıçakçı."
-Metin Celâl-
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Sinek Isırıklarının Müellifi
"Evin kedisi uyansın isteriz, ama yazık değil mi uyusun isteriz."
Cümlesiyle başlayan buram buram hüzün kokan, Barış Bıçakçı sadeligini ve yer yer anlamlı karmaşasını ince ince içinize işleyen muazzam bir kitap. Insanda hemen evine dönme isteği uyandırıyor ya da evinizde olmanın huzurunu. Yazarın kendisinin de bahsettiği gibi;
"Hemen eve dönme isteği uyandıran her şey güzeldir. "

Kitap baş karakter Cemil'in babasıyla hastahane odasindaki diyaloglariyla başlıyor. Ölümle, kederle, kaldiramayacaginiz bir hüzünle başbaşa bırakıyor Barış Bıçakçı sizi daha ilk sayfalarda. Hastahane odasında babasının ameliyata girmeden onceki anlarını izletiyor.
Babası yaşamak istiyor..
"Ölüm akla düşünce her seyin her seyle ilgisi oluyor, bağlantılar kuruluyor ve korkunun kirli ampulü pır pır yanıyor." (syf 6)

Annesini çok küçük yasta kaybetmiş, babasının çocuğunun yanında duygularını belli etmeyen koruyucu bir yetişkin olamamasından ötürü rolleri degismislerdir.
Cemil, tam olarak ne anlama geldiğini bilmedigi bir acıyla olgunlasir..
Ilk bölüm babasının hastahane odasındaki son anlariyla bitiyor. Ve şu güzel tespitle :
" Kadınlardan ne çok şey istiyoruz diye düşünüyor Cemil, Bizi affetsinler bize memelerini gostersinler ve ölümsüzlük versinler. "(Syf 8)

Kitaptaki bölümler çok kısa ve birbiriyle alakasız gibi görünse de başlangıçta, aslında adamotu kökleri gibi nasıl da bitişik ve ayrilamaz olduklarini fark ediyorsunuz okudukça.

Cemilin Istanbul'a, yazdığı bir romanı yayinevine bırakmasıyla devam ediyor kitap. Güzel editörün ' Günümüz yazarlarının kitaplarının aforizma çöplüğü olduğu'na dair uzun konuşmasını sessizce dinleyip, köşede yığılı duran ve okunmayi bekleyen diğer roman denemelerine Cemil'in gozlerinden acıyla bakıp teşekkür ederek çıkıyorsunuz odadan.
Sonraki bölümlerde Cemil'le birlikte evin icinde volta atıyor editörün aramamasina kiriliyorsunuz icten içe.

Kitapta öne çıkan birkac detay var. Bunlar Ankara ve Toplu Konut ibareleri. Yazar iyi bir Ankara sevdalısı. Ama bunu Istanbul sairleri yazarları gibi gereksiz bir romantizmle süsleyerek sokmuyor gözümüze. Ya da caddesini kafesini barını övmüyor paragraf aralarına sindirip. Yeri geldiğinde bahsediyor yalnızca ki bu da yeri geldiğinde bahsettiği diğer cümlelere cok yakışıyor.
"Istanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nin haline üzülüyor. " (syf 24)

8.bölümde enfes bir kesit var. 2 sayfa zaten. Ama defalarca okudum sanırım. Cemil'in dinlediği yüksek sesli müziğin saksafoncusunu basçısını trompetcisini nasıl bir bir öldürdüğüne dair...muazzamdi. Mutlaka okuyun.
Kitapta diğer bir öne çıkan detay da Cemil'in kafasında sürekli editör kadınla konuşması. Editör karşısında konuşurken ne kadar sessiz dinlediyse, evde arabada alisveriste o kadar az sessiz kalıyor kendi aforizmasini kitabini düşüncelerini sıralıyor durmadan.

Barış Bıçakçı kitaplarının, hep insanın İçine işlensin diye okunması gerektiğini düşünürdüm. Ya da bu adam tam da bu sebepten var olmuş bunun icin yazıyor derdim. Simdi ekleyecegim alıntida ne kadar hakli oldugumu göreceksiniz siz de.
Cemil'in karısı Nazlı'nın , evliliğin ilk yıllarında Cemilin kendisine yazdığı mektubun altına düştüğü not ;
" iş bahane. Oraya kelimeleri aramaya gittin. Kelimeleri seviyorsun, bazen insanlardan bile fazla. Bardağın dibinde kalan çayı otlara doğru savururken, oluklardan yağmur suyu boşalırken, bir hatıra gözüne kan gibi oturduğunda bulacaksın onları, kelimeleri. Dokunmak isteyeceksin onlara, onları ceplerine doldurmak isteyeceksin. Belki de kasıklarınla iterek, bir köşeye doğru sıkıştırıp sürtünmek isteyeceksin, soluyarak üzerlerine çıkmak. Şimdi ben de soyunup yuzukoyun yatacağım yatağımıza. Döner ağaçlar, evimiz ve dünya. " (syf 45)
Ya adam bunu bir kadının ağzıyla yazıyor bir kadının sehvetiyle.. Umarım seks kelimesini okurken S'de sertlesip K'da bosalan insan evlatlari okumaz da bu kitabı, erotizmle bezenmis şu cumlelere porno muamelesi yapıp hic etmezler..

Cemil her disari çıktığında sürekli gençliğine ya da ihtiyarligina rastlar. Geçmişle harmanlar, geleceğe uyarlar, kafasindaki kuvvetli edebi ihtimalleri bize sunar. Ama nasıl sunar:
"Cemil, genç Cemilin elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'in Seçme Siirlerinin önsözünde geçen şu cümleyi unutamiyordu ; " Kırk yasimizda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz."
Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsunuz zaten ölüyorsunuz demektir.
Silaha gerek yok." (syf 65)

Yazarlığa ve yazıya dair de çok güzel tespitleri var okunması gereken. Mesela ;
“Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. İnsan olmak size yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz." (syf74)

Kitap sayesinde Oktay Rifat'tan, Turgut Uyar'dan, Fürug Ferruhzad'dan ve bircok sairden, yazardan hic duymadığım siirler kesfetme olanagi buldum. Başta bunun icin saygı duyulmali sanırım. Bitirip de kapağını kapattiginizda kesinlikle eliniz boş gondermiyor sizi.

Bir de Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi var ki;

Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanı.
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknik filmi. Kim Novak ve William Holden başrollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen: Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver’ın öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanus ansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’in The Majesty of the Blues albümü.
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau.
Led Zeppelin’den The Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani, heykeller ve duruşlar.
Stevie Smith’in El Sallamıyordum, Boğuluyordum adlı şiiri; Cevat Çapan çevirisi.
Yahu listenin naifligine bakar mısınız. Cogunu tekrar arastirip okumak üzere not aldim ama bunca bas yapitin arasina karısı Nazlı'nın söylediği türküyü koymasına ne demeli..

Okuduğumuz her kitapta kendimizi arıyoruz. Cumlelerde, hikayelerde, bas ya da yan karakterlerde.. Ben bu kitabın hicbir yerinde rastlayamadım kendime, biraz tedirgin etse de sonlara doğru hoşunuza gitmeye başlıyor. Başkasının salt hikayesini okumak daha da zevk veriyor. Bazen kendinden uzaklasmak gerekiyormus meger. Okuduğumuz kitapta, izledigimiz filmde, dinlediğimiz sarkida, sevgilimizin cumlelerinde, her bir bokta kendimizi aramaktan vazgecemiyoruz bir türlü. Başkasının hikayesine dahil olmaya çalışmak kendi hikayemizi yok etmek demek bir yerde.

Umarım ayni hislerle severek okursunuz siz de.
Iyi okumalar.
ataç ikon Sinek Isırıklarının Müellifi
kitaba puan vermedi
0 yorum
Gül Ayan

Gül Ayan

@gulayan

Kitaplığımda okunacak bunca kitabım varken, yenilerini satın almaya devam ediyorum. Nedenini tam olarak bilmiyorum…Kitap satın almayı seviyorum ve bu şekilde kendimi mutlu ediyorum. Yeni yazarlar ve kitaplar tanımak bana heyecan veriyor, henüz okuyamamış ve merakımı uyandırmış olanları yakınımda olmalarını bilmek hoşuma gidiyor. Kendimi, istediğim an, evimde, bir sahaftaymışım gibi hissedip, okumak için kitaplar seçmekten haz alıyorum. Ben okuyamasam da, çocuklarım, arkadaşlarım okur ...İlk aklıma gelenler bunlar, fakat asıl nedenini bilmiyorum, nedensiz kitap satın almaya seviyorum.

Bu girizgah da ner’den çıktı! 31 Ocak 2015 tarihinde İstanbul’a yolculuk vardı ve en son okumaya çalıştığım roman Doktor Jivago, yol kitabım olmasını istemedim. Aslında bir parçamın İstanbul’da yaşadığı için, kendimi birazcık İstanbullu hissediyor oldum son yıllarda, bu sebeple Bursa – İstanbul arası benim için pek yolculuk sayılmaz, yine de feribotta, elimde iyi bir kitap varsa, mesafe iyice kısalmış oluyor. Tebessüm ettim…Yol kitaplarımı önemsiyorum, hem boyut olarak uygun, hem de yolu kısaltanlar olmasını istiyorum…Elbette ki bazan iyi tercih yapamadığım oluyor, ama işte bu seçim bile bana heyecan veriyor, doğru kitabı seçmiş olmam bana ekstra mutluluk yaşatıyor.

En son okuduğum kitap hakkında yazmaya çalışıyorum, girizgah uzadıkça uzuyor... Yola çıkmadan önce , kitaplığımda uygun kitap arıyordum ve kararımı Barış Bıçakçı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi kitabından yana kullandım.
Yazarın ismini neokur.com sitesinde görmüş ve bir kitabını satın almıştım, ilk kez okuyacaktım. Okumaya karar vermeden önce mutlaka yazarlar hakkında bilgi toplamaya çalışırım…Barış Bıçakçı hakkında çok az bilgiye ulaştım, Adana doğumlu ve hemen hemen yaşıt olduğumuzu öğrendim sadece. Kendisiyle yapılan hiçbir röportaj bulamadım…Daha doğrusu Barış Bıçakçı hakkında hemen hemen hiçbir bilgiye ulaşamadım, hatta nette bulduğum fotoğraftan dahi Yazara ait olup olmadığından tam emin olamadım Bu durum ilgimi daha da çok arttırdı ve henüz okumaya başlamadan, Yazara gizlice gıpta ettim ve saygı duydum.

31 Ocak 2015 tarihinde fırtına nedeniyle tüm feribot seferleri iptal edildi ve hava muhalefetine rağmen, maaile karadan kendi aracımızla İstanbul yolunu tuttuk. Uzun zaman İzmit körfezinden geçmemiştim, zaten o yolu hiç sevmem, trafik çok yoğundu ve adım adım ilerlerken, yolculuk çekilmez hal alacaktı, eğer elimdeki kitap doğru olmasaydı.

Barış Bıçakçı'nın üslubunu sevdim. Anlatılan konu da beni sardı...Çilek reçeli tadında bir kitap diyebilirim. Cemil, kahramanımız, nasıl da güzel çilek reçeli yapıyordu...Mutfak işinden anlayan erkeklere saygı duymuşumdur daima.
Roman, Cemil’in yazar olma hallerini anlatılıyor...Yazdığı ilk romanı, bir yayınevinin editörlerine, değerlendirmek için bırakmış, gelecek cevabı beklemektedir. Bu sancılı zaman kesiti içinde, kahramanımız, günlük rutinlerinin yanı sıra, hayatını gözden geçiriyor; çocukluğunu, öğrencilik yıllarını, evliliğini, arkadaşlıklarını. Ben Cemil'in anlattıklarından , çok iyi bir kitap yazmış olabileceğine düşündüm.

Kitabın adı ile birlikte, müellif sözcüğünün, ne anlama geldiğini öğrendim. Müellifin ne olduğunu bilmeyen ben, kitap hakkında yazmaya cüretinde bulunuyorum ya, paradoksun ta kendisi...Ama ben öncelikle kendim için yazıyorum, yazmayı sevdiğim için…
Kitap beni 1994 - 1998 yılları arasına götürdü. Dört yıl , Bursa'da , toplu konutlarda yaşadım. Yeni anne olmuştum…Küçücük bir evimiz vardı , kırk sekiz metre kare ve romanda sözü geçen banyo gider sorununu bizzat yaşadım. Önce alt komşumuz bize geldi, sonra biz üst komşuya...Güzel yazmış Barış Bıçakçı, bence iyi gözlemci ve gözlemlediklerini, çok başarılı aktarmış, kısa cümlelerle çok şey anlatabilmiş.
Küçücük bir roman, fakat Yazar pek çok konuya değinmiş; Müellif olabilmenin uygulamalı örnekleri…Ebeveynlerin, kendi mutsuzluklarını çocuklarına yansıtması...Erkekler arasında sıkı dostlukları... Büyük kentte, toplu halde yaşayan insanların yabancılaşması...Doğanın katledilmesi ve beton yığınları.... Aşkı...Nazlı, Cemil'i ne kadar çok sevdiğini...Cemil de bu sevgiyi hak etmiş olması, en azından ben öyle hissettim. Şeyda gibi, herkesin kendisine hayran olduğunu düşünen en korkulası kadınları...Cinayeti çözmeye çalışan yaşlı kadını ve bu toplumsal yarayı… Hayatın bir şölen olduğunu hissettiren üstünkörü yapılmış bir liste…

Ben romanı sevdim. Hemen hemen tamamını yolda okudum, fırtına nedeniyle Bursa’ya dönüşümüz de kara yolu ile oldu. İstanbul’da hoş bir hafta sonu geçirdim, Boğaziçi Caz Korosu’nun Zorlu PSM’de harika konserini izledim. Ülkemizde, müziğe gönül vermiş gençlerini izlemek beni ziyadesiyle mutlu etti….Eh, bir de büyük oğlumu koristlerin arasında izlemek ayrı bir gururdu tabii...Çok sesli bir koro ve müthiş uyum…Millet meclisimizi düşündüm bir an için, çok sesliliği armonik haline getirmek mümkün, doğru ve uygun bir lider bunu yapabilir…

Uzun yazımı toparlamam gerek. Güzel bir roman okudum, Barış Bıçakçı’yı tebrik ediyorum ve onun sözleriyle yazdıklarımı noktalıyorum; "Edebiyat okurları aslında okudukları her kitapta insanı muayene ve ameliyat eder. Bu yolla edindikleri bilgi, görgü, yaşayarak elde edilmeyecek kadar büyüktür ve insana dair her şeyi anlar, sahiden anlarlar."

7 Şubat 2015
Bursa
0 yorum
Misafir

Misafir

@misafir000

Küçük cümleler ile bezeli, yormayan ama varlığından emin olup da ısrarla inanmaktan kaçtığımız o basit gerçeklerle mide bulandıran bir kitap karşımızdaki. Bazen şaşırtıyor. Tam ciddi bir şey söyleyecek, o da ne, dalga geçip gülümsetiyor.
Gündelik hayatlarımızın sıradanlığı, ardından gelen o bitip tükenmez bıkkınlığımız. Yazdıklarında hep biz varız. Hep bakan insanlar, yaşayan değil.. Bu koca evren üzerinde sıkışmışız bir sığınağın içine; bir yandan uzaklaşmak için paralanıyor, diğer yandan da bu güvenli sulardan vazgeçemeyip dönmek için sabırsızlanıyoruz. Mütemadiyen bir kaçma hali. Kendi hayatları dışında her şeyden; acı çekenlerden, acı verenden, kötü ve pis (!) olandan.
Yazarımız bu sıradan hayatları, gün boyunca yaşadıklarını, düşündüklerini zaman zaman geriye dönüş yöntemiyle anlatıyor. Zaman sorunsalına takılıp kalmış bir yerde. Saat metaforuyla yakalıyor okuyucuyu ve zaman denen boşluğun yarattığı huzursuzluk halini hissettiriyor parça parça. Erkek karakterde bu, yaşlanmış haliyle monolog şeklinde kendini gösterirken, kadın karakterimizde çocukluğa ve masumiyete özlem şeklini alıyor.
Kullandığı bir diğer metafor da “su”. Banyodan akan su metaforuyla hayat suda başladı muhabbetinden evrim teorisine de değinmekle kalmayıp banyo ve tuvalet üzerindeki sızıntıdan yola çıkarak, yaşamın eğreti hallerinden dem vuruyor.
Yazdıkları kafamızdan geçenler gibi, dağınık. Bir iç dökme, belki günah çıkarma.. Bazen başladığı noktada bitmiyor. Şaşıp kalıyorsunuz, bu da nereden çıktı demekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi. Sonra öyle bir yerden bağlıyor ki, zaten öyle olması gerekiyordu diyorsunuz. Kimseyle paylaşamadığı ya da kimsenin dinlemeye tenezzül buyurmadığı hayat denen şeyi burada anlatıyor. Hepimizin yaptığını yapıyor o da, olması gereken anda veremediğimiz cevapları hayallerimizde veriyor; hayallerde kızıyor, küfrediyor, şahlanıyor, sonra da haklı çıkıp rahatlıyor.
Bir Ankara “müellifi” aynı zamanda yazarımız. Sakarya Caddesi, Karşıyaka Mezarlığı, Botanik Parkı.. Ankara’ya has halleri de anlatıyor bize. Karakterlerden biri “şehrin 30 km kadar dışına inşa edilmiş toplu konut” dediğinde bir an düşünüp, burası “Yapracık” olmalı diyorsunuz, daha doğrusu tahmin ediyorsunuz. Hiçbir şeyi doğrudan söylemiyor çünkü. İpuçları veriyor, gerisini okura bırakıyor. Sonra ipuçlarından yola çıkarak, bahsettiği Eryaman’mış diyorsunuz. Yazarımız sanırım Yapracık denen gerçekten bihaber ya da kitabımız Yapracık’a yetişememiş olsa gerek ki, bu sıkışmışlık için Yapracık’ın çok daha iyi bir tercih olacağını tüm Ankara ahalisi gibi kendisi de tahmin edebilirdi.
Arada, TOKİ’ye inceden giydirmeyi de ihmal etmiyor. O beton yığınlarının arasına hapsedilmiş hayatlar ile Foucault’nun biyoiktidar teorisine selam çakıyor.
Bir nokta yok anlattıklarında ya da bir son. Bu sıradan hayat aynı sıradanlığıyla devam edecek demeye getiriyor yani. Peki, bizim payımıza ne düşen ne oluyor? Hiç. Tüm insanlığa kolay gele.
1 yorum
zerya (@zerya)
Neyin kafası bu?
22.07.15 beğen cevap
zerya

zerya

@zerya

Küçük cümleler ile bezeli, yormayan ama varlığından emin olup da ısrarla inanmaktan kaçtığımız o basit gerçeklerle mide bulandıran bir kitap karşımızdaki. Bazen şaşırtıyor. Tam ciddi bir şey söyleyecek, o da ne, dalga geçip gülümsetiyor.
Gündelik hayatlarımızın sıradanlığı, ardından gelen o bitip tükenmez bıkkınlığımız. Yazdıklarında hep biz varız. Hep bakan insanlar, yaşayan değil.. Bu koca evren üzerinde sıkışmışız bir sığınağın içine; bir yandan uzaklaşmak için paralanıyor, diğer yandan da bu güvenli sulardan vazgeçemeyip dönmek için sabırsızlanıyoruz. Mütemadiyen bir kaçma hali. Kendi hayatları dışında her şeyden; acı çekenlerden, acı verenden, kötü ve pis (!) olandan.
Yazarımız bu sıradan hayatları, gün boyunca yaşadıklarını, düşündüklerini zaman zaman geriye dönüş yöntemiyle anlatıyor. Zaman sorunsalına takılıp kalmış bir yerde. Saat metaforuyla yakalıyor okuyucuyu ve zaman denen boşluğun yarattığı huzursuzluk halini hissettiriyor parça parça. Erkek karakterde bu, yaşlanmış haliyle monolog şeklinde kendini gösterirken, kadın karakterimizde çocukluğa ve masumiyete özlem şeklini alıyor.
Kullandığı bir diğer metafor da “su”. Banyodan akan su metaforuyla hayat suda başladı muhabbetinden evrim teorisine de değinmekle kalmayıp banyo ve tuvalet üzerindeki sızıntıdan yola çıkarak, yaşamın eğreti hallerinden dem vuruyor.
Yazdıkları kafamızdan geçenler gibi, dağınık. Bir iç dökme, belki günah çıkarma.. Bazen başladığı noktada bitmiyor. Şaşıp kalıyorsunuz, bu da nereden çıktı demekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi. Sonra öyle bir yerden bağlıyor ki, zaten öyle olması gerekiyordu diyorsunuz. Kimseyle paylaşamadığı ya da kimsenin dinlemeye tenezzül buyurmadığı hayat denen şeyi burada anlatıyor. Hepimizin yaptığını yapıyor o da, olması gereken anda veremediğimiz cevapları hayallerimizde veriyor; hayallerde kızıyor, küfrediyor, şahlanıyor, sonra da haklı çıkıp rahatlıyor.
Bir Ankara “müellifi” aynı zamanda yazarımız. Sakarya Caddesi, Karşıyaka Mezarlığı, Botanik Parkı.. Ankara’ya has halleri de anlatıyor bize. Karakterlerden biri “şehrin 30 km kadar dışına inşa edilmiş toplu konut” dediğinde bir an düşünüp, burası “Yapracık” olmalı diyorsunuz, daha doğrusu tahmin ediyorsunuz. Hiçbir şeyi doğrudan söylemiyor çünkü. İpuçları veriyor, gerisini okura bırakıyor. Sonra ipuçlarından yola çıkarak, bahsettiği Eryaman’mış diyorsunuz. Yazarımız sanırım Yapracık denen gerçekten bihaber ya da kitabımız Yapracık’a yetişememiş olsa gerek ki, bu sıkışmışlık için Yapracık’ın çok daha iyi bir tercih olacağını tüm Ankara ahalisi gibi kendisi de tahmin edebilirdi.
Arada, TOKİ’ye inceden giydirmeyi de ihmal etmiyor. O beton yığınlarının arasına hapsedilmiş hayatlar ile Foucault’nun biyoiktidar teorisine selam çakıyor.
Bir nokta yok anlattıklarında ya da bir son. Bu sıradan hayat aynı sıradanlığıyla devam edecek demeye getiriyor yani. Peki, bizim payımıza düşen ne oluyor? Hiç. Tüm insanlığa kolay gele.
0 yorum
Ömer Aydemir.

Ömer Aydemir.

@seyyah73

Sıradan bekleyiş
Vazgeçmek ve beklemek. Aslında sıradan hayatımızda bunu çok sık yapıyoruz. Vazgeçiyor ve bekliyoruz, bir çok olay karşısında geri çekilmeyi seçiyoruz. Gücümüz olmuyor bazen bazen de keyfimiz. Bir sevdiğimizi bir sevmiyoruz. Yitirdiklerimize üzülüyor gelecek için yer açıyoruz. Gelecek yaşanmadığı için şanslı kalıyor daima geçmişse hep suçlu. Evrimin bize mirası hep en kötüyü anımsamak. Ha bu yapmamıza engel oluyor mu hayır elbette. Kaos bir döngü yine aynı hatayı yapıyoruz. Dön baba dönelim. Bir ucundan tuttuğumuz hayattan çok zor vazgeçsek de yine de vazgeçmiyoruz vazgeçmekten. Beklemek ise bir sonraki basamak oluyor. Bekliyoruz yeni bir gelişmeyi yeni bir haberi. “İnsan sahip olunca sıkılırmış.” Bizde sıkılıyoruz sahip olduklarımızdan. İki beden küçük elbise alıyoruz ve dolaba asıyoruz ne kilo veriyoruz ne de elbiseden vazgeçiyoruz. Güve yiyor elbiseyi sonra:

“Vitrinde bir giysi beğenirsin
Günün birinde, kibar camların ardında
Beğenip alırsın denemeden
İşe yarar mı diye düşünmeden
Sonradan anlarsın alıp eve götürünce
Bakarsın ki iki beden küçük
Kıyamazsın da atmaya
Beğenip aldın ya
Beklesin bakalım dolapta
Bir gün işe yarar elbet
Askıda salınsın biraz
Narsist kibirlenişle ben yeniyim diye
Gelip gidip dokundukça
Kabarsın yapay tüyleri arsızca
Aslında ne sen incelirsin bu sürede
Ne de bir hevesle aldığın genişler
Bekler bir süre dolapta
Kıyamazsın ya atamaya
Bile bile işe yaramayacağını
Gün gelir, bir bakarsın güve yeniği her tarafı
Boş ver,at gitsin der iç ses
Gereksiz yüktü zaten dolaba”

Oktay Rifat’ın anlatımıyla. Yaman bir gidiş geliş yaşam. Tıpkı başladığı gibi sürüyor gidiş gelişle ve birden sonra eriyor. Güve yeniği izler kalıyor bizden. Bir miktar insanın anılarını kemiren. Var oldum demenin yollarından biri yazmak bir sanat eseri yaratmak.
Bir gençlik ile ihtiyarlık arası geçmişe duyduğu özlem ile hayata anlam katma arasında gidip gelirken ev adamı olmayı seçmiş bir kahramanın günlük küçük kaygılarını büyük cümlelerle okuyorsunuz kitap içinde. Kendi küçük hayatımızda ki vazgeçme ve bekleme sürecinde yaşadığı günlük acıları anlatıyor ve büyüyen tüm acılara değiyor kelimeler:

“Kendi acılarımıza ve başkalarının acılarına hiçbir yeni biçim arayışına girmeden tanık olmamız ve sessizce katlanmamız bekleniyor. Her şey kendini ölçüsüzce çoğaltarak var olmaya çalışoyor: İnsanlar, silahlar ve para.”

Bir dönemi yaşamış tüm insanların kaygı ve acılarından geçmiş kahraman özetini yaparken yaşadıklarının sıradanlığı vurguluyor. Konuşamadığımızı yaşarken kaçırdıklarımızı kurallar içinde olduğumuz gerçeğini. Yer yer muhteşem cümleler ve aforizmalar eşliğinde.
Keyifli okumalar!
0 yorum

Sinek Isırıklarının Müellifi - S41

Nazlı kapıyı açtığında Cemil babasının eşyalarını topluyordu. Kol saati, cüzdanı, gözlüğü, anahtarlığı, küçük not defteri, uyurken taktığı bere... Kapının açıldığını fark edince döndü ve gözyaşlarını silmeden Nazlı'ya baktı: Geç kalmıştı.
Hilal Özdemir tarafından eklenmiştir.
Broomhilda

Broomhilda

@broomhilda

Bunca acıya rağmen hâlâ hayatta olduğumuza göre ya üçkâğıtcıyız ya da umudumuz var. Ben kendimi üçkağıtçı gibi hissediyorum.
ataç ikon Sinek Isırıklarının Müellifi
kitaba 6 verdi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Hilal Özdemir

Hilal Özdemir

@cokfuzuli

Kör biri görmeye başlayınca ne olur biliyor musun? Her gördüğüne inanır!
ataç ikon Sinek Isırıklarının Müellifi
kitaba 8 verdi, inceleme eklemedi.
0 yorum
odalık

odalık

@odalik

Mucize, diyor Cemil kendi kendine, evin ihtiyar kedisidir ama pekala hastane odasının kapısını açıp içeri giren güzel bir kadın da olabilir!
ataç ikon Sinek Isırıklarının Müellifi
kitaba 8 verdi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Büşra★

Büşra★

@aylakbirb

İnsanın kendi dünyasını ve dilini susarak koruması ne tatlı bir paradoks! (s: 28)
ataç ikon Sinek Isırıklarının Müellifi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
kürşad tanrıkulu

kürşad tanrıkulu

@kursadtanrikulu

“Yaşamak ilerlemek olamaz diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir...”

-Sinek Isırıklarının Müellifi
ataç ikon Sinek Isırıklarının Müellifi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
746
KİTAP
Okuduğum En Güzel Kitap
Okuduğumuz en güzel kitapları bu listede topluyoruz! Sen de en beğendiğin ve herkese tavsiye etmek istediğin kitapları listey...
162
KİTAP
Kütüphanenizde Yer Alması Gereken Hazine Değerindeki Edebiyat Kitapları
Herkesin okuması ve kitaplığında bulundurması gerektiğini düşündüğümüz hazine değerindeki en iyi edebiyat kitaplarını bu list...
9
KİTAP
Mutlaka Okunması Gereken Barış Bıçakçı Kitapları
Deneme ve roman türündeki kitaplarıyla son yılların sevilen yazarlarından biri haline gelen Barış Bıçakçı'nın en iyi kitaplar...
Gülhan Çelik

Gülhan Çelik

@gulhancelik

 paylaşım fotoğrafı
Bir edebiyat öğretmeni olarak bir edebiyatçıyı anlattığı için mi acaba bu eseri çok beğenerek okudum bilmiyorum. Fakat Barış Bıçakçı kalemine çok güvendiği bir yazadır. Keyifle okunacağını düşünüyorum.
ataç ikon Sinek Isırıklarının Müellifi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Hilal Y. K.

Hilal Y. K.

@gezginokur

 paylaşım fotoğrafı
Yazarın okuduğum ilk kitabı diğer kitaplarını da okumam için öncülük edecek gibi görünüyor. Kitaba ufak tefek olaylar serpiştirilmiş olsa da genel olarak zihinsel süreçleri anlatıyor, yazarın iç konuşmalarından oluşuyor. Aynı zamanda modern toplum düzenini inceden eleştiriyor. Keyifle okuyabileceğiniz sıkmayan bir kitap tabi ruhsal analiz sevenler için.
0 yorum